Hayber´e Doğru

0

Allah´a hamd-ü senada bulunur, O´nun tevfikini dilerim. Sa-lat-ü selam; Resulullah´a, onun al ve ashabına, kıyamete dek onlara güzellikle tabi olanların üzerine olsun.

Nebilerin sonu ve resullerin efendisi Muhammed (sav)in tertemiz siretinin üçüncü bölümünü takdim ediyoruz. Bu bö­lümde peygamber efendimizin îslam davetini Arap beldelerinin dört bir bucağına yayışını, Arabistan´ın sınırlarını aşarak

Şam´a, Bizans´a, Mısır´a, Irak´a ve îran´a sirayet edişini anlata­cağız. Bu bölümde peygamber efendimizin Arap emirlerine, Ro­ma imparatoruna, Mısır mukavkısına, Habeş Necaşi´sine gön­derdiği mektuplardan söz edeceğiz. Bu bölümde yab udilerin Arap beldelerinden kovulmalarından, feth-i mübin için Şam´a yönelişten, bu yöneliş sonucu yapılan Mute muharebesinden ve Tebuk savaşında Şam´ın kuşatılmasından söz edeceğiz.

Bahsedeceğimiz bu hadiselerden sonra Muhammedi davet Arabistan´ın her tarafına yayılmış, her köşesi islam´a boyun eğ­miştir. Bu bölümde bedevilerin durumları anlatılmaktadır. Di­nin kemale ermesinden, ahkamın açıklanmasından, insanların bu hükümlere uymaya yönlendirilmelerinden bahsedilmekte­dir. Nihayet Peygamber efendimizin refîk-i alaya irtihalinden söz edilmektedir. O, yeryüzünü kendi nuruyla aydınlattıktan ve rabbinin mesajını ilettikten sonra dar-ı bekaya göçmüştü. Allahım, kalbimizi o tebliğe olan imanla doldur. Amellerimizi ona uygun eyle. Akıllarımızdaki pasları gider. Bilip bilmediği­miz günahlarımızı bağışla. Şüphesiz sen, duaları işitensin.

Muhammed Ebu Zehra

Peygamber Efendimizin Mektupları

Hudeybiye´den sonra bu senede hac farz kilindi. Peygamber (sav) ve beraberindeki iman ordusu, hac için ihrama girmişler­di. Hudeybiye musalahasmdan hemen sonra hac, bir fariza ola­rak meşru kılındı. Bazıları, haccın daha önce meşru kılındığını, ancak barış sonrasında bir fariza olarak belirlendiğini söyler­ler. Mamafih peygamber efendimiz, hicretin ancak 10. senesin­de hac ibadetini eda etmiştir.

Fıkıhçılarm çoğunluğunun görüşüne göre, muktedir olunur olunmaz hemen hacca gitmek farz olmaz. Ancak ömür sonuna kadar eda edilmiş olması zorunludur. Fıkıhçılarm bazılarının dediklerine göre gücün yettiği oranda haccın edası farz olur. Bunlar derler ki: Peygamber (sav) efendimiz, haccın edasını hicretin 10. senesine kadar ertelemiştir. Çünkü daha Önce eda etmeye imkan bulamamıştı. Putlar, 9. seneden önce Kabe´den çıkarılmış değildi. Ayrıca Peygamber (sav) Islami davette bu­lunmak ve şer´i hükümleri açıklamakla meşgul bulunuyordu. Bu görevim, şu ayet-i kerimenin nüzulüne kadar sürdürdü. “Bu gün size dininizi bütünledim. Üzerinize olan nimetimi ta­mamladım. Din olarak sizin için islam´ı beğendim.” (Maide:3)

Peygamber (sav) şer´i farizaları Veda Hutbesi´nde kısaca sı­ralamış, risaleti tebliğ ettiğine de mü´minleri şahid tutmuştu.

Hudeybiye sulhünden sonra Peygamber efendimiz kendini davete vermişti. Savaş için seriyyeler göndermemiş, ama îs-lam´a davette bulunmak ve daveti tebliğ etmek için elçiler gön­dermişti.

Vakıdi der ki: Peygamber efendimiz Hicretin 6. senesinin Zilhicce ayında altı kişiye birer mektup vererek hükümdarlara göndermişti.

Hatip bin Ebi Beltaa´yı, İskenderiye hükümdarı Kavkıs´a; Şüca´ bin Veheb´i, Gassandaki hıristiyan Arapların emiri Ha­ris bin Şemr´e; Rehine bin Halife el-Kelbi´yi, Bizans impa­ratoru Heraklius´a; Abdullah bin Huzafe es-Sehmi´yi, İran hükümdarı Kisra´ya; Sulayt bin Amr el-Amiri´yi (Yemame hükümdarı) Hevze bin Ali el-Hanefi´ye; Amr bin Ümeyye ed-Damiri´yi de Habeş kralı Ashanıe bin Ebcer´e gönderdi. Elçilerin gönderdiği mektuplardan, Peygamber efendimizin bunları yazdırışını anlatırken bahsedeceğiz. Burada bizim diye­ceğimiz şudur ki, Peygamber (sav) kendini tebliğe vermişti. İs-lami tebligat, sadece Arap Yarımadası ve çevresinde kalmamış, diğer ülkelere de yönelmişti.

Hayber´e Doğru

Peygamber (sav) efendimiz, davet ve tebliğde bulunmak için kendisiyle Kureyş arasındaki sürtüşmeleri on yıllık bir barış anlaşmasıyla sona erdirdi. Gerçi o zamana kadar tebliği elden bırakmamış ve yapılan savaşlar kendisini tebliğden alıkoyma-mışsa da yine de bu barış anlaşması gerekliydi. O, savaş sıra­sında bile tebliğde bulunuyordu. Önce yahudilerle sonra da Şamlılarla savaşabilmek için bu barış anlaşmasını uygım gör­dü. Şamlılarla savaşması gerekiyordu. Çünkü Şam´da meskun Bizanslılar iman eden yerli halktan bazısını öldürmüşler ve tıpkı Kureyşliler gibi onlara zulmetmişlerdi. Fitne yeryüzünde kalmayıncaya ve din tamamıyla Allah´a ait oluncaya dek din düşmanlarıyla savaşması zorunlu olmuştu.

îşte bu nedenle Hudeybiye´den Hayber´e doğru yola çıktı. Peygamber efendimiz sadece tek meydanda savaşırdı. Kureyşli-lerle arasındaki sürtüşmeyi sona erdikten sonra, kendisine kar­şı birleşik cephe oluşturup bütün anlaşmaları bozan yahudile-rin üzerine yürüdü. Çünkü yahudiler yeryüzünde fesat çıkarı­yor, müzminlere karşı tuzak kuruyor ve başkalarını onlara kar­şı kışkırtıyordu. Abdurrahman bin Ebi Leyla´nın rivayetine göre Hayber savaşı, Hudeybiye´den sonra zilhicce ayında ol­muştu. “Ve onlara yakın bir fetih verdi ayet-i kerimesinde fe­tih kelimesi ile Hayber savaşı amaçlanmıştır. Abdurrahman bin Ebi Leyla´ya göre Hayber savaşı Hudeybiye barışından 20 gün sonra, yani Hicri 6. senenin zilhicce ayında vuku bulmuş­tu. Vakidi ise kendi üstadlarından naklederek bu savaşın hicri 7. senede meydana geldiğini söylemiştir. İbn İslı ak ise bu vak­ti kesin bir şekilde belirleyerek şöyle demiştir: “Resulullah (sav) efendimiz Hudeybiye barışını yapıp Medine-i Münevve-re´ye döndükten sonra zilhicce ayı ile Muharrem ayının bir kıs­mını Medine´de ikamet ederek geçirdi. Sonra muharrem ayının sonlarında Hayber´e doğru sefere çıktı.”

Bazı rivayetlerde anlatıldığına göre Hayber gazvesi hicri 7. senenin safer ayında vuku bulmuştur.

Hangi zamanda yapılmış olursa olsun, Hayber savaşı yapıl­ması zorunlu bir iş haline gelmişti. Çünkü peygamber efendi­mizin ve müslümanlarm düşmanları orada toplanmış, güç birli­ği yapmışlardı. Mü´minler arasına bozgunculuk sokmaktan geri durmuyor ve ahdi bozmak için fırsat kolluyorlardı. Gatafanlı yahudilerle işbirliği yaptıklarını onların kuvvetlerini bu uğur­da kullandı klarını biliyordu. Peygamber efendimiz durumlarını öğrenmek için Hz. Ali´yi bir seriyyenin başında gönderdi. Onla­ra ait bir pınar başında adamlarıyla karşılaştı, bir kısmım esir aldı. Şüphesiz ki, Gatafanlılar, Peygamber efendimize ve Ali´nin seriyyesine saldırmak için başkalarından yardım bekli­yorlardı. Anlaşılıyorki çok katı zorluydular.

Peygamber efendimiz yahudilerin Arap beldelerinde hakimi­yetlerine son vermek için Nadir oğullarının üzerine yöneldi­ğinde, aşırı derecede İslam düşmanı olduklarından ve Gatafanlılara yakın yerde ikamet ettiklerinden dolayı Gatafanlıları da bu hücuma hedef kılmak istiyordu. Ayrıca Gatafanlılar daha önceleri Medine´ye saldırmak için diğer tslam düşmanı gruplar­la ittifaklar yaparak Hendek savaşında müslümanları bozguna uğratmak istemişlerdi. Fakat Cenabı Allah onların bu tuzakla­rım başlarına geçirdi. Öfkelerini kursaklarında bıraktı ve kendi açılarından hayırlı bir sonuca ulaşamadılar: “Allah, savaşta (rüzgar ve meleklerin yardımıyla) müzminlere yetti. Allah güç­lüdür, ÜStÜndÜr.”(Ahzab: 25)

Peygamber efendimiz, tedbirli davrandı. Gatafanhlar ile Hayberlilerin arasım ayıran bir mevkiye yerleşti.

Şimdi de bu savaşın Öyküsünü baştan itibaren anlatmaya ça­lışalım:

Resulullah (sav) efendimiz, Hayber´e doğru yola çıktı. Hay-ber şehri görününce sahabilerini durdurdu. Ve yardım ile zaferi nasib etmesini Cenab-ı Allah´tan dileyerek dua etmeye başladı. Ashabı da onun söylediği duayı kendisiyle birlikte tekrarlıyor­lardı:

aEy göklerin ve gölgelediklerinin rabbi olan Allah!

Ey yerlerin ve yüklenip taşıdıklarının rabbi olan Allah!

Ey şeytanların ve saptırdıklarının rabbi olan Allah!

Ey rüzgarların ve savurduklarının rabbi olan Allah!

Biz senden bu kentin hayrını ve iyiliğini, bu kent halkının hayrını ve iyiliğini, bu kentte bulunan her şeyin hayrını ve iyili­ğini dileriz! Bu kentin ve halkının şerrinden bu kentte bulunan her şeyin şerrinden sana sığınırız!

Haydi Allah´ın adı ile ilerleyiniz ´

Resulullah (sav), Aser yolundan Hayber´e vardı. Aser, Medi-ne-i Münevvere´ye yakın bir dağın adıdır. Orada bir mescid in­şa etti. Sonra Sahba mıntıkasına uğradı. Ordusuyla oradan yo­la devam ederek Hayber ile Gatafan arasını ayıran Reci vadisi­ne indi. Böyle yapmakla yahudılerin Hayber´e yardım etmeleri­ne engel oluyor ve aralarına girmiş bulunuyordu. Fakat Gata­fanhlar yahudilere yardım için yola çıkmışlardı. Peygamber efendimiz bir grup savaşçıyı, kendilerini taciz etmek ve paniğe düşürmek için üzerlerine göndermişti. Arkalarından mü´minle-rin seslerini duyunca evlerine ve ailelerine döndüler. Mü´min-Ierin gerisin geri kendilerini baskına geldiklerini sandılar. Dolayısıyla Hayber´e gelmeyip kendi yurtlarında ikamet ettiler. Böylece Resulullah (sav) onların kötülüklerinden emin oldu. Gatafanlılar, Peygamber efendimizle Hayberlileri başbaşa bı­raktılar, kendilerini selamette görmek istediler.

Komutan, Sancağı Taşıyandır

Resulullah (sav) efendimiz, Hayber´e gitti. Orası tarlaları ve mahsulleriyle ünlüydü. Hayberliler küreklerini ve küfelerini el­lerine, omuzlarına alarak meyve toplamak ya da tabii gübreleri bir yerden başka bir yere taşımak için şehir dışına çıkmışlardı. Peygamber efendimizin ordusunu görünce paniğe kapıldılar ve: aIşte Muhammed ve düzenli ordusuF diye çağrışıp bağrışma-ya başladılar. Peygamber efendimiz de kaleleriyle birlikte şe­hirlerini fethetmek için harekatına devam edip ilerledi. İbn Kayyım ile Mu´cemül-Büldan adlı eserin sahibi Yakut el-Hamevi derler ki:

Hayber´in bir kaç kalesi vardı. Başlıca kaleleri şunlardır: Naim, Kamus, Zübeyr, Natat, Ketibe, Vatih, Sülalim ve Sa´b bin Muaz…

Kumandayı Resulullah (sav) efendimiz elinde bulunduruyor­du. Beraberinde 1600 savaşçı vardı. îkiyüzü süvari idi. Yahudi­lerin komutanı da Sellam bin Mişkem idi. Beraberinde 1400 savaşçı vardı. Öldürülünce yerine Ebu Zeyneb bin Haris, ku­mandayı ele geçirdi. Mü´minlerin sancağını cihad kahramanı Ebu Talib oğlu Ali taşımaktaydı. Peygamber efendimizin Hay-ber gazvesini yapmak istediği gece şöyle dediği rivayet edilir: “Yarın sancağı, Allah ve Resulünü seven, Allah ve Resulünün de kendisini sevdiği bir adama vereceğim.” Buhari´nin riva­yet ettiğine göre Resuluîlah (sav) efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Yarın sancağı bir adama vereceğim ki Hayber´i Cenab-ı Al­lah onun eliyle fethedip bize nasip edecektir. O Allah ve Resulü­nü sever. Allah ve Resulü de onu severler.” Peygamber efendi­miz böyle dedikten sonra insanlar yataklarına çekilip uyumaya başladılar. O gece de, sancağın yarın kime verileceği hususunu kendi aralarında konuşup tartıştılar. Ertesi gün sabah olunca Peygamber efendimizin yanına koştular. Hepsi de sancağın kendilerine verileceğini umuyorlardı. Peygamber efendimiz, “Ebu Talih oğlu Ali nerede ” diye sorunca, ya Resulullah o gözlerinden rahatsızdır, dediler. Peygamber efendimiz haber salıp yanına çağırttı. Hz. Ali de geldi. Peygamber efendimiz onun gözlerine kendi tükrüğünü sürdü, dua etti, A1 i´nin gözleri şifa buldu. Daha önce hiç sancılanmamış gibi iyileşti. Sancağı da ona verdi. Ali: “Bizler gibi müslüman oluncaya kadar onlar­la savaşayım mı ya Resulullah ” diye sordu. Peygamber efendi­miz de ona şu cevabı verdi: “Yavaş ol bakalım,, önce onların alanlarına in, sonra onları islam´a davet et, onların üzerlerin­de bulunan Allah´ın hakkını kendilerine haber ver. Allah´a an-dolsun ki senin aracılığınla bir adamın hidayete kavuşturul­ması, kızıl koyunların senin olmasından daha hayırlıdır]”

Kalelerin çevresinde savaş başladı. Ibn İslıak der ki: Resu­lullah (sav) efendimiz, sırasıyla en yakında bulunanlar olmak üzere mallarına el koydu. Bu esnada Hayberlilerin bahadır sa­vaşçılarından Merhab meydana çıktı. Ebu Talib oğlu Ali hamle yapıp onu öldürdü. Sonra mü´minlerin ordusu yaklaşa­rak sırasıyla j .ıkın yerleri ele geçirmeye başladılar. Sancaktar Hz. Ali başta } ürümekteyken mü´minlerin fethettikleri ilk kale Naim kalesi oldu. Sonra Ebu Hukayk´in kalesi olan Kamus kalesini ele geçirdiler. Her bir kale fethedildikçe içindeki yahu-diler bir sonraki kaleye kaçıp sığınıyor, orada toplanıyorlardı. îman kuvvetinden ve kılıçların sıcaklığından kaçan kimselerle bir araya geliyorlardı. Arasıra karşılıklı düellolar da oluyordu. Ibn İshak ´m siretinde de anlatıldığı gibi Kamus kalesi, yirmi gece süren bir kuşatma sonucunda fethedilmişti. Havası ağır ve çok sıcak olan bir mıntıkada idi. Resulullah (sav) efendimiz Kamu s kalesinin bulunduğu mıntıkanın havasının çok ağır ve sıcak oluşundan dolayı fazlasıyla yorulmuş, meşakkat ve zah­metle karşılaşmışlardı.

Vakidi´nin de dediği gibi Kamus kalesinin fethinden sonra yahudiler Zübeyr kalesine doğru hareket etmişlerdi. Orası gerçekten muhkem bir kale idi. Resulullah (sav), onu üç gün süreyle kuşatma altında tuttu, üçüncü günde, islam´a meylet­miş olduğu, görünüşünden anlaşılan bir yahudi Peygamber efendimize geldi. Onun İslam´a meyilli olduğu sözlerinden ve davranışlarından anlaşılıyordu. Peygamber efendimize şöyle dedi:

“Ey Eba Kasım! Eğer sen burada kuşatmayı bir ay sürdür-sen bile yine de bu kaledeki yahudilerin umurunda olmaz. Çünkü kalede onların yer altında sarnıçları ve pınarları var­dır. Geceleyin çıkıp oradan sularını içer, sonra yine kalelerine döner ve senden de korunurlar. Eğer onların sularını kesersen sonunda mecbur kalıp karşına çıkarlar…” Yahudinin bu öneri­si üzerine peygamber efendimiz onların sularına yöneldi, sula­rını kesti, mecbur kalıp dışarı çıktılar. Müslümanlarla şiddetli bir şekilde savaştılar. O gün müslümanlardan birkaç kişi şehid olurken yahudilerden de on kişi ölmüştü. Resulullah (sav) efen­dimiz orayı fethetti.

Fethedilen kalelerin sonuncusu Natat kalesi olmuştu. Fakat müslümanlar azıklarının azaldığını hissettiler ve: “Ey Allah´ın Resulü çok yorulduk ve elimizde azık da kalmadı.” dediler. Re­sulullah (sav)in yanında da , kendilerine vereceği bir şey bula­madılar. Resulullah, rabbine yalvarıp dua ederek şöyle dedi: “Allah´ım! Şüphesiz sen onların durumlarını biliyorsun. Onlar­da kuvvet bulunmadığından da haberdarsın. Benim elimde on­lara verecek bir şey bulunmadığı da sana malumdur. Onlara Hayber´in en zengin yiyeceği ve et yağı en bol olan kalenin fethi­ni nasib et.”

Ertesi gün sabah olunca Cenab-ı Allah, Sa´b bin Muaz kale­sinin fethini müslümanlara nasib etti. Hayber´de ondan daha çok azığı, yiyeceği ve et yağı çok olan bir kale yoktu.

Sa´b bin Muaz kalesinden önce fethedilen Natat kalesinin fethinden sonra Peygamber efendimiz Şıkk´a yöneldi. Orada da birkaç kale vardı. Fethine ilk başlanılan kale Ubeyyin kalesiy-di. Semvan kalesinin önünde şiddetli bir savaş verdi. Yahudi­lerden Azul adlı biri kaleden çıkıp düello için adam istedi. Kar­şısına Habbab bin Münzir çıktı. Habbab, önce sağ elini, son­ra da bacağım kesti. Düello için bir yahudi daha çıktı. Onu da bir başka müslüman karşıladı. Fakat bu ikinci yahudi, müslü-manı öldürünce karşısına Ebu Dücane çıkıp onu Öldürdü ve üzerindeki silahlarını aldı. Böylece düelloya son verilmiş oldu. Yahudilerin düellodan kaçmaları üzerine müslümanlar tekbir getirmeye ve kaleye saldırmaya başladılar, önlerinde Ebu Dü­cane olmak üzere kaleye girdiler. Kale içinde bol miktarda yi­yecek, gıda maddeleri ve diğer eşyalarla ganimetler buldular.

Kaledeki yahudi savaşçılar kertenkeleler gibi sürünerek kaçış­maya ve Şıkk´ın en son kalesine sığınmaya başladılar. Sığındık­ları bu kale Nizar kalesi idi. Muhkem olan bu kaleye Peygam­ber efendimiz ve sahabileri ok atarak hücum ettiler. Kaledeki yahudiler de müslümanlara ve peygamber efendimize ok attı­lar. Atılan oklardan birinin Peygamber efendimizin mübarek parmağına isabet ettiği gelen rivayetler arasındadır. Peygam­ber efendimiz bir avuç çakıl alarak kaleye savurdu. Kaledekiler sarsılıp yere batmaya başladılar. Öyle ki müslümanlar ellerin­den tutup kurtardılar.

Vakıdi, bu kalelerin fethi ile ilgili açıklamalarına, tarihinde şöyle devam etmektedir:

Sonra Resulullah (sav) efendimiz Az biye kalesi ile Ebu Hukayk´ın kaleleri olan Vatih ve Sülalim´e yöneldi. Natat kalesinden kaçan ve Şıkk´a gelen mağluplar da bu kalelere sı­ğınmışlardı. Dışarıya çıkmaz oldular, nihayet Resulullah onla­ra karşı mancınık kurmaya karar verdi. Kale içindekiler yenile­ceklerini kesinlikle anladıklarında zaten Resulullah da bu so­nuncu kaleyi 14 günden beri kuşatma altında bulundurmaktay­dı. Peygamber efendimizin kalelerini ve evlerini yıkmak için mancınık kurduğunu görünce sulh isteklerini ileri sürdüler. Barındıkları evler, kaleler gibi sağlam olduğundan dolayı Pey­gamber efendimiz onlara ulaşabilmek için kaleleri yıkmaktan başka çare görmemişti.

Bu açıklamadan da iki husus ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki:

1- Sözünü ettiğimiz kalelerin her biri, irili ufaklı birkaç kale­nin ortak adı idi. Bunlar toplu vaziyette teslim oldular. Yıkıl­malarına gerek kalmamıştı. Ancak içindeki askerler savaşıyor ve yenilgiyi kesin gözle görünce de bir sonraki kaleye kaçıp sı­ğmıyorlardı. Bu sebeple İbn İshak der ki: Peygamber efendi­miz sırasıyla en yakın kaledeki askerlerle savaşıyor, onları mağlup edip kaçmaya mecbur bırakınca bir sonraki kaleye hü­cum ediyordu. Böylelikle bütün yahudi askerleri sonuncu kale­ye sığınmış oluyorlar ve Peygamber efendimiz de o firari toplu­luğuyla savaşıyordu. Ölümü göze alarak savaştıklarından do­layı kuşatma uzun oluyordu. Dışarıdaki hücum ve baskınlar şiddetlendiği gibi içerideki yahudi askerlerinin savunması da şiddetlenmişti. Peygamber efendimiz kaleleri yıkmaktan başka çare göremeyince mancınık kurarak kaleleri yıkmayı ve böylece içindeki askerlere ulaşmayı kararlaştırdı. İslam´ın savaş ka­nunlarına göre zaruret olmadıkça bu yola baş vurulamazdı. An­cak Peygamber efendimiz buna mecbur kalmıştı. Çünkü içerde­ki yahudi askerleri bu kaleleri kendine kalkan ve sığınak edi­yorlardı. Onlara ulaşabilmek için kaleleri yıkmaktan başka ça­re kalmamıştı. Ölümün kaçınılmaz olduğunu görünce de yahu-diler teslim olmuşlardı.

2- Müslümanların karşılaştıkları en şiddetli savaş, Hayber de görülmüştü. Çünkü müslüman askerler, kalelere sığınan as­kerlerle savaşmışlardı. Savaş çölde yapılmıyordu. Meydanda cereyan etmiyordu. Düşmanlar mü´min askerlerle yüzyüze gel­iniyorlardı. Aksine kalelerin gerilerinde, burçların arkalarında savaşıyorlardı:

“Kalelerinin, kendilerini Allah´tan koruyacağını sanmışlar­dı.”

“Böyledir, çünkü onlar-anlamayan bir topluluktur.”

Bu savaşta da muzaffer olmuşlardı. Arap beldelerindeki ya­hudi sığınaklarını ve kalelerini müslümanlar muzafferiyetle ele geçirmişlerdi. Orada mağlup edilen yahudiler daha sonra her­hangi bir tahribata kalkışamamışlardı. Ancak yine de habislik­lerini sürdürmüşlerdi:

“Onlar tuzak kurdular. Allah da tuzaklarına karşı koydu. Allah tuzak kuranların en iyisidir. (O, kendisine karşı) tuzak kuranların tuzaklarını başlarına geçirir.”

Bu savaşta müslümanlar 21 şehid vermişlerdi. Yahudilerden de çok kimseler öldürülmüş ve esir alınmıştı.

Barış ve Ganimetler

Resulullah (sav) efendimiz mancınık kurmaya karar verdi­ğinde kalelere sığınmış olan yahudiler helak olacaklarım kesin­likle anladılar. Bunun üzerine İbn Husayn barış Önerisinde bulunarak peygamber efendimizin yanma geldi. Ellerinde bulu­nan malları peygamber efendimize verip kendi canlarını ba­ğışlamasını önerdi. Peygamber efendimiz de özetle canlarını bağışlamak, Hayber arazisini, mallarını, altın, gümüş, davar ve zinetlerini teslim etmek, kendileri de aradan çıkıp gitmek şartlan çerçevesinde onlarla barış anlaşması yaptı. Sadece üzerle­rindeki giysilerini alıp gideceklerdi. Peygamber efendimiz onla­rın önerilerini kabul ederek şöyle dedi: “Eğer herhangi bir malı gizleyip bize teslim etmezseniz Allah ve Resulünün zimmetin-den çıkarsınız\n Böyle dedikten sonra onlarla barış anlaşması yaptı.

Ibn Kesir der ki: “Hayber yahudileri peygamber efendimize yalan söylediler ve çeşitli mallarını sakladıkları bir hayvan tu­lumunu teslim etmediler. Bu tulumda Huyey bin Ahtab´a ait bir çok mal mevcuttu. Bu tulum ortaya çıkarılınca, yahudilerin ahde riayet etmeyecekleri anlaşıldı, îbn Ebi hukayk ile ailesin­den birkaç kişi ahde riayetsizliklerinden dolayı Öldürüldüler.”

Buraya kadar anlattıklarımız Özet mahiyetinde idi. Bunları sahih sünnete dayanarak biraz açıklamamız gerekmektedir. Özellikle şer´i hüküm söz olduğu için arazi, hurmalık, menkul mal, altın, gümüş ve esirlerle ilgili açıklamalarda bulunmamız gerekir.

Yahudilerin, bir yolcunun yanına alabileceği kadar mal alıp diğer menkul mallan ve hurmalıkları müslümanlara bırakmak koşuluyla Hayber dışına çıkıp gitmeleri üzerine anlaşma yapıl­dıktan sonra Peygamber efendimiz onların menkul mallarını, paralarını, eşya ve mücevherlerini toplatıp soymaya başladı. Sonra bu malları süvariye bir, atına iki; piyadeye bir pay olmak üzere taksim etti. Bu savaşa katılan kadınlara ve kölelere pay vermedi; ama az miktarda ganimet vererek bunları da fayda­landırdı. Bunlara verilen ganimet pay usulüyle değil de tahmi­ni ve gayrı muayyen miktarda az bir maldı.

Ebu Davud ile İmam Ahmed bin Hanbel, Ebu´l-Lahm´m kölesi Umeyr´in şöyle dediğini rivayet ederler: “Efendilerimle birlikte Hayber savaşına katıldım. Benim de savaşmam için Resulullah´a Öneride bulundular. O da bana bir kılıç verdi, ben de kılıcımla savaşa katıldım. Ganimetten pay almak istedim. Bana köle olduğumu, pay değil de bir miktar ganimet sahibi kılınacağımı haber verdi.”

Bu haberin açık ifadelerinden anlaşıldığına göre kölenin de mal sahibi olması caizdir. Köle, malı ile birlikte efendisine ait­tir, sözü hiç de uygun bir söz değildir. Bu, Zahirilerin görüşü­dür.

Muhammed bin Ishak´m anlattığına göre Hayber gazasına bazı kadınlar da katılmışlardır. Bunlar orduya su taşıyor ve ya­ralıları tedavi ediyorlardı. Peygamber efendimiz, elde edilen ga­nimetten az bir kısmım kadınlara verdi. Gıfar kabilesine men­sup bir kadının bu hususta şöyle dediği rivayet edilir:

“Gıfar oğulları kabilesinden bir kaç kadınla birlikte Resulul-lah´a gittik, “Ya Resulullah, hatırın için seninle birlikte sefere katılmak ve yaralıları tedavi edip gücümüz el verdiğince müs-lümanlara yardımcı olmak istiyoruz.”dedik. O da: “Allah´ın be­reketi üzerine siz de katılın” dedi ve biz de onunla birlikte sefere katıldık. Cenab-ı Allah Hayber´in fethini nasip edince ganimet­ten az bir kısmını bize de verdi.”

İmanı Ahmed bin Hanbel bazı kadınların şöyle dediklerini rivayet eder:

uResululah (s.a.v.)le birlikte hayber gazasına katıldım. Ben beş kadının altıncısı idim. Bizim de sefere katıldığımız Resu-lullah´a haber verilince bize adam gönderip yanma çağırttı. Öf­kelenmiş olduğunu yüzünden anladık. Dedi ki: “Sefere çıkma­nıza sebep nedir Kimin emri ile sefere çıktınız ” Biz de: “Okla­rı toplamak, una su katmak (yani ekmek yapmak), yaralıları tedavi etmek, saçı örmek ve böylece Allah yolunda yardımcı ol­mak için sefere çıktık” dedik. Bize yanından ayrılmamızı ve yerlerimize dönmemizi emretti. Cenab-ı Allah Hayber´in fethini nasib edince kadınların payları nisbetinde bize pay verdi.”

Bu sözlerden belki de kasdedilen, erkeklerin payı kadar ka­dınlara da pay verilmiş olduğudur. Çünkü kadınların ganimet payları da erkeklerin ganimet paylarına eşit idi.

Bu taksimat altın, gümüş, hurma ve diğer emtia gibi menkul mallar üzerinde yapılan taksimattı.

Ahde Vefasızlık

Peygamber (s.a.v.) efendimiz Hayberlilerle; bütün altınlarım, gümüşlerini, azıklarını, eşyalarını müslümanlara teslim edip orayı terketmeleri, buna karşılık canlarını bağışlamayı kabul ederek anlaşma yaptı. Şayet Hayberlilerin gizledikleri bir mal ortaya çıkarsa, anlaşma bozulacaktı. Yapılan tahkikat netice­sinde mal saklamış oldukları ortaya çıkınca, anlaşma bozuldu ve bu sebeplede Ebu Hukayk´m oğullan Öldürüldü. Buna ön­ceki sayfalar da da işarette bulunmuştuk. Ancak şimdi bu me­seleyi detayıyla anlatmak ve bunun nasıl ortaya çıkarıldığını açıklamak istiyoruz. Şöyle ki:

Beyhaki´nin Abdullah bin Ömer´den rivayet ettiğine göre Hayberliler, içinde Huyey bin Ahtab´a ait mal ve süs eşyaları bulunan bir davar tulumunu sakladılar. Huyey, bu tulumu Nadir oğullarının Medine´den sürgün edildiklerinde beraberin­de Hayber´e getirmişti. Peygamber efendimiz: “Nadir oğulları­nın sürgünü esnasında Huyey bin Ahtab´ın Medine´den getir­miş olduğu davar tulumu nerede ” diye sordu. Onlar da: “O tu­lumdaki malları harcayıp savaşa sarfetti. Böylece bir şey kal­madı” dediler. Peygamber efendimiz: “Bakınız, anlaşma daha yeni yapıldı. Sizin asıl mallarınız, ortada görünen mallarınız­dan daha fazladır.”

Bir süre önce Huyey bin Ahtab bir harabenin etrafında do­lanıp içeriye girmişti. Müslüman askerler de bir süre sonra ha­rabeye gidip etrafını ve içini aradılar; tulumun o harabeye sak­lanmış olduğunu gördüler. Böylece anlaşma bozulmuştu. Öyle anlaşılıyorki bu tulumu Ebu Hukayk´m iki oğlu saklamışlardı ki Peygamber efendimiz onların her ikisini de idam ettirdi. An­laşmayı Peygamber efendimiz kendiliğinden bozmuş değil, ak­sine onların o mal ve süs eşyalarını tulum içinde saklamaları buna yol açmıştı. Menkul mallar sehim itibariyle mücahidler arasında taksim edildi. Allah´a Resulüne ve Allah Resulüne ak­rabalığı olan kimselere, yetimlere dilencilere ve yoksullara bir sehim ayrıldı. Resulullah (s.a.v.) akrabalarına düşen sehimi, Haşim oğulları ile Muttalib oğullarına taksim etti. Abdü Şems oğulları ile Nevfel oğullarına taksim etmedi. Abdü Şems oğulla­rından Osman bin Affan ile Nevfel oğullarından Cübeyr bin Mutim -ki ikisi de Emevidirler – Peygamber efendimizin yanı­na giderek: “Muttalib oğullarına Hayber´in beşte bir payından taksim ettin. Onlarla aynı seviyede bulunduğumuz halde bize bir şey vermedin” dediler. Peygamber efendimiz ise onlara şu cevabı verdi: “Haşim oğullarıyla Muttalip oğulları aynı şeydir. Bunlar ne cahiliyet döneminde, ne de islam döneminde bizleri terketmediler.”

Ayrıca Muttalib oğullarından hiç biri Peygamber efendimize karşı düşmanlıkta bulunmamıştı. Peygamber efendimizi besle­yip büyüten, Abdülmuttalib olmuştu. Kureyşli müşrikler Ebu Talib mahallesinde Haşim oğullarını ablukaya aldıklarında Muttalib oğuları da bu ablukaya girerek Haşim oğullarına ka­tılmışlar ve Haşim oğullarının başlarına gelen sıkıntılara kat­lanmaya razı olmuşlardı. Akrabalık hukukunun gereklerini ye­rine getirmişlerdi. Buna karşılık Ebu Talib İn kardeşi ve aynı zamanda Haşimilerden olan Ebu Leheb, akrabaları ve kardeş­leriyle birlikte bu abluka kapsamına girmeye razı olmamıştı.

Hurmalık ve Araziler

Bu anlattıklarımız; altın, gümüş, emtia ve diğer menkul mallarla ilgili taksimatın açıklaması idi. Arazilere gelince, bun­lar mallar gibi bölüştürülmediler. Bunlarla ilgili uygulama baş­ka şekilde olmuştu. Zira Peygamber efendimiz Hayberlileri an­laşma şartları gereğince sürgün etmek ve Hayber´den uzaklaş­tırmak istediğinde onlar şöyle bir öneride bulunmuşlardı: “Ey Muhammedi (Yarıcılık yapmak üzere) bizi arazilerimiz üze­rinde bırak. Arazilerimiz üzerinde çalışır ve bakımını yaparız.”

Zaten Peygamber efendimiz ile sahabilerinin bu araziler üze­rinde çalışacak zamanları yoktu. Bunun üzerine Peygamber efendimiz ekin ve hurmalıkların görünen mahsullerinin yarısı­nı kendilerine vermeleri koşuluyla Yahudilerin kendi arazileri üzerinde çalışmalarına müsaade etti. Bu müsaadesi sonucunda iki hüküm ortaya çıkmaktadır:

1- Mağlupların ellerinde kalacak olan bu araziler onların mülkiyetlerine geçmeyecekti. Sadece elde edilecek ürünün yarı­sını almaları karşılığında bu araziler üzerinde ekin ve ziraatla meşgul olacaklardı. Peygamber efendimiz elde edilecek ürünün yarısını alacak ve ganimetleri verilmesi gereken yerlere harca­yacaktı.

2- Peygamber efendimiz bu arazileri sürekli olarak onların ellerinde bırakmak yükümlülüğü altına girmiyordu. Aksine di­lediği zaman araziyi ellerinden alabilecekti. Böyle yapmakla o sadece müslümanlarm çıkarlarını düşünmüştü. Bu konuda İmam Malik (r.a) şöyle der:

“Devlet başkanı, fethedilen araziler hususunda muhayyerdir. Dilerse bu arazileri bölüştürür. Dilerse müslümanlarm çıkarla­rına kullanmak üzere elinde tutar. Yine dilerse bir kısmını taksim eder. Bir kısmını da çeşitli ihtiyaç ve maslahatlara har­camak üzere elinde tutar,” Peygamber efendimizin, yönetimini üstlendiği arazilerin gelirlerinin yarısı ganimetler gibi dağıtı­lırdı. Beşte biri Allah´a, Resulüne, Resulün akrabalarına, ye­timlere, miskinlere ve yolculara taksim edilir. Beşte dördü de ganimete hak kazanan mücahidlere taksim edilirdi. Onlar da Rıdvan biatine katılan kimseler olup bindörtyüz kişi ile bunla­ra ilave edilen Hayber mücahidleri idiler. Toplam olarak 1500 kişi civarında idiler. Ganimetlerin beşte dördü bunlara taksim edilirdi.

Ebu Davud´un rivayetine göre müslümanlara mahsus olan yarı geliri Peygamber efendimiz ganimetler gibi dağıtmaz, aksi­ne bunu dışarıdan gelen heyetlere, beklenmedik felaketlerde yaraları sarmaya, yani müslümanlarm gayrımuayyen ihtiyaç­larına sarfederdi. Hafız İbn Kesir der ki, bu rivayeti sadece Ebu Davud yapmıştır.

Arazilerin elde edilen gelirlerinin yarısıyla ilgili takip edilen uygulama ne olursa olsun, bu anlatılanlardan öğrendiğimiz hü­küm şudur ki, Peygamber efendimiz Hayber arazilerini ekip biçmeleri ve mülkiyeti de islam davetinin elinde kalması poşu­luyla ora halkına dokunmamıştı. Bu sebeple devlet başkanı müslümanlarm çıkarma uygun olması halinde Hayberlileri di­lediği zaman o arazilerden sürgün edebileceklerdi. Hz. Ömer´in de Sevad-ı Irak arazileri ile ilgili olarak izlediği uygulama böy­ledir. Başlarında Bilal olmak üzere bir grup sahabinin muhale­fet etmesi anında Hz. Ömer onlara karşı çeşitli deliller ileri sü­rerek haklılığını isbatlamıştı. Resulullah (sav) efendimiz, Hay­ber arazilerinden elde edilen geliri yarı yarıya paylaştırması için Abdullah bin Revaha´yı görevlendirmişti. Abdullah, her sene mahsul zamanı Hayber´e giderek ürünü toplar ve ikiye bö­lerdi. Bu taksimatı yaparken asla haksızlık etmez ve müslü­manlarm hakkının zayi olmasına göz yummazdı. Abdullah´ın bu taksimatta aşırı derecede titiz davranması üzerine Hayberli yahudiler onu Peygamber efendimize şikayet etmişlerdi. Hatta bir ara ona rüşvet vermek istediklerinde Abdullah onlara şöy­le cevap vermişti: “Ey Allah düşmanları! Bana haram yedire­ceksiniz öyle mi ! Allah´a andolsun ki ben insanlar arasında bana en sevimli olan kimsenin (Peygamberin) yanından size geldim. Maymunlardan ve domuzlardan daha çok sizler kızıyo­rum. Ama size olan düşmanlığım ve Peygambere olan sevgim beni size adaletsizlik etmeye yÖneltmeyecektirV

Abdullah bin Revaha ne düşmanlığından, ne de dostlu­ğundan dolayı zulmedecek ve iltimasa meyledecek bir kimse değildi. Bu sebeple yahudiler şöyle dediler: “Yerlerle gök bu­nunla yerlerinde dururlar.” Abdullah bin Revaha hazretleri Mu´te savaşında şehit edilince peygamber efendimiz onun yeri­ne Cebbar bin Sahr´ı görevlendirdi. O, ekin ve ürünlerin mik­tarını tahmin konusunda maharetli bir kimse idi.

Resulullah (sav) efendimiz, müslümanlara tahsis edilen yarı geliri ganimetler gibi taksim ediyordu. Hayber arazisi ve gelir­leri Şık, Natat ve Ketibe mülkleri olarak bölüştürüldü. Şık ve Natat mülkleri müslümanların beşte dört hisselerine karşılık tutuldu. Ketibe mülkleri ise Allah´a ait beşte bir hisse olarak peygamberimize bırakıldı. Bu hisseden Peygamber efendimizin akrabaları, yetimler, miskinler, yolda kalmış kimseler yararla­nacaklardı. Natat ve Şık kaleleri 18 Sehme ayrıldı. Bu 18 sehim-den beşi Natat´a geri kalanı da Şık´ka tahsis edildi. Fatihler bu 18 payı alacaklardı. Toplam olarak bu iki kalenin arazilerinden elde edilecek gelirler 1800 sehme göre hesaplanacak, yani Natat ile Şık kalelerine ait arazilerden elde edilen gelirler yüzer se-himlik hisselere ayrılmış olacaktı. Bu konuda İbn Ishak şöyle der:

“Resulullah (sav) efendimiz Ketibe kalesine ait arazileri ken­di akrabaları, kadınları ve müslüman erkeklerle kadınlar ara­sında taksim etti.n İbn İshak´m rivayetinde Peygamber efendi­mizin kendi akrabalarına ve yüce kadınlarına verdiği miktarlar da anlatılmaktadır. Ayrıca Peygamber efendimiz zayıflara ve akrabalara da ihtiyaçları oranında yardım yapardı. Bu anlat­tıklarımız, Hayber arazilerinden elde edilen ürünlerin taksima­tına dair bilgilerdi. Oradaki araziler bölüştürülmemişlerdi. An­cak Hayber´in kalelerinden her bir kaleye ait belirli hisseler olup bu hisseler birer gruba verilmişti. Bazı mü´minler bu ara­zilerin ürünleri elde edildiğinde gerekli kontrolü yaparlardı. Yahudilerin elde ettikleri ürünlerin yarısını kendilerine, yarısı­nı da müslümanlara taksim etme işine ilk başta Abdullah bin Revaha bakıyordu. O şehit olunca yerine Cebbar bin Sahr görevlendirilmişti. Bu zat da Peygamber efendimizin hayatı bo­yunca görevini sürdürmüştü.

Resulullah (sav) efendimiz, refik-ı alaya intikal edince Ebu Bekir hazretleri de onun uygulamasını aynıyla devam ettirdi. Ebu Bekir´in de vefatından sonra Hz. Ömer halifeliğinin yarı­sı süresince aynı uygulamayı devam ettirdi. Sonra Hayber ara­zilerini yahudilerin ellerinden alıp orada savaşmış olan pay sa­hiplerine vermeyi uygun gördü. Bunun da iki sebebi vardı:

1- Peygamber efendimizin zamanında Hayberli yahudiler Ensardan bir adamı öldürmüşlerdi. Öldürülen bu zat Abdul­lah bin Sehl idi. Abdullah hurma almak için arkadaşlarıyla birlikte Haybere gitmişti. Arkadaşlarından ayrılıp yalnız kaldı­ğında yahudiler onu öldürmüşlerdi. Sonra, bir pınar başında, boynu kırılmış bir şekilde bulundu. Onu, boynunu ezip öldüre­rek pınarın yanına atmışlar, sonra da gizlemişlerdi. Bilahare Peygamber efendimizin yanına gelip bu cinayetten haberleri ol­madığını iddia etmişler, ama Peygamber efendimiz onları yemi­ne çekmişti. Netice yine alınamamıştı. Bilahare Hz. Ömer hali­feliğe seçilince Hz. Ömer´in halifeliği zamanında ikinci bir te­cavüzleri de Abdullah bin Ömer´e karşı olmuştu. Abdullah, arkadaşları Zübeyr bin Avvam ve Mikdad bin Esvedle bir­likte müslümanlara ait ürünleri teslim almak üzere Hayber´e gitmişti. Bu arkadaşlar, görevleri icabı ürünlerin başına gitmek için birbirlerinden ayrıldıklarında yahudiler Abdullah bin Ömer´i yakalayarak işkence etmişler ve kolunu çıkarmışlardı. Bilahare arkadaşları kendisine yetişerek kolunu yerine yerleş­tirmişler ve tedavisini yapmışlardı. Abdullah, mü´minlerin emi-ri Hz. Ömer´in yanına geldiğinde Hz. Ömer: “Bu yahudilerin işidir´´ demiş ve kalkıp mü´minlere şöyle bir hitabede bulun­muştu:

“Ey insanlar! Resulullah (sav) efendimiz dilediğimiz zaman kendilerini Hayber´den çıkarmamız şartı üzerine yarıcılık yap­maları için Hayberli yahudilerle anlaşma yapmıştır. Fakat onlar Abdullah bin Ömer´e saldırarak elini çıkarmışlar ve ona iş­kence etmişlerdir. Nitekim aldığımız habere göre daha önceleri Ensari bir adama da saldırarak onu öldürmüşlerdi. Onu Öldü­renler, şüphesiz ki Hayberli yahudilerdir. Çünkü müslümanla-nn orada yahudilerden başka düşmanları yoktur. Şimdi Hay­ber´de arazisi olan kim varsa, malının başına geçsin. Çünkü ben yahudileri oradan süreceğimi”

Yahudiler artık güvenilir kimseler olmaktan çıkmışlardı. Yardım eden kimseler pozisyonunda değil de düşmanlık yapan kimseler pozisyonunda Hayber´de yarıcılık yapmaları, elbette ki düşünülemezdi.

2- Hz. Ömer´i, düşmanlık ve kinlerini açığa vurmalarından sonra yahudileri Hayber´den çıkarmaya zorlayan sebep, onun, Resulullah´ın şöyle dediğini hatırlaması olmuştu: “Arap Yarı-madası´nda iki din bir arada bulunamazV Şu halde Hz. Ömer onları Hayber´den sürmeliydi. Onları Hayber´i terketmeye da­vet etti ve şöyle dedi:

“Resulullah tarafından kendisine söz verilmiş bir kimse var­sa, yanıma gelsin o sözü yerine getireyim. Resulullah´ın kendi­sine verilmiş bir sözü olmayan da Hayber´i terketmeye hazır­lansın.” Onların Hayber´de kalmaları Peygamber efendimizin arzusu ve onayıyla olmuştu. Yoksa orada kalmaları süreklilik ifade eden bir anlaşma uyarınca değildi. Peygamber efendimiz her pay sahibine bir miktar yer tahsis etmiş, tahsis edilen kişi de o yerin ürününün yarısını alacaktı. Hz. Ömer yahudileri Hayber´den sürgün ederken sahabe-i Kirama şöyle demişti: “Ey insanlar! Resulullah (sav) efendimiz dilediği anda kendile­rini Hayber´den çıkarmak şartı ile yarıcılık yapmaları için Hayber yahudileriyle anlaşma yapmıştır. Şimdi ben yahudileri oradan çıkaracağım. Orada malı bulunan her kim varsa, malı­nın başına geçsin”

Böyle dedikten sonra ürününü dilediği yere sarfetmesi şartı ile her pay sahibine kendi arazisinin ürününü de verdi. Pey­gamber efendimizin zevcelerine gelince, Hz. Ömer onları ser­best bırakıp kendilerine şöyle dedi: “Sizden dileyene yüz vesak-lık yeri; mülkiyeti aslı arazisi suyu ve yirmi vesaklık ürünü kendisine verilmek üzere taksimatı isterse, ben taksimatını ya­parım. Ama her kim ganimetlerin beşte birinin kendisine düşen payını almak isterse, şimdiye kadar yaptığımız gibi yine böyle bir taksimat yaparız.” Bundan da anlaşılıyor ki Hz. Ömer, Peygamber efendimizin akrabalarının paylarını kendilerine vermiştir, ama bu payları veraset yoluyla değil de ayet-i keri­mede belirlendiği gibi ganimetlerin beşte birinin Allah´a ve Re­sulüne ait olduğu esasına dayanarak vermiştir. Değişik riva­yetlere göre Hz. Ömer peygamber efendimizin zevcelerinden her birine yüz ya da ikiyüz vesaklık arpa vermiştir. Bu da baş­langıçtan beri kendilerinin istihkakı idi. Bu istihkak veraset yoluyla değil de şahıslarına ait bir hak olarak kendilerine veril­mişti. Hz.Ömerr onları serbest bırakmıştı. Dilerlerse yüz ya da ikiyüzer vesaklık Hayber arazisini alacaklardı. Dilerlerse diğer hak sahipleri gibi ürünlerdeki paylarını alacaklardı.

Fedek

Fedek yanudllerl, Hayber yahudilerinin sağlam kalelerde bulundukları halde maruz kaldıkları felaketi görünce korkma­ya ve telaşlanmaya başladılar. Peygamber efendimizin, Hayber arazilerini, ekip biçmeleri ve ağaçlarının bakımını yapmaları karşılığında ürünün yansını almaları üzerine yine sahiplerinin elinde bıraktığını da görmüşlerdi. Fedek mıntıkası Hayber top­rağından sayılır. Orada yahudiler yaşarlardı. Fakat o toprak­larda yahudilere ait kaleler yoktu. Peygamber efendimiz onlar­la savaşmadı, ama kalplerine korku saldı. Bu korku üzerine ge­lip Peygamber efendimize teslim oldular.

Siyer rivayetçilerinin anlattıklarına göre Fedek arazileri, Nadir Oğullarının malları gibi tamamıyla Peygamber efendimi­ze teslim edildi. Bu mallar Hayber´inki gibi mücahidler arasın­da taksim edilmedi. Aksine tamamıyla Peygamber efendimize ait oldu.

İbn Kesir der ki: Resulullah (sav) efendimiz bu mallardan kendi ailesinin bir senelik nafakasını ayırıp geri kalanını da tıpkı Allah malıymış gibi silah, teçhizat ve müslümanlarm maslahatı için sarfederdi. Bu durumda bizim, alimler tarafın­dan tıpkı Fedek arazisi ve malları gibi kabul edilen Nadir oğullarmın malları ve arazileri hakkında nazil olan şu ayet-i ke­rimeyi yeniden okumamız gerekiyor:

“Allah´ın, onlardan peygamberine verdiği ganimetlere gelin­ce siz (onu elde etmek için) onun üzerine ne at, ne de deve sür­mediniz, fakat Allah, Peygamberlerini, dilediği kimselerin üze­rine salar (onlara üstün getirir). Allah her şeye kadirdir…

Allah´ın o kent halkından, Resulüne verdiği ganimetler, Al­lah´a, Resulüne, (Resule) akrabalığı bulunanlara, yetimlere, yoksullara, (yolda kalan) yolcuya attir. Ta ki (o mallar), içiniz­den yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın. Pey­gamber size ne verdiyse onu alın size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah´tan korkun. Çünkü Allah´ın azabı şiddetlidir:

(Bir de o mallar), göç eden fakirlere aittir ki (onlar), yurtla­rından ve mallarından (sürülüp) çıkarılmışlardır. Allah´ın lü­tuf ve rızasını ararlar. Allah´a ve Resulüne (canlarıyla, malla­rıyla) yardım ederler. îşte doğru olanlar onlardır.

Ve onlardan önce o yurda (Medine´ye) yerleşen, imana sarı­lanlar (yani daha önce Medine´yi yurt edinen ensar veya ilk ön­ce Medine´ye hicret edip yerleşen müslümanlar), kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilen (ganimet)lerden ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç (eğilim) duymazlar. Kendilerinin ihti­yaçları olsa dahi, (göç eden yoksul kardeşlerini) öz canlarına tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar umduklarına erenlerdir.

Onlardan sonra gelenler derler ki: “Rabbimiz, bizi ve bizden önce inanan kardeşlerimizi bağışla, kalplerimizde inananlara karşı bir kin bırakma! Rabbimiz sen çok şefkatli, çok merha­metlisini” (Haşr:6-10)

Nadir oğullarının mallarıyla Fedek malları arasındaki mu­kayese kesinleştiğine göre bu malların sadece Peygamber efen­dimize ait olduğu ifadesinden şunu anlıyoruz: Bu mallar gani­metler gibi mücahidler arasında taksim edilmez. Yani ganimet­lerde olduğu gibi malların beşte dördü mücahid fatihlere veril­mez. Bu malların tamamı ganimetlerin beşte birinde olduğu gi­bi Allah´a, Resulüne ve akrabalarına, yetimlere ve yoksullara sarfedilir. Bu sebepledir ki Peygamber efendimiz bu malları müslümanların maslahatına harcamıştır. Kendi şahsına ve ai­lesine, örfe göre yetecek miktarda olanını ayırmıştır. Şu halde diyebiliriz ki bu mallar Peygamber efendimizin mülkiyetine geçmemiştir ki, kendisinden sonra mirasçılarına devredilsinler ve siyer kitaplarına yansıdığı gibi mülkiyetleri hususunda mi­rasçıları arasında çekişme cereyan etsin. Böyle bir şey sözkonu-su değildir. Öyle sanıyorum ki bu malların idaresi ve gelirleri­nin yerine harcanması hususunda anlaşmazlık meydana gel­miştir. Çünkü bunların umumi velayetin altında değil de husu­si velayetin, yani Peygamber efendimizin ve haleflerinin vela­yetinde olduğu söylenmiş ve bu ihtilaf Hz. Ömer´in zamanına kadar sürmüştür. Bundan sonra sözü İbn Kesir´e bırakalım. O tarihinde şöyle diyor:

Bu mallar peygamber efendimize ait idi. O ailesinin bir yıllık nafakasını bu mallardan ayırır, geri kalanı da Allah malı ola­rak silah, teçhizat ve müslümanlarm maslahatına harcardı. Resulullah (sav) efendimizin zevcelerinin tamamı ya da çoğu bu arazilerin kendilerine miras kaldığını zannettiler. Ama Pey­gamber efendimizin şu sözünü hatırlamamışlardı: “Biz pey­gamberler topluluğu miras bırakmayız. Bizim terkettiğimiz mallarımız sadaka olurlar.”

Hz. Fatıma ile Peygamber efendimizin zevceleri bu mallar­daki paylarını talep ettiklerinde ve paylarını kendilerine teslim etmesini Ebu Bekir es-Sıddık´tan istediklerinde o, Peygam­ber efendimizin: “Biz miras bırakmayız. Terekemiz sadaka olur” sözünü hatırlattı ve: “Resulullah´ın geçimlerini sağladığı kimselerin geçimlerini ben temin ederim. Allah´a andolsun ki Resulullah (sav)in akrabaları, kendi akrabalarımın hukukunu gözetmemden bana daha sevimlidir” Ebu Bekir -Allah kendi­sinden razı olsun ve onu da razı kılsın- gerçekten doğru söyle­miştir. O doğru yolda ve hakikat peşinde olan bir zattı. Bu hu­susta da hakka tabi olmuştu.

Öyle sanıyorum ki Fatımatüzzehra (r.a.) Peygamber efen­dimizin ciğerparesi olarak bu malların miras olarak değil de sa­daka olarak idaresini üstlenmeyi talep etmişti.

İbn Kesir de açıkça şöyle der: “Fatıma, Abbas aracılığıyla bu talepte bulunmuştu. Bu sadakaları devralıp Peygamber efendimizin gözettiği yerlere harcamada bulunmak istemişti, ama Ebu Bekir es-Sıddık bunu uygun görmemişti”

Biz Fatıma ile Peygamber zevcelerinin bu malları miras ola­rak istediklerini zannetmiyoruz. Hz. Ali (k.v.) peygamberlerin miras bırakmayacaklarını bilmeyen bir kimse değildi. O saha-biler arasında fıkhı en iyi bileniydi. Nitekim Peygamber efendi­miz de onun sahabiler arasında yargılama konularında en bil­gili olan bir kimse olduğunu ifade buyurmuştur.

Ibn Kesir der ki: “Fatıma (r.aj bu uygulamasından dola­yı Hz. Ebu Bekir´e kızmış ve ona karşı bir kırgınlık hisset­mişti. Fakat Fa ti m a´nın ona kızmaya hakkı yoktu. Ebu Be­kir´in Peygamber efendimize karşı yardımcı ve hukukuna ria­yetkar bir kimse olduğunu bütün müslümanlar bilirler. Daha sonra Hz. Fa ti m ada vefat ettikten sonra Hz. Ömer´in emirlik günleri geldiğinde Peygamber zevceleri bu malların devrinin Ali ile Abbas´a yapılmasını istediler. Bazı önde gelen sahabi-leri de ileri sürerek Ömer´e baskı yaptılar. Neticede Hz. Ömer memleketin genişlemesi ve reayanın çoğalması gibi meşguliyet­leri dolayısıyla bu isteklerini yerine getirdi.”

Sünnet ilminde bilgisi olan ve Selef-i Salihin yolunda yürü­yen Hafız Ibn Kesir´in, bu konudaki görüşleri bunlardır. Fa­kat biz onun Hz, Fatıma hakkındaki ifadelerini uygun ve ma­kama layık görmüyoruz. Çünkü Hz. Fatıma, Peygamber efen­dimizin ciğerparesi idi. Hz. Ebu Bekir her ne kadar yüksek bir makamda bulunuyorduysa da Fatıma da bir ciğerparesi olarak peygamber efendimizin çok sevdiği bir şahsiyet idi. Hafız Ibn Kesir´in Hz. Fatıma hakkında söyledikleri, bu hududa sığma­maktadır. Çünkü Ebu Bekir´den sonra Ömer hazretleri Fa-tıma´nm talebini yerine getirmiştir. Baba dostu Ebu Bekir es-Sıddik´a karşı bir kırgınlık hissetmekle Fatıma suç işlemiş değildir.

Hafız îbn Kesir´in bu konuda kullandığı bazı ifadelere de ka­tılmıyoruz. Çünkü o diyor ki: “Fatıma, bazı önde gelen sahabi-leri de ileri sürerek Hz. Ömer´e baskı yaptırdı.” Bu ifadelerin Ali ve Ömer hakkında kullanılması da doğru değildir. Ali´nin makamı o kadar büyüktür ki, onun bu talebini ileri sürerken sahabileri hakem kılıp Ömer´e baskı yaptığını söylemek doğru olmaz. İslamiyet´te hak ile batılı birbirinden ayırdetme sıfatına sahip olan Hattab oğlu Ömer´in de sahabilerin herhangi biri­nin baskısına boyun eğmesi düşünülemez. O, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayan ve hakka kuvvetle sarılan bir kimseydi. Selefi imamlardan biri olan Allame Hafız İbn Ke­sicin bu gibi ifadeler kullanmasını hoş görmüyoruz. Ancak Afo-bas ile Ali´nin bir gurup sahabiyi hakem tayin ettikleri ve Hz. Ömer´in de hakkı gördüğü için onların görüşlerine uyduğu dü­şünülebilir. Şimdi de Hafız ibn Kesir´in son olarak anlattığı bazı hususlara değinelim. O diyor ki: Sadakalar Ali ile Abbas´a verildi. Ali, amcası Abbas´a bu mallar hususunda galebe çal­mak istedi. Sonra her ikisi de davalaşmak üzere Hz. Örneğin yanına gittiler. Bir grup sahabiyi de yanlarında hazır bulundu­rup bu malları kendi aralarında bölüştürmesini Ömer´den iste­diler. Taksimat neticesinde her biri diğerinin elindeki mala ka-rışmaksızm kendi elindeki malın idaresini yürütecekti. Hz. Ömer buna şiddetle karşı çıktı ve bu taksimatın bir nevi miras taksimatını andıracağını ifade ederek şöyle dedi: “Her ikiniz müştereken bu malların idaresini üstlenin. Eğer idareden aciz kalırsanız bana devredin. Göklerle yerin idaresi onun emri ile kaim olan Allah´a andolsun ki ben bu meselede bundan başka bir hüküm vermem! Gidiniz müştereken bu malların idaresini yürütmeye devam ediniz.”

Alî ile Abbas´ın vefatlarından sonra bu malların idaresi Ab-basilere geçti. Bu malların gelirleri, Nadir oğullarıyla Fedekli-lerin mallarının sarfedildiği yerlere harcandı. Yine Resulul-lah´ın Hayber´den payına düşen malların sarfedildikleri yerlere bu malların gelirleri harcanmaya devam edildi.

Hayber´de Cereyan Eden Bazı Önemli Olaylar

Hayber muharebesi esnasında ve akabinde bazı mü´minlerin imanlarının kuvvetine delalet eden bazı olaylar cereyan etmiş­tir. Bu mü´minler Allah ve Resulüne verdikleri sözü hakkıyla yerine getirmişlerdir. Aynı şekilde bazı yahudilerin hıyanetleri­ni, galip olduğu halde Peygamber efendimizin onlara karşı mü­samahakar davranışını ortaya koyan bazı olaylar meydana gel­miştir. Bunlara şu örnekleri verebiliriz:

Çoban Esved

Bu hikaye islamiyet´in heva hevesat ve şehvetlere mağlup ol­mamış açık kalplere nasıl girdiğim göstermektedir. Esved, ya-hudiler tarafından çobanlık için kiralanmış bir kimse idi. Hz. Muhammed´in, Allah tarafından gönderilen bir elçi olduğuna ilişkin sözünü yahudilerden işitmiş, bu söz kendisini etkilemiş ve Resulullah (sav)in yanına giderek onun, insanları neye da­vet ettiğini sormuş, Resulullah (sav) da ona gereken açıklamayı yapmıştı. Resulullah (sav) efendimiz zayıflara, yoksullara yar­dım eden bir kimseydi. Davet ettiği insanların hepsine önem verirdi. Bu sebeple ona İslamiyet´i açıkladıktan sonra müslü-man olmayı teklif etti. Esved de müslüman oldu, kalbinde iman ile emanet birleşti. Resulullah´a imanından sonra, kal­bindeki emanet duygusu onu şöyle konuşmaya yöneltti: “Ya Resulullah ben şu koyunların sahibinin işçisi ve çobanıyım. Bunlar benim yanımda emanettirler. Bunları ne yapayını ” Ko­yunların galip tarafın ganimeti olacağı hususunu gözönünde bulunduran Peygamber efendimiz: “Bu koyunlar mü´minlerin-dir” demedi. Aksine, emanetin gereğine göre hareket edilmesi­ni uygun gördü ve çoban: “Koyunları sahibinin bulunduğu ta­rafa yönelt, onlar sahiplerine giderler” diyerek tavsiyede bu­lundu. Çoban da yerden bir avuç çakıl alarak koyunlara doğru savurdu ve: “Sahibinize dönün, Allah´a andolsun ki artık ben sizi götürmeyeceğim” dedi. Koyunlar sanki çoban tarafından sürülüyorlarmış gibi kaleye girinceye kadar topluca gittiler. Sa­hiplerinin yanına döndüler. Sonra Esved Peygamber efendimi­zin yanına dönerek müslümanlarla birlikte savaşmak için ha­rekete geçti. Kendisine isabet eden bir taş sonucunda canım verdi. Peygamber efendimiz de: “O şehittir ve cennete girmiş­tir” dedi.

Cihad Eden ve Ganimetleri Reddeden Arabî Beyhaki´nin rivayetine göre Arabilerden bir adam Resulul­lah (sav)in yanına gelip ona iman etmiş ve tabi olmuştu. “Ben seninle beraber hicret ediyorum” dedikten sonra Peygamber efendimiz de onu bazı sahabilerine emanet edip gerekli tavsiye­de bulunmuştu. Arabi, Peygamber efendimizle birlikte yahudilere karşı savaşmış, bunun sonucunda elde edilen ganimetler­den payına düşen kendisine verilmek istendiğinde “Bu nedir 91 diye sormuş; sahabiler de: “Resulullah tarafından sana verilen ganimet payıdır*´ demişlerdi. Bunun üzerine Arabi, Peygamber efendimizin yanına giderek: “Ben ganimet için sana tabi olma­dım. Yalnız -elindeki ok ile boğazına işaret ederek- şuradan vu­rulup ölmek ve cennete girmek için sana tabi oldumV* demişti. Resulullah da onun bu sözüne karşı “Eğer sen Allah´ı tasdik edersen o da seni tasdik edip sözünü doğrular.” demişti. Arabi hakkı olan helal bir mal olmakla birlikte ganimet payını red­detmişti. Amacının sırf Allah rızasını kazanmak olduğunu is­patlamak uğruna savaşmış ve ganimeti geri çevirmişti. Helal olduğundan dolayı değil, cihadın bedeli olduğundan dolayı ga­nimeti kabul etmemişti. Yine sahabilerle birlikte savaşa başla­mış ve muharebe esnasında -Peygamberimize işaret ettiği bo­ğazından- bir ok ile vurulup şehit olmuştu. Naşı peygamber efendimizin huzuruna götürüldüğünde onun için şöyle demişti: “Allahım şu kulun senin yolunda hicret etmek için sefere çıktı. Şehit olarak öldürüldü. Ben de onun bu haline şahidim.”

Bu mü´min Arabi, iman için en yüce örneği sunmuştu. Sade­ce Allah katında bulunan mükafatlara talip olmuştu. Ganimet­leri istememiş, Allah´ın hoşnutluğunu istemişti. Kutlu ve yüce olan Allah ondan razı olmuştu.

Malını Kurtarmak İçin Bir Mü´min Hile Yapıyor

İslamiyetin önündeki yollar açılmıştı. Artık onun yayılması­na, azgınların ve taşkınların gücü engel olamıyor, hiç kimse in­sanları Allah´ın dininden geri çeviremiyordu. İslamiyet Arap Yarımadasında yayılmaya başladı. Hidayet isteyen kimseler ona yöneldiler. Kalpleri bak ve hidayet nuruna açılıp saflaşan kimseler, îslamın çemberine girdiler. Kalbi arınıp hak ve hida­yet nuruna açılanlardan biri de Haccac bin İlat es´Sülemi idi. O da müslüman olmuştu. Hayber fethedilip İslamiyetten geri çeviren bütün faktörler ortadan kalktıktan sonra Haccac, Resulullah (s.a.v.)e gelerek şöyle demişti: uYa Resulallah be­nim Mekke´de bulunan zevcem Ebu Talha kızı Ümmü Şeybe´nin yanında malım vardır.”

Haccac´m Ümmü Şeyfoe´den doğmuş çocuğu ve Mekke´nin müteferrik yerlerinde de ticaret malları vardı. Mü´min, aşırı bir tutku derecesine varmamakla birlikte malına düşkün olur, ama cimri olmaz. Cimrilikle hırs arasında fark vardır. Hırs ki­şinin malını helal haram demeden kazanmak için ifrata sapma­ması ve hak sahiplerine hakkını vermemek gibi bir zulüm işle­memesini gerekli kılar. Cimriye gelince o malı elinde tutmak ve yerine sarfetmemek ister, işte mü´min, ifrat derecesine varma-yacak şekilde malına düşkün olur, cimri olmaz. Haccac da Mekke´deki malına kavuşmak istiyordu. Eğer müslüman oldu­ğunu duyuracak olursa, Mekkeli müşrikler, malını kendisine vermezlerdi. Bunun için Resulullah´ın yanına gelerek îslamiye-tini gizlemek ve malına ulaşmak amacıyla da bilerek yalan söy­lemek hususunda izin istedi. Böyle yaparken de herhangi bir mü´mine hile yapmayacaktı. Resulullah onun bu isteğini uygun karşılayıp kendisine gereken izni verdi. Haccac da Mekke-i Mükerreme´ye doğru yola çıktı. Yolda ne olup bittiğini soran araştıran bir kaç Kureyşli ile karşılaştı. Bunlar, Peygamber efendimizin Hayber´e gittiğini duyduklarından dolayı müslü-manlar ve Peygamber efendimizle ilgili haberleri soruyorlardı. Hayber´in Hicaz´a bağlı, bol verimli arazisi, müstahkem kalele­ri, güçlü kuvvetli adamları bulunan yakın bir mıntıka olduğu­nu biliyorlardı. Bu sebeple haberleri gelen geçen yolculardan sorup araştırıyorlardı. Haccac´la karşılaştıklarında -onun müslüman olduğundan haberleri yoktu- Peygamber efendimi­zin ve Hayber´in durumunu kendisine sordular. Ve “Yol kese­nin (Yani Mu ha mm e d (s.a.v.)in) Hayber´e vardığını orayı ele geçirdiğini duyduk” dediler. Haccac da şu karşılığı verdi. “Bu haber bana da ulaştı. Ancak benim yanımda hoşunuza gi­decek bir başka haber vardır. Muhammed Öyle bir yenilgiye uğradı ki, şimdiye kadar öyle bir yenilginin benzeri duyulmuş değildir. Ashabı şimdiye kadar vermemiş olduğu bir zayiatı ve­rerek öldürüldü. Muhammed´in kendisi de esir alındı. Hay-berliler onu öldürmiyeceklerini Mekke-i Mükerreme halkına göndereceklerini söylemişlerdir.

Şimdi siz Mekke´deki malımı toplamamı ve borçlularımdan alacaklarımı tahsil etmemi sağlayabilmek için bana yardım edin. Çünkü ben Hayber´e gitmek ve tüccarlardan önce oraya gidip Muhammedi´m ve ashabının bıraktıkları ganimet mallarını ele geçirmek istiyorum.”

Bu haberi araştıranlar kalkıp Mekke´ye gittiler ve Haccac´m mallarını topladılar; borçlularını da borçlarını Haccac´a öde­meye teşvik edip alacaklarını tahsil ettiler. Haccac´m, zevcesi­nin yanında da bir miktar malı vardı. Onu almak istedi “Hay-berdeki ganimetleri tüccarlardan önce satın alabilirim umu­duyla bu malı senden istiyorum” diyerek zevcesini de aldattı.

Peygamber efendimizin hezimete uğradığına dair Haccac´m getirmiş olduğu bu haber Mekke halkı arasında yayıldı. İnsan­lar her zaman duymak istedikleri, hoşlarına giden haberlere kulak verirler. Bu gibi haberleri, sevinç ve coşku içinde başka­larına müjdeler vererek yayarlar. Arzuları, haberi araştırmak­tan onları geri bırakıp köreltir. Bu gibi haberleri araştırıp ince­lemez, en azından üzerinde şüpheye düşmezler. Aksine hoşları­na giden haberleri, incelemeye tabi tutmaksızm dinleyip kabul ederler.

Mekke-i Mükerreme´de, başlarında amcası Abbas olmak üzere Peygamber efendimizi seven akrabaları vardı. Bu haber onu ürküttü. Haccac ´m yanına giderek. “Getirmiş olduğun bu haber neyin nesidir” diye sordu. Haccac da Abbas´a, verecek başka bazı haberlerinin de bulunduğunu işaretle anlattıktan sonra alacaklarını ve mallarını toplamak için gitmek üzere kendisinden izin istedi. Sonra tenha bir yerde kendisiyle bulu­şacağını da söyledi. Mekke´deki bütün mal varlığını toplama işini tamamladıktan sonra yola çıkmak üzere iken Abbas (r.a.) ile karşılaştı. Ona: “Allah aşkına benden işiteceğin haberleri üç gün hiç kimseye söylemiyeceksinl” diye yemin verdi. Ve daha sonra şöyle dedi: “Ey Eba Fadl (Abbas!) sana söyleyeceklerimi muhakkak gizli tutmalısın. Uç gün içinde Mekkelilerin arkam­dan gelip beni yakalamalarından korkarım. Uç gün sonra iste­diğini söyleyebilirsin” Abbas da: “Senin bu dediklerine uya­rım” diye söz verdi. Bundan sonra Haccac sözünü şöyle sür­dürdü: “Allah´a andolsun ki kardeşin oğlu Mahammed´i Hay-berillerin hükümdarının kızı Safiye ile evlenmiş olarak geride bırakıp geldim. O Hayber´i fethetti. Hayber arazileri tümüyle kardeşin oğlu M´uhammed (s.a.v.)e ve ashabına ait oldu. Ben de müslüman oldum. Karımın yanında ve Mekke halkı üzerinde bir hayli alacaklarım vardı. Eğer müslüman olduğumu an­lasalardı bana hiçbir şey vermezlerdi. Aradan üç gün geçtikten sonra sana bu söylediklerimi açıklayabilirsin. Allah´a andolsun ki kardeşin oğlu Muhammed (s.a.v.), bizim arzu ettiğimiz gi­bi iyi bir haldedir.”

Hz. Abbas üç gece bekledi, bu süre zarfında hiç kimse ile gö­rüşmedi. Süre dolduktan sonra temiz elbiselerini giyinip koku süründü, asasını eline alarak Kabe-i Muazzama´ya geldi. Ku-reyşliler onu gördüklerinde: “Vallahi bu ağır musibet karşısın­da Abbas iyi sabredbiliyoA” diyerek hayretlerini açığa vurdu­lar. Onların bu şaşkınlıklarını gören Abbas şöyle dedi: “Hayır! Adına yemin ettiğimiz Allah´a yemin olsun ki, Muhammed (s.a.v.) Hayber´i fethetmiş ve Hayber hükümdarının kızıyla ev­lenip damat olmuştur. Mallarına ve orada bulunan herşeye el koymuş oradaki bütün servetler onun ve ashabının olmuşturl”

Kureyşliler ona: “Bu haberi sana kim getirdi1 ” diye sorduk­larında o şu cevabı verdi: “Size, o haberi getirmiş olan kişi, bu haberi de getirmiştir! O müslüman olarak yanımıza gelip siz­deki mallarını alıp Muhammed´e ve ashabına kavuşmak üzere buradan ayrılıp gittil” Bunun üzerine Kureyşli müşrik­ler: “Ey Allah´ın kulları! Allah düşmanı Haccac, bizi aldatmış, mallarını toplayıp kaçmıştır. Allah´a andolsun ki eğer onun müslüman olduğunu bilseydik, bizimle onun arasında iş olur biterdik dediler ve bu haberin kendilerine gelmesinden dolayı düşmanlıklarını izhar ettiler.

Şimdi bu hikaye üzerinde biraz düşünmemiz gerekiyor. Şöy­le ki: Haccac yalancı sayılır mıydı Onun Kureyşlilere karşı uydurduğu bu yalanlar günah sayılır mıydı Buna cevap ver­meden Önce şunu belirtelim ki, Peygamber efendimiz Hac-cac´a, Kureyşli müşriklere yalan söylemesi için izin vermemiş, aksine yalan söylemeksizin bazı gerçekleri örtbas ederek ko­nuşmasına izin vermişti. Ne kendi şahsıyla, ne de Mekke´ye gi­dip konusuyla ilgili olarak doğru olmayan bir sözü söyleyip De günah çukuruna yuvarlanmasına müsaade etmemişti.

Ama söylediği sözlerle Kureyşli müşriklerin kafalarında ve­himler uyandırıp sonra hakikati açıklaması yalan sayılır mıy­dı Zira o zalim bir kavmin arasında bulunmaktaydı. Meşru hakkını ancak onların kafalarında vehimler uyandırıp sonra açık ve doğru sözleriyle vehimlerim gidermekle elde edebilirdi. O, doğru sözü söyleme görevini Abbas´a vermişti. Abbas, onun müşriklerin kafasında vehim uyandırmaktaki maksadını üç gün sonra açıklayacaktı. Öyle sanıyorum ki böyle yapmakla Haccac yalan söylememiş ve kafalarında uyandırmış olduğu vehimler üzerinde ısrar etmemiştir. Doğruyu en iyi bilen, elbet-teki noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah´tır.

Peygamber Efendimizin Safîyye ile Evlenmesi

Peygamber (s.a.v.) efendimiz, hem kendi nefsine hem de in­sanlara karşı şefkatli, merhametli bir insandı. Safiyye ile kız kardeşinin, Yahudi ölüleri arasında dolaşmakta olduklarını ve Bilal´in de umursamaz bir tavırla yanlarından geçmekte oldu­ğunu görünce kınayıcı bir eda ile Bilal´a seslenerek şöyle dedi: “Senin kalbinde hiç merhamet yok mudur ! Kendi akrabaların­dan olup ölen kimselerin cesetleri arasında dolaşmakta olan iki genç kızın yanından geçiyorsun Bu iki genç kızdan biri ürk­müş ve paniğe kapılmıştı, v ise sükunet içinde olup kendini ka­dere teslim etmiş haldeydi. Peygamber (s.a.v.) efendimiz gönül­leri birbirine yaklaştırır, asla nefret ettirmezdi. Kolaylık göste­rir, güçlük çıkarmazdı. Nitekim kendisi de şöyle buyurmuştur: ” Kolaylaştırın zorlaştırnıaym. Gerektiği kadarıyla yetinin faz­la ileri gitmeyin”

Safıyye Peygamber efendimizin payına düşmüştü. Onu kö­lelik halinde bırakmak, ya da köle bırakmak istememişti. Ona acıyıp merhamet etmiş ve incelik göstermişti. Bir cariye olarak onu yatağına alıp zevkini tatmin etmesi mümkün olduğu ve bu­nu yapması haram olmadığı halde o, kölelikten nefret ettiğin­den dolayı hiç kimseyi köleleştirmek istemiyordu. Özellikle Ya­hudilerin reislerinin kızı Safîyye´yi izzetten sonra zillete dü­şürmek istememişti. Mehrine bedel olarak onu azat etmişti. Safîyye´nin Peygamber efendimizden önceki kocası, amcası oğ­lu idi. O da Hayber´de öldürülenler arasındaydı.

Safıyye bir aybaşı hali görerek istibra ettikten sonra Pey­gamber efendimiz onunla gerdeğe girmişti. Safîyye´nin ayrıca iddet beklemesine gerek yoktu. Çünkü kafirlerin iddeti olmaz. Özellikle Safîyye´nin kocası öldüğü için vefat iddetini beklemesi gerekmiyordu. Tabiiki kocası müslüman olsaydı bu hüküm söz konusu olacaktı. Önceki kocası için yas tutması icabederdi. Ama kocası kafir olduğundan dolayı bu zorunluluk da yoktu. Bu sebeple Peygamber efendimiz onun iddet beklemesine gerek görmemiş. Ancak hamile olduğu ihtimalini gözönünde bulun­durduğundan dolayı ibrasına kadar beklemişti.

Peygamber efendimiz Safîyye ile gerdeğe girdiğinde yüzün­de bir tokat izi görmüş ve bunun ne olduğunu sorunca Safiyye ona, gördüğü bir rüyayı anlatmıştı: “Amcam oğlu ile evlendik­ten bir kaç gece sonra rüyamda gökteki ayın kucağıma düştü­ğünü gördüm. Bunu amcamoğluna anlattığımda yüzüme bir tokat vurdu ve: “Medine hükümdarının zevcesi olmayı mı arzu-luyorsun´tt” dedi.

Safîyye´nin bu sadık rüyası tahakkuk etmişti. Aradan bir zaman geçtikten sonra Peygamber efendimiz gelip Hayber´i fet­hetmiş ve Safiyye de onun eline geçen esirler arasına düşmüş­tü. Peygamber efendimiz ikramda bulunarak onu hürriyetine kavuşturmuş, sonra da onunla evlenmişti. Resulullah (s.a.v.) onunla evlendiği için düğün yemeği vermişti. Enes (r.a.) der ki: “Resulııllah (s.a.v) efendimiz Hayber ile Medine-i Münevvere arasında üç gece düğün yaptı. Müslümanları düğün yemeğine çağırdı. O yemekte et ve ekmek yoktu. Yalnız Bilal´e emir verip bir sofra sermesini emretti. Bilal emri yerine getirdi. Sahabiler Hurma ve yağ getirip sofranın üzerine bıraktılar. Müslümanlar “Mü´minlerin annesine bu yaraşır.” dediler. Peygamber efendi­miz S´afiyye´ye rıfk ile muamele ederdi. Babasını ve kocasını öl­dürmüş olduğundan dolayı ondan özür dilerdi. Çünkü babası Huyey, diğer kabileleri de peygamber efendimize karşı kışkırtır ve ona karşı birleşik bir cephe teşkil ederdi. Peygamber efendi­miz onu kendi haline bırakmazdı. Arapları kendisine karşı bir­leştirmesine göz yumamazdı. Ayrıca Safîyye´nin kocasını da Öl­dürmüştü. Çünkü o ahde hıyanet etmiş, babasının mallarını gizlemiş ve zimmet dışına çıkmıştı. Peygamber efendimiz Safiy-ye´nin gönlünü yumuşaklık, müsamaha ve rıfkı ile kendine ısındırıyordu. Neticede Peygamber efendimiz Safîyye´nin gön­lünde taht kurdu ve ona insanların en sevimlisi oldu”

Peygamber efendimizin Safiyye ile evlenmesinde bir çok sosyal yararlar vardı. Her şeyden önce o, mü´minlerin kalple­rinde Yahudilere karşı yanıp tutuşmakta olan öfkeyi söndürmüştü. Esirlere gösterilecek davranışlar hususunda ideal ve yüksek bir örnek teşkil etmişti. îşte Safîyye de o savaşta ele geçirilen esirlerden biri idi. Buna rağmen Peygamber efendimiz onu bir cariye olarak eli altında bulundurup zevkini tatmin et­mektense, şerefli bir zevce olarak nikahına aldı. Karı koca ara­sındaki güzel geçime mükemmel bir örnek verdi. Ailesine karşı iyi davranan en hayırlı bir insan oldu. Nitekim Peygamber efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Sizin en hayırlınız, ailesine en hayırlı olanınızdır. Ben, sizin aranızda ailesine en hayırlı olanınızım.”

Bu evlenme ile bazı yaralar tedavi edilmişti. Bilal, akrabala­rının ölüleri arasında dolaşmakta olan Safiyye´nin yanından geçip onu tahkir etmiş iken Peygamber efendimiz ona ikramda bulunmuş ve kadınların yükselebilecekleri en üst noktaya yük­seltmişti. Mü´minlerin anneleri arasına girmişti. Peygamber (s.a.v.) efendimiz Yahudilerle barış anlaşması yapmış, onları mü´minlerin ortakları kılmıştı. Böylece onların kalplerini ken­disine ısındırarak onlarla ülfet etmesi, onlara merhamet gös­termesi hak olmuştu. Bu evlenme olayıyla da onların gönülleri­ni kazanmış kendine yakın kılmıştı. Aradaki nefret duygularını giderip uzaklaştırmıştı. Ama Yahudiler her zaman nankördür­ler.

Hıyanet ve Bağışlama

Selam bin Mişkenı Hayber savaşında Yahudilerin bayrağı­nı taşıyordu. Öldürülünce yerine başkaları geçip bayrağı taşı­maya başladılar. Geride zevcesi kin öfkesiyle birlikte hayatta kalmıştı. Kocasını öldüren bütün müslümanlara karşı kin ku­suyordu. Özellikle Peygamber efendimizi baş düşmanı bilerek kadınca bir metotla zehir kullanarak onu öldürmek istemişti. Bunun için de önce Peygamber efendimize dostluk gösterisinde bulunmuş ve ona bir koyun hediye etme yoluna koyulmuştu. Kesip kızarttığı koyunun çeşitli yerlerine zehir koymuş ve Pey­gamber efendimizin özellikle koyunun hangi kısımlarını sevdi­ğini öğrenmişti. Kendisine, Peygamber efendimizin koyunun en fazla paçalarını sevdiğini söylemişler, o kısımlara daha fazla zehir koymuştu. Kızartıp hazırladığı koyunu Peygamber efendimize takdim etmiş ve yemesi için buyur etmişti. Peygamber efendimiz de koyunun en çok sevdiği yeri olan paçasına el uzat­mıştı. Bir parça koparıp ağzına almış ve çiğnemeye başlamıştı. Her halde bu kadın koyunun paçasına fazlaca zehir koymuş ol­malı ki, tadı Peygamber efendimize tuhaf geldi. Bu nedenle de ağzına almış olduğu et parçasını yemeden dışarıya attı. Pey­gamber efendimizle birlikte arkadaşı Bişr bin Bera bin Ma-rur da sofrada bulunuyordu. Ancak o, ağzına aldığı et parçası­nı yutmuştu. Zehir görünmediği için o zat et parçasını rahatlık­la yutmuştu. Fakat bilahere bu parçayı yuttuğundan dolayı ve­fat etmişti. Yalnız eti yediği esnada derhal ölmemişti. Bu se­beple Peygamber efendimiz et parçasını ağzından dışarı atmış ve aterken de şöyle demişti: “Bu kemik parçası, zehirli olduğu­nu bana haber veriyorl” Sonra kadını çağırmış ve ona ete zehir katıp katmadığını sormuş, kadın da kattığını itiraf etmiş ve şu sözleri söyleyerek düşmanlığım açığa vurmuştu: “Milletimin başına gelen musibetler sana saklı değildir. Ben kendi kendime şöyle demiştim, eğer zehirlediğim kişi bir hükümdarsa kendi­sinden kurtulmuş olurum, yok eğer bir peygamber ise, zaten et, zehirli olduğunu kendisine haber verecektir^

Peygamber efendimiz kendisini zehirleyen kadını affetti. Öy­le görülüyor ki arkadaşı Bişr´in Ölümü zehirin tesiri ile olma­mıştır. Aksi takdirde Peygamber efendimiz o kadını -bilerek ve hıyanet ederek bir canı öldürdüğü gerekçesi ile- affetmezdi.

Peygamber (s.a.v) efendimizin bütün davranışlarında müsa­mahakarlık göze çarpardı. O müsamahakarlığı ile her zaman gönüleri kendine yaklaştırır, asla nefret ettirmezdi. Alimler derlerki, Peygamber efendimizin çiğnediği ama yutmadığı o ze­hirli et parçası vücudunu olumsuz yönde etkilemiştir. Çünkü mübarek vücudu ölüm hastalığına yakalandığında o zehirlerin bedenine sirayet ettiğini hissetmişti.

Rivayete göre peygamber efendimizin vefatı ile neticelenen hastalığinda kendisini ziyarete gelen Ümmü Bişr binti Bera bin Marur´a şöyle demiştir: “Ey Ümmü Bişr! şu anda, Hay-ber´de kardeşinle beraber yediğim zehirli etten dolayı kalp da­marlarımın koptuğunu hissediyoruml”

Alimler onun bu sözüne dayanarak Peygamber efendimizin şehit olarak vefat ettiğini söylemişlerdir.

Bu satırlarda Peygamber efendimize karşı açıkça hıyanet edilmiş olduğunu ve onun da insanları gönüllerindeki manevi yaralan tedavi etmek için her zaman müsamahakar davranmış olduğunu görmekteyiz. Yahudiler, evlerinin duvarlarının dibin­de oturmakta olan Peygamber efendimizin üzerine taş atarak onu öldürmek istemişlerdi. Yine Yahudilerden bir kadın onun ölümüne sebep olan bir koyunu zehirleyerek ona takdim etmiş­ti. Hastalandığı sırada nahif düşen mübarek vücudunda o zehi-rin etkisi görünmüş dolayısıyla şehit olarak vefat etmişti. O şe­hitlerin en ulusudur!

Ebu Talib Oğlu Cafer ile Muhacirlerin Gelmeleri

Peygamber (s.a.v.) efendimiz Hayber´de kesin bir zafere ka­vuşmuştu. Arap Yarımadasında Yahudilerin saltanatı yıkıl­mış, askeri güçleri çökertilmişti. Hakimiyetleri zedelenmiş ve iktidar duvarlarında gedikler açılmıştı. Artık düşmanlar îsla-miyetin karşısına çıkamıyor, arkası sıra yürüyorlardı. Bundan sonra garip mü´minlerin îslamın izzetine dönmeleri dönemi başlamıştı. Daha önceleri mü´minler müşriklerin baskı ve zu­lümlerinden kaçmışlar, başka ülkelere hicret etmişlerdi. Ali ce-nab bir hükümdarın himayesi altında ve alicenab bir millet arasında misafir olarak bulunsalar dahi zayıf ve güçsüz kimse­ler olarak yaşamaktansa, onurlu ve güçlü kimseler olarak ci-had yükünü yüklenmek üzere dönecekleri dönem başlamıştı.

Habeşistan´a hicret ederek iki hicret sevabına ve faziletine kavuşmuş olan Ebu Talib oğlu Cafer´le beraberindeki muha­cir müslümanlar Medine-i Münevvere´ye döndüler. Merhametli Peygamber efendimiz sevgili amcası Ebu Talib oğlu Cafer´i karşılayıp iki gözünün ortasını öptü ve kucakladı. “Hayber´in fethine mi yoksa Cafer´in gelişine mi sevineyim ” diyerek se­vincini izhar etti. Güçlü ve muktedir olan yüce Allah´ın Hendek gazvesinden sonra îslamiyeti ve müslümanları aziz kılmasın­dan sonra Peygamber efendimizin gönlü yatışıp sükunet bul­muştu. Artık İslamiyet düşmanlarına karşı atağa kalkmış, şev­ketlerini kırmış ve insanlara hak daveti güven içinde ulaştır­maya başlamıştı. Özellikle Hudeybiye sulhünden sonra Pey­gamber efendimiz kendi tebaalarına haber salmış; Medine´ye gelerek mü´min kardeşiyle birlikte cihad etmelerini istemişti. Muhacir mü´minler gurbette bulunuyorlar, Peygamber efendi­miz ise onlara karşı hasretli bir bekleyiş içindeydi. Kendisinin onlardan onların da kendisinden olduklarını onlara hissettiri­yordu. Bu doğrultuda alicenab bir insan olan Habeş kralı Ne-caşi´ye Amr bin Ümeyye ed-Damiri´yi göndermiş ve orada şerefli konuklar olarak bulunan muhacir müslümanların Medi­ne´ye dönüşlerini kolaylaştırmasını istemişti. Kral Necaşi de Muhacir müslümanları iki gemiye yükleyerek Hayber de bulu­nan Peygamber efendimize göndermişti.

Çeşitli kabileden olan Habeş muhacirleri artık geri dönmüş­lerdi. Kureyşteh olan, Kureyş dışından olan mü´minleri hak, iman ve hicret bir araya getirmişti. Haşimilerden Ebu Talib oğlu Cafer ve zevcesi Esma binti Umeys de onlarla birlikte bulunuyordu. Bu çiftin de Habeşistanda bir çocukları dünyaya gelmişti. Bu gurbetçi muhacirler arasında Umeyye oğulların­dan Halid bin Said bin As ile zevcesi ve oğulları Said bin Halilde vardı. Abdüddar oğullarından Esved bin Nevfel bin Huveylid, Toym oğullarından Mürre bin Ka´b el-Haris bin Sahr ve zevcesi de bu garip muhacirler arasında bulunmaktay­dı. Kureyş kabilesinden ve kollarından diğer bazı kimseler de bunlar arasında bulunmaktaydılar. İbn İshak bunların 16 er­kek ile zevceleri ve Habeşistan´a gitmeden önce doğan ve Habe-şistandayken doğan çocukları bulunduğunu da kaydetmekte ve isimlerini zikretmektedir. Bunlarla birlikte gelenler arasında Ebu Musa el Eşari ile Eşarilerden bir kaç kişi de vardı. Bun­lar Ebu Musa el Eşari ´nin amcası ve kardeşi Ebu Berde idi. Habeş muhacirlerinin bindirildikleri iki gemide kocaları vefat eden bazı müslüman kadınlar da vardı.

Buhari´nin rivayetine göre Ebu Musa-el-Eşari Habeş mu­hacirlerinden değildir. Aksine Yemen´de iken Peygamber efen­dimize iman eden kimselerdendir. Peygamber efendimizin hic­ret haberim alır almaz o da hicret edip peygamber efendimizin yanına gelmiştir. Habeşistan, da Cafer bin ebi Talib ile bu­luşmuştur. Şimdi de Buhari´nin rivayetine göre Ebu Musa el-Eşari´nin bu konuda söylediklerine kulak verelim:

“Peygamber (s.a.v.) efendimizin Mekke´den hicret ettiği habe­rini aldık. Biz de hicret edip yanına varmak için yola çıktık.

Kavmimden elli üç kişi de benimle birlikte yola çıktılar. Bir ge­miye bindik, gemimiz Habeşistanda Cafer bin ebi Talib´in ge­misi ile karşılaştı. Bizler de onun yanına vararak beraberinde yola koyulduk. Hayber´i fethettiği esnada Peygamber efendimi­zin yanına ulaştık. Bazı kimseler bize: “Hicrette biz sizden önce­yiz” dediler.n

Buhari, Cafer bin ebi Talib´in zevcesi Esma binti Umeys ile Hattab oğlu Ömer arasında geçen bir münakaşayı aktar­maktadır. Şöyle ki: Esma mü´minlerin annesi Hafsa´yı ziyarete gitmiş, ikisi birbirleriyle görüşmekte iken Hz. O m e r yanlarına gelmiş ve: “Ey Hafsa! Şu senin yanındaki kadın denizci Habeş-li midir ” diye sormuş Esma da: “Evet” diye cevap vermiş. Hz. Ömer ona: uBiz hicrette sizi geride bıraktık. Resulullah (s.a.v.) efendimize sizden daha yakınız.” deyince´E sm a Öfkele­nerek şu karşılığı vermiş: “Hayır vallahi ben Resulullahla be­raberdim. O sizin açlarınıza yemek yediriyor, cahillerinize öğüt veriyordu. Onları adam ediyordu. Bizler ise} din yolunda uğra­dığımız düşmanlıklar yüzünden Habeş ülkelerine, en uzak yer­lere, yurtlara düşmüştük. Bu da ancak Allah ve Resulünün yo­lunda Allah ve Resulünün hoşnutluğunu kazanmak yolunda göze alınmıştı. Allah´a andolsun ki, söylediklerini Resulullah´a anlatmadıkça ne yemek yiyeceğim, ne de su içeceğim! Senin bu söylediklerini de yalan söylemeden, saptırmadan ve ilave yap­madan Peygamber efendimize intikal ettireceğim.”

Esma bu hamasi duygular içinde Peygamber efendimize gi­derek: “Ey Allah´ın peygamberi! Ömer şöyle şöyle dedi, ben de ona şöyle şöyle cevap verdim” dedi.

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) efendimiz Esma´ya: “Bu hususta bana sizlerden daha layık ve yakın kimse yoktur. Ömer ve arkadaşlarına bir hicret sevabı vardır. Siz gemi halkına ise iki hicret sevabı vardır” diye karşılık verdi.

Sahabiler arasında geçen bu karşılıklı konuşmada hangileri­nin hicret hususunda daha önde oldukları tartışılıyordu. Mekke-i Mükerreme´den Peygamber efendimizle birlikte hicret edenler mi, yoksa müşriklerin uyguladıkları baskıdan kaçıp Habeşistan´a hicret eden ve Peygamber efendimize uzak, gur­bette bulunduklarından dolayı onunla birlikte Medine-i Mü-nevvere´ye hicret edemeyen kimseler mi önde olacaklardı Îşte şeref ve ihlas yolunda yarışa çıkan bu mü´ir inler birbirleriyle yarış edeceklerdi. Onlar bütün faziletler hususunda birbirleriy­le yarışırlardı. Peygamber (s.a.v.) efendimizle birlikte hicret et­miş olanlar, gazve ve seriyyelere çıkarak cihad nimetine nail ol­muşlar; Bedir´de, Uhud´ da, Kaynuka oğullarıyla Nadir oğulları yurdunda cihad etmişlerdi. Sonra Hendek muharebesinde imti­hana tabi tutulmuş ve imtihanın zorluklarına direnmişlerdi. Hendek´teki Ahzap gazvesinin sarsıntılarına metanetle göğüs germişlerdi. Sonra Hudeybiye´de sabır faziletine kavuşmuşlar­dı. Onlar savaşmaya değil nefse karşı cihad etmeye sabır gös­termiş, nefislerini fîrenlemiş sonra da Rızvan biatine katılmış­lardı.

Habeş muhacirlerinin kazandıkları fazilete gelince onlar gurbette ve her şeyden uzaktaydılar. Yeryüzünde Cihad etmek istedikleri halde güçleri yetmediğinden ötürü o fazilete kavuşa­mamışlardı. Nihayet Peygamber efendimiz onları gurbetten kurtarmış, mü´min kardeşleri gibi cihad yükünü yüklenmek üzere Medine-i Münevve**eye gelmişlerdi. Gurbet belasından kurtulmuş, cihad imtihanına tabi tutulmuş ve cihad izzetine kavuşmuşlardı.

Vadi´1-Kura Gazvesi

Hayber çevresinde veya yakınlarında Yahudilere ait bir kaç köy vardı. Hayber kalelerindeki insanların hezimetleri bunları etkilememiş ve kötülüğe karşı dizginlememişti. Bunlar müslü-manlara zarar vereceklerini zannederek baş kaldırmışlardı. Vadi´l-Kuradaki Yahudiler isyana kalkışmış ve Hayber´de olup bitenlerden ders almamışlardı. Peygamber efendimizin Vadil Kura seferi esnasında mü´minlerden birine bir ok isabet etmiş ve şehit olmuştu. Bunun üzerine Vadil Kura Yahudileri bir ara­ya gelip toplanmışlar, diğer Araplardan da bazıları onlara ka­tılmışlardı. Artık onlarla savaşmak kaçınılmaz hale gelmişti. Aslında Allah katında onlar Hayberlilere ve onların ötesindeki kimselere nisbetle çok basit bir güç teşkil etmekteydiler. Pey­gamber (s.a.v.) efendimiz sahabilerini onlarla savaşmaya hazır­ladı. Sancağı Sad bin Ubade´ye, bayrağı da Habbab bin Münzir´e verdi. Bir başka bayrağı Sehl bin Hanif e, birini de Abbad bin Bişr´e verdi. Peygamber efendimiz öne geçerek Va-dil Kura halkını îslama davet etti. Teslim olup müslümanlıkla-nnı izhar ettikleri takdirde canlarının ve mallarının mahfuz kalacağını, hesaplarının da Allah´a kalacağını bildirdi. Fakat Vadil Kura halkı Allah davetçisinin bu çağrısına icabet etmeyip savaşmayı tercih ettiler. Onlardan biri düello yapmak için orta­ya atıldı. Ona karşı Zübeyr bin Avvam çıktı ve onu Öldürdü. Onlardan ikinci bir şahıs daha düello için çıkınca Hz. Ali onu karşılayıp ölüdürdü. Böylece onlardan 11 kişi öldürülmüş oldu. Onlardan her bir kişi öldürüldüğünde Peygamber (s.a.v.) efen­dimiz onları yeniden îslama davet ediyor, aziz ve celil olan Al­lah ile Resulünün hükmüne teslim olup iman etmelerini isti­yordu. Fakat onlar hak daveti karşısında körelip sağırlaşmış-lardı. Attıkları öldürücü bir okla mü´minlerden birini öldürerek savaşı kendileri başlatmış oldular. İslam davetine iltifat etme­diler. Peygamber efendimiz her namaz vakti geldiğinde nama­zını kılıyor, sonra onları yeniden îslama davet ediyordu. îcabet etmeyince de onlarla savaşıyordu. Bu hal akşama kadar böyle devam etti. Ertesi sabah güneş bir mızrak boyu yükselmiş iken ellerindeki mallarını ve silahlarım teslim ettiler. Böylece Vadil Kura arazileri de zorla fethedilmiş oldu. Fedek toprakları gibi barış yoluyla ele geçirilmiş değildi. Resululah (s.a.v.) efendimiz orada 4 gün ikamet ettikten sonra Teyma´ya doğru yola çıktı. Hayber ganimetlerini taksim ettiği gibi Vadil Kura mallarım da mücahidlere taksim etti. Ganimetlerin beşte dördünü fatih mücahidlere verdi. Beşte birini de Allah´a, Resulüne *ve Resule akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmış kim­selere ayırdı. Arazilerle hurmalıklar, yarıcılık yapmaları şartı ile ora halkının elinde bırakıldı. Ürünün diğer yarısı ise Pey­gamber efendimize verilecekti. Elde edilen ürünler, ganimetler esasına göre mücahidlere taksim edilecekti.

Peygamber (s.a.v.) efendimiz, Hayber halkı ile Vadil Kura halkının ele geçirilen mallarım mücahitlere taksim etti. Menkul mallar ile arazi ve hurmalıklardan elde edilen gelirleri ve sabit malları bu esasa göre paylaştırdı. Çünkü Medine hal­kından olan fatihler az sayıda idiler. Büyük bir kalabalık teşkil etmemekteydiler. Medine halkının hepsi mücahid idiler. Yok­sulların, düşkünlerin ve yetimlerin payları sabit idi. Başkalarına taksim edilmezdi. Silah ve teçhizat ile peygamber efendimi­zin kendisinin ve ailesinin ihtiyaç duyduğu nafakası, Allah ve Resulünün payına ayrılan beşte birlik kısımdan karşılamyodu. P bu beşte birlik paydan bir yıllık nafakasını ayırır geri kalan kısmını da müslümanların umumi maslahatlarına harcardı.

Hz. Ömer´in hilafet dönemi geldiğinde o da Hayber ile ben­zeri yerlerin gelirlerini bu esasa göre taksim etti. Peygamber efendimizin yaptığı uygulamayı aynıyla benimsedi. Yalnız ara­zileri devlet başkanı olarak elinde tuttu. Allah kendisinden razı olsun, Hz. Ömer bu konuda şöyle demiştir:

“Nefsim kudret elinde bulunan Allah´a andolsun ki insanla­rın en sonda gelenlerini gelirsiz ve malsız bırakmak istemiyo-, rum. Fethettiğim herhangi bir kasabanın topraklarını Peygam­ber efendimizin Hayber´deki taksimatı gibi taksim edersem in­sanların ellerinde bir şey kalmaz. Ama ben onlar için bir akar bırakmak ve o akarın gelirlerinden istifade etmelerini sağla­mak istiyorum.”

Bu sebeple Hz. Ömer Sevad-ı Irak arazilerini sahiplerinin elinde bırakmış ve o arazilerden elde edilen haracı, Kur´an-ı Kerim´in Nadir oğulları arazisi ile ilgili olarak koyduğu hükmü­ne dayanarak müslümanların ortak çıkarlarına harcamıştı. Öy­le inanıyorum ki Hz. Ömer´in bu uygulaması, Peygamber efen­dimizin Hayber toprakları üzerinde yaptığı uygulamaya anlam bakımından uygun düşmekte ve hükmü dışına çıkmamaktadır. Çünkü mü´minler topluluğu hep birden mücahid, öksüz, yolda kalmış yolcular veya miskinlerdir ki, her birinin de bu gelirler­den alacağı payı vardır. Bu gruplar Medine-i Münevvere´de bili­nen kimselerdiler. Devlet toprakları genişleyince haraç müslü­manların ortak çıkarlarına ve genel olarak yoksulların ihtiyaç­larını karşılamaya harcandı.

Teyma Barışı

Hayber ile Vadil Kura´da meydana gelen olaylar sebebiyle Yahudilerin Arap beldelerindeki askeri güçleri tükenmiş oldu. O beldelerde îslamiyetin hükmüne ve iktidarına boyun eğme­yen, ancak dinlerine zarar verilmeksizin, inançlarına baskı ya­pılmaksızın îslamın hükümlerine uyan bir gurup insan kalmıştı. Bunlar da Teyma Yahudileri idiler. Teyma Şam´a yakın bir mıntıkadadır. Hz. Ömer Teyma´yı, iki dinin bir arada bulun­mayacağı Arap toprağından saymamıştı.

Yahudi Teyma halkı, Hayberlilerle Vadil Kura halkının başı­na gelenleri öğrendiklerinde ve Peygamber efendimizin onlara karşı müsamahakar bir tavır takındığını haber aldıklarında onun savaşmak maksadı gütmediğini anladılar. Bunun için de gelip cizye verdiler. Peygamber efendimizle musalaha yaptılar. Verdikleri cizye, arazi üzerine verilen cizye idi ki, ona haraç denmektedir. Bir de kafa vergisi olan cizyeyi de vermekle yü-´ kümlü kılındılar. Bununla ilgili hükümler fıkıh kitaplarında açıklanmıştır. Cizye vermeleri, islamın hükmüne boyun eğdik­lerini kabullenmeleri demekti. Cizye vermelerine karşılık müs-lümanlarla aynı hak ve yükümlülüklere, kısas ve hududa tabi olacaklardı.

Şimdi de bundan sonra Peygamber efendimizin Hayber ve ondan sonra vuku bulan gazvelerde söylemiş olduğu sözlere da­yanılarak çıkarılan ş´eri hükümlerden sözetmek istiyorum. Bu mevzuu bırakıp ileriye gitmemiz uygun olmayacaktır. Ancak savaşlardan, teslim oluşlardan ve teslimiyet şartlarından söz eden konuları sona erdirinceye kadar bu hükümlerle ilgili açık­lamayı ertelemiş olduk.

Hz. Ömer´in Yahudileri Sürgün Edişi

Peygamber efendimizin: “Arap Yarımadasında iki din bir arada bulunnıaz\” sözü uyarınca Hattab oğlu Ömer hazretleri Arap Yarımadasında ikamet eden Hayber Yahudileri ile Vadil Kura Yahudilerini sürgün etti. Ancak Teyma Yahudilerini sür­gün etmedi. Çünkü bunların arazileri Arap Yarımadası dahilin­de değil» Şam taraflarında bulunmaktaydı. Zaten onlar da Resululah (s.a.v)in koyduğu şartlara uyarak zımmi kimseler ola­rak yaşamayı kabullenmişler ve îslamın zimmetine girmişlerdi. Onlardan hiçbiri Resulullah´ın koyduğu şartlan ihlal etmemiş­ler, ayrıca arazileri de şiddet yoluyla değil de sulh yoluyla fet­hedilmişti. Şu halde onlarla Hayber ve Vadil Kura Yahudileri arasında bir benzerlik mevcut değildi. Peygamber efendimizin yukarıda aktardığımız hadisi de onlara uygulanmıyor, yani onlan kapsamına almıyordu. Çünkü onlar Arap Yarımadasına komşu olan Şam mıntıkası taraflarında bulunmaktaydılar. îşte bu sebepledir ki, Hz. Ömer hem Peygamber efendimizin sözü­ne riayet etmiş, hem de müslümanlarm çıkarlarını gözetmişti. Allah onun sevabım bol eylesin. –

Share.

About Author

Leave A Reply