Heyetler

0

Tebük gazvesinden sonra Hicri 9. senede heyetler Peygam­ber efendimize gelmeye başladılar. Tebük seferinin, Peygamber efendimizin katıldığı en son gazve olduğu siyer kitaplarında anlatılır. îslam daveti bütün arap beldelerine yayılmış, arapla-rın bir kısmı bu davete icabet etmiş, bir kısmı inkar etmiş, bir kısmı da İslam yoluna girmekte tereddüt etmiş, iman henüz kalplerine girmemişti. Müslüman olan arap heyetleri Peygam­ber efendimizin yanına gelmişlerdi. Önceki sayfalarda anlattı­ğımız diğer bazı heyetler de Peygamber efendimizle görüşmek üzere Medine-i münevvereye gelmişlerdi. îbn îshak bu konuda şöyle der:

Araplar, Kureyşlilerin müslüman olmalarını bekliyorlardı. Kureyşliler insanların önderleri, rehberleri ve Kabe ile Hare­min sakinleriydiler. Arapların komutanıydılar. Hiç kimse onla­rın bu meziyetlerini inkar etmiyordu. Fakat Resulüllah (s.a.v.) efendimize karşı çıkan, onunla savaşan ilk kabile de yine Ku­reyşliler olmuşlardı. Mekke-i mükerreme fethedilip Kureyşliler Peygamber efendimize boyun eğip teslim olduklarında, islami­yet Mekke´yi hakimiyeti altına almıştı. Araplar da artık Resü-lullahla savaşmaya güç yetiremiyeceklerini, ona düşmanlık ya­pamayacaklarını anlamışlar ve Cenab-ı Allanın da buyurduğu gibi grup grup islam´a girmişlerdi. Her taraftan gelip yeni dine giriyorlardı. Bu hususta yüce Allah şöyle buyurmuştu:

“Allah´ın yardımı ve fetih geldiği ve insanların bölük bölük Allah´ın dinine girdiklerini gördüğün zaman rabbini överek teşbih et. Ondan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.” (Nasr Suresi)

Bu sure-i Celilede Cenab-ı Allah peygamber efendimize şu talimatı veriyor: Dinin yüceldiğinden dolayı ona hamdü senada bulun. Ondan mağfiret dile, çünkü o tevbeleri kabul edendir.

Mekkenin fethinden Önce araplar müslüman olanları kını­yorlardı. Onu kavmiyle başbaşa bırakın eğer o galip gelirse ger­çek peygamberdir, diyorlardı. Mekke fethedilince herkes acele davranıp müslüman olmak istedi-ve gelip İslama girdiler.

Mekke-i Mükerremenin fethi sadece mukaddes bir şehrin fethi anlamına gelmez. Aksine bu, insanların kalplerini fethe­dip İslama yöneltmektir. Çünkü o zaman bütün insanlar Ku-reyşlilere uymaktaydılar. Mekke´nin fethi Kureyşlileri İslama zorlama ameliyesi değildi. Aksine Kureyşli büyüklerin ve lider­lerin intikam duygularını giderme ameliyesiydi. Fetihte hak ve hakikat açık bir şekilde ortaya çıkmıştı. Hatta Kureyşin bü­yükleri bile İslama giriyor ve bu hususta başkalarını geçmek için ileriye atılıyorlardı. Çünkü islamın ilim, akıl ve hak oldu­ğunu görüyorlardı. Nitekim bu gerçeği îkrime bin Ebi Cehil ile beraberindeki arkadaşlarının islamiyeti kabul edişlerinde de görüyoruz.

Fakat bununla birlikte Allah´ın dinine girip çeşitli musibetlere maruz kalan mekke-i mükerremede eziyetlere karşı sab­retme yükünü omuzunda taşıyan, alay ve istihzalara karşı di­renen, Allah yolunda cihad edip kılıç sallayan, savaşıp öldüren ve şehid düşen, canlarını feda ederek cenneti kazanan, böylece islamiyeti yücelten, Mekke-i mürekkemenin fethinde rol oyna.-yan, ya da Mekkenin fethedilmesi için bir yol olan Hudeybiyede hazır bulunan kimselerle, bilahare Mekke´nin fethinden sonra İslama giren kimseler arasında bir ayırım yapmamız gerek­mektedir. İşte bu sebeple kutlu ve yüce olan Allah şöyle buyu­ruyor:

“Elbette içinizden (Mekkenin) fetih(in) önce (hak yolunda) harcayan ve savaşan(lar, ötekilerle) bir olmaz. Onların derece­si, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Bu­nunla beraber Allah hepsinde (gerek fetihten önce, gerek fetih­ten sonra infak eden ve savaşan müslümanlara) en güzel sonu­cu vadetmiştir.” (Hadıd ıo)

Bu hususta İbn Kesir şöyle der: “Fetih zamanından önce ge­len ve gelişi hicret sayılan bu heyetlerle, fetihten sonra gelen ve Cenab-ı Allah tarafından kendilerine hayır ve iyilikler vadedi-len heyetler arasında ayırım yapmak gerekir. Çünkü bu sonun­cuları, zaman ve fazilet bakımından öncekiler kadar üstün ola­mazlar. Biz Kur´an-ı Kerim´de bahsedilen fethin Hudeybiye sul­hu ile hicri altıncı senede yapılan fetih olduğu görüşündeyiz. Çünkü Cenab-ı Allah Hudeybiye sulhunu bir fetih olarak ad­landırmıştır ki, gerçekten de öyle olmuştur. Çünkü Hudeybiye sulhu savaş kuvveti ile barış kuvveti arasında bir ayırım yap­mıştır. Hudeybiye sulhunden sonra insanlar grup grup İslama girmişlerdir. Hudeybiye sulhunden önce İslama giren kimselere gelince, Cenab-ı Allah onlardan razı olmuş, onlar da Rablerin-den hoşnud olmuşlardır ki, Kur´an-ı Kerim´de haklarında şöyle buyurulmaktadır:

“Sana biat edenler (islam uğrunda ölünceye kadar savaş­mak üzere sana söz verenler) gerçekte Allah´a biat etmektedir­ler. Allahın eli, onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bo­zarsa kendi aleyhine bozmuş olur. Ve kim Allah´a verdiği sözü tutarsa Allah ona büyük bir mükafat verecektir.”(Fetih ıo)

Bir başka ayet-i celilede ise Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor:

“Allah şu müminlerden razı olmuştur. Onlar, sana ağacın altında biat ediyorlardı. Allah onların gönüllerindeki (doğruluk ve vefay)ı bildiği için onların üzerine huzur ve güven indir­di ve onlara yakın bir fetih verdi.” (Fetih ıs>

Bunlar fetihten önce mallarını Allah yolunda infak edip har­cayan kimselerdir. Bunlardan sonra gelenler elbette ki fazilet bakımından bunların derecelerine ulaşamazlar. Örneğin Amr bin As; Ebu Talib oğlu Ali, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvam, Ebu Übeyde Amir bin Cerrah ve diğerleri gibi olamaz. Çünkü bunlar iyiliğe ondan daha önce koşmuş, ondan daha ön­ce imana girmiş, peygamber efendimizle birlikte cihad etmiş­lerdir. İslamiyet garip iken bunlar Islama sahip çıkmışlardır. Fetihten sonra ise İslama giriş umumileşmişti. Bu sebebledir ki Hudeybiyeden ve fetihten önce İslama girmiş olan kimseler, daha sonra İslama giren kimselerden çok daha yüksek merte­belere ulaşmışlardır.

Müzeyne Heyeti

Hudeybiye sulhünden sonra ve Mekke fethinden önce bu he­yet peygamber efendimize geldiler. Heyetin o vakitte gelmiş ol­ması insanların Hudeybiye sulhünden sonra grup grup İslama girdiklerini ve bu akının Mekke fethi ile Tebük gazvesi sonuna kadar sürdüğünü ispatlamaktadır.

Rivayete göre Mudar tarafından gelen ilk heyet, 400 kişilik Müzeyne heyetidir. Anlatıldığına göre bu heyet, hicri beşinci senenin Recep ayında Muhacir olarak gelmiştir. Denildiğine gö­re Müzeyneden gelen ilk heyette Huzai bin Abdüssehim ve on arkadaşı varmış. Bunlar kendi kavimlerini de İslam´a davet et­mek üzere Peygamber efendimizle biatleşmişlerdi. Kavimlerine döndüklerinde onları zannettikleri gibi görmemişlerdi. Öyle an­laşılıyor ki bu 400 kişilik heyet Islamın orada yayılmasından ve Medineye hicret kapısının kapanmasından sonra gelmiştir. Peygamber efendimiz islamm bütün arap beldelerine yayılma­sını ve muaamraer olmasını dileyerek onlara: “Her nerede olur­sanız siz muhacirsiniz; siz mallarınızın başlarına dönün” de­mişti. Böylece zaman belirlenmiş oluyor ki, heyetin peygamber efendimize gelişi hicri 5.senede vuku bulmuştur. Huzai´nin he­yeti, kavmini İslama davet etmek üzere Peygamber efendimize biat etmiş, ancak kavimleri müslüman olmamışlardı. Bilahare 400 kişilik bir heyet Peygamber efendimize gelmişti. Peygam­ber efendimiz onları kendi beldelerinde İslam davetçileri olarak kalmalarını uygun görmüş ve bu yolda onlara tavsiyede bulun­muştu. Bu da Hudeybiye sulhünden sonra ya da Mekke fethin­den önce olmuştu. Yanlarında azık bulunmadığı için peygam­ber efendimiz onlara bir miktar hurma vermişti.

Temin Oğulları Heyeti

Huzaalılara saldırmaya teşebbüs ettiklerinden sözederken Temim oğullarının haberlerini anlatmıştık. 50 kişilik bir seriy-yenin başında Uyeyne bin Hısn gönderildi. Bir kısmını esir al­dı. Aldığı esirleri Medineye getirmişti. Esirlerini serbest bırak­tırmak için Medine´ye gelen Temim oğullan heyeti, Peygamber efendimizin hücrelerinin gerisinden kaba bir lisanla seslene­rek: “Ey Muhammed çık da yanımıza gel ´ dediler. Onların bu kabalıklarından Cenab-ı Allah şöyle bahsetmişti: “Odaların ar­kasından sana bağıranların çokları düşüncesiz kimsedir. On­lar, sen kendilerinin yanına çıkıncaya kadar bekleselerdi elbet­te kendileri için daha iyi olurdu.” (Hucurat4-5)

Peygamber (s.a.v.) efendimiz onların bu istekleri üzerine esirlerim serbest bıraktı. Bundan sonra onlar da kendileriyle övünerek konuşmaya başladılar. Ensar da onların bu övünçlü sözlerine mukabil sözler söylediler.

Şimdi de bu hususta Beyhaki´nin rivayetine kulak verelim. O der ki: “Zebrekan bin Bedir, Kays bin Asim, Amir bin Ehsem gibi Temimliler, heyet halinde peygamber efendimize geldiler. Zebrekan bin Bedir dikilip şöyle konuştufBen Temim oğulları­nın itaat edilen ve çağrısına koşulan bir efendisiyim. Onları zu­lümden men ederim. Haklarını alıp kendilerine teslim ederim. Benim bu meziyetlere sahip olduğumu işte şu Amir bin Ehsem de bilmektedir.”

Amir bin Ehsem dedi ki: “Doğrusu o şiddetli muaraza yapan bir kimsedir. Komşusunu korur, emrine itaat edilir.”

Zebrekan bin Bedir dedi ki: “Vallahi ya Resulullah bu adam şu söylediği sözlerden başka meziyetlerim olduğunu da bilmek­tedir. Ancak beni çekemediği için onları söylemekten kaçınmış­tır.”

Amir bin Ehsem dedi ki: “Vallahi ben onu haset edecek deği­lim. Çünkü onun dayısı alçaktır. Sonradan görmedir. Babası ahmaktır. Aşiret içinde belirsiz bir kimsedir. Ya resulullah an-dolsun ki önce ben doğru konuştum son söylediklerimde de ya­lan söylemedim. Yalnız ben razı olduğum zamanlarda bildi­ğimden daha güzelini ve iyisini söyledim. Öfkelendiğim zaman da bildiklerimden daha kötüsünü söyledim. Yalnız ben birinci defa konuştuğumda da ikinci defa konuştuğumda da hep doğ­ruyu söyledim.”

Onların bu konuşması üzerine Resulullah (s.a.v.) efendimiz şöyle buyurdu: “Doğrusu bazı konuşmalarda büyü vardır. Bazı şiirlerde hikmet vardır.”

Belki de Zebrekan ile Amir bin Ehsem arasındaki bu karşı­lıklı konuşma, Temim oğullan esirlerini serbest bıraktırmak ri­casında bulunmak üzere Medineye geldikleri zamanda cereyan etmişti. Onların bu gelişleri, esirleri serbest bıraktırmak içindi. Yoksa îslama girmek maksadıyla gelmiş bir heyet değillerdi.

Buhari, Temim oğullarının faziletine dair Ebu Hüreyre´nin söylediğini rivayet eder-“Peygamber efendimizden duyduğum üç şeyden sonra Temim oğullarını hala sevmekteyim. Peygam­ber efendimiz onlar hakkında şöyle buyurmuştu: “Onlar ümme­timin deccaVa karşı en şiddetli mukavemet edenleridirler.” Te­mim oğullarından bir cariye Hz. Aişe´nin yanında bulunmak­taydı. Peygamber efendimiz ona: “Şunu azad etsene. Çünkü bu İsmail´in neslindendir” demişti. Kendilerinden toplanan zekat malları geldiğinde Peygamber efendimiz: “Bunlar benim kav­mimin sadaka (zekat) fandır.” demişti.

Hz. Ali (r.a.) asilerin işi azıttıkları ve mukavemet ettikleri zamanda şöyle demişti: “Temim oğullarının bir yıldızı battığın­da mutlaka yerine yeni bir yıldız daha doğar.”

Doğruyu en iyi bilen yüce Allah´tır.

Sakif Heyeti

Rasulüllah (s.a.v.) efendimiz Sakiflilerin kalelerini yıkma­mış, üzüm bağlarını yakmamış ve savaşı sona erdirmişti. Çün­kü zaman Şevval ayanının sonlarıydı. Haram ay olan Zilkade ayı gelmekteydi. Ayrıca Sakiflilerden İslama meyleden kimse-

ler de vardı. İslamiyet Taifte yayılmaktaydı. Ancak cahiliyet kibri ve kalplerinin katılığı onları, peygamber efendimize tes­lim olmaktan alıkoymuştu. Her ne kadar aralarında İslamiyet yayılmaktaysa da yine de Peygamber efendimize teslim olmaya yanaşmamışlardı. Haram ay geldiği için peygamber efendimiz Taifi terk edip onlardan ayrıldı. Urve bin Mesut peşine düştü. Peygamber efendimizin yanına varıp onunla karşılaşmasını, müslüman oluşunu, kavmine dönüp onları İslama davet edişini, kavmi tarafından ok atılarak şehid edilişini Önceki sayfalarda anlatmıştık.

Çok sevdikleri Urve´yi öldürdükten sonra Sakifliler, araplar arasında yalnız kaldıklarını hissettiler. Özellikle kendilerine yakın bir belde olan Mekke´nin teslim olup halkının iman etti­ğini, diğer kabilelerin İslama girdiklerini gördükten sonra yal­nızlığa mahkum olduklarını anladılaı. Çok sevdikleri Urve´yi Öldürmüş olmaları, kalplerinde pişmanlık duygusunu uyandır­mıştı. Urve´nin kendilerini davet etmiş olduğu İslama gönül ku­lağını vermeye başladılar. Araplarla başedemeyeceklerini gör­düler. Peygamber (s.a.v.) in kendilerine yeniden hücum etmesi halinde ona karşı koyamayacaklarını anladılar. Hatta o günde bile araplara karşı koyamayacaklarını idrak ettiler. îşte bu sebeble Sakiflilerin büyüklerinden biri olan Amr bin Umeyye, on­ların diğer bir büyükleri olan Abdiyaleyl´e giderek şöyle dedi: “Artık durum hicret edilemiyecek noktaya geldi. Bütün araplar ona teslim oldular sizinse ona karşı koyacak ve onunla savaşa­cak gücünüz yoktur. Gelin ne yapacağınız hakkında bir karara varın.” Amir´in bu sözleri üzerine Sakifliler toplanıp bir araya geldiler ve birbirlerine “Artık yol emniyetimiz kalmadı. Taif dı­şına çıkan kişinin yolu kesilecektir!” dediler. Daha önce Urve´yi gönderdikleri gibi bu defa da bir başkasını elçi olarak Peygam­ber efendimize gönderme fikri üzerinde ittifak ettiler. Ancak gönderecekleri bu adam kendisinden önceki elçilere yaptıkları­nı kendisine de yapacaklarından korktuğu için beraberinde birkaç kişilik bir heyetin gönderilmesini de şart koştu. Bunun üzerine beş kişilik bir heyetin başında elçi olarak Abduyaleyl´i gönderdiler. Bu heyet Medine´yi Münevvereye geldi. Yolda sa-habilerin develeriyle karşılaştılar. Develerin başında çoban ola­rak Muğire bin Şu´be vardı. Çobanlık nöbeti kendisindeydi. Mugire, Sakifli heyeti görünce koşarak Resulullah (s.a.v.) efendi­mizin yanına geldi. Yolda Ebu Bekir kendisiyle karşılaştıysa da haberi bizzat kendisi Peygamber efendimize vermek istediğin­den dolayı Ebu Bekir´i geçip geride bıraktı ve peygamber efen­dimize durumu bizzat anlattıktan sonra görev yerine döndü. Muğire, onların kaba insanlar olduklarını bildiği için peygam­ber efendimize nasıl selam vereceklerini görmek istiyordu. Gerçekten de onlar cahiliyyet selamıyla Peygamber efendimize selam verdiler. Peygamber efendimiz mescidi nebevide onlara bir oda tahsis etti. Yanlarına uğruyor ve onlarla konuşuyordu. Bu heyet Said bin As´m oğlu Halic´e güven duymaktaydı. Ken­dilerine yemek gönderildiği zaman Halid´e tattırmadıkça kendi­leri yemiyorlardı. Bir süre sonra müslüman olduklarını ilan et­tiler. Ancak içlerinde hala cahiliyet kalıntısı vardı. Bu sebeble Peygamber efendimizden üç yıl süreyle Lât´a ilişmemesini iste­diler. Peygamber efendimiz bu isteklerini reddetti, iki sene ili-şilmemesini istedilerse de bu isteklerini de red edince hiç değil­se bir yıl süreyle ilişilmemesini talep ettiler. Peygamber efendi­miz bu talepledini de kabul etmedi. Bir an bile onları putpe­restlikte bırakamazdı. Bu isteklerini nasıl kabul ederdi En so­nunda peygamber efendimizden, Putlarını kendi elleriyle kır­malarını kendilerinden istememesini talep ettiler. Bu istekleri­ni kabul edince Muğire bin Şube ile Ebu Süfyan bin Harb´i, putlarını kırmakla görevlendirdi.

Sakıf oğulları heyeti kendilerini namazdan muaf tutması için peygamber efendimizden talepte bulundular. Ama o şöyle dedi: “içinde namaz bulunmayan bir dinde hayır yoktur.” Pey­gamber efendimiz onları, namaz kılmakta olan insanları gör­sünler, namaza ünsiyet peyda etsinler ve namazın nasıl kılın­dığını öğrensinler diye mescidde bir revaka yerleştirmişti. An­cak cahiliyyet kabalığı onlarla namazı öğrenme isteği arasına engel olmuştu.

Sakıf heyeti, Peygamber efendimizin hutbe okurken kendi­sinden bahsetmediğini görmüşlerdi: “Kendisi hutbesinde şeha-det getirmediği halde kendisinin Allah resulü olduğuna şeha-det getirmemizi bize nasıl emreder ” dediler. Bu sözlerini du­yan peygamber efendimiz onlara şöyle dedi: “Allah Resulü ol­duğuma ilk şehadet eden benim,” Aralarında Osman bin Ebül As da vardı. Yaşça en küçükleriydi. Bir yere gittikleri zaman onu eşyaların yanma bekçi olarak bırakırlardı. Öğle vakti eşya­larının yanına istirahat için geldiklerinde Osman kalkıp pey­gamber efendimizin yanına gider, ondan dini sorular sorar, Kur´an-ı Kerim´i okurdu. Defalarca yanına gitmişti nihayet dini bilgiler öğrenmişti. Peygamber efendimizin uyumakta olduğu­nu gördüğü zaman Ebu Bekir´in yanına giderdi. Ondan dinini öğrenirdi. Ancak bu durumunu arkadaşlarından gizlemişti. Re-sulullah (s.a.v.) efendimiz onun bu halini beğenmiş ve onu çok sevmişti.

Sakıf heyeti mescidi nebevide kaldı. Peygamber efendimizin yanma birkaç defa gidip geldiler. Onları İslama davet etti. On­lar da müslüman oldular. Heyetin başkanı Kinane bin Abdiya-leyl: “Artık işimizi bitirsen de kavmimize dönsek.” dedi. Pey­gamber efendimiz: “Eğer Islâmiyeti kabul ederseniz işinizi biti­ririm. Yoksa benimle sizin aranızda halledilecek bir mesele yoktur” dedi.

Kinane bin Abdiyaleyl dedi ki: “Zina hakkında ne dersin Biz gurbete çıkan bir kavimiz, ona ihtiyacımız vardır.”

Peygamber efendimiz ona buyurdu ki: “Zina haramdır. Zira Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“Zinaya yaklaşmayın, çünkü o, açık bir kötülüktür, çok kötü bir yoldur.” (tsra.-32)

Kinane bin Abdiyaleyl dedi ki “Faiz hakkında ne dersin Doğrusu malımızın tamamı faizden kazanılmıştır.”

Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Sermayeleriniz sizindir. Gerisi haramdar. Zira yüce Allah buyurmuştur ki:

“Ey inananlar Allah´tan korkun, eğer inanıyorsanız faizden (henüz alınmayıp) geri kalan kısmı bırakın (almayın).” (Bakara:278)

Heyettekiler dediler ki: içki hakkında ne dersin Arazileri-mizdeki üzümlerden elde ettiğimiz bir sudur. Ona mutlaka ih­tiyacımız vardır.

Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Cenab-ı Allah içkiyi ha­ram kıldı.”Zira bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur:

“Ey inananlar, şarap, kumar, dikili taşlar (Putlar, üzerine yazılar yazılmış) şans okları (çekmek ve bunlara göre hareket etmek) şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtulu­şa eresİnİZ.” (Maide: 90)

Sakifli heyet peygamber efendimizin direktiflerini kabul et­ti. Ancak kalplerinde hala putperestlik kalıntısı vardı. Peygam­ber efendimizden Lât putunu kırmayıp Öylece bırakmasını iste­dilerse de Peygamber efendimiz “Onu yıkın!” dedi ürkerek dedi­ler ki: “Eğer lat, kendisini yıkmak istediğini bilse, kendisine inananları mahveder.” Orada hazır bulunan Hz. Ömer bin Hattab şöyle dedi: “Yazıklar olsan sana Ey Abdiyaleyl´in oğlu! Lât putu taştan başka bir şey değildir!”

Onlar da :”Biz senin yanına gelmedik Ey Hattab´ın oğlu!” dediler. Abdiyaleyl´in oğlu peygamber efendimize şöyle dedi:

teYa Resulullah Lâfı yıkmayı sen üzerine aly biz onu yıkma­yız!” Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) efendimiz Ebu Süfyan bin Harb ile Muğire bin Şube´yi görevlendirdi. Onlar da, önceki sayfalarda anlattığımız gibi Lât´ı yıktılar.

Peygamber efendimiz onlara islamiyeti öğrettikten sonra ik­ramda bulundu. Başlarına bir emir tayin etmesini istediler. Peygamber efendimiz de Osman bin Ebul As´ı onlara emir tayin etti. O Kur´an-ı Kerim´den bir kaç sureyi ezberlemiş ve îslamm manalarını idrak etmişti.

Sakıf kabilesinin elçi olarak görevlendirdiği Abdiyaleyl´in oğlu kavminin kalbindeki duygulardan haberdar olan bir kimse idi. Onları nasıl etkileyeceğini, gönüllerine nasıl hakim olacağı­nı biliyordu. Çünkü Önünde, kabilesinin çok sevdiği Urve bin Mes´ud tecrübesi vardı. Urve Müslüman olarak kavmine geldi­ğinde onu öldürmüşlerdi. îşte bu sebebten Ötürü Abdiyaleyl´in oğlu, İslama girişlerini kavminden gizlediler. Zinayı, faizi ve iç­kiyi haram kılmayı kabul ettiklerini ilk başta açıklamadılar. Korkarak geldiler. Müslümanlıklarını izhar etmediler. Başlan­gıçta kavimlerini savaşla korkuttular. Muhammed (s.a.v.)´in kendilerinden bazı şeyler istediğini, ancak kendilerinin bu is­teklerini yerine getirmeye yanaşmadıklarım ifade ettiler. Güya Muhammed (s.a.v.) kendilerinden Lâfı, Uzza´yı yıkmalarını, kumarı, içkiyi, zinayı ve faizi haram kılmalarını istemiş, ama kendileri bunu kabul etmemişlerdi!

Dönen heyet, kavminin kalbinde hüzün ve üzüntü meydana getirmişti. Bu keder ve üzüntü, bütün Sakiflilere sirayet etmiş­ti. Heyet, Lât putunun yanına giderek ikramda bulunmuştu. Güya katı kalpli, dilediğim kılıcının sırtı ile ele geçirip alan bir kimsenin, araplarm hakimi haline gelen zorba bir insanın ya­nından döndüklerini, o zorba insanın da Lat ve Uzza putunu yıkmalarını kendilerine emrettiğini ifade ettiler. Sakıf kabilesi de uBiz bunları asla kabul etmeyiz!” dediler. îdraki yerinde olan heyet şöyle dedi: “O zaman silahlarınızı savaşa hazır hale getirin sizler de hazırlanın kalelerinizi onarın.”

Heyettekilerin böyle konuşmaları üzerine Sakifliler iki ya da üç gün düşündüler. Savaş tedbirlerini almaya başladılar. Sonra Cenab-ı Allah kalplerine korku saldı ve Arapların tümü kendi­sine boyun eğip teslim oldular. “O halde biz Muhammed´e karşı koyamayız, onunla savaşacak güçte değiliz. En iyisi, Medineye dönün, istediklerini verin ve ileri sürdükleri şartları kabul ede­rek barış anlaşması yapın” dediler.

Heyettekiler korktukları durumun ortadan kalktığını görün­ce, gizledikleri imanlarını açığa vurdular. Müslüman oldukları­nı ifade ettiler: “Biz Muhammed´le anlaştık istediğimiz ve sev­diğimiz şeyleri ona verdik} dilediğimiz şartları ona karşı ileri sürdük. Onun insanların en takvalısı, en vefalısı, en doğru söz­lüsü ve en merhametlisi olduğunu gördük. Bu seferimiz hem bi­zim için hem sizin için mübarek olsun. Bunu Allah´ın afiyeti ile kabul edin” dediler.

Sakifliler dediler ki: “Peki ne diye bu sözünüzü bizden gizle­diniz. Bizleri şiddetli bir üzüntüye ve kedere boğdunuz ” Heyet­tekiler şöyle cevap verdiler: “Kalbinizdeki şeytan gururunu Ce­nab-ı Allah´ın çekip çıkarmasını istedik.” Bunun üzerine Sakif­liler teslim olup müslüman oldular. Çünkü onlara peygamber (s.a.v.) efendimizin elçileri gelmişti. Bu elçilerin başında emir olarak da Halid bin Velid vardı. Aralarında Mugire´de vardı. Mugire, Lat putunu yıkmak için ileri atıldı. Orada toplu halde bulunan bütün Sakifliler o putun yıkılamıyacağına inanıyorlar­dı. Mugire, onların inançlarıyla alay ederek oyun oynadı. Ve Sakiflileri güldürmek istedi. Baltayı eline alıp Lat putuna vur­du. Sonra kendi ayağını eğip bükerek yere düştü. Taifliler hep birden bağırıp çağırmaya başladılar. ´Allah Mugire´yi rahmetin­den uzaklaştırdı. Lat onu öldürdü´ dediler. Mugire´nin yere düş­tüğünü görünce de sevindiler ve: “Varsa cesareti olan yaklaşsın ve Lafı yıkmaya çalışsın. Vallahi hiçkimse bu putu yıkamaz!” dediler.

Mugire, SakifLileri heyecana getirip alaya aldıktan sonra ye­rinden fırlayıp kazmayı eline aldı. Ve şöyle dedi. “Allah sizi re­zil etsin, Ey Sakıf topluluğu! Şu hat putu bir taştan ibarettir!” Böyle dedikten sonra putun yanına giriş için yapılmış olan ka­pıya vurdu. Kapıyı kırdı. Sonra üst tarafa çıkıp yanındaki ar­kadaşları da yardıma çağırdı. Hep birden baltalarını vurup pu­tu yıkmaya, taşlarını birer birer düşürmeye başladılar. Niha­yet onu yerle bir ettiler.

Ama Lat putunun kapıcısı, sapıklığında hala devam etmek­teydi. “Temeline indikleri zaman Lafın temeli onlara gazapla-nacaktır” demeye başladı. Mugire onun böyle konuştuğunu du­yunca, Halid´e: “Bırak ta temelini kazayım” dedi ve temelini kazmaya başladı. Nihayet temeldeki toprakları da çıkarıp sa­vurdular. Sakifliler şaşkına dönmüşlerdi. Sonra Latin giysileri­ni koparıp çekiştirmeye ve herkes bir parçasını götürmeye baş­ladı. Heyettekiler de bunun bir kısmını peygamber efendimize getirdiler.

Rivayete göre Sakiflilerin heyeti zekat ve cihadla mükellef olmamak şartıyla müslüman olmuşlar, Peygamber efendimizse: “Zekat da verecekler, cihad da edecekler!” demişti.

Öyle anlaşılıyor ki Peygamber efendimiz onların ileri sür­dükleri bu şartı kabul etmemiş, ya da İslama girdikten sonra vuku bulacak olayları beklediğinden dolayı cevabım açıklama­mıştı. Rivayete göre Peygamber (s.a.v.) efendimiz Sakiflilerin Lât putunun yerine bir mescit inşâ etmek istemişti.

Uzun uzadıya Sakif oğullarının durumlarını anlattık. Çünkü bu anlatımda, ruhsal durumlar açıklanmakta ve nasıl tedavi edildikleri belirtilmektedir. Sakifliler kaba ve katı insanlardı. Konuşmalarından da anlaşıldığına göre idraklerinin kısalması anında vehimler insanlara egemen olurlar. Mekke-i Mükerre-me´deki bütün putlar yıkılmıştı. Ama Kureyşlilerin göstermedi­ği tepkiyi Sakifliler, Lât putununun yıkılması esnasında gös­termişlerdi. Onlar, Lâfı yıkmaya teşebbüs eden kimsenin yere yıkılacağına inanıyordu. Ama Mugire bin Şu´be onlarla oyun oynamış. Ve Lât´ı yıkmaya teşebbüs ettiği ilk darbede kasıtlı olarak kendim yere atmıştı. Yere atınca da Sakifliler onun düş­tüğünü sanmışlar ve bağrışıp çağrışmaya başlamışlardı. Ondan sonra, cahiliyetten henüz yeni kopmuş olan Halid bin Velid, Lâfı yıkmıştı.

Sonra bu kıssada heves ve şehvetlerin inançsız kalplere na­sıl hakim olduğu anlatılmaktadır. Öyle ki Sakifliler, Peygam­ber efendimizden zina, içki ve faizin mubah kılınması isteğinde bulunmuşlar, ama Peygamber efendimiz onların bu taleplerini reddetmişti.

Sakifli ahmakların durumu, bugün faizi mubah sayan ve ulema kisvesine bürünüp de bu düşüncede olan kimselere des­tek veren modernist ve yenilikçi müslümanların durumuna ne kadar da benzemektedir. ! Çünkü yenilikçilerimiz Kur´anı hıf­zetmekte, ama bazen müt´a adıyla, bazen de açıkça zinayı mu­bah saymaktadırlar-. Bunu ilericilik telakki etmektedirler. Bu- -nunla yetinmeyip içkiyi alenen helal görmektedirler.

Peygamber efendimizden kendilerine zinayı mubah sayması­nı talep eden Sakifli ahmaklarla, gurbette oldukları için müt´a nikahım mubah sayan kimseler arasında ne fark vardır Eğer böyle bir istek normal olsaydı. Peygamber efendimiz Sakiflilere müt´a nikahını tavsiye ederdi. Ama gel gör ki feylesof geçinen bazı kimseler gurbetteki öğrencilere müt´a nikahını mubah say­maktadırlar. Bu durum karşısında “La havle vela kuvvete illa billah” demekten başka bir şey düşünemiyorum.

Sakiflilerin kıssasını anlatırken Islamî davet metodu pek parlak ve güzel bir şekilde sergilenmiş olmaktadır. Şöyle ki: Abdiyaleyl´in oğlu Kinane Sakifli ahmaklara karşı islamiyetini gizlemişti. Arkadaşlarının da müslüman olduklarını açıklama­mıştı. Şakulilerden, Hz. Muhammed ile savaşmaya hazırlıklı olmaları talebinde bulunmuştu. Sakifliler de uzun uzadıya dü­şünmüşler, sonunda peygamber efendimize teslim olmaya ka­rar vermişlerdi. Şayet Kinane, îslamiyetini işin başındayken açıklamış olsaydı, Onu ve beraberinde müslüman olan arkadaş­larını tıpkı Urve bin Mes´ud´a yaptıkları gibi öldürürlerdi. Çün­kü bir iş başta iken kesin bir şekilde açıklanırsa, kaba ve haşin tabiatlı kimseler ona karşı mukavemet ederler. Ahmak ve ha­şin tabiatlı kimselerin böyle bir şeye karşı mukavemet etmeleri kesindi. Çünkü onlar, sözü dinleyip en güzeline uyacak kimse­ler değillerdi. Kinane bin Abdiyaleyl, işi yavaştan alarak onla­rın İslama girmelerine ve Peygamber efendimize teslim olmala­rına zemin hazırladı. Nihayet onlar da müslüman olacaklarını bildirip peygamber efendimize teslim olacaklarını söylediler.

Onların İslama girmeleri, emri vaki şeklinde değil de, kendi gö-nüllerininin sesine kulak vermeleri sonucunda olmuştu.

Burada bazı rivayetlere de işarette bulunmamız gerekir. An­latıldığına göre Sakifliler müslüman olacaklarını hac yapan Ebu Bekir hazretlerine hac esnasında açıklamışlardı. Fakat ta­rihi krononolojiden anlaşıldığına göre böyle bir durum vuku bulmuş değildir. Zira tbn tshak´ın anlattığına göre de Sakif he­yeti Ramazan ayında peygamber efendimizin yanma gelip müs­lüman olmuşlardır. Ramazan ayı ile Hz. Ebu Bekir´in haccı ara­sında uzun bir süre vardır. Hz. Ebu Bekir, Ramazandan epeyi sonra hacca gitmiştir. Doğruyu en iyi Allah bilir.

Amir Oğulları Heyeti

Kendilerine îslamiyetin ulaştığı arap heyetleri yavaş yavaş Peygamber efendimize gelmeye başlamışlardı. Bunların bir kıs­mı müslüman olduklarını ilân ediyor, îslami öğretileri Medine-i Münevvere´de Öğreniyorlardı. Kiminin de kalplerinde şek ve şüphe, yahut cahiliyye gururu vardı. Ya da puta perestlik inan-, cı hala kalplerini işgal etmekteydi. Peygamber efendimiz bun­lara güzel öğütlerle va´z ü nasihatta bulunuyor, kalplerini İsla­ma ısındırıyordu. Diğer bazıları da teslim olduklarını açıklaya­rak Peygamber efendimizin yanına geliyor, Peygamber efendi­miz de onlara doğru yolu gösterip irşadda bulunuyor ve onları sapıklıktan kurtarıyordu.

“Delâilün Nübüvve” adlı eserde Beyhaki rivayet eder ki; Amir oğulları peygamber efendimize gelerek ona “Sen bizim efendimizsin, üzerimizde iyiliklerin vardır.” dediler. Peygam­ber efendimiz ise onlara şu karşılığı verdi: “Şeytan sizinle alay etmesin, asıl efendi Allah´tır.”

Peygamber efendimize gelen bu heyet, müslüman olmuştu. Aralarında müslüman olmak istemeyen, aksine Peygamber efendimize suikastte bulunma niyetini taşıyan Amir bin Tu­feylide vardı. Kendisine kötü bir iş yapmaması uyarısında bulu­nan kavmi: “Ey Amir! Kavim müslüman oldu. Sen de Islama gir.” dediler. Fakat O, şu cevabı verdi: “Allah´a andolsun ki ben, tüm^ araplar bana tabi oluncaya kadar bu faaliyetlerimden vazgeçmiyeceğim. Kureyşten olan gence mi tabi olacağım ”

Böyle dedikten sonra Erbed isminde bir adamla işbirliği yapa­rak peygamber efendimize suikast planını kurdu. Arkadaşına dedi ki: “O zatın (Hz.Muhammed´in) yanına vardığımızda ben onunla konuşacak ve yüzünü senden başka tarafa çevireceğim, böyle yaptığı zaman sen de kılıcınla onu vur.”

Amir oğulları heyeti peygamber efendimizin yanına geldik­lerinde, Amir, suikastı uygulama teşebbüsünde bulundu. Pey­gamber efendimize hitaben: uEy Muhammed benimle dost olsa­na!” dedi. Peygamber efendimiz de ona: “Hayır, bir ve ortaksız olan Allah´a iman etmedikçe seninle dost olamam!” dedi. Mü­min olmadıkça onunla dost olamıyacağını Peygamber efendi­miz açıkça belirtti. Amir imana gelmedi. Aksine işi tehdit nok­tasına kadar vardırdı. Halbuki dostluk ancak yardımla ve güçle elde edilebilir. Peygamber efendimize şöyle tehdit dolu bir ifa­de sarfetti: “Ama Allah´a andolsun ki, ben sana karşı yığınla piyade ve süvari çıkaracağımr Böyle deyip Peygamber efendi­mizden ayrılırken, insanların şerrine karşı Allah tarafından korunan Resulullah (s.a.v.) : “Allah´ım bizi Amir bin TufeyVin şerrinden koru!” dedi. Amirin arkadaşı Erbet Suikast planını uygulama hususunda Amire yardım etmemişti. Peygamber efendimize kılıç çekmemişti. Amir onu kınayarak: “Yazıklar ol­sun sana ey Erbed! hani sana söylediklerim nerede kaldı ” de­di. Erbet ise şöyle dedi: “Allah´a andolsun ki yeryüzünde en çok senden korkardım. Fakat yine Allah´a andolsun ki artık bugün­den sonra senden korkmuyorum. Hele sen acele kararını verme. Yemin ederim ki ben onu vurmaya kasdettiğim her defada be­nimle onun arasına sen giriyordun, az kalsın kılıcımla seni vu­racaktım!” Evet, Cenab-ı Allah, Peygamberini işte böyle koru­muştu. Erbet´le onun arasına Amir´in sureti girmişti. Bu iki ka­til kişi, Peygamber efendimizin yanından çıkıp gittiler. Amir bin Tufeyl veba hastalığına yakalandı. Bir kadının evinde öldü. At sırtında Öldüğünü söyleyenler de olmuştur. Hastalığın verdi­ği acı ve elemlere dayanamayarak evden çıkmış ve : “Develer gibi salgına yakalanıp ölecek miyim Fy demişti. Yardımcısı Er-bed´e gelince o da amir oğullarının yurduna dönerken Amir bin Tufeyl´i sırtında taşımış ve yolda kendilerine bir yıldırım çarpa­rak her ikisi de ölmüştü. Rivayete göre Amir bin Tufeyl Pey­gamber efendimizin yanına geldiğinde Peygamber efendimize şu seçenekleri göstermiş ve şöyle demişti” “Ey Muhammed üç şeyden birini yapmak için sana tercih hakkı veriyorum:

1- Ova halkı sana tabi olsun, dağdakiler de bana tabi olsun­lar.

2- Ya da senin vefatından sonra yerine ben geçeyim.

3- Aksi takdirde Gatafanlılardan 1000 doru ve 1000 de kü-heylan at ile gelip sana saldırırım!”

Bu rivayet Buhariye aittir. Yine Buhari´nin ifadesine göre Amir bin Tufeyl, veba hastalığına yakalanarak bir kadının evinde ölmüş ve ölürken de: “Develer gibi salgına yakalanıp ölecek miyim1 !” Sonra; “Atımı getirin ki bineyim” demiş. Atı­nın sırtına binerek at üzerinde ölmüş…

Öyle sanılıyor ki Amir bin Tueyl, hicri 9.senede değil de Mekke´nin fethinden önce Ölmüştür. Çünkü konuşmalarından da anlaşılıyor ki Mekke´nin fethinden ve Tebük gazasından Ön­ce, yani İslamiyetin bütün arap beldelerine hakim oluşuna, mü-tekaddim bir zamanda vefat etmiştir. Her ne ise, Mekke´nin fethinden ve Tebük gazvesinden sonra Peygamber efendimize gelen heyetlerin hepsi, müslüman değildi. Aksine, aralarında teslimiyet arzettiği halde İslamiyeti kabul etmeyenler de vardı.

Abdül Kays Heyeti

Buhari ve Müslimin sahihlerinde anlatıldığına göre Abdül-kays heyeti, Peygamber (s.a.v.) efendimizin yanına geldi. Pey­gamber efemdimiz onları güleryüzle karşıladı. Ve “Bu kavim nereden geliyor ” diye sordu. Onlar da: “Rebiaden geliyor” de­diler. Peygamber efendimiz: “Bu heyete merhaba, hoşgeldiniz, pişman olmayacaksınız” dedi. Onlara ikramda bulundu. Çün­kü Rebia´lılarla Mudarlılar arasında Rekabet vardı. Bunların gelişi, cahiliyet asabiyetinin, îslamm sesi yanında sönükleştiği-ni, îslamm izzeti altında ezildiğini gösteriyordu. Bunlar İslami-yete girmek arzusuyla gelmişler ve İslamiyeti kabul ederek gö­nüllerini tatmin etmişlerdi. Bilmeleri gereken dini hususları peygamber efendimizden öğrenmek istiyorlardı. Sözcüleri şöyle dedi: “Ey Allah´ın Resulü! Bizimle şu Mudar´lı kafir kabile ara­sında düşmanlık vardı. Ancak haram ayda sana gelebildik. Uymamız gereken hususları bize öğret ki, biz de gidip kavmimizden artakalan ve buraya gelemeyen kimselere bunları emre­delim ve böylece cennete girebilelim.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz dedi ki: “Size dört şeyi emredi­yorum ve sizden de dört şeyi menediyorum. Allah imanın ne de­mek olduğunu biliyor musunuz Bu iman, Allah´tan başka ila­hın bulunmadığına ve Muhammed´in de Allah´ın elçisi olduğu­na şehadet etmek, namaz kılmak, zekatı vermek, Ramazan oru­cunu tutmak ve elde ettiğiniz ganimetlerin beşte birini beytül male vermektir.

Sizi dört şeyden men ediyorum. Faizden, Haysem, Nakir, Müzemmet (gibi içki çeşitlerin)den menediyorum.” Abdülkays heyeti arasında Carud bin Bişr bin Muallâ da vardı. Bu zat hı-rıstiyandı. Peygamber efendimizin yanına geldiğinde onunla konuştu. Peygamber efendimiz onu İslama davet etti. Müslü­man olması için teşvikte bulundu. O da şöyle dedi: uEy Mu-hammed, ben kendi dinimdeyim. Senin için dinimi bırakıp Is­lama gireceğim, ama sen benim dinim için bana bir garanti ve­rir misin ”

Peygamber efendimiz şöyle cevap verdi: “Sana garanti veri­yorum, Allahm seni kendi dininden daha hayırlı bir dine ve dosdoğru yola iletecektir” Resulullah (s.a.v.) efendimizin bu te­minatı üzerine Carud bin Bişr ve beraberindeki arkadaşları İs­lama girdiler. Carud bundan sonra kendi kavmine döndü, vefat edinceye kadar güzelce bir islami hayat yaşadı. Resulullah (s.a.v.) in Darül bekaya irtihalinden sonra kendi kavminden ir-tidad eden kimseleri görünce kalkıp onlara karşı hak şehadette bulundu; tevbe edip İslama yeniden dönmelerini tavsiye edip şöyle dedi: “Ey İnsanlar Allah´tan başka Tanrı bulunmadığına Muhammed´in de Allah elçisi olduğuna şehadet ederim. Bu şe-hadeti getirmiyen kimseleri müslüman olarak kabul etmem, on­ları tanımam!”

Bu heyetler Peygamber (s.a.v.) efendimizin yanına geliyor­lar, konuşup sohbet ettikten sonra tslâmiyetin aydınlığı kalple­rine girerek yanından ayrılıyorlar ve dini öğretmek için kendi kavimlerine dönüyorlardı. Onların bu durumları tıpkı şu ayeti Kerimeye uyuyordu.:

“Her topluluktan bir grubun toplanıp dini iyice öğrenmeleri ve kavimleri kendilerine dönüp geldikleri zaman (Allah´ın yasak kıldığı şeylerden) kaçınmaları için onları uyarmaları ge­rekmez mİ ” (Tevbe :122)

Hanife Oğulları Heyeti

Peygamber (s.a.v.) efendimiz heyetleri karşılıyor onları tsla-ma davet ediyordu. Onların bir kısmı hidayeti buluyor, bir kıs­mı da sapıklığa ve delalete sapıyordu. İnsanlar iki kısımdır. Bi­ri hakkı talep edip arar, kötülükten uzak durur. Haktan başka hiçbirşey istemez; nefsine heva, heves ve batılın kirleri bulaş­maz. Şehvet ve heveslerin gayyasına yuvarlanmaz. Şeytan böy-lesinin nefsine kötülükleri süsleyemez. Diğer kısma gelince Bunlar, heveslerinin esiridirler. Bunlar hakka yönelmez ve hakkı aramazlar; ancak nefislerinin heveslerine, sapık anlayış­larının gösterdikleri hedeflere yönelirler. Vehimlerinin etkisi altındadırlar.

Peygamber(s.a.v.) efendimiz her iki kısmı da karşılıyordu. Hakkı talep edip nefsine istikamet veren kimseler, hakkın çağ­rısına icabet edip müslüman oluyorlardı. Heveslerinin bineği haline gelen kimselere gelince, Peygamber efendimiz onların gözleri önündeki perdeyi, vehimlerin dokuduğu örtüyü gider­meye çalışıyordu. Hidayete eren kimse kendi nefsinin yararına hidayete eriyordu. Sapıklığa düşen kimseler de kendi nefisleri­nin aleyhine dalalete sürükleniyorlardı. Peygamber efendimiz herkesi hidayete kavuşturmak istiyordu, ama yüce Allah ken­disine şöyle diyordu:

“(Ey Muhammed), sen, sevdiğini doğru yola iletemezsin, fa­kat Allah, dilediğini doğru yola iletir.” (Kasas: 56)

îşte sapıklığı hidayete tercih eden bu ikinci kısım insanlar­dan biri de Müseylemetü´l-Kezab´m kavmi idi. Bunlar Hanife oğullarının heyeti idiler.

Aralarında Müseyleme de bulunmak üzere Hanife oğulları heyeti, Peygamber efendimizin yanına geldiler. Peygamber efendimizin elinde hurma dalından bir değnek vardı. Müseyle­me, idaresi altında bulunan mıntıkaların bir kısmını kendisine bırakmasını isteyince Peygamber efendimiz ona: “Elimdeki şu değneği bile istesen onu dahi sana vermem, Kötülük, ancak şer­li kimselerde görülür. /”

Müseyleme´yi böyle bir talepte bulunmaya kavmi teşvik edip cesaretlendirmişti. Peygamber efendimiz, bu red cevabını-nın yanısıra Müseyleme´nin kavmine de şöyle demişti: “Ama sizin en şerliniz değildir ´

Heyetiyle birlikte peygamber efendimizin yanına gelmeden önce Müaseyleme, Peygamber efendimize şu mealde bir mek­tup yazmıştı:

“Allah Resulü Müseylenıe´den Allah Resulü Muhammed´e.

îmdi ben idarede sana ortak oldum. İdarenin yarısı bana, yarısı da Kureyşlilere olsun; ama Kureyşliler, adaletli davra­nan bir kavim değildirler,”

Elçiler bu mektubu Peygamber efendimize getirdiklerinde Peygamber efendimiz Müseyleme´ye şu cevabî mektubu yazdı:

“Rahman ve Rahim olan Allah´ın adıyla. Allah Resulü Mu-hammed´den Meseylemeye. Hidayete tabi olana selam olsun. İmdi ben derim ki: “Yeryüzü Allah´ındır. Onunkullarından di­lediğine verir. Sonuç, (Allah´tan korkup günahtan) korunanla­rındır.” (Araf: 128)

Bir rivayete göre mezkur mektubu Müseyleme´den iki elçi getirmişti. Peygamber efendimiz bunlara: “Benim Allah Resulü olduğuma şehadet ediniz” demiş, onlarsa: “Müseyleme´nin Al­lah Resulü olduğuna şehadet ederiz” demişlerdi. Onların bu ce­vapları karşısında Peygamber (s.a.v.) efendimiz şöyle buyur­muştu: “Eğer ben elçi öldüren biri olsaydım, sizi mutlaka öldü­rürdüm!”

Hanife oğulları heyeti işte bu psikolojik durumda, bu ruh haleti ve bu akli sapıklık içinde peygamber efendimizin yanına gelmişlerdi. Ama onların bir kısmı müslüman olmuşlardı. Bu­nunla beraber bilahare yine islam´dan dönmüşlerdi. Müseyle-metü´l-Kezzab´m sapıklığı, onları haktan saptırmıştı. Çünkü onlarda cahiliyyet asabiyeti vardı. Öyle ki sözcüleri şöyle de­mişti: “Rebia oğullarının yalancısı, Mudarlıların doğru sözlü­sünden daha hayırlıdır,!”

Sakat akıllı, yalanca Müseyleme, Kur´an-ı Kerim´in bir ben­zerini getirebileceğini iddia ediyordu. Söyledikleri sözlerin seci bakımından Kur´an-ı Kerim´e benzediğini ileri sürüyordu. Bir defasında şöyle bir misal vermişti:

“Allah gebeye in´amda bulundu. Yürüyüp koşan bir yavruyu ondan çıkardı. Karnının zarı ve örtüsü arasından bir yavruyu doğurttu.”

Müseyleme, Peygamber efendimizin: “O sizin en şerliniz de­ğildir” sözünden şu anlamı çıkarmıştı: Güya peygamber efen­dimiz, Hanife oğullarının tümünün kötü kimseler olduklarını, Müseyleme´nin ise kötü kimse olmadığını ifade etmiş, böylece onu risaletine ortak yapmış!

Müseyleme, Hanife oğullarının namaz kılma yükümlülü­ğünden muaf tutmuş, böylece kalplerine sapıklığı aşılamıştı. Kavminin idrâklerine cahiliyye asabiyetini yerleştirmişti.

Rivayete göre bu uğursuz heyet, hicretin 10.senesinde yani İslam davetinin her tarafı kapsadığı bir dönemde Medine-i Mü-nevvere´ye gelmişti. Bunlar artık Peygamber efendimize tabi ol­maktan başka çıkar yol olmadığını gelip görünce teslimiyetleri­ni arzetmişlerdi. Fakat bilahare îslamdan sapıp uzaklaşmışlar­dı.

Tay Kabilesinin Heyeti

Tay kabilesinin heyeti Medine-i Münevvere´ye geldi. Aslında kendilerine seriyye gönderildiği zamanlarda İslamiyet, arala­rında görülmeye başlanmıştı. Bunlar, kalplerinde ve ilişkilerin­de güzellikler bulunan bir kavimdi. Sakifliler gibi inatçı kimse­ler değillerdi. Hanife oğullarıyla Yemameliler gibi fikri sapıklık içinde bulunmuyorlardı. Heyetin başında, Peygamber efendi­miz tarafından Zeydü´l Hayr diye adlandırılan Zeydül Hayl adındaki şahıs vardı. Rivayete göre Peygamber efendimiz Zey­dül Hayr hakkında şöyle buyurmuştur: “Bana araplardan her kimin hayırlı olduğu söylenip de bilahare yanıma gelerek ken­disini gördüğümde hakkında söylenen sözlerin abartıltığını an­lardım. Yalnız Zeydül Hayr bundan müstesnadır. Onun hak­kında söylenenler, onun iyiliklerini tam olarak ifade edebilmiş değildir.”

Peygamber (s.a.v) efendimiz bu heyete îslamiyeti önerdi bunlar da İslama girdiler ve güzelce bir İslami hayat yaşadılar. Rivayete göre Zeydül Hayr, heyetlerinin Peygamber efendimi­zin yanından ayrılmalarından sonra Medine-İ Münevvere koruluğunda vefat etmiştir. Başka bir rivayete göre Hz. Ömer´in ha­lifeliği zamanında vefat etmiştir. Ebeveyni Peygamber efendi­mizin sohbetine katılıp sahabi olma şerefine nail olmuşlardır. Allah onlardan razı olsun.

Peygamber (s.a.v.) efendimiz Zeydül Hayr´e bazı arazileri ik-ta´ olarak verdi. Bu hususta ona bir yazı da yazdı. Öyle anlaşılı­yor ki bu bir menfaat iktaı idi. Yani kendisine ikta´ olarak veri­len arazilerin menfaatinden yararlanacaktı. Oralardaki maden­leri çıkaracak, ekin ekip ziraatle uğraşacaktı. Peygamber efen­dimiz, işletilmelerini sağlamak ve altlarındaki servet kaynakla­rını çıkarmak için Medine´den uzak olan arazileri ikta´ yoluyla bazı kimselere verirdi. Bunlar da buna karşılık devlete ücret öderlerdi.. Bazen de Peygamber efendimiz İslamdan uzak olan kimselerin gönüllerini İslama ısındırmak maksadıyla ücretsiz olarak da bazı arazileri iktaJ olarak verirdi.

Kinde Heyeti

Kinde kabilesinden gelen heyetin başında Eş´as bin Kays vardı. Bu heyet 60 ya da 80 kişiden teşekkül ediyordu. Silahları ve zinetleriyle birlikte Resulullah(s.a.v.) efendimizin huzuruna vardılar. İpekli elbiseler ve cübbeîer giymişlendi. Resulullah (s.a.v.) efendimizin yanına selam vermeden girdiler. Durumla­rını beğenmedi. Onlara müslüman olmayacak mısınız diye so­runca onlar, ´olacağız´ dediler. Sonra peygamber efendimiz şu boyunlarmızdaki ipekler de neyin nesi !” diye sordu. Onlar iki gruptular. Bir grup peygamber efendimizin durumlarını beğen-meyişini haklı buldular. Üzerlerindeki ipekli elbiseleri yırtıp çıkardılar, bir tarafa attılar. Eş´as bin Kays dedi ki: “Biz Aki­lül Mürâr´ın oğullarıyız sen de Akilül Mürâr´ın oğlusun (böyle demekle güçlü kimseler olduklarını ifade etmek istemişti) Resu­lullah (s.a.v.) efendimiz onun bu cevabı karşısında güldü. Çün­kü bir zamanlar arap beldelerinde ticari seyahatlere giden Hz. Abbas ile Rebia bin Haris de başkalarına bu şekilde bir nesep uydurmuşlar ve “Biz Akilül Mürâr´ın oğullarıyız” demişlerdi. Böylece halka üstünlük sağlamak ve arkalarının güçlü olduğu­nu ifade etmek, insanların kötülüklerinden korunmak istemiş­lerdi. Çünkü Akilül Mürâr, Kinde mıntıkasının emiri idi. Onun oğullan da emir idiler. Onun adını veren ve soyundan olduğu­nu söyleyen kimseler her tarafta güvenlik içinde olurdu.

Eş´as bin Kays, Peygamber efendimize “Biz Akilül Mürâr´ın oğullarıyız, sen de Akilül Mürâr´ın oğlusun” demekle kendisiy­le Hz. Abbas arasında arkadaşlık bulunduğunu ima etmek iste­mişti. Peygamber efendimiz de amcasının bir zamanlar böyle söylediğini hatırladığından dolayı gülmeye başlamıştı. Fakat gerçek nesebini hatırlatmış ve nesebini inkar etmeyeceğini ifa­de buyurmuştur.

Ahmed bin Hanbel, ´Müshed´ adlı eserinde Eş´as bin Kayse dayanan bir sened ile şu rivayette bulunur: Eş´as bin Kays dedi ki:

“Kinde heyeti olarak Resulullah (s.a.v.) in yanına geldik. Heyettekiler beni kendilerine üstün bilip heyet başkanı yaptılar. Ben bunu peygamber efendimize anlattığımda o şöyle demişti: “Hayır biz Nadir bin Kinane oğullarıyız. Anamızın soyuna inti-sab etmez, babamızın soyunu da red etmeyiz.”

Eş´as bin Kays, Emeviler devrinde îslam devletinde söz sa­hibi idi. Şöyle derdi: “Ey Kinde Cemaati! Vallahi bir daha Ku-reyşlilerden kimin böyle “Akilül Mürâr oğullarıyız” dediğini işi­tirsem onun kırbaçlar im. tn

Peygamber efendimiz Kinde heyetine ikramda bulundu on­lar da müslüman olduklarını ilân ettiler. Gönül hoşluğu içinde, güvenle müslüman olarak memleketlerine döndüler.

Eş´arîlerle Yemenliler Heyeti

Ensarîler bazı Yemen kabilelerine mensupturlar. Bunlardır ki Peygamber efendimizi sevmiş, ona yardım etmiş, onu yurtla­rında barındırmış ve bağırlarına basmışlardı.

Eş´arilerle Yemenliler heyeti, ya da Yemenden bazı kimseler heyet halinde Peygamber efendimize gelip müslüman oldular, îslamın prensiplerini öğrenmek ve Kur´an-ı Kerim´i ezberlemek istiyorlardı. Yanına vardıkları zaman Peygamber efendimiz şöyle demişti: “Sizden daha yufka yürekli bir kavim gelmedi” demişti. Eş´arîler Peygamber efendimizin yanma gelerek “Re-cez Bahrinde” şiirler irşad etmişlerdi: “yarın dostlarla karşılaşacağız

Muhammed ve arkadaşlarıyla karşılaşacağız.”

Sahihi Müslim´de Ebu Hüreyre´den rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.v.) efendimiz, bu heyet yanına geldiği zaman şöyle demiştir: “Yemenliler geldiler, onlar yufka yürekli ve ima­na girmek için kalpleri yumuşak olan kimselerdirler. Hikmet Yemen´e aittir. Huzur ve sükûn davar sahiplerindedir. Gurur ve kibir göçebe kimselerdedir.”

Cübeyr bin Mutim´den rivayet olduğuna göre Peygamber (s.a.v.) efendimiz o sırada şöyle demişti: “Size Yemenliler geldi­ler. Onlar sanki bulutlar gibidirler. Yeryüzü halkının en hayır-lısıdırlar.” Orada bulunan Ensardan biri “Biz müstesnayız de­ğil mi Ya Resulullah” deyince Peygamber efendimiz sustu. En-sari sorusunu tekrarlayınca Peygamber efendimiz yine sustu. Sonra: “Yalnız siz Müstesnasınız” dedi ama bunu gevşek bir ifade ile söyledi.

Resulullah (s.a.v.) efendimiz onları Yemenlilerden istisna etmeyi kabul etmiyordu. Çünkü Ensar zirvede bulunan insan­lar topluluğuydu.

îslâmiyet, aslında müslüman olan kimseler için bir hayır müjdesi idi. Peygamber (s.a.v.) efendimiz, yanına gelen Temim oğulları heyetine: “Size müjdeler olsun” demişti. Bu sözüyle on­ların İslama girmekte kazançlı çıkacaklarını kastetmişti, onlar da: Madem bize müjde verdin, o halde müjdelediğin şeyleri ver” diyerek maddi bir kazanç sağlıyacaklarmı zannetmişlerdi. Pey­gamber efendimiz onların bu tamahkar maddeciliklerinden Ötürü öfkelendi. Öte yandan Yemen´den gelen Eş´arilere: “Müj­deye yönelin” dediğinde, onlar da: “Yöneldik Ya Resulullah” di­ye cevap verdiler. Peygamber efendimizin bu müjdesinin maddi değil, manevi olduğunu anlamışlardı. Sonra “Ya Resulullah, biz dini hükümleri Öğrenmek için geldik. Bunun için de îslamm ilk emirlerini bize Öğretmeni istiyoruz” dediler. Peygamber efendi­miz onlara cevaben şöyle dedi: “Allah vardı. O´ndan başka hiç bir şey mevcut değildi. Arşı, sular üzerindeydi. Zikirde (levh-i mahfuzda) herşeyiyazdı.”

Burada tuhaf görünen bir hakikat ile karşılaşıyoruz: Ye­menliler ile çevrelerinde bulunan kabileler İslama koşarak gel­mişlerdi. Buna mukabil Mekke-i Mükerreme halkı yeni dine karşı direnmişlerdi. Oysa ki Peygamber (s.a.v.) efendimiz Mek-kelilerdendi. Mekkeliler onu; doğru sözlü, emin ve insanı kema-lata zıt olan hasletlerden uzak bir kimse olarak biliyorlardı. Buna rağmen İslama karşı direniş gösterdiler. Bunun sebebi de şu hususlardan ileri geliyor:

1- Mekkelilerle çevre kabilelerin kalplerine putperestlik inancı iyiden iyiye yerleşmiş, vehimleri onlara egemen olmuş ve şovlarıyla övünür olmuşlardı.

2- Beyt-i Haram çevresinde ikamet ettiklerinden ötürü diğer araplara karşı reis olma sevdasına tutulmuşlardı. Beyti hara­ma hizmet ettiklerinden ötürü diğer araplara hakim olma tut­kusuna kapılmışlardı. Kendilerinin Beyti haramın hizmetçileri olduklarını iddia ediyorlardı. Bu yeni din ise, ellerindeki haki­miyet ve saltanatı çekip alacaktı. Bu da onların İslama karşı direnişlerini şiddetlendirdi. İmana düşman değillerdi, ama sal­tanatlarının ellerinden alınacağından dolayı mukavemet gös­termişlerdi.

3- Yemen´in güneyindeki kabileler dinler hakkında bilgi sa­hibiydiler, aralarında Yahudi ve hıristiyanlar vardı. Onların da semavi, risalet hakkında bilgileri vardı. Yemendeki Yahudiler İsrail oğullarından değil, Samirilerdendi. Bunlar Musa (as.)´a tabi olan îsrailoğullarından değillerdi. Yahudiydiler, ama ken­dilerinde keskin bir İsrailiyet bağnazlığı yoktu. Çünkü İsrail oğulları, Peygamberlerin ancak kendilerinden olabileceğine inanmışlardı. Muhammed (s.a.v.) efendimiz peygamber olarak geldiğinde, onu öz oğulları gibi tanıdıkları halde inkar ettiler: “O bildikleri, kendilerine gelince onu inkar ettiler.” (Bakara: 89)

İsrail oğulları, Musa peygambere uyan Samirilerin Yahudi­lerden olduklarını kabul etmiyorlardı. Çünkü Yahudilerde inanç değil, ırkçılık vardı. Bu sebeble diğer din mensuplarını ezmeye çalıştıkları gibi Samirileri de ezmeye çalışıyorlardı. Araplardan bir peygamber gelişi de onların o peygambere karşı mukavemetlerini ve düşmanlıklarını alevlendirdi.

4- Samiriler îslamiyetin arap beldelerinde yükselen bir din olduğunu ve çevreye hakim hale geldiğini ve Allah´ın kelimesi­nin yüceldiğini görünce koşup İslama girmişlerdi.

Ezd Heyeti

Bunlar Yemenlilerdi. îslama gelip çabucak girmelerinin se­bebi, îslamiyetin Arabistan´da hakim hale gelmesi idi. İbn İshak der ki:

Ezd Heyeti Medine-i Münevvereye geldi. Başlarında Sard bin Abdullah el-Ezd ´i vardı. İslama girdi ve güzel bir İslami hayat yaşadı, peygamber efendimiz onu, kavminden müslüman olan kimselerin başına emir yaptı. Ona, beraberindeki müslü-manlarla müşriklere karşı gidip cihad etmesini, Yemendeki müşrik kabileler ve çevredeki kafirlerle muharebe yapmasını emir buyurdu. Sard bin Abdullah da beraberindeki müslüman-larla gidip çevre kabilelerin müşrikleriyle cihad etti. Çevrele­rinde Cüreş adında kapalı bir şehir vardı. Orada Yemenden ba­zı kabileler yaşarlardı. Cüreşlilere Has´anililer de katılmışlar ve Sard bin Abdullah komutasında teşekkül eden İslam ordu­suna karşı güç birliği yapmışlardı. Abdullah, onları Cüreş şeh­rinde bir ay kadar kuşatma altında tuttu. Ama onlar müstah­kem mevkilere sığınmış olduklarından dolayı mukavemet etti­ler. Abdullah kuşatmayı bırakıp Şekr denen dağa yöneldi. Fır­satını bulup tekrar Cüreşlileri hezimete uğratmak, düzenlerini altüst etmek için planı kurdu. Ansızın baskın yapmayı düşün­dü Öte yandan Cüreşliler, Sard bin Abdullah´la beraberindeki müslümanlarm yenik düşerek ya da beldelerini fethetmekten ümiclini keserek geri döndüğünü zannettiler. Kalelerinden çı­kıp Abdullah ve beraberindeki müslümanları takip etmeyi uy­gun gördüler, ama kalelerinden inip dışarı çıkmaları, Abdul­lah´ın onlara büyük bir darbe indirmesine imkan doğurdu. Ya­nına yaklaştıklarında Abdullah ve beraberindeki müslümanlar üzerlerine baskın yaptılar. Bunların sığınacakları bir yer de kalmadığı için Abdullah onları kırıp geçirdi. Şiddetli bir yenil­giye uğradılar. Peygamber efendimiz bu güçlü zaferi haber aldı. Bu hikmet ve kuvvet sahibi Allah´ın bir ikramı idi. Medine´den gönderilen bir seriyye ile değil de Abdullah ve beraberindeki müslüman araplar vasıtasıyla bu zafer elde edilmişti. Peygam­ber efendimizin bu zaferi haber aldığı günün akşamında Cüreş-lilerden bir heyet Peygamber efendimizin yanına gelmiş ve müslüman olmuşlardı. İki kişiden teşekkül eden bu heyete Pey­gamber efendimiz: “Şekr dağı Allah´ın hangi ülkesidir ” diye sordu. Onlar da: “Ya Resulullah bizim ülkemizde Keşr adında bir dağ vardır. Cüreşliler bu dağa bu adı vermişlerdir” dediler. Peygamber efendimiz: “Hayır o Keşr dağı değil Şekr dağıdır” diye cevap verdi. Onlar da: “O şimdi ne haldedir Ya Resulul­lah ” diye sorunca Peygamber efendimiz şu cevabı verdi: “Şim­di orada develer boğazlanmaktadır!” Fakat adamlar Peygam­ber efendimizin bu sözünün ne anlama geldiğini bilemediler. Gidip Hz. Ebu Bekir ile Osman´a sordular. Onlar da: “Yazıklar olsun size… Resulullah (s.a.v.) efendimiz size, kavminizin kara haberini vermiş. Yanına varın, Cenab-ı Allah´ın kavminizin üzerinden bu belayı kaldırması için dua etmesini dileyin” dedi­ler. Bunun üzerine adamlar Resulullah(s.a.v)´in yanına vararak kavimlerinin üzerindeki bu belanın kaldırılması için dua etme­sini dilediler. Peygamber efendimiz de: “Allah´ım bu belayı Cü-reşlilerin üzerinden kaldır.” diye duâ etti. Sonra adamlar Medi­ne´den ayrılıp Cüreş´e gittiler. Kavimlerinin Peygamber efendi­mizin haber verdiği günde, hatta saatte bu musibete uğradıkla­rını anladılar. Bundan sonra Cüreşlilerden bir heyet Medineye gelerek Müslüman oldular. İslami esaslara güzelce bağlandık­ları için Peygamber efendimiz onlara, kasabalarının çevresin­deki bazı arazileri işletmeleri için ikta´ olarak verdi. Peygamber efendimiz İslama giren bazı şehir sakinlerine, oralardaki arazi­leri işletsinler diye ikta´ olarak verirdi. Tabii bunu da bir kira ya da haraç karşılığında verirdi. Doğruyu en iyi bilen noksan­lıklardan münezzeh olan yüce Allah´tır.

Haris Bin Ka´b Oğullan Heyeti

Peygamber efendimize gelen müslüman heyetler Medine-Î Münevverede karşılanıyorlardı. Müslüman olmayan heyetleri ise Medineye geldikleri zaman Peygamber efendimiz İslama davet ediyordu. Çoğu kez bu davete icabet ediyorlardı. Bazen de tereddüt ettikten sonra icabet ediyorlardı. Her ne ise, İsla­miyet, diyarlarına girmişti. Dileyen iman ediyor, dileyen inkar ediyordu. Kendi eski dininde kalmak isteyip de islamm gölgesi altında yaşamak arzusunu izhar edenlerle Peygamber efendi­miz zimmilik anlaşması yapıyordu.

Peygamber (s.a.v.) efendimiz kabilelerin durumlarını araştı­rıp öğreniyordu. Bu kabilelerden Medine´ye gelenleri tslama davet ediyordu. Gelenler bu daveti kabul ediyorlardı. Gelme­yenleri ise peygamber efendimiz, imana gelip gelmediklerini öğrenmek, durumlarını anlamak için seriyyeler gönderiyor ve bu seriyyeler aracılığıyla onları tslama davet ediyordu. İşte du­rumu bilinmeyen bu kabilelerden biri de Haris oğullarıydı. Hic­ri 10. senenin Rebiulahir ayında Necran´daki Haris bin Kab oğulları kabilesine Halid bin Velid gönderildi. Peygamber efen­dimiz Halid´e, onları İslama davet etmesini emretti. Onlarla sa­vaşmadan önce üç gün süreyle İslama davet etmesini tavsiye etti. Eğer bu davete icabet ederlerse icabetlerini kabul edecek, kabul etmezlerse onlarla savaşacaktı.

Bu talimatı alan Halid bin Velid, Necran´a gitti. Süvarileri beldenin her tarafına yayıldı. Onları İslama davet ediyor ve : “Müslüman olun selamete erin” diyorlardı. Haris oğulları İsla­ma girdiler. Halid bin Velid, îslamı öğretmek üzere aralarında bir süre ikamet etti. Bu durumu peygamber efendimize bir mektupla arz etti. Peygamber efendimiz de onların İslama gi­rişlerini kabul etmesini, onlarla bir heyetle birlikte Medineye dönmesini cevabi mektubunda bildirdi. Bunun üzerine Halid bin Velid, Necranlı heyetle birlikte Medine-i Münevvereye dön­dü. Bu heyette Kays bin Husayn ile Yezid bin Abdul-Müdam ve diğerleri vardı. Medineye geldiklerinde peygamber efendimiz bu heyettekilere: “Cahiliyet devrinde sizinle savaşanları nasıl yenebiliyordunuz ” diye sordu. Onlar da biz kimseyi mağlup et­medik diye cevap verdiler. Ama Peygamber efendimiz üstele­yince şu cevabı verdiler. “Biz birlik içinde hareket eder, biribi-rimizden kopmazdık. Başkaları bize ilişmedikçe biz kimseye ilişmez ve zulmetmezdik…´*

Resulullah (s.a.v.) efendimiz, ahlâklarını açıklamaları için onları konuşturuyordu. Çünkü onların ahlâklarını benimsiyor-du.Ve bu ahlâklarını devam ettirmelerini istiyordu. Zira bu İs-lami bir ahlaktı: Hep birlikte hareket ediyor, birlik ve beraber­lik içinde bulunuyor, bölünüp parçalanmıyor ve savaşırken da­hi kimseye zulüm etmiyorlardı.

Peygamber efendimiz Kays bin Husayn´i onların başına emir yaptı. Bunlar Medine-i Münevverede bir kaç ay süreyle kalıp îslamiyeti öğrendikten ve Kur´an-ı Kerim´in bir kısmını ezberledikten sonra ülkelerine döndüler.

Görülüyor ki Peygamber (s.a.v.) efendimiz yanına gelen he­yetlerin İslama icabet ettiklerini, yeni dinin kendi kabileleri arasında yayılmış olduğunu müşahede edince başlarına bir emir tayin ediyordu. Bu emir sürekli Peygamber efendimizle ir­tibat halinde olacaktı. Böylece onlar hep birlikte bir yönetim ve idare altında kalacaklardı ki, Bu da îslam idaresiydi. Onlar da­ğılmadan, bölünüp parçalanmadan, birbirlerine düşman olma­dan hep birlikte îslam sancağını taşıyacaklardı.

Hemezan Heyeti

Hemezan heyeti hiç tereddüt etmeksizin İslama girip Medi-neye geldi. Aralarında Malik bin Nemat ve diğerleri vardı, bun­lar peygamber efendimizin Tebük dönüşünden sonra Medine´ye geldiler; süslü giysiler, şatafatlı cübbeler, Aden yapısı sarıklar giyinip kuşanarak binekleri üzerinde Medineye gelmişlerdi. Her ne kadar süslü giysiler giyinmişlerse de, giysileri arasında ipekli ya da altın sırmalı giysiler yoktu. Bu sebeble giyim ku­şamları reddedilmedi. İslama girdiklerinden ötürü sevinçle Peygamber efendimizin huzuruna çıktılar. Hatta bu sevinçli hallerinden dolayı Malik bin Nemat, Peygamber efendimizin huzurunda *recez bahrinden´ şiirler okumuştu:

“Yazın ve güzün tozları içinde

Bol verimli büyük kasabaları aşıp sana geldik

Develerimize liften yularlar takarak

Sana ulaşmak için yollar katettik.”

Bunlar peygamber efendimizin huzurunda fasih kelam ile konuştular. Peygamber efendimiz onlara emir olarak Malik bin Nemat´ı tayin etti. Malik bin Nemat´a, kavminin müslüman olan efradı üzerinde valilik görevini verdi .Yakınlarında bulu­nan müşrik ya da kafir kimselerle cihad etmesini emretti. Ha-lid bin Velidi bir seriyye ile göndererek onlara yardım etti. Bey-haki´nin rivayetine göre Halid bin Velid, Yemen´de Islama da­vet için çalışacaktı. Halid, Yemen´e giderek aylarca orada ika­met etti: Ve halkı İslama davet etti.

Berâ´ bin Azib der ki: “Peygamber efendimizin Halid bin Ve-lid´le birlikte Yemen halkına gönderdiği seriyye fertleri arasın­da ben de bulunuyordum. Halid altı ay süreyle Yemenlileri Is­lama davet etti. Ama onlar bu davete icabet etmediler.”

Öyle anlaşılıyor ki Halid, bir savaş komutanıydı. İslam da-vetcçisi değildi. Bu sebebledir ki peygamber efendimiz ondan sonra Ali bin Ebi Talip hazretlerini Yemen´e gönderdi Hz. Ali barışçı Yemen topluluğuna yaklaştığında -her ne kadar hepsi Islama girmiş değildilerse de- Hz. Ali´yi karşılamaya çıkmışlar­dı. Hz. Ali onlarla savaşmadı. Sözle îslam davetinde bulunma­dı. Ancak Peygamber efendimizin elçiliğini yaptı. Beraberinde­ki müslümanları tek saf halinde dizdi. Sonra da Resulullah´m mektubunu onlara okudu. Mektubu okuduktan sonra Heme-zanlılarm tümü İslama girdiler.

Buhari´nin sahihinde böyle anlatılır. Gerçek şu ki bu heyet­lerle ilgili haberler arasında sıhhati sabit olmayan bazı sözler de aktarılmıştır. Bir rivayette anlatıldığına göre güya Peygam­ber efendimiz Hemezanlıları, Sakiflilerle savaşmakla yükümlü kılmıştır.! Aslında bu makul olmayan bir ifadedir. Çünkü Sa-kifliler Taifte, Hemezanlılar ise Yemen´de yaşarlardı. Ayrıca Sakifliler kendi heyetlerinin aracılığıyla İslama girmişler, put­ları Lât´ı yıkmışlardı. Doğrusunu söylemek gerekirse bu heyet­lerin peygamber efendimize gelişlerinden sözeden tarihi kay­naklar dikkatli bir şekilde derlenmiş değildir.

Devs Heyetinin Gelişi

Peygamber (s.a.v.) efendimiz Hayber´de cihad ederken Devs heyeti yanına geldi. Yoksa genel olarak heyetler senesi olarak nitelendirilen dokuzuncu hicri senede Devs heyeti peygamber efendimizin yanına gelmiş değillerdi. Hayber savaşı esnasında Peygamber efendimize gelen Devsi heyetinin başında Tufayl bin Amr el-Devsi adında bir müslüman vardı. Peygamber efen­dimizin Medineye hicret edişinden önce Tufayl müslüman ol­muştu. Peygamber efendimiz ona, kavmine gidip onları İslama davet etmesini emretmişti. O da bu emri yerine getirerek kav­mini İslama davet etmiş, yakın akrabalarının bir kısmı İslama girmişlerdi. Ancak hicri 7.senede Peygamber efendimiz Hayber´de cihad ederken Tufayl, kavminden bazı müslümanlarla heyet halinde Hayber´e gelmişlerdi. Hayber ganimetlerinden bir kısmını da bu heyete vermişti. Çünkü bunlar da cihada ka­tılmışlardı.

Tufayl bin Amr ed-Devsi´nin îslama girmesi, kavmim imana davet edişi, önceleri kavminin bu davete icabet etmeyişi, bila­hare îslama girişlerine dair kıssayı Tufayl´ın kendisi bize anlat­maktadır. Bir zamanlar kavminin şerefli, akıllı, doğru görüşlü bir şahsiyeti olan Tufayl Mekke-i Mükerremeye gelmişti. Ku-reyşliler çevresini sararak onu, Muhammed (s.a.v.)´i dinlemek­ten alıkoymak istemişler ve şöyle demişlerdi: “Onun sözleri bü­yüdür kişiyle evladı, babası ile eşi arasında tefrika yaratır. Sa­kın onu dinleme!” Önceleri Tufayl, Kureyşlilerin bu sözüne ku­lak vermişti, fakat daha sonra hakikati gördüğünü şu sözleriyle ifade etmektedir:

“Kureyşliler bu işin üzerinde çok ısrar ettiler. Nihayet ben Mescidi harama giderken kulaklarıma pamuk tıkadım. Mu-hammed´in sözlerini dinlememek için böyle yaptım. Mescide gittiğimde Resulullah (s.a.v.)´in namazda olduğunu gördüm; gidip yakınında durdum. Fakat onun sözlerinin bir kısmını mutlaka Cenab-ı Allah bana işittirecekti.Güzel sözlerinden bir­kaçını işittim. Kendi kendime dedim ki: Vay anası ağlıyasıcaî Allah´a andolsun ki ben akıllı bir şairim güzel ile çirkini birbi­rinden ayırd edebilirim. Ne diye şu adamın sözüne kulak ver-miyecek misim ! Eğer söyledikleri güzel ise kabul ederim, çir­kin ise dinlemem.

Nihayet Resulullah (s.a.v.) efendimiz namazını tamamla­yıncaya ve evine dönünceye kadar bekledim. Evine girdikten sonra ben de içeriye daldım ve kendisine dedim ki: Kavmin, se­nin hakkında bana şöyle şöyle dediler. Allah´a andolsun ki bu işin üzerinde çok ısrar ettiler Senin durumundan beni korkut­tular. Nihayet ben de kulaklarıma -senin sözlerini duymamak için – pamuk tıkadım. Ama senin sözlerini mutlaka Allah bana işittirdi. Ben senden güzel sözler duydum. Dinini bana açıkla.

Resulullah (s.a.v.) efendimiz bu sözlerim üzerine bana Islâmiyeti açıkladı. Kur´an-ı Kerim´i okudu, Allah´a andolsun ki, ondan daha güzel sözler işitmiş, ondan daha doğru bir iş görmüş değildim. Ben de müslüman oldum ve Hak şehadeti telaffuz ettim. Dedim ki: Ya Resulullah ben kendi kavmim ara­sında sözü dinlenen bir kimseyim, kavmime dönmek üzereyim, onları İslama davet edeceğim. Allah´a dua et de davetim esna­sında bana yardımcı olacak bir alâmet versin.Peygamber efen­dimiz: “Allah´ım bu adama bir alamet ve ayet ver” dedi. Bu ala­met de onun önce yüzüne sonra sırtına doğru inen bir nurdu.

Memleketline döndüğümde yaşlı bir adam olan babam yanı­ma geldi. Kendisine: ´Bana yaklaşma. Benden uzak dur. Çünkü sen benden değilsin. Ben de senden değilim´ dedim. O da, ´ni­çin ey oğlum ´ diye sorunca ben: “Müslüman oldum. Muham-med´in dinine uydum” dedim. Babam: “Yavrucuğum senin di-nin»benim dinimdir” dedi. “Öyleyse” git de guslet, elbiseni te­mizle, sonra yanıma gel ki öğrendiklerimi sana da öğreteyim” dedim. Gitti, bir süre sonra geldi. Kendisine Islamiyeti açıkla­dım, o da müslüman oldu.

Sonra eşim yanıma geldiğinde ona, ´Benden uzak dur. Çün­kü ben senden değilim. Sen de benden değilsin´, dedim. Bana “Niçin böyle konuşuyorsun, anam babam sana feda olsun ” de­yince ben de: “İslâmiyet bizi birbirimizden ayırdı. Çünkü ben müslüman olup Muhammed´in dinine uydum” dedim. Eşim: “Senin dinin benim de dinimdir” deyince ben de kendisine: “Öy­leyse git, guslet, sonra da yanıma gel” dedim. Eşim gitti; bir sü­re sonra yanıma geldiğinde kendisine Islamiyeti açıkladım, o da müslüman oldu.

Bundan sonra Tufayl, hususi davetten umumi davete yönel­miş ve bütün Devs kabilesini îslama davet etmişti. Onlar bu daveti protesto etmemişler, ama icabet etmekte gecikmişlerdi. Resulullah (s.a.v)´in yanma dönerek şöyle demişti “Ya Resulul­lah! Devslilerin heva heves ve şehvetlerine uymaları benim is­lam davetime galip geldi. Sen onlara beddua et.” Fakat doğru yolun rehberi, güvenilir bir hidayet kılavuzu ve alemlerin Rab-binin elçisi olan efendimiz, Devslilere beddua etmemiş, aksine, hidayete kavuşmaları için dua ederek “Allah´ım Devslileri doğ-ru yola ilet” demişti. Sonra da Tufayl´e şu tavsiyede bulunmuş­tu: “Kavmine dön, onları Allah´a davet et ve onlara yumuşak davran.”

Bu tavsiyeyi alan Tufayl, kavmine dönmüş, kendi ülkesinde ikamete devam ederek, halkı îslama icabet etmelerine kadar davet etmişti. Tümü değilse de halkın çoğunluğu imana girmiş­ti.

îşin bundan sonraki aşamasını yine Tufayl şöyle anlatır. Bundan sonra peygamber efendimizin birheyetle geldim, Medi-ne-i Münevvere´de konakladık. 70 ve ya 80 kişi kadardık. O sı­ralarda Hayber´de ganimetler taksim ediliyordu. Bizim heyette-kilere de pay ayrıldı.

Tufayl mükemmel bir müslüman olmuş, güzel bir îslami ha­yat yaşamış ve imanı kuvvetlenmişti. Onun Islama ilk girişi de, sonucunun güzel olacağını gösteriyordu. Kureyşliler tarafın­dan konulan ve iman etmesine mani teşkil eden bütün engelle­re karşı koyarak Hakkı talep etmiş ve bu sayede iman kalbine yerleşmişti. Ve onları da doğru yola iletinceye kadar gidip kav­mini İslama davet etmişti.

Bu adamın iman kıssası onun aklının, nefsinin ve ahlâkının güçlü olduğunu göstermektedir. Kureyşlilerin koyduğu engeller onu İslama girmekten alıkoymamış, bilakis İslamı araştırması­na ve islam üzerinde düşünmesine vesile olmuştu. Kureyşliler her ne kadar Peygamber efendimizin sözünü dinlememesini tavsiye etmişler ve bunu güzel bir davranış olarak lanse etmiş­lerse de, imam, kalbine girerek Peygamber efendimizi evine ka­dar takip etmesini ve onun buyruğuna itaat etmesini kendisine güzel bir davranış olarak göstermişti. O kalbinden bütün tak-lidleri uzaklaştırmıştı. Çünkü taklid, insanı hakikatleri göre­mez hale getirir. Hakikatlere yönelmekten sakındırır.

Himyer Krallarının Elçi Göndermeleri

islamiyet bütün araplarca bilinen bir din haline geldikten sonra bizzat kendi kendine davet eder hale geldi. Çünkü o ha­kikatleri kapsıyordu. Fıtrat diniydi. Artık insanlarla onun ara­sına hiçbir engel giremez olmuştu. İnsanlar herhangi bir zor­lanmaya maruz kalmaksızın taklid ya da bilgisizce uymak yo­luna sapmaksızm bu yeni dine girmeye başladılar. Gerçekler apaçık bir şekilde ortaya çıkıp aydınlık saçmaya başlamıştı. Yahudiler ve Hıristiyanlar İslama girmekten engellenemez ol­muşlardı. Kalpleri dosdoğru hale gelip İslamiyeti bir din olarak benimseyen kimseler bu yeni dinin mensupları olmuşlardı.

Emirler ve Krallar, kendi milletleriyle islamiyet arasına gir­mez olmuşlar; îslamiyete girmek isteyenleri sakındıramaz ol­muşlardı. Özellikle Peygamber efendimizin, idareyi düzgün yü­rütmeleri, kavimlerine karşı adil olmaları, tebaalarına zulüm yapmamaları durumunda Eski emir ve kralları emaretlerinde ve Krallıklarında bıraktıklarını öğrenmelerinden sonra emir ve krallar, milletlerini Islama girmekten sakındıramaz olmuşlar­dı.

Heyetler Islama girdiklerini ilan ederek Peygamber efendi­mize geliyorlardı. Himyer Kralları Yemen´de büyük bir idari mıntıkayı ellerinde tutmaktaydılar. îslamiyetin, Kuzey Arabis­tan´da güçlü duruma geldiğini, Bizans ordularının islam kuv­vetleri önünde tutunamayıp geri dönmek mecburiyetinde kal­dıklarını gördükten sonra mantıklı, akıllı ve doğru bir düşünce ile tefekkür etmeye başladılar. Islamın Halid bin Velid´in hik­metli komutası sayesinde hezimete uğramadığını, Büyük Bi­zans ordusunun karşısında 20 kadar kişiyi şehit verdiğini, bu­na karşı Bizanslıların çok sayıda zayiat verdiklerini görmüşler­di. Bunun üzerine Islamın Bizans karşısındaki güç ve şevketini görmemek mümkün değildi. Bu sebeble Islamiyetlerini ilan eden Haris Bin Abdi Külal, Naib bin Abdi Külal, Zirvayn, Mea-fîr ve Hemdan gibi Himyer kralları peygamber eefendimize el­çiler gönderdiler. Şirkten ayrıldıklarını, Islama girdiklerini ilan ettiler. Peygamber (s.a.v) efendimiz de, yanına gelen bu elçiler heyetine cevabi mektuplar verdi. Bu mektuplarında hakikatleri açıklıyor ve Islama giren kimselerin yükümlülüklerini bildiri­yordu ki; bu gerçekleri ve yükümlülükleri halklarına bildirsin­ler. Vakidî´nin rivayetine göre peygamber efendimizin Himyer krallarına gönderdiği mektubun metni şudur:

“Rahman ve rahim olan Allah´ın adıyla. Peygamber Mu-hammed´den Haris bin Abdi Külal, Nuaym bin Abdi Külal, Numan, Zirvayn, Meafir ve Hemdan´a…

imdi ben, kendisinden başka ilah bulunmayan Allah´a siz­lerden dolayı hamd ederim. Sonra bilesiniz ki Rum toprağın­dan dönüşümüzde elçiniz bizimle buluştu. Kendisini ne amaçla gönderdiğinizi bize açıkladı. Hakkınızda bilgi verdi. İslam´a girdiğinizi, müşriklerle savaştığınızı, Cenab-ı Allah´ın size hi­dayet nasip ettiğini bizlere haber verdi. Eğer siz iyileşir seniz,

Allah´a ve Resulüne itaat ederseniz, namazı kılarsanız, zekatı verirseniz, ganimetlerden Allah´a ait beşte biri ve Resulullah´ın hissesini ve kendisine seçilip verilecek şeyi ve mü´minler üzerine farz kılınan sadakayı, kaynakların suladığı ve göğün suladığı şeylerin öşrünü ve garbın, aynı ortaklık suyun nöbet gününde veya kuyu ile havuz arasında kovadan akan suyun suladığı şeylerin de onda birinin yarısını verirseniz Yüce Allah sizi doğ­ru yoluna koymuş bulunur.

Zekat olarak da her kırk devede, üç yaşına basmış bir dişi deve;

Her otuz devede, üç yaşına basmış bir erkek deve;

Her beş devede, bir koyun veya keçi;

Her on devede, iki koyun veya keçi;

Her kırk sığırda, iki yaşına basmış erkek veya dişi dana;

Her otuz sığırda bir yaşına basmış erkek veya dişi bir dana;

Her kırk koyunda kendi başına yayılır bir koyun veya keçi vermeniz gerekir ki Allah, bunu mü´minlere farz kılmıştır. Kim hayrını artırırsa onu kendi lehine artırmış olur. Bu farizayı eda eden, müslümanlığına şehadet getiren, müşriklere karşı mü´minlere yardım eden kimse mü´minler dendir. Kendisi, mü­minlerin yararlandıklarından yararlanır, onların mükellef bu­lundukları vazifelerle de mükellef bulunur. Onun için Allah´ın himayesi ve Resulünün himayesi vardır. Yahudilerden veya Hı-ristiyanlardan müslüman olanlara gelince, onlar da müslü-manların yararlandıklarından yararlanır. Onların mükellef bulundukları vazifelerle mükellef bulunur. Yahudilik veya Hı­ristiyanlıklarında kalanlarsa, dinlerinden zorla döndürüle­mezler. Kendilerinden erginlik çağına eren her erkek veya ka­dın veya hür veya köle, mafiri (Yemen elbisesi) veya bunun dengi bir elbisenin kıymetine göre tam bir dinar cizye ödemekle mükellef tutulur. Bunu Resülüllah´a Ödeyen kimse Allah´ın hi­mayesinde ve Resulünün himayesinde bulunur. Kim bunu red­dederse Allah´ın ve Resulünün düşmanıdır sonra, şunu da bile­siniz ki Allah´ın Resulü Muhammed Peygamberden, Zür´e ziye-zen´e “Elçilerim Muaz bin Cebel, Abdullah bin Zeyd, Malik bin Übade, Ukbe bin Nemr, Malik bin Mürre ve arkadaşları size geldikleri zaman kendilerine iyi davranmanızı size tavsiye ede­rim. Size bağlı yerlerin cizye ve sadakalarından yanınızda toplananları elçilerime teslim ediniz onların amirleri, Muaz bir Cebel´dir. Elçilerim ancak hoşnud olarak gönderileceklerdir.”

“Şunu da bilesiniz ki Muhammed, Allahtan başka ilah bu­lunmadığına ve kendisinin de Allah´ın kulu ve elçisi olduğuna şehadet eder.

Malik bin Mürretürrehavinin bana söylediğine göre: Himye-rilerden İslama giren ilk sen imişsin ve Müşrikleri öldürmüş­sün, seni hayırla müjdelerim. Ve Himyerilere hayırlı olmanı sa­na emrederim. Birbirinize karşı ne hainlik ediniz, ne de yar­dımlaşmayı kesiniz. Allah´ın Resulü hem zenginlerinizin, hem de fakirlerinizin dostu ve yardımcısıdır. Sadaka, Zekat; ne Mu­hammed için, ne de onun ev halkı için helaldir. O, ancak müs-lümanların fakirlerine ve yolculara mahsustur. Malik haberin eriştirilecek olanlarını bana eriştirdi ve gizlenecek olanlarını da gizledi. Kendisine hayırlı olmanızı, iyi davranmanızı size emrederim. Ben, size iyi adamlarımdan, onların din ve ilim sa­hibi olanlarını göndermiş bulunuyorum. Kendilerine hayırlı ol­manı ve iyi davranmanı sana emrederim. Çünkü onlar adam­larımın, ağızlarına bakılır, sözleri dinlenir kişileridir. Allah´ın selameti, rahmet ve bereketleri üzerine olsun.”

Resülüllah (s.a.v.)´in Himyer krallarına gönderdiği mektup işte budur.

Bu mektupta noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, hububatın meyvelerin ve saime hayvanların zekat oranlarını açıklıyordu. Öyle anlaşılıyor ki, bu mektupta sadece zahiri mal­ların zekat oranları açıklanmıştır. Dirhem ve dinarlardan olu­şan batini malların ve bunlara taalluk eden ticaret emtiasının zekat oranlarına gelince Peygamber efendimiz her 200 dirhem­de 5 dirhem şeklinde bunların zekat oranlarını açıklamıştır. Ri­vayete göre O, her 20 miskal altın için yarım miskal altın veril­mesini emir buyurmuştur. Bu mektupta batini malların zekat oranları açıklanmamıştır. Çünkü bu malların zekatlarını mal sahipleri öderler. Ama zahiri malların zekatlarını devlet baş­kanı yahut zekat memurları toplar. İşte bu gerekçeye dayana­rak Osman Zinnureyn hazretleri zekat memurları tayin ederek zahiri malların zekatlarını toplamalarını, batini malların ze­katlarını ödeme işini ise sahiplerine bırakmalarını emretmiştir. Ancak batini malların zekatlarını sahiplerinin ödemediği tesbit edilirse bu zekat da devlet yetkilileri tarafından tahsil edilir.

Her ne kadar gelirlerinden alınmaktaysa da bir nevi akar zekatı olan hububat ve meyve zekatlarını oranı metupta Pey­gamber efendimiz tarafından şu şekilde açıklanmıştır: Eğer ürünler alet ile sulanmış ise 20´de biri, eğer kaynak suları ya da yağmur suları ile sulanmışsa 10´da bir oranında zekatlandı-rılır. Bundan da anlaşıldığına göre akarlar zek ta tabidirler. Akarların ürün verenleri tarımsal arazilerle meyveli ağaçlar­dır. Zira bunlar Nemalanan mallardırlar. Tarımsal arazinin ne­ması ise meyvadır.

Bir zamanlar evler daire ve dükkanlar asli ihtiyaçları karşı­lamak için satın alınır veya inşa edilirlerdi. Bunların bizatihi semereleri yoktu. Sanat aletleri de aynı hükme tabidirler. Ama zamanımızda sözü edilen nesneler sadece ikamet için değil, ay­nı zamada gelir elde etmek, kiraya vererek nemalandırmak için de satın alınmakta ve inşa edilmektedirler. Şu halde bunların da zekata tabi olmaları gerekir. Zira bunlar fiilen nemalanan mallardırlar ve akardırlar. Peygamber (s.a.v.) efendimiz ekilen akarların ürünlerinin sulama aleti olmaksızın sulanmaları ha­linde 10´da bir; alet ile sulanmaları halinde 20´de bir oranında zekata tabi olacaklarını açıklamıştır. Biz burada kıyasın, akar zekatının aslına değil de zekatın alınış yöntemine yöneldiğini görmekteyiz. Bu nedenle de yapılan masraflar çıkarıldıktan sonra binaların gelirlerinin 10´da birlik zekata tabi tutulması gerektiği görüşünü ileri sürüyoruz.

Yemen´e Gönderilen Bir Başka Mektup:

Yemen´e gönderilen önceki mektupta îslamı benimsemeye davet ve İslam´a girmeye teşvik vardı. Ayrıca müslüman olan kimselerden alınacak zekat ile gayrı müslimlerden alınacak cizyenin toplanması ve böylece islam devletinin bütçesinin oluşturulması gerektiği açıklanmaktaydı. Burada sözünü ede­ceğimiz ve Yemen´e gönderilişi esnasında Peygamber efendimiz tarafından Amr bin Hazm´e gönderilen mektupta ise bireylerin yapmakla yükümlü oldukları görevler anlatılmaktaydı. Bu mektupta Peygamber efendimiz Amr bin Hazm´e; Müslümanla­ra dini hükümleri öğretmesini, sünneti bildirmesini, zekatları­nı almasını emir buyurmaktadır.

“Rahman ve rahim olan Allah´ın adıyla. Bu Allah ve Resulü­nün fermanını bildiren bir mektuptur. Ey inananlar sözleşme­lerinizin gereğini yerine getirin. Bu Resülüllah (s.a.v.) tarafın­dan Amr bin Hazm´e gönderilen bir ahittir.

Peygamber efendimiz, bu mektubu Yemen´e gönderdiği Amr bin Hazm´e vermişti. Bu mektupta ona; bütün yöneticilerin Al­lah´a karşı gelmekten sakınmasını; Yüce Allah´ın takvalı ve iyi­lik yapan kimselerle beraber olacağını, Amr´ın hakkı tutması­nı, Allah´ın emrettiği şekilde hakka riayet etmesini, insanlara hayırla müjde vermesini, hayır yapmalarını, insanlara Kur´an´ı öğretmesini, dini hükümleri onlara bildirmesini, insanları te­miz olmadan Kur´an´a el sürmekten sakındırmasını, hak ve yü­kümlülükleri açıklamasını, hak hususunda yumuşak davran­masını, zulüm vukuunda müsamahasız olmasını bildiriyordu. Cenab-ı Allah, zulmü haram kılıp yasaklamış ve : “İnsanları Allah´ın yolundan geri çeviren zalimlerin üzerine Allah´ın lane­ti olsun” demişti. Yine bu mektubunda Peygamber efendimize Amr´e, insanlara cenneti müjdelemesini, cennet amellerini işle­melerini, kötülük yapmaları halinde cehennem ateşi ile uyarıp korkutmasını, dini hükümleri öğreninceye kadar insanların arasında bulunmasını, onlarla irtibat kurmasını, insanlara haccın şiarlarını, sünnet ve farizalarını öğretmesini, Allah´ın emirlerini bildirmesini, büyük kalabalıklar teşkil eden Haccı Ekberi anlatmasını, Umre denen küçük haccı öğretmesini, in­sanların -ancak çok geniş olması müstesna- tek ve küçük giysi içinde namaz kılmaktan sakındırmasını aralarında kavga oldu­ğu zaman insanların aşiret ve kabilelerini imdada çağırıp kav­gaya karıştırmaktan men´ etmesini emrediyordu. İnsanların bir ve tek olan, ortağı olmayan Allah´a dua edip ibadette bulunma­larını sağlamasını; abdesti mükemmel bir şekilde almalarını emretmesini beyan ediyordu. Abdest alırken yüzlerini, dirsek­lere kadar ellerim, mafsal-yumru kemiklerine kadar ayaklarını yıkamalarını, başlarını meshetmelerini; abdest hususunda aziz ve celil olan Allah´ın emirlerine uymalarını sağlamasını salıklı-yordu. Namazı vaktinde kılmalarını, rükû ve sücudu tamamla­malarım, alacakaranlık içinde sabah namazını kılmalarını te­min etmesini emrediyordu. Bundan sonra ganimetlerde 5´te birlik bölümün ahkâmını, zekat hükümlerine nisabına ve ne oranda zekat alınması gerektiğine dair bilgileri müslümanlara açıklamasını emrediyordu…

Bu mektupdan anlaşıldığına göre devlet yetkilileri zahiri malların zekatlarını toplamakla yükümlüdürler. İnsanların da hem zahirî, hem batını mallarının zekatlarım vermekle yüküm­lü oldukları, bu mektuptan anlaşılmaktadır. Her ne kadar batını malların zekatlarım ödeme işi mal sahiplerinin vicdanı­na kalmışsa da bunu vermeleri bir vecibedir. Kalplerdeki gizli­likleri en iyi bilen, elbette ki Yüce Allah´tır.

Necran Heyeti

Tevhid iktidarı Arabistan´a yayıldıktan ve her tarafı haki­miyeti altına aldıktan sonra, müşrikler peyderpey İslama gir­meye başladılar. Onlar çoğunlukla korkularından değil, aksine İslama olan rağbetlerinden dolayı müslüman oluyorlardı. Çün­kü putperestlik perdesi gözlerinin önünden kalkmış, atalarını taklid etme sapıklığının çemberinden kurtulmuş, Islamm nu­ruyla aydınlanmışlardı. Atalarının hiçbirşeye akıl erdiremedik­lerini, doğru yolu bulamadıklarını idrak etmişlerdi. İslamiyet, artık insanları bizzat kendine davet eder hale gelmişti. İnsan­ların gözlerindeki cahiliyet körlüğü ve putperestlik perdesi kalktıktan sonra herkes İslama akın akın gelmeye başlamıştı. Yahudi ve Hıristiyanlara gelince, Yahudilerin peygamber efen­dimize karşı direndiklerini, hıyanet ve münafıklık içinde olduk­larını, diğer insanları -nefislerine dair eman akdi aldıktan son­ra dahi- müslümanlara karşı kışkırttıklarını önceki bölümlerde ani atmış iz dır. Bu insanlardan Peygamber efendimizin himaye­sinde bulunmayanlara gelince, Peygamber efendimiz cizye öde­meleri karşılığında bunlara da eman vermişti. Nitekim bu hu­susu peygamber efendimizin güney Arabistandaki Yemen emir­lerine yazdığı mektuplarda görmekteyiz. Onlar, mıntıkalarında yahudi ve mecusi kimselerin bir kısmının dinlerini değiştir-meksizin cizye ödemek istediklerini anlatmışlar; Peygamber efendimiz de, cizye ödemeleri karşılığında kendi dinlerinde ka­labileceklerini beyan buyurmuştu.

Hıristiyanlara gelince bunlar, Peygamber efendimizle sa­vaşmamışlar, ona karşı kimseyi kışkırtmamışlardı. Sadece Bizanslılar islam kuvvetlerine karşı saldırgan bir tavır takınmış­lardı. Hıristiyan araplara, özellikle Yemen´in güneyindeki hı-ristiyanlara gelince bunlar, Islama ve peygamber efendimize karşı nesebi bir sevgi ya da daha yakın bir derecede dostluk göstermişlerdi. Bu sebeple Cenab-ı Allah, müslümanlarla dost­luk ilişkisine giren hıristiyan araplar hakkında şöyle buyur­muştur:

“İnsanlar içerisinde, inananlara en yaman düşman olarak yahudileri ve (Allah´a) ortak koşanları bulursun. İnananlara sevgice en yakın olanları “Biz hıristiyanlarız” diyenleri bulur­sun. Çünkü onların içerisinde keşişler ve rahipler vardır ve on­lar büyüklük taslamazlar.”(Maıde, 82)

Bu, az ileride sözünü edeceğimiz Necran hırıstıyanlarmm genel bir Özelliğidir. Ayrıca onları heyet olarak Peygamber efendimizin yanına gelmeye iten hususî bir sebeb de vardı. Pey­gamber efendimiz onlara Islami daveti içeren ya da cizye öde­melerini veya kendileriyle savaşacağını bildiren bir mektup yazmıştı. Mektubun metni şöyle idi:

“Rahman ve Rahim olan Allah´ın adıyla. İbrahim, İshak ve Yagkub´un ilahının adıyla… imdi ben sizi Allah´a kulluk etme­ye, kullara ibadet etmekten vazgeçmeye, kulların velayetinden çıkıp Allah´ın velayeti altına girmeye davet ediyorum. Bu dave­time icabet etmezseniz cizye vereceksiniz. Buna da yanaşmadı­ğınız takdirde size savaş ilân ediyorum. Vesselam.77

Peygamber efendimiz bu mektubu onların piskoposlarına göndermişti. Piskopos bu mektubu okuyunca paniğe kapıldı. Hemezanlılardan Şurahbil bin Vedae adındaki bir adama ha­ber salıp yanına çağırttı. Halledilmesi zor bir problem çıktığı zaman piskopos bu Hemezanlı adamı çağırır, ona danışırdı.

Hemezanlı adam mektubu okuyunca piskopos: “Ya Eba Meryem senin bu husustaki görüşün nedir ” diye sordu. Şurah­bil dedi ki: Allah´ın İbrahim´e, İsmail´in soyuna peygamberlik vereceğini va´dettiğini biliyorsun. Eğer bu adam peygamber ise buna iman edecek misin Ama benim Peygamberlik hakkında bir görüşüm yoktur.” Piskopos onu yanından uzaklaştırdı ve başkalarını istişare için çağırdı. Hepsi de ŞurahbiPin verdiği ce­vabın aynısını verdiler. Bunun üzerine piskopos çan çalınması­nı emretti. Çan çalındı. Kiliselerde ateşler yakıldı. Çullar kaldırıldı. Vadinin aşağısında, yukarısında halk toplandı. Vadinin uzunluğu, hızlı giden süvarinin gidişiyle bir günlüktü. Piskopos onlara peygamberimizin mektubunu okudu ve bu husustaki gö­rüşlerini sordu. Neticede bir heyet gönderilip peygamberimizin haberini kendilerine getirmesi üzerinde görüş birliğine vardı­lar. Heyet Medine-i Münevvereye doğru yola çıktı. Peygamber efendimizin yanına geldiklerinde yolculuk elbiselerini çıkarıp süslü ve gösterişli elbiselerini giyip altın yüzükler taktılar. Sonra Peygamber efendimizin yanına girdiler. Peygamber efen­dimiz gece ve gündüz onlardan yüz çevirdi. Selamlarına karşı­lık vermedi. Bunlar Hz. Osman ile Abdurrahman bin Avf in ya­nına gittiler. Daha önceleri bu iki zat, ülkelerine gidip ticaretle uğraştıklarından dolayı, Necranlılar onları tanıyorlardı. Yanla­rına vardıklarında şöyle dediler: “Peygamberiniz bize bir mek­tup gönderdi. Biz de mektuba icabet ederek geldik. Yanına gir­diğimizde selam verdik, ama selamımıza karşılık vermedi. Onunla konuşmak istedik, ama bizimle konuşmaya yanaşma­dı. Şimdi size soruyoruz: Biz memleketimize geri dönelim mi ”

Hz. Osman ile Abdurrahman bin Avf, Hz. Ali´ye yönelerek ona sordular. “Ya Eba Hasen, bu kavim hakkında ne dersiniz ” Hz. Ali cevaben dedi ki: “Süslü elbiselerini ve parmaklarındaki altın yüzüklerini çıkarıp sefer elbiselerini yeniden giymelerini öneririm.” Heyettekiler bu öneriye uyup üzerlerindekini çıka­rıp yeniden sefer elbiselerini giydiler. Ve bu vaziyette peygam­ber efendimizin yanına varıp selam verdiler. Peygamber efendi­miz de selamlarına karşılık verdi. Onlar daha önceleri gurur ve kibirle alâyiş ve ihtişam içinde peygamber efendimizin yanına girdiklerinden dolayı peygamber efendimiz onlara yüz verme­mişti. Alâyiş içinde bir kralın huzuruna girmemiş olduklarını bildirmek için selamlarına mukabelede bulunmamıştı. Aksine yoksul hayatı yaşayan, şerefini mal ve giysilerden değil, Rah­man ve Rahim olan Allah´ın risaletinden alan bir peygamberin yanma girdiklerini onlara bildirmek istemişti. Bunun ötesinde peygamber efendimiz onlara yüz vermemekle gurur ve kibirle­rini kırmış, kendi yaşantısı gibi bir hayat yaşamalarını lisan-ı haliyle tavsiye temiş oluyordu. Peygamber (s.a.v.) efendimiz se­lamlarına mukabelede bulunduktan sonra diğer insanlara yap­tığı gibi gülümsemeye başladı. İkindi namazından sonra Mescid-i Nebeviye gelen bu heyete .güler yüzle mukabelede bulun­du. Bunlar doğuya yönelerek namaz kılmışlar; müslümanların bazıları bunları doğuya yönelik olarak namaz kılmaktan men´ etmek istemişlerse de kerem saltıibi ve müsamahakâr bir insan olan Peygamber efendimiz: “Onl ara ilişmeyin” diye talimat ver­miş, böylece onlar namazlarını rahatlıkla kılabilmişlerdi.

Bu heyet 60 kişiden müteşekkildi. 24 kişi büyüklerinden ve önde gelen şahsiyetlerindendi. i balarında üç kişi vardı ki bun­lar reis ya da reis konumundaki kimselerdi. Birincileri Akih is­minde bir zat idi ki onların emirleriydi. Görüşüne uyarlardı. Meşveret sahipleriydi. Onun taı/-şivelerinin dışına çıkmazlardı. Asıl adı Abdülmesih idi. İkinci şjahıs ise Seyyid isminde bir zat olup temsilcileriydi. Toplantı ve sefer hallerinde de sorumluları idi. Üçüncü şahıs ise Beni Bekir bin Vail´in kardeşi olan Ebu Harise bin Alkame idi. Piskopos sları ve bilgili bir zat idi. Okul­larının yöneticisiydi. Ebu Harise;, aralarında şerefli bir şahsiyet olduğundan dolayı itibar görürdü. Kitaplarını okuyup incele­mişti. Hıristiyan Rumların hükümdarları ona yüksek payeler vermiş, çeşitli ikramlarda bulunmuş ve hizmetçiler tahsis et­mişlerdi. Onun için kiliseler inşı ı etmiş ilim ve içtihat sahibi bir kişi olduğundan dolayı da ona çeşitli izzet ve ikramlarda bulun­muşlardı. Uzakta oldukları halele bu hükümdarlar, Ebu Harise aracılığıyla Necranlıları nüfuz t /e iktidarları altında tutmasını bilmişlerdi. Gerek yüzüne karş ı, gerek gıyabında Ebu Harise Peygamber efendimize tazimde bulunurdu. Rivayete göre Ebu Harise, Peygamber efendimizin yanına gelirken bir katıra bin­mişti. Yanı başında kardeşi de ´ benzeri bir katıra binmişti. Ebu Harise´nin katırı tökezleyince kardeşi “Uzaktaki şahıs tökezle-seydi keşkeF* demiş, bu bedduas lyla peygamber efendimizi kas-tetdiği için Ebu Harise ona şu cevabı vermişti: “Sen tökezleyip düşesin! Şüphesiz Allah´a and olsun ki o, beklemekte olduğu­muz ümmî peygamberdir.”

Böyle deyince kardeşi: “Mailem onun peygamber olduğunu biliyorsun, ne diye ona uymuyoi ~sun ” diye sormuştu. Ebu Hari­se ise kardeşinin sorusuna şöy le cevap vermişti: “Romalıların bize yaptıkları ikramları görüy ´orsun. Onlar bizi şereflendirdi­ler, bize mal verip ikramda b ulundular. Muhammed´e uyar­sam, elimdeki şu makam ve ser veti geri alırlar” Kürz bin Alkame adındaki kardeşinin İsrarı üzerine Ebu Harise nihayet müs-lüman olmuştu.

îbn İshak´ın rivayetine göne Abdullah bin Abbas şöyle de­miştir: Necranlı hıristiyanlarla: yahudi alimleri bir araya gele­rek Resulullah(s.a.v)´in huzuruna vardılar. Yahudi alimleri de­diler ki: ibrahim de bir yahudi idi. Hrıstiyanlar da ibrahim´in ancak hristiyan bir kişi olduğunu iddia ettiler. Bunun üzerine Cenab-ı Allah şu ayeti Kerimeyi inzal buyurdu:

“ibrahim ne yahudi, ne de Hristiyandı; dosdoğru bir müslü-mandı. Müşriklerden de değildıl. Doğrusu, insanların İbrahim´e en yakın olanı, ona uyanlar, bu peygamber ve müminlerdir. Allah da mü´minlerin dostudur. ”
Bazı yahudi alimleri: “Ey Muhammed Hıristiyanların Mer­yem oğlu İsa´ya taptıkları gibi bizim de sana tapmamızı mı is­tiyorsun ” diye sordular.

Necranlı hıristiyanlardan biri de: “Ey Muhammed, sen biz­den bunu mu istiyorsun bizi lıuna mı davet ediyorsun ” diye sorunca Resulullah (s.a.v.) eifendimiz şu cevabı verdi: “Al­lah´tan başkasına tapmaktan, ya da Allah´tan başkasına tapıl-masını emretmekten Allah´a sığınırım. Allah beni bununla gön­dermedi ve bana böyle yapmamı emretmedi.” Böyle dedikten sonra Cenab-ı Allah şu ayeti Kelimeyi inzal buyurdu:

“Hiç bir insana yakışmaz }ıi, Allah ona Kitap, hüküm ve peygamberlik versin de sonra d o kalksın) insanlara: Allah´ı bı­rakıp bana kullar olun.” desin; fakat “öğrettiğiniz ve okuduğu­nuz Kitap gereğince Rabba haliı s kullar olun.!” der ve size: “Me­lekleri ve peygamberleri tanrıla, r edinin!” diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra, sie inkarı emreder mi ” (ai-i lmran:79-80) ´

Sonra peygamber efendimiz Hıristiyanlardan ve Yahudiler­den ve atalarından alman ahdi ve kendi nefislerine karşı yap­tıkları ikrarı onlara hatırlatıp şı ı ayeti Kerimeyi okudu:

“Allah, peygamberlerden şöyl \e söz almıştı: “Bakın size kitap ve hikmet verdim, sonra yanımı r,da bulunan (kitaplar)fı doğru­layıcı bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanacak ve ona mutlaka yardım edeceksiniz! Bı ınu kabul ettiniz mi Ve bu hu­susta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı demişti. “Kabul ettik!”

dediler.” (AI-i îmran:8l)

Nihayet Necranlılar Peygamber efendimizden, Meryem oğlu İsa´nın durumunu sorduklarında onlara, Meryem oğlu îsa´nm Allah katından gönderilmiş olan bir elçi olduğunu ifade etti. Ali-Î îmran Suresinde İsa peygamberle ilgili olan ayeti kerime­leri okudu. Bundan sonra Hıristiyanlar, suallerini yöneltmeye başladılar ve: “Biz hıristiyanlarız, Isa hakkında ne dersin Eğer sen bir peygamber isen onun hakkında söylediklerini öğ­renmek isteriz” Onların bu suallerine cevap olarak Peygamber efendimiz şu ayeti Kerimeleri okudu:

“Allah yanında îsa´nm durumu, Adem´in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona (ol) ” dedi. Artık olur… (Bu) Rabbinden gelen gerçektir. Öyleyse kuşkulananlardan olma. Kim sana gelen ilimden sonra seninle tartışmaya kalkarsa de ki” Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadın­larınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden lanetle dua edelim de, yalancıların üstüne Allah´ın lanetini di­leyelim!” (Al-i îmran:59-61)

Hıristiyanlar bu lanetleşme işine yaklaşmadılar ve benimse­mediler. Sabah olunca Peygamber (s.a.v.) efendimiz Bu lanet­leşme işini kendilerine haber verdikten sonra Hasan ile Hüse­yin´i ellerinden tutup getirmiş, Fatıma da arkasından, yürüye­rek gelmişti. O sırada Peygamber efendimizin bir kaç zevcesi vardıysa da onlardan birini seçmemişti. Önceki sayfada sözetti-ğimiz üç kişinin yanısıra Necranlı heyet, başlarında Reisleri Şurahbille birlikte geldiler. Peygamber efendimiz onlarla lânetleşmek isteyince, Şurahbil şöyle dedi: “Vadi halkının alt ve üst tarafı toplanıp bir araya geldiklerinde benim görüşümün dışına çıkmazlar. Allah´a andolsun ki bu zat bir hükümdar ol­saydı teklifini reddettiğimiz zaman, gözlerinde mızrak sapla­nan ilk araplar biz olurduk. Onun ve ashabının Önünden helak edilmedikçe geçilmez ve bırakılmazdık. Eğer bu zat, gönderil-miş bir peygamberse, kendisi bizimle lânetleşince, bizden yeryü­zünde hiçbirşey, hiçbir kimse kalmaz, helak olur!”

Sonra :”Ey Şurahbil bu hususta senin bir önerin olacak mı ” diye soranlara şöyle cevap verdi: uBen onu bu işte hakem kılmayı uygun görüyorum. Çünkü ben bu zatın hiçbir zaman haksız bir hüküm vermeyeceğini sanıyorum.” dedi. Görüşünün dışına çıkmadıkları Şurahbil, Resulullah (s.a.v.)´in yanına vararak şöyle dedi: “Ben seninle lânetleşmekten daha hayırlı birşey düşünüyorum.” Peygamber efendimiz: “O nedir ” diye sorunca Şurahbil şöyle bir açıklamada bulundu: “Sen bugün, geceye ka­dar; geceden de sabaha kadar hükmünü ver, kararını açıkla. Bizim hakkımızda her ne hüküm vereceksen o muteber olacak­tır.”

Resulullah (s.a.v.) efendimiz Şurahbil ve izleyicileri üzerin­de sözünün geçerli olacağına güvenerek Şurahbil´e: “İzleyicile­rinden seni kınamaya, yermeye kalkışacak kimseler bulunabilir mi ” diye sordu. Şurahbil: “Sor şu iki arkadaşıma!” dedi. Ar­kadaşları da: uBaşından sonuna kadar bütün vadi halkı, Şu-rahbil´in görüşünün dışına çıkmaz” dediler. Bunun üzerine peygamber efendimiz onlar hakkında şu yazılı hükmünü verdi. Ve mektubu onlara teslim etti. Mektupta şunlar yazılıydı:

“Rahman ve Rahim olan Allah´ın adıyla. Bu, Allah´ın pey­gamberi Muhammed(s.a.v)´in Necran halkına yazdığı bir yazı­dır. Necranlıların beyaz, kırmızı, sarı herçeşit nakitleriyle mey­ve ve mahsulleri ve köleleri hakkında Resulullah´ın hükmü:

Bunların hepsini, kendilerine bırakırsın. Buna karşı onlar her yıl Sefer ayında 1000 ve her Recep ayında 1000 adet olmak üzere 2000 adet elbise, her elbise ile birlikte birer okka gümüş de ödeyeceklerdir. Her elbise, bir okka yani 40 dirhem değerin­de olacaktır. Elbiselerin haraç vergisine nazaran fazlalığı veya okka kıymetinden eksikliği hesaplanacaktır. Onların haraç ola­rak Ödemeleri gereken binek hayvanları, atlar, zırhlı gömlekler veya diğer mallar kendilerinden hesapla alınacaktır.

Elçilerimin 20 gün veya daha az veya 30 gün veya daha az müddetle konuklanmaları ve ağırlanmalarıyla Necranlılar yü­kümlüdürler. Elçilerim bir aydan fazla tutulamaz, bekletile­mezler.

Yemen´de bir savaş, bir yaramazlık baş gösterdiği zaman, Necranlılar, emanet olarak 30 adet zırh gömlek, 30 at ve 30 de­ve vermekle yükümlüdürler.

Elçilerime emanet olarak verilen zırh, at, deve ve diğer mal­lar -bunlardan telef olanları da tazmin edilmek üzere- Necran-lılara iade edilinceye kadar elçilerimin kefareti altındadır.

Necran ve Necran´a bağlı yerlerdekileri malları, canları yurtları, dinleri, hazır bulunanları, hazır bulunmayanları, kiliseleri, Ruhbanlıkları, Piskoposlukları, az veya çok ellerinin altındaki herşeyleri, Allah´ın himayesinde ve Allah Resulü Muhammed(s.a. v.)in himayesindetir.

Piskopos, piskoposluğundan, papaz papazlığından, rahip rahipliğinden değiştirilmeyecek, döndürülmeyecek, bulunduk­ları hal ve durumları, haklarından herhangi bir hak da değiş-tirilmeyecektir.

Artık faiz alıp vermek yoktur. Necranlılara zulüm ve kötü­lük yapılmayacaktır. Cahiliyet devrinden kalma kan davası da güdülmeyecektir. Onların ne mallarından Öşür alınacak, ne as­ker gelip yurtlarını çiğneyecek, ne de kendileri savaş için topla­nacaktır. Necranda kim bir hak talebinde bulunacaksa arala­rında insaf ve adalet üzerine davranılacaktır. Ne zulüm yapıla­cak, ne de zulme uğranacaktır. Gelecekte faiz yiyen kişi, hima­yemden uzak kalır. Onlardan hiçkimse başkasının yaptığı bu sahifede yazılı yükümlülüklerin üşenmeden gereğini yerine ge­tirdikleri hayırhahlık gösterdikleri ve iyi davrandıkları takdir­de Allah´ın emri gelinceye kadar, Allah´ın ve Peygamber´in te­melli himayesi altında bulunacaklardır.”

Ebu Süfyan bin Harb, Gaylan bin Amr, Malik bin Avf, Akra´ bin Habis el-Hanzeli ve Mugire bin Şu´be gibi Peygamber efen­dimizin meclisinde hazır bulunan sahabiler bu vesika üzerinde şahit oldular.

Bu bir nevi Zımmilik akti yerindeki bir yazı idi. Hıristiyan­lıklarında kaldıkları sürece bu yazının kefareti altında kala­caklardı. Ama tamamı ya da bir kısmı îslamiyeti din olarak seçtiği takdirde müslüman olanlar, diğer mü´minlerin hükmü­ne tabi olacaklardı. Onlarla diğer müslümanlann arasında her­hangi bir fark kalmayacaktı.

Necranlı piskopos ve rahiplerden İslama girip peygamber efendimizin nübüvvetini kabul edenler olmuştu. Onun, İbrahim oğlu İsmail neslinden gelmesi beklenen peygamber olduğuna inanmışlardı.

Rahiplerden biri İslama meyletmiş, peygamber efendimizin yanına gitmiş, ona bir aba hediye etmişti. Peygamber efendimi­zin yanına gelip vahyin nasıl indiğini, İslamm farzlarının, hudûd ve sünnetlerini neler olduğunu Öğrenmek istemişti. Bu­nunla birlikte İslamiyeti kabul etmemiş, ancak kavmine dönüp tekrar gelmek üzere peygamber efendimizden izin istemiş ve: “Memleketime gitmem gerekiyor, înşaallah yine sana gelece­ğim” demişti. Böyle diyerek gittikten sonra peygamber efendi­mizin vefatına kadar bir daha dönmemişti. Öyle anlaşılıyor ki bu olay, hicri lO.senede vuku bulmuştur.

Necran heyetinden bahsederken Seyyid, Akıp ve Ebu Haris adında üç kişiden söz etmiştik. Bunlar peygamber efendimizin yanında kalarak onun konuşmalarını dinliyor, hal ve harekatı­nı izleyip durumunu öğreniyorlardı. Fakat bunlar Şurahbilin heyetinden ayrı bir heyet olarak gelmişlerdi. Necran iklimleri, kiliseleri ve piskoposları ayrı olduğu için iki ayrı heyet halinde Necranlılar peygamber efendimizin yanına gelmişlerdi. Her ne ise.. Ebu Haris´in heyetinde Seyyid ile Akib adında iki zat daha vardı. Bunlar Peygamber efendimizden şu mealde bir yazı ala­rak Medine-i Münevvereden ayrılıp gitmişlerdi. Mektupta şun­lar yazılıydı:

“Rahman ve Rahim olan Allah´ın adıyla Peygamber Mu-hammed´den Piskopos Ebu Harise.. Necran Piskoposları, Ka­hinleri, Rahipleri, Köleleri, Hülasa bütün halkı, ellerinin altın­da bulunan az çok malları Allah ve Resulünün himayesinde-dir. Hiçbir piskopos piskoposluğundan, hiçbir rahip rahipliğin­den, hiçbir kahin kahinliğinden alınıp değiştirilmeyecektir. Halkları hiçbir değişikliğe uğratılmayacak, yetkileri ellerinden alınmayacak, pozisyonları değiştirilmeyecektir. Bütün bu hu­suslar Allah ve Resulünün tekeffülü altındadır. Bir zalime meyletmeksizin, zalimlerle iş birliği yapmaksızın, düzenli bir şekilde yaşadıkları, Allah ve Resulünün fermanına uydukları takdirde bütün hakları kefaletimiz altındadır,9*

Bu peygamber efendimizin Necranlılara yazdığı en son yazı­dır´ki, zimmilik akdini içermektedir.

Bu Heyet Bize Neyi İspatlıyor

Görüldüğü gibi Necranlılarm iki heyeti vardı. Peygamber efendimiz onları İslama girmeye, ya da zimmilik akdi yapmaya davet etti. Bu takdirde müslümanlarla aynı haklara sahip ola­cak, aynı yükümlülüklere tabi olacaklardı. Bunu da kabul et­medikleri takdirde kendileriyle savaşılacaktı. Bunlar iki heyet halinde peygamber efendimizin yanına geldiler. Peygamber efendimiz bu heyetlerden her biri için bir eman akdi yazdı. Bunların mezhepleri ayrı değilse de kiliseleri ayrı olduğu için iki ayrı heyet halinde gelmişlerdi.

Bu ve diğer heyetler birden fazla olsalar da olmasalar da, îslamiyetin, savaş olmaksızın Arabistan´da yayılmaya başladığı­nı göstermektedir. Peygamber (s.a.v.) efendimiz kendisiyle sa­vaşmayan ve barış teklif eden kavimlerle savaşmazdı. Nitekim onun haberlerinden de bunu öğrenmekteyiz. Peygamber efendi­miz sırf din farklılığı için kimseyle savaşmış değildir. Ancak îs-lam davetinin milletlere güven içinde ulaşmasını sağlamak, emirlerin, hükümdarların, yahut rahiplerin veyahut din adam­larının islamiyet ile milletler arasına engel olarak girmelerini önlemek, insanların yüzlerini Allah´a yöneltip hak gördükleri dini seçmelerine rahat bir zemin hazırlamak için savaşmıştır. İslam davetinin, emirlerin zorlaması olmaksızın, dini ve gayri dini bir liderin teşvikine gerek kalmaksızın insanlar tarafından hak bir davet olarak duyulup dinlenmesi gerekiyordu.

Peygamber (s.a.v.) efendimiz, yanına gelen heyetleri hoş karşılıyor ve onlara güleryüzle mukabelede bulunuyordu. An­cak fakiri üzecek, kalbini alevlendirecek, cemaatler arasında tefrika yaratacak bir durumu bu heyetlerde müşahede ettiği zaman onlara yüzvermiyordu. Örneğin süslü, ipekli, altın sır­malı elbiseler giyinerek yanına gelen Karun gibi alayiş içinde bulunan heyetlere iltifat etmiyordu.

Peygamber (s.a.v.) efendimiz yanına gelen heyetleri güzel karşılayıp mescidlere girmelerinin caiz olduğuna delalet etmek­tedir, îslami ilimleri dinlemek ya da Hz. Ömer´in yaptığı gibi muahedeler akdetmek maksadıyla ehli kitap olmayan kimsele­rin de mescide girmelerinde ben bir sakınca görmüyorum. Bun­ların mescide girmeleri güzel bir davranıştır. Çünkü mescidler-de müslümanlarm namaz kılmakta olduklarını, farizaları eda ettiklerini, Peygamber efendimizi cemaatın çepeçevre kuşatmış olduğunu müşahede ediyorlardı. Bu da onların kalplerine tesir bırakıyordu. Ve hak davetçisinin çağrısına icabet etmelerine zemin hazırlıyordu.

İman ve Teslimiyet

Burada Necran heyeti ile ilgili olarak îbn Kayyım´ın ortaya attığı bir mesele vardır. Onların bir kısmı, peygamber efendi­mizin, Tevrat ve İncil´de geleceği müjdelenen bir peygamber ol­duğunu ilan ediyorlar. Ancak islam davetçisine teslimiyet gös­tererek, Kur´an-ın hükmüne rızayla taalerini ilan ederek icabet etmiyorlardı. Peygamber efendimizin öldürüleceği korkusuyla iman etmiyorlardı. Îbn Kayyım bunu İslamiyet ya da iman vas­fına sığamıyacağını ifade etmektedir. Çünkü iman sadece bil­mekten ibaret değildir. Aksine iman; bilmek, tasdik etmek ve teslimiyet arz etmektedir. Eğer bu nitelikler bir arada bulun­mazsa iman da yok demektir. Çünkü bu durumda teslimiyet ve inanmak durumu mevcut olmamaktadır. Bu gerçekten de doğ­ru bir sözdür. Çünkü iman eden bir kimsenin, müslümanların velayeti altına girmesi ve mü´min cemaate katılması imanlı kimselerle dost olması gerekmektedir. Allah´a teslim olması ge­rekmektedir. Nitekim bu hususta yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: “Sizin dostunuz ancak Allah, O´nun elçisi ve mü´minlerdir ” (Maide: 55)

Biz teslimiyet ve imanın iki kısımda olduğunu görmekteyiz: Kalbî iman, güçlü bir düşmandan korkmak nedeniyle yahut in­sanları inanmaya yöneltmek amacıyla imanı gizlemek. Pey­gamber efendimiz Sakifli heyetteki şahısların bir kısmının imanlarım gizlemelerine izin vermişti. Çünkü böylelerinin kalplerinde hakiki iman, anlam olarak mevcuttu. Bunlar farz­ları eda ediyorlardı. Ancak imanlarını sürdürmekten korkuyor­lardı. Kalplerinde tasdik ve inanç bulunduğundan dolayı iman­larını gizlemelerine müsaade edilmiş ve bu şekilde inanmakla yetinmişlerdi.

îkinci kısma gelince, bu imanda, bazı müşriklerin bilip tanı­maları gibi bilip tanıma, yani marifet vardır. Bu marifetin izi de lisanen tasdik etmektir. Böyleleri marifetlerini açığa vuru­yor ve Peygamber efendimize şöyle diyorlardı: “Senin peygam­ber olduğunu biliyoruz ancak müslüman olmuyoruz. Çünkü ya-hudilerin seni öldürmelerinden korkuyoruz.” Bunlar her ne ka­dar bilip tanıyorlarsa da inanmıyor, aksine inkâr ediyorlardı.

Beni S´ad Bin Bekir Heyetinin Gelişi

Bu heyet, Peygamber efendimizin yanına müslüman olarak gelen bir kişiden ibaretti. Peygamber efendimizi duyup dave­tinden haberdar olduktan ve îslamiyetin yayılışından, Allah´ın kelimesinin yücelik kazanıp iktidar olmasından sonra îslami-yetini ilan etmiş ve yola koyularak peygamber efendimizin ya­nına gelmişti. Bu davetin aslını sahibinden öğrenmek ve duy­duklarını pekiştirmek istemişti. Bu konuda îbn îshak şöyle der:

Bekir oğulları, Dammam bin Sa´lebe´yi elçi olarak peygam­ber efendimize gönderdiler. Medine´ye geldiğinde devesini Mes-cid-i Nebevi´nin kapısı Önünde çöktürüp bağladı. Sonra Mescide girdi. Peygamber efendimizin şahsını tanımadığından dolayı kaba bir lisanla: “Hanginiz Abdülmüttalib´in oğlusunuz1 ” diye sordu. Peygamber efendimiz de: “Abdülmuttalibin oğlu benimr dedi. Aralarında şöyle bir konuşma geçti:

Dammam dedi ki: “Sana bir şeyler soracağım ama ağır ko­nuşacağım bundan dolayı bana darılma”

Nezaketli bir insan olan Peygamber efendimiz şöyle cevap verdi: “Hayır sana darılmayacağım dilediğin şeyi sorabilirsin.” , Damamman dedi ki; “Senin ilahın, aşiretinin ilahı, senden öncekilerin ilahı, ve senden sonra gelecek olanların ilahı olan Allah aşkına söyle: Allah mı kendisine ibadet etmemizi ve ona hiçbir şeyi ortak koşmamızı, şu putları bir kenara atmamızı sa­na emretti

Resulullah (s.a.v.), “Evet” dedi.

Sonra Dammam îslamın farizalarını birer birer saydı. Na­maz farizasını, zekat farizasını, oruç farizasını ve hac farizasını birer birer sordu. Bunları sorarken de hep Allah aşkına diyerek soruyordu. Sorularını tamamladıktan sonra şöyle dedi: “Şeha-det ederim ki Allah´tan başka ilah yoktur Muhammed de O´nun kulu ve elçisidir. Ben saymış olduğum bu farizaları eda edece­ğim. Beni men ettiğin şeylerden de uzak duracağım. Ondan ne fazla ne de eksik hiçbirşey yapmayacağım” Böyle dedikten son­ra devesinin yanına dönmek üzere mescidden ayrıldı. Ayrılır­ken de Resulullah (s.a.v.)´i iyiliklerle övdü. Sonra mü´min bir kimse olarak kavmine döndüp Onları, hak şehadetini getirerek İslama davet etti. Ansızın karşılarına çıkarak bir sürpriz yaptı. Putları inkar ettiğini duyurdu ve “hat ve Uzza ne kötü şeylerdir!” dedi. Böyle deyince de kavmi batıl inançlarından dolayı, Dammam´a bir kötülüğün ve musibetin gelmesinden korkup şöyle dediler: “Yavaş ol bakalım ey Dammam! Alacalık ve cüz-zam hastalığına yakalanmaktan kork!” böyle dediler… Zira putlara söğen kimselerin mutlaka alacalık ya da cüzzam hasta­lığına yakalanacağına inanıyorlardı. Böyle bir inanç onların ve­himlerine yerleşmişti. Ama Dammam onlara şu karşılığı verdi: “Lât ve Uzza ne zarar verebilirler, ne de fayda verebilirler. Şüphesiz ki Yüce Allah bir peygamber göndermiş, ona kitabını indirmiştir. O peygamber sizi, daha önce içinde bulunduğunuz cahiliyetten kurtarmıştır. Ben Allah´tan başka ilah bulunmadı­ğına ve Muhammed´in de O´nun kulu ve elçisi olduğuna şeha-det ediyorum. Ben onun yanından size emirlerini ve yasakları­nı getirdim.”

Kavmi, bu iman davetçisine icabet ettiler. îbn îshak der ki: Dammam´ın halkı imana davet ettiği günün akşamına kadar imana girmeyen bir tek erkek ve kadın kalmamış, hepsi müslü-man olmuşlardı.

Biz Dammam bin Saalebe´den daha faziletli bir elçinin Me­dine´ye geldiğini duymuş değiliz.

Bu kıssa bu ifadelerle Buhari ve Müslim´in sahihlerinde an­latılmaktadır ki, doğruluğu sabittir. Bu kıssa, îslamiyetin arap beldelerinin her tarafına yayılmış olduğunu ve tevhid davetine, fıtrat dinine, insanların ne derece hazır hale geldiğini göster­mektedir. Allah´ı tanımalarının yanısıra putperestlik sadece gözleri perdeleyen bir Örtü haline gelmişti ki onu da aydınlık saçan îslam hakikati ortadan kaldırmış ve böylece Arabis­tan´daki insanlar İslama girip tevhide sarılmışlardı.

Tecib Heyeti

Herkese hakikatlerinin ilân edildiği esnada arap beldelerin­deki insanların İslama girdiklerini ve tslamın hususiyetlerini öğrendiklerini, putperestlik perdesinin kalplerinden çıkıp gitti­ğini anlatmıştık. Çünkü cahiliyetleri dönemlerinde bile arap-lar, diğer insanlara göre tevhide daha yakındılar. Çünkü onlar Yüce Allah´ı tanıyor ve aralarında İbrahim´in dininin kalıntıları hala duruyordu. Allah´ın selatü selamı hem ibrahim´in, hem de peygamberimizin üzerine olsun.

Heyetlerin en hayırlısı olan Tecip heyeti Peygamber efendi­mizin yanma geldi. Müslüman olarak îslami emirleri infaz edip yasaklarından sakınarak gelmişlerdi. Beraberlerinde fakirle­rinden artakalan zekatlerini de getirmişlerdi. Onlarla ilgili ola­rak Peygamber (s.a.v.) efendimiz şöyle buyurmuştu: “Hidayet Allah´ın elindedir. Allah her kime hayır murad ederse onun kalbini îslanıa açar.” Bu ümmetin en doğru sözlüsü Ebu Bekir de şöyle demişti: “Ya Resulullah! Araplardan hiç biri şu Tecip kabilesinin gönderdiği heyet gibi bir heyet göndermiş değildir.”

Sonra bu heyetteki şahıslar peygamber efendimizden Kur´an-ı Kerim, sünnet ve tafsili ahkamla ilgili sorulan sorma­ya başladılar. Peygamber efendimiz de onlara bu sorularının cevaplarını yazdı. Medine´de fazla ikamet etmediler. “Niye ace­le ediyorsunuz ” diye sorulduğunda şu cevabı verdiler: “Arka­da bıraktıklarımızın yanına döküp Resulullah (s.a.v.)´i gördü­ğümüzü, onunla konuştuğumuzu ve onun bize vermiş olduğu cevapları onlara anlatacağız.”

Peygamber efendimiz bu heyettekilerin ağırlanmalarını emir buyurmuştu. Geri dönüp kalktıklarında Resulullah (s.a.v.)´in yanına vedalaşmak için gittiler. Peygamber efendimiz de kendi malından ve ganimetlerin beşte birinden onlara hedi­yeler vermesi için Bilal´i gönderdi. Peygamber efendimiz gani­metlerin beşte birlik bölümünü îslâm daveti için tahsis etmişti. Onlara verilen bu hediyeler, Müellefe-i Kulûba verilen mallar gibi değildi. Bunlar zaten îslâma kendiliklerinden ısınmış ola­rak gelmişlerdi. Bu hediyeler, Peygamber efendimizin onları sevmesinin ve onlardan razı olmasının bir işareti olarak kendi­lerine verilmişti. Onlara bu hediyeler birer birer verildikten sonra Peygamber efendimiz:”Ara/uzcfa hediye almadık bir kim­se kaldı mı ” diye sordu. Onlar da: “Bineklerimizin yanında bı­raktığımız bir çocuk kaldı o hediye almadı” dediler. Bu çocuk da Peygamber efendimizin yanına geldi ve şöyle dedi: “Ya Re­sulullah! Az önce sana gelip de ihtiyaçlarını karşıladığın toplu­luğun bir ferdiyim, benim de ihtiyacımı karşıla.” Peygamber efendimiz: “Senin ihtiyacın nedir ” diye sorunca. Çocuk şu ce­vabı verdi: “Benim ihtiyacım arkadaşlarımınkine benzemez.

Onlar her ne kadar İslama gönülden arzu duyarak, sadakala­rını yanında getirerek senin yanına gelmişlerse de Allah´a an-dolsun ki, ben yurdumdan buraya sırf şunun için geldim: Beni bağışlayıp merhamet ederek zenginliğimi gönlüme bırakması için yüce Allah´a dua et.” Peygamber efendimiz bu çocuğa yöne­lerek şöyle dua etti: “Allah´ım şunu bağışla ve kendisine mer­hamet et, zenginliğini de gönlüne bırak.” Böyle dedikten sonra arkadaşlarına verilen hediyeler gibi bu çocuğa da verilmesini emretti. Heyet nihayet yola koyuldu. 13 kişiden müteşekkildi­ler. Kavimlerine döndüler, sonra hicretin lO.senesinde Mina´da Veda haccı esnasında Peygamber efendimizle karşılaştılar. Çünkü Peygamber efendimiz Ci´rane umresinden sonra hacca gitmemiş sadece veda haccma son olarak gitmişti. O zaman da risaletini tamamlamış ve şu ayeti Kerime nazil olmuştu.

“Bugün size dininizi olgunlaştırdığı, size nimetimi tamam­ladım ve size din olarak îslamı beğendim” (Maide 3)

Peygamber efendimiz Minâ´da Tecipli heyetle karşılaştığın­da, kendisi için zenginliğinin gönlüne bırakılmasına ilişkin dua ettiği kanaatkar çocuğu sordu. Onlar da dediler ki: “Ya Resu-lullah onun gibisini asla görmedik. Allah´ın kendisine verdiği rızık konusunda ondan daha kanaatli bir kimse ile karşılaşma­dık. İnsanlar dünyayı paylaşacak olsalar dahi o bu paylaşma­ya dönüp bakmaz.” Peygamber efendimizin Refiki olaya intikal edişine kadar o çocuk hayatta kaldı. Sonra Yemenlilerle birlik­te memleketine döndü. Kavmi arasında yaşadı. Onlara Allah´ı ve îslamiyeti hatırlattı. Onlardan hiçbiri geri dönmedi.

Kudaadan Gelen S´ad Oğulları Heyeti

Araplar iki kısma ayrılıyorlardı. Bunlardan bir kısmı kendi Özgür iradeleriyle İslama girmişlerdi. Ve îslam cemaatini ilk oluşturanlar da bunlardı. Arabistanımn uzak, yakın her tara­fında İslama girenler bunlardı. Diğer kısma gelince bunlar, peygamber efendimizin´muannidleri, inkarcıları, hak davetini dinlemek ve gerilerindekilere de duyurmak amacıyla teslim al­mış, ittatına sokmuştu.

Bu iki kısmın dışında kalan kimselere gelince, bunlar gönül rızasıyla yollarını belirleyip peygamber efendimizin yanına gelmek ve ondan îslamı Öğrenmek mecburiyetinde kalmışlardı. Vakıdî´nin, Kudaa´dan gelen Sa´d heyetinin büyüğünden riva­yet ettiğine göre o şöyle demiştir: “Resulullah (s.a.v.) efendimi­ze kavminin gönderdiği elçilik heyeti arasında geldim. O sıra­larda Peygamber efendimiz Arap beldelerinin her tarafına ayak basmış, arapları ezmişti insanlar iki kısma ayrılmışlardı. Bir kısmı kendi gönül rızasıyla îslama girmiş, bir kısmı da kılıç korkusuyla teslim olmuşlardı. Heyetimiz Medine-i Münevvere-nin bir tarafında konakladı. Sonra çıkıp mescide gittik ve kapı­sının önünde durduk.”

Elçilik heyeti arasındaki bu yaşlı kişinin sözleri üzerinde bi­raz durmak istiyorum. Sözleri arasında, Peygamber efendimi­zin arapları ezdiğini ifade ediyor. Hiç de Öyle olmamıştı. Aksine Peygamber efendimiz kendisine silah çeken, mü´minlere eziyet veren muannit arapları ezmişti. .Maksadı da fitneyi ortadan kaldırmak ve dini sadece Allah´a mahsus kılmaktı. Arapların bir kısmı engellerin ortadan kalkmasından sonra îslama girmiş ve peygamber efendimizin zafer bulmasını beklemişlerdi. Diğer bazı bedevi araplar da kuvvetlenen ve güç sahibi olan Peygam­ber efendimizin dinine girmişlerdi ki bunlar hakkında Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştu.

“Arabiler “inandık” dediler “siz inanmadınız, fakat “islam olduk*´ deyin (Çünkü iman gönülden olur. islam ise itaat edip barışa girmek, savaşı bırakmaktır savaşı bırakmaklaîslam olup güvene giriniz). Fakat henüz iman kalplerine girmedi” (Hucurat: 14)

Sa´d oğulları heyeti Resulullah (s.a.v.) ´in mescidine girdiler. Onun cenaze namazı kılmakta olduğunu gördüler. Bu sebeble de mescidin bir köşesinde durup beklediler. Cenaze namazına iştirak etmediler. Namazdan sonra Resulullah (s.a.v.) ´le görüş­tüler onlara: “Siz müslüman mısınız ” diye sorunca onlar da evet dediler. Bu defa Peygamber efendimiz: “Kardeşinizin üze­rine cenaze namazını kılsaydınız ya!” deyince onlar şöyle dedi­ler: “Ya Resulullah! Seninle biatleşmeden önce cenaze namazı­nı kılmamızın caiz olmayacağını zannetmiştik.” Resulullah (s.a.v.) efendimiz: “Siz nerede Islama giridinizse artık orada müslüman sayılırdınız” diyerek İslama girebilmek için biatleş-meye ihtiyaç olmadığını belirtmek istedi. Biatleşmeden de îslama girme ameliyesi tamamlanır. Nerede Allah´tan başka ilah olmadığına ve Muhammed (s.a.v.)´in O´nun kulu ve elçisi oldu­ğuna şehadet getirirseniz tam bir müslüman olmuş olursunuz.

Bunlar Resulullah (s.a.v.) efendimize îslam üzere biat etti­ler, tslamın emirlerini yerine getirmek, Peygamber efendimizin emirlerine itaat edip yasaklarından sakınmak üzere biat etti­ler. Sonra yüklerinin yanına döndüler. Orada en küçüklerini bekçi olarak bırakmışlardı. Peygamber efendimiz, yaşı küçük bekçilerini de yanına getirmelerini istemişti. O da geldi, arka­daşları gibi Peygamber efendimizle biatleşti ve: “Kavmin en küçüğü onların hizmetçisidir” dedi. Böyle demekle o gencin on­lara hizmet etmesini onayladığını belirtmek istedi. Fakat bu küçük yaştaki bekçi, onlar arasında Kur´an-ı Kerim´i en iyi okuyan kimse idi. Onlara imamlık yapıyordu. Peygamber efen­dimiz onun için bereket duası yaptı. Memleketlerine dönmeye karar verdikleri esnada Peygamber efendimiz onlara hediyeler verilmesini emretti. Heyetteki her adama bir kaç okka gümüş verilmesini buyurdu. Şüphesiz ki bu da Peygamber efendimize tahsis edilen ganimetlerin beşte birlik bölümünden karşılanı­yordu. Bu bölümdeki malları peygamber efendimiz îslam dave­ti uğruna harcıyordu.

Fezzare Heyeti

Kitab´ül iktifa adlı eserde anlatıldığına göre Resulul-lah(s.a.v.) efendimizin Tebük savaşından dönüşünden sonra on küsur adamdan teşekkül eden Fezare oğulları heyeti Medine-i Münevvereye geldi. Aralarında Uyeyne bin Hısn´ın kardeşi oğlu Hasan bin Kays de vardı. Hasan, heyettekilerin yaşça en kü­çükleriydi. İslamiyeti kabul ederek Peygamber efendimizin ya­nına geldiler. Kıtlık içindeydiler. Binekleri zayıf ve cılızdı. Re­sulullah (s.a.v.) efendimiz, memleketlerinin durumunu sorunca hallerini ona şikayet ederek şöyle dediler: “Kıtlığa uğradık. Memleketimiz kıtlık içinde kaldı. Davarlarımız mahvoldu. Ara­zilerimiz çoraklaştı. Çoluk çocuğumuz aç kaldı. Bize yağmur yağdırması için Rabbine Dua et. Bizim için O´nun katında şe­faatçi ol. O da senin katında bizim için şefaatçi olsun.” Resu-lullah(s.a.v.) efendimiz onların Cenab-ı Allah hakkında bilgisiz ve cahil kimseler olduklarını görünce hidayet rehberliği yapıp irşadda bulunarak, yanlış konuşan adama hitaben şöyle dedi: “Yazıklar olsun sana! Aziz ve celil olan Rabbimin katında sizin için şefaatte bulunabilirim, ama Rabbim başkasının katında şefaatte bulunmaz. Kendisinden başka ilah yoktur. O Uludur kürsüsü göklerle yeri kaplamıştır. Adamın demirin altında ezi­lip ıhlaması gibi göklerle yerler de O´nun azamet ve celalinin ağırlığı altında ezilip ıhlamaktadır ´

Resulullah (s.a.v.) efendimiz bu heyettekilerin durumlarına bakıp acıdı. Yağmur yağdırması için Rabbine dua etti. Mimbere çıkıp ellerini semaya kaldırdı. Sadece yağmur duasında Pey­gamber efendimiz ellerim semaya kaldırırdı. Rabbine yalvarıp yakararak şöyle dua etmişti:

“Allah´ım beldelerine ve canlılarına su ver. Rahmetini yay, ölü beldelerini dirilt. Allah´ım rahatlatıcı, nebatları bitirici yağmur yağdır. Acil olsun, geç olmasın; faydalı olsun, zararlı olmasın. Allah´ım, Rahmet suyu yağdır. Azap suyu yağdırma yıkıp boğma ve yakma. Allah´ım bize yağmur yağdır. Bizi düş­manlarımıza muzaffer kıl.” Bu yakarıcı duayı, yaratılmışların içinde en sevimli zat olan Peygamber efendimiz Rabbine yönelt­mişti. Bu duasından sonra gök sağnaklar halinde yağmurlar yağdırmıştı. Fezare oğulları da kıtlıklarım giderecek miktarda yağmura kavuşmuşlardı.

Behra Heyeti

Vakıdî´nin anlattığına göre Yemen´den Medineye Behra he­yeti gelmişti. Bunlar 13 kişiden müteşekkildiler. Bineklerini sürerek Mikdad bin Esved´in kapısı önüne kadar vardılar. Ora­da konakladılar. Mikdad, çocukları için bir kazan tirit kaynat-mıştı. Bu tiridi konuklara takdim etti. Allah yemeği bereket­lendirdi. Heyettekiler yediler. Mikdad´ın çocuklarına da yetecek miktarda kalmıştı. Kazandaki tirid hiç eksilmemiş gibiydi. Mikdadma ile efradı yedikten sonra bir miktar daha kalmıştı ki bunu da küçük bir tabak içerisinde Peygamber efendimize gön­derdiler. O, Ümmü Seleme´nin evinde bulunmaktaydı. Peygam­ber efendimiz kendisine getirilen tiridden yemiş, kalanını yine Mikdad, gile göndermişti. Heyettekiler yine o tiridden yemişler, doymuşlardı. Fakat tirid yine tükenmemişti. Resulullah (s.a.v.)´in bereket duasıyla heyettekiîer, Medine-i Münevverede ikamet ettikleri sürece o tiridi yemişler bir türlü tüketememiş-lerdi. Bu harikulade bir durumdu. Müslüman oldular. İslam üzere Peygamber efendimizle biatleşip şöyle dediler: “Allah´tan başka ilah olmadığına , Muhammed´in de Allah elçisi olduğu­na şehadet ederiz.” Böyle dedikten sonra farizaları öğrendiler. Kur´an-ı Kerim´in bir kısmım ezberlediler. Birkaç gün ikamet ettikten sonra Peygamber efendimizle vedâlaştılar. Yanına ge­len bütün heyetlere yaptığı gibi ganimetlerin beşte birlik bölü­münden bunlara da hediyeler verdi.

Görüldüğü gibi kendilerine İslam daveti ulaşıp müslüman olduktan sonra bu heyetler Medine-i Münevvereye, Peygamber efendimizin yanına geliyorlardı. İslamiyetlerini pekiştirmek ve semanın bereketlerine kavuşmak için peygamber efendimizin yanına geliyorlardı.

Azre Heyetinin Gelişi

Hicri 9.senenin Sefer ayında Azre kabilesinden 12 kişilik bir heyet Medine-i Münevvereye geldi. Bunların Peygamber efen­dimizin dedesi Kusayy ile akrabalıkları vardı. Kusayy, ana ta­rafından bunların kardeşleri idi. Bu sebeble Peygamber efendi­miz hey e t tekil erin hangi kavimden olduklarını sordu. Sözcüleri şöyle dedi: “Tanıdığın bir kavimdeniz Kusayy´ın anne tarafın­dan kardeşleri olan Azre oğullarındanız. Kusayy´e yardım edip destek verenlerdeniz. Mekke-i Mükerremenin içinden, Huzaalı-larla Bekir oğullarını uzaklaştıranlardanız. Seninle aramızda akrabalık bağları vardır.” Resulullah (s.a.v.) efendimiz onlara: “Hoş geldiniz, safa geldiniz.” dedi. Onlar da müslüman oldular. Peygamber efendimiz onları müjdeledi. Cahiliyetten kalma bazı vehimlerini kafalarından sildi. Şam´ın feth edileceği müjdesini onlara verdi. Herakliyus´un Şam topraklarından kaçıp kendi ülkesinden bazı topraklara kapanacağını bildirdi. Gerçekten de bu müjdesi tahakkuk etti. Şam ülkesi, Yermük´ten sonra He­rakliyus´un hamimiyetinden kurtuldu. Herakliyus, Şam´dan çe­kilirken şöyle demişti: “Selam sana ey Suriye. Artık bir daha karşılaşmamak üzere sana selam olsun.”

Peygamber efendimiz heyetteki kimselerden, kahinlere soru sormamalarını istedi. Zira gaybı ancak Cenab-ı Allah bilirdi. Cahiliyye devrinde kendi inançlarına göre Allah´a takdim ettik­leri kurbanları kesmekten vazgeçmelerim istedi. Kurbanın sa­dece Kurban bayramında kesileceğini, bunun dışındaki kurban-larınsa sadece et olarak yenilebileceğini, manevi hiçbir değeri­nin olmayacağını bildirdi.

Bela Heyeti

Hicri 9.senenin Rebiül evvel ayında bu heyet Medine-i Mü-nevvereye geldi. Bunları Rüveyfi bin Sabit el-Belevi evine ko­nuk etti. Kaç kişiden müteşekkil oldukları bildirilmemektedir. Ancak çok sayıda olmadıkları Rüveyfi bin Sabit´in onları konuk etmekte güçlük çekmediğinden anlaşılmaktadır. Ev sahibi Ru-veyfî onları alıp peygamber efendimizin yanma getirmiş ve: “İşte bunlar benim kavmimdir” demişti. Peygamber efendimiz de: “Sana ve kavmine merhaba” dedi. Onlar da müslüman ol­dular. Peygamber efendimiz bu defa da şöyle dedi: “Sizi İslam yoluna iletip size hidayet veren Allah´a hamdolsun. İslam yolu dışında ölen herkes ateştedir.”

Bu heyette çok misafir sever olan yaşlı biri vardı. Evi misa­firle dolup taşardı. Ebu Dabip adındaki bu adam misafirlik hu­susunda peygamber efendimize şöyle bir soru yöneltmişti: “Ya Resulullah! Ben evimde misafir bulundurmayı arzulayan bir kimseyim. Ben bundan Ötürü sevap kazanır mıyım ” Peygam­ber efendimiz de şu cevabı vermişti: “Evet, sevap kazanırsın, zengine veya yoksula yapmış olduğun her iyilik sadakadır” Bu defa Ebu Dabip şöyle sormuştu: “Ya Resulullah misafirliğin süresi ne kadardır ” Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Üç gündür. Bundan fazlası sadakadır. Misafirin üç günden fazla senin yanında kalıp sana sıkıntı vermesi doğru olmaz.”

Ebu Dabip kaybolan koyun veya keçi ile devenin durumunu sorup şöyle dedi: “Ya Resulullah! Çölde yitik bir koyuna rasla-dım. Bunun hükmü nedir ”

Peygamber efendimiz buyurdu ki: “O sana yahut kardeşine yahut kurda kalır.” Ebu Dabip; ya çölde bulunan yitik bir deve­nin hükmü nedir ” diye sorunca Peygamber efendimiz şöyle cevap verdi: “Senin deveyle işin ne sahibi onu buluncaya kadar onu kendi haline bırak”

Bundan sonra bu heyet kendilerini konuk eden Ruveyfi bin Sabit el-Belevi´nin evine döndü. Peygamber efendimiz eline bir miktar hurma alıp bunların yanına gelir ve ev sahibine şöyle derdi: “Şu hurmalardan istifade et.n Heyettekiler hem bu hur­madan, hem de başka şeylerden yiyerek karınlarını doyururlar­dı.

Peygamber efendimizin bu heyete hitaben yapmış olduğu konuşma, îslami davranış kurallarından bazısını ve yitiklerle ilgili şer´î hükümleri içermektedir. Burada iki hususa işaret et­memiz gerekmektedir. Rivayet olunduğuna göre Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.” Güzel ahlaktan biri de konuk severliktir. Aslında bu, insani bağları kuvvetlendiren bir husustur. Konuk­severlik sayesinde insanlar arasında yardımlaşma ve sevgi bağ­ları teessüs eder. Konuk kabul etmek, çöllerde ve köy kesimin­de sosyal bir zarurettir. Kişi çöllerde yürürken geceleyin sığına­cak bir yer bulamadığında ancak birinin evine konuk olmak mecburiyetinde kalır. Onu kabul etmek, kırsal kesimde insanî bir zarurettir. Aynı zamanda bir fazilettir. Ancak kırsal kesim­den kentlere gelindiğinde bu zaruretin oranı hafifler. Köylerde bir nevi zaruret olan konuk severlik, kentlerde zaruret ölçüsün­den çıkıp iyilik ve mürüvvet kapsamına girmektedir. Konukse­verlik işte bu durumlara göre şer´i hükümlere.tabidir. Kişi çöl­de ve kırsal kesimde sığınacağı bir yer bulamadığı zaman onu bir konuk olarak kabul etmek vacip olur. Ama rahatlıkla barı­nabileceği bir yer bulan kimseyi konuk olarak kabul etmekse sevgi ve ülfet teessüsüne sebep olan bir iyilik olur.

Konuk kabul eden kişinin şeriate göre görevi açıklanmış ol­du. Konuğun kendisine gelince onun da, kendisini konuk ola­rak kabul eden kimsenin evinde uzun süre ikamet etmemesi ve ev sahibini sıkıntıya düşürmemesi gerekir. Ev sahibini sıkıntı­ya düşürme ihtimali söz konusu olduğu zaman, geceleme tekli­fini kabul etmemelidir. Buhari ve Müslim´in, Sahihlerinde itti­fak ettikleri bir hadisi şerifte peygamber efendimiz şöyle bu­yurmuştur:

“Allah´a ahiret gününe iman eden kişi komşusuna ikramda bulunsun ve ona hediye versin” Denilir ki ona ne kadar süreyle ikramda bulunmalıdır. Cevaben buyurdu ki: “Bir gün ve bir gece süreyle… Misafirlikte üç gün süreyledir. Bundan fazlası sadaka hükmüne tabi olur. Ev sahibini sıkıntıya bırakacak sü­reyle evinde ikamet etmek, misafire helal olmaz.” Bu heyetin haberi anlatılırken heyettekilerden biri peygamber efendimize, çölde kaybolup başkası tarafından bulunan koyun, keçi ve de­venin hükmünü sormuş. Peygamber efendimiz de deve ile ilgili hükmü açıklarken şöyle demiş: “Deveden sana ne Sahibi onu buluncaya kadar ona ilişme.” Çünkü sahibinin gözünden kay­bolduğu zaman sahibi onu araştırıp bulacaktır. Kaldı ki deve­nin kendisi de uzun süre çölde yalnız başına yaşayabilir. Sahi­binin gıyabında onu alıp götürmekse, sahibinin onu bulmasına engel olur. Çünkü sahibi onu aramaya çıkacaktır.”

Kişinin çölde bulduğu yitik koyuna gelince, çölde mera ve sı­ğınacak bir yer bulunmadığından dolayı onu bulan kişinin ala­bileceğini beyan eden peygamber efendimiz, şöyle buyurmuş­tur: UO koyun sana veya kardeşine veya kurda kalır.” Bu nas-tan da anlaşıldığına göre çöldeki yitik koyunu bulan kişinin o koyunu alıp kendine mal etmesi helaldir. Bu hadisin nassında hikmet vardır. Çünkü çölde bulunan koyunu başkalarına tarif etmek ve yitik olduğunu duyurmak çok zordur. Sahibinin de ta­nıtma yoluyla onu bulması uzak bir ihtimaldir. Çünkü onu ken­disine tarif edip tanıtacak bir kimse bulunamaz. Belki de o ko­yun bir sürüden geri kalmıştır. Bu durumda onu bulan kişiden ona daha yakın bir kimse yoktur. Öyleyse onu alıp götürebilir. Şayet hayvanı çölde kendi haline bırakacak olursa başkaları onu bulup, kesip etini yer. Bu bir ihtimaldir. Bazan da hiç kim­se ona rastlamaz ve hayvancağız açlıktan Ölüp gider. Yahut kurtlara yem olur. Bu ihtimalleri göz önüne aldıktan sonra, onu bulan kişinin kesip yemesi helal olmaktadır. Çünkü zayi olma ihtimali vardır. Halbuki malı zayi etmek caiz değildir. Bu varsayım, koyunun sahibi tarafından bilinmesine ve bulunma­sına imkan olmayan bir çölde başkası tarafından bulunmasıyla ilgilidir. Ama yitik olarak bulunan koyun, bir su kaynağına ve­ya insanların uğradığı bir ovaya yakın ise, bu durumda onu başkalarına tarif edip tanıtmak vacib olur. Gerçekten de çölde yitik bir koyuna raslayan bir kimse iki yoldan birini seçebilir:

1- Bu koyun sahrada bulunan bir yitik hükmündedir. Orada biten bazı otları yiyerek geçinir. Çünkü sahibi yoktur.

2- Yine bir koyun başkası tarafından bulunan bir yitik gibi­dir. Ancak tanınmayan bir sahibi vardır. Ve tanınmasına da imkan yoktur. Peygamber efendimiz bunun yitik mal hükmün­de olduğunu açıklamıştır. Ve bulan kişi tarafından alınabilece­ğini aksi takdirde kurtlara yem olacağını ifade buyurmuştur. Fıkıhçılar böyle bir yitiğin daha sonra sahibinin bulunabilece­ğini ve bu durumda eğer telef edilmiş ise kıymetinin sahibine verilmesi gerektiğini söylemişlerdir.

Zi-Mürre Heyeti

Araplar, peygamber efendimizin yanına geliyorlardı. Pey­gamber efendimiz de onları tanımaya, durumlarını Öğrenmeye çalışıyordu. Onüç kişiden teşekkül eden ve başlarında Haris bin Avfın bulunduğu zi-mürre heyeti de Peygamber efendimi­zin yanına gelmişti. Bunlar Peygamber efendimizle soylarının aynı olduğunu ifade ederek: “Ya Resulullah! Biz senin kavmin ve aşiretiniz. Lüey bin Galib´in nesliyiz” Peygamber efendimiz de onlara tebessüm ederek aşiretlerini sormuştu. Sonra aşiret­lerini nerede bıraktıklarını, memleketlerinin durumlarını Öğ­renmek istemişti. Çünkü bunlar Islama girmekle Peygamber Efendimizin reayası olmuşlardı. Haris şöyle demişti: “Biz şid­detli bir kıtlığa maruz kaldık. Hayvanlarımızın kemiklerinde ilik kalmadı. Bizim için Allah´a dua et.” Peygamber Efendimiz de: “Allah´ım onlara yağmur yar-dır.” diyerek duâ etmişti.

Zi-Mürre heyeti, Medine´de birkaç gün ikamet ettikten son­ra, memleketlerine dönmek üzere, vedalaşmak için Peygamber efendimizin yanına gelmişlerdi. Peygamber efendimiz de Bi-lal´e, onlara hediyeler vermesini emretmiş. Bunun üzerine Bilal her bir şahsa on okka gümüş vermişti. Yalnız Haris´e on iki ok­ka vermişti. Bundan sonra memleketlerine dönmüşler, orada yağmur yağmakta olduğunu görmüşlerdi. Yağmurun ne za­mandan beri yağmakta olduğunu sorduklarında; Peygamber efendimizin yağmur duası yaptığı andan itibaren yağmaya baş­lamış olduğunu öğrenmişlerdi.

Havlan Heyeti

Havlan hayeti Allah ve Resulüne iman eden bir kavmin temsilcileri olarak on kişiden kurulu olarak hicri onuncu sene­nin Şaban ayında Resulullah (s.a.v.)´e geldiler. Sözcüleri şöyle dedi: “Ya Resulallah! Biz Allah´a iman ve Allah´ın Resulünü tastik ediyoruz. Bizim bir ikramımız, gerimizdeki olan kavmi­mizden olanları da kapsamaktadır. Biz develeri mahmuzlaya-rak sert ve katı yerlerle dağlar ve ovaları aşıp sana gelmiş bu­lunuyoruz. Allah ve Resulünün üzerimizdeki nimeti sayesinde­dir ki seni ziyarete geldik.”

Resulullah (s.a.v.) onlara şöyle dedi: “Bana gelişinizi anlatı­nız. Şüphesiz develerinizin attığı her adım karşılığında her bi­rinize bir sevap vardır. Bana ziyaretçiler olarak geldiğinizi söy­lüyorsunuz, şüphesiz beni Medine´de ziyaret eden kimse Kıya­met gününde yanı başımda olacaktır.”

Havi anlıların (Ammi enes) diye adlandırdıkları ve kendisine meftun oldukları bir putları vardı. Kendi asılsız vehimleri ne­deniyle o putun harikulade haller izhar ettiğine -aslında Ce-nab-ı Allah tarafından bahsedildiği halde- bazı nimetler verdi­ğine inanırlardı. Ona meftun olduklarından dolayı bu gibi hari­kulade halleri ondan bilirlerdi. îmanlarını ilan ettikten ve mü´min olduklarını açıkladıktan sonra peygamber efendimiz onların gerçekten inanmış olduklarını anladı. Ve putlarını ne yaptıklarını sordu. Ayrıca kavimlerinden kimin iman ettiğini, kimin de putperestlikte kaldığını öğrenmek için sordu. Resulul­lah (s.a.v)´in sorusu şöyle idi: ´Ammi Enes´e ne oldu ”

Dediler ki: “Sana müjdeler olsun Ya Resulallah. Cenab-ı Al­lah tarafından getirdiğin yeni din onun yerine geçti. Ancak bi­zim yaşlı bir erkekle acuze bir kadın ona hala inanıp bağlan­maktadırlar. Eğer memleketimize dönersek Allah´ın izniyle Am­mi Enes denen putu yıkacağız. Çünkü daha önceleri ona alda-nıp fitneye düşmüştük.”

Resulullah (s.a.v.) efendimiz onların haberlerini araştırıyor. Durumlarını öğreniyordu. İman öncesi hallerini anlamak isti­yor ve şöyle soruyordu: “Ammi Enes putunun, sizi içine düşür­düğü fitnelerin en büyüğü hangisidir ´

Sözcüleri dedi ki: “Şiddetli bir kıtlığa maruz kalmıştık. Öyle ki, çürümüş kemikleri yemek mecburiyetinde kalmıştık. Olanca mal varlığımızı topladık. Yüz sığır alarak Ammi Enes putuna kurban ettik. Bu kurbanların tümünü bir sabah vakti kesip yır­tıcı hayvanlara terkettik. Halbuki o hayvanlardan daha muh­taç durumdaydık. O esnada yağmur yağmaya başladı. Otlar yeşerip o kadar uzadı ve yükseldi ki Erkeklerin boyunu bile aş­tı. Otlar arasında dolaşan erkekler görünmez hale geldiler ve sözcümüz: “Ammi Enes putu bize in´amda bulundu” dedi.

Bu garip raslantı onları fitneye düşürmüştü. Yağmuru ken­dilerine Ammi Enes putunun yağdırdığına inanmışlardı. Hal­buki o ne bir fayda verebilir, ne de bir zarar dokundurabilirdi. Olaylar çoğu kez tesadüf esri olarak meydana geliyordu. Vehim ve kuruntu sahipleri ise bu olayların bir puta veya bir şahsa veya bir kahine veya bir büyücüye sığınma sonucunda meyda­na geldiğini sanıyorlardı, tşte bu bir fitneydi. Belki de bu tesa­düfi olaylar, hiç bir gücü olmayan ve hiç bir şey yapamayan putlara tapma sebebi olmuştu. Putperestler ürettikleri şeyle­rin yarısını kurban olarak o puta ayırıyor. Yansınızda Allah´a bırakıyorlardı. Allah´a bıraktıklarının bir kısmını putlarına da veriyorlardı. Ama putlarına ayırdıklarının bir kısmını Allah´a bırakmıyorlardı. Bütün bunları da bir ibadet zannı ile yapıyor­lardı.

Havlanlıların sözcüsü peygamber efendimize şöyle diyordu: “Ekin ve davarlarımızın bir kısmını kendi inancımıza göre pu­tumuza bir kısmını da Allah´a ayırıyorduk. Biz ekin eker, orta kısmını (en iyisini) puta ayırır ve orayı, onun adı ile anardırk. Ekinin bir tarafını da Allah´a ayırır ve orayı Allah´ın adı ile anardık. Allah´a tahsis ettiğimiz ekin iyi yetiştiği ve geliştiği zaman döner onu, Ammi Enese tahsis ederdik. Ammi Enese tahsis ettiğimiz ekin, iyi geliştiği ve yetiştiği zaman ise, onu Al­lah´a tahsis etmezdik.”

Resulullah (s.a.v.) efendimiz Cenab-ı Allah´ın, onların bu davranışım protesto eden bir ayet-i kerime inzal buyurduğunu ifade etti.

Cenab-ı Allah bu konuda şu ayet-i kerimeyi inzal buyur­muştur:

“Allah´ın yarattığı ekin(ler)den ve hayvanlardan Allah´a pay ayırdılar. Zanlarınca: “Bu Allah´a, bu da ortaklarımıza” dedi­ler. Ortakları için ayrılan Allah´a ulaşmıyor, fakat Allah için ayrılan, ortaklarına ulaşıyor. Ne kötü hüküm veriyorlar.!” (En´am:136)

işte böyle… Vehimleri onları bu şekilde kontrolü altına alıp onlara egemen olmuştu. Onlardan tevhit inancım söküp almış» ti. Peygamber efendimizin daveti ve onunla ilgili ilginç şeyler, bu vehimleri ortaya çıkarıyor, çürük ve asılsız inançlarını izhar ediyordu. Allah dilediği kulunu dosdoğru yola iletir.

Peygamber (s.a.v) efendimiz, onlara değerli öğütlerde bulun­du. Ahde vefalı olmalarını, emanete riayet etmelerini, komşula­rıyla iyi geçinmelerini, hiç kimseye haksızlık etmemelerini tav­siye buyurdu. Ve şöyle dedi: “Şüphesiz zulüm kıyamet günü­nün karanlığıdır”

Havlanlı heyet, peygamber efendimizden dinin farizalarını ve ahkamını sordular. O da onlara bu şeyleri öğretti. Birkaç gün daha ikamet ettikten sonra Medine-i münevvereden ayrıl­dılar. Ayrılırken de peygamber efendimiz onlara çeşitli hediye­ler verdi. Kavimlerine döndükleri zaman yüklerinin bağını çöz­meden koşup Ammi Enes putunu yıkmaya gittiler ve nihayet yıktılar.

Muharib Heyeti

Peygamber (sa.v.) efendimiz,hicret öncesi Mekke-i Mükerre-medeki ikametinin son iki senesinde, Hac mevsimlerinde bizzat kendi giderek kabileleri İslama davet etmeye başladı. Kureyşli-lerin az sayıda iman edenlerinin dışında başkalarının iman et­meyeceklerini anladıktan sonra Kendisi bizzat kabileleri İsla­ma davet etmeye koyuldu. Fakat onun davetine en şiddetli ve çok kaba bir şekilde red cevabı veren kabile, Muharip kabilesi olmuştu. Bunlar Peygamber efendimizin tevhid davetini kaba ve çirkin bir şekilde reddetmişlerdi. Çünkü kalpleri katılaşmış­tı. Bu nedenle de iman eden en son kabile bunlar olmuştu. He­yetleri ancak hicri lO.senede, yani veda haccınm yapıldığı sene­de iman ederek Peygamber efendimize gelmişlerdi. Gelen he­yet, 10 kişiden müteşekkil idi. Arkalarında bıraktıkları kavim­lerine vekalet ediyorlardı. Hem kavimlerinin hem kendilerinin müslüman olduklarını ilan etmişlerdi. Peygamber efendimizin misafiri olarak Medineye inmişlerdi. Bilal, her sabah ve akşam yanlarına geliyordu Onlarla görüşmeler yaptıktan sonra tekrar dönüyordu. Nihayet hem kendilerinin hem de kavimlerinin Is­lama girdiklerini ilan ederek Peygamber efendimizin yanına çıktılar. Bir gün peygamber efendimiz öğle vaktinden ikindi vaktine kadar yanlarında kalmıştı. Peygamber efendimiz bu heyetteki adamlardan birine uzun uzadıya bakmış ve adam da: aYa Resulullah zannedersem benden kuşkulanıyorsun ” diye sorunca Peygamber efendimiz şu cevabı vermişti: “Öyle sanıyo­rum ki senden bana bir kötülük dokunmuş.” Muharipli adam şöyle cevap vermişti: “Evet Allah´a hamdolsun ki sen bir za­manlar benle karşılaşmış ve konuşmuştun. Ama ben sana çir­kin kelimelerle cevap vermiştim. Ukaz panayırında davetini çok kaba bir şekilde reddetmiştim. O sıralarda sen kabileler arasında dolaşıp Islama davette bulunuyordun,” Adamın bu konuşmasına Peygamber efendimiz (Evet) kelimesiyle cevap vermiş ve bu defa Muharipli adam şöyle demişti: “O günkü ar­kadaşlarım arasında benden daha çok Islamdan uzak ve sana karşı benden daha çok kaba davranan bir kimse yoktu. Allah´a hamdolsun ki beni hayatta bıraktı da nihayet sana iman ettim ve seni tasdik ettim. O gün benimle beraber bulunan arkadaş­larımın tümü kendi dinleri, yani putperestlikleri içinde Öldü­ler.”

Peygamber (s.a.v) efendimiz: “Şüphesiz ki şu kalpler aziz ve celil olan Allah´ın elindedir” deyince Muharipli adam: “Ya Re-sulallah o gün sana ters cevap verdiğimden dolayı benim için Allah´tan mağfiret dile” diye yalvardı. Resulullah (s.a.v.) ise şu karşılığı verdi: “Şüphesiz ki İslamiyet kendisinden önceki küfür halini yok eder.” Bundan sonra heyettekiler Medine-i Münev-vereden ayrılarak memleketlerine döndüler.

Bu heyette Peygamber efendimizin bunları karşılaması ha­disesine iki açık olgu ile karşılaşıyoruz.

1- Yüce Allah bazen katı ve kaba olan kalpleri, inanmış ve yumuşamış kalpler haline getiriyor.

2- Sapık ve şerre yönelen akıllar, Cenab-ı Allah tarafından gönderilen Hak nuruyla aydınlanıp hidayet yolunu, bulunca imana geliyor ve hakikat buluyorlar. Kalpleri halden hale dön­düren Allah, noksanlıklardan münezzeh ve yücedir.

Peygamber efendimizin ne kadar müsamahakar ve yumu­şak huylu olduğunu, kalplere hangi yönden yaklaşılabileceğini bildiğini bu olayda görmekteyiz.

Şada´ Heyeti

Bu heyet Yemendeki Şada´ halkından yüz kişilik bir grup halinde Medine-i Münevvereye geldi.

Peygamber efendimiz hicri 8.senede Cirane Umresini yapar­ken Kays bin Sad bin Ubade komutasında 400 kişilik askeri birliği Yemen´deki Şada´ halkına gönderdi. Askeri birliğin ora­ya yöneldiğinden haber alan bir zat, Peygamber efendimizin yanına geldi. O kişi, kavminin Islama yöneldiğini özellikle Mekke´nin fethinden sonra İslama olan rağbetlerinin daha da arttığını bildiğinden dolayı Peygamber efendimizin yanına ge­lerek şöyle dedi: İCYa Resulullah! Arkamda bıraktığım kavmi­min temsilcisi olarak sana geldim. Sen şu askeri birliği geri ça­ğır da ben kavmimi senin yanına getireyim.” Onun bu müraca­atı üzerine peygamber efendimiz askeri birliği geri çağırdı. Vakıdî´nin de tarihinde anlattığı gibi adı Ziyad bin Haris olan Sada´lı adam kavmine gitti. 15 kişilik bir heyet teşkil ederek peygamber efendimizin yanına getirdi. Sa´d bin Ubade: “Ya Re­sulullah; izin ver de bunlar benim evimde konuk olsunlar” de­di. Onları evinde ağırlayıp ikramda bulundu; giysiler giydirdi. Sonra da peygamber efendimizin yanına getirerek îslam üzeri­ne biatleştiler. Ve: “Biz, arkada bıraktığımız kavmimizin de adına biatte bulunuyoruz dediler: “Kavimlerine döndüler. Ara­larında islamiyet yayıldı. Zaten İslam dini asıl itibarıyla hak bir dindi. Bu fıtrat dininin, -inat etmedikleri veya ona karşı düşman olmadıkları takdirde- hakkı isteyen bir millet arasında yayılması tuhaf karşılanmamalıdır. Ayrıca Peygamber efendi­mize ve onun davetine düşman olan, bu düşmanlığını günden güne arttıran Mekkeyi mükerreme de fethedilmişti. Arap bel­delerinde iktidar, İslam´ın eline geçmişti. Artık arap beldelerin­de hükümran olan bir dinden Arapların geri durması doğru ol­mazdı. İslamiyet dinlerin en hayırlısıydı. O kalıcı ve hak bir din idi.

İslamiyet Şada´ mıntıkasında yayıldı. Sada´lı heyeti Sad bin Ubade´nin konuk etmesinden anlaşıldığına göre bu kabilenin Hazreçlilerle ilişkisi vardı. Bu sebeble bu heyetten sonra yüz kişilik ikinci bir heyet de “Veda haca” esnasında Peygamber efendimizin yanma gelmişti. Bu ikinci heyet müslüman olarak gelmişti. Şu halde Şada´ mıntıkasından Peygamber efendimize üç heyetin geldiğini söyleyebiliriz.

Birinci heyet: Ziyad bin Haris başkanlığında gelen heyet. Bu zat daha önce Peygamber efendimizin yanma gelerek mem­leketi üzerine gönderilen askeri birliğin geri çağrılmasını iste­miş ve kavminden bazı kimselerle heyet olarak gelip müslüman olacaklarını bildirmişti. Peygamber efendimiz de ona: “Ey Sa­da´lı kardeş, kavmin senin tavsiyelerine uyar ve sana itaat eder mi ” diye sormuş, O da O´na şu cevabı vermiş: “Evet benim sö­züme itaat ederler. Bu da Allah ve Resulünün bana bir lutfu-dur.”

İkinci heyet: Onbeş kişiden teşekkül ederek Ziyad adındaki şahısla birlikte gelen heyet: Bunları Sa´d bin Ubade konuk et­mişti. Bunlar îslam üzere peygamber efendimize biat etmiş ve işlamiyeti kendi kavimleri arasında yaymaya söz vermişlerdi.

Üçüncü heyet: Veda Haccı esnasında peygamber efendimiz ümmetiyle vedalaşırken yanına gelip kendisiyle görüşen Sada´lı heyet. O sırada peygamber efendimiz emaneti yerine getirmiş, Risaletini tebliğ etmişti. Sada´lı Ziyad bin Haris, bazı seferle­rinde peygamber efendimizle beraber olmuştu. Elle tutulur maddi mucizelerini görmüş böylece imanı artmıştı. Rivayete gö­re Resulullah (s,a.v) efendimiz çölde Ziyad ile birlikte gitmek­teyken: “Ey Sada´lı kardeş, yanında su var mı ” diye sormuş: Mataramda azıcık var” diye cevap verince, Peygamber efendi­miz: “Onu bana getir” demiş, Ziyad da getirmişti. Ziyad der ki: “Mataradaki suyu döktü. Sahabiler suyun üzerine üşüştüler. Sonra el ayasını mataranın ağzına dayadı ve parmaklarından her iki parmağın arasından sular aktığını gördüm.” Bu su ile Peygamber efendimiz abdest aldı. Ve ezan okunmasını emretti. Ziyad, Ezanı okuduktan sonra ikamet etti. İkameti Bilal yap­mak isteyince Peygamber efendimiz: “Namaz için ezan okuyan kimse ikameti de yapar” dedi. Ziyad bin Haris, kendisini kav­minin başına vali olarak atamasını isteyince, Peygamber efendimiz, onu kavmi tarafından emrine itaat edilen etkin bir kim­se gördüğü için vali tayin etti. Ayrıca Ziyad, kavmi arasında is­lam davetini yapmış bir kimseydi. İslamiyet ve de kavmi için hayırlı bir kimseydi. Onların, yönetimini üstlenmesi gerekirdi. Kaldı ki o, kendi şahsi çıkarı ve iktidar hırsı için değil, peygam­ber efendimizin uygun gördüğü bir amacı gerçekleştirmek için valilik istemişti ki bu da caizdir. Peygamber efendimizin: uBiz valiliği, isteyene vermeyiz ” mealindeki hadisine de ters düş­memektedir. Çünkü bu hadis hakkı uygulamak ve çalışmak için değil iktidar ve hakimiyet için valilik isteğinde bulunmak­tan sakmdırmaktadır. Ama Ziyad valilikte kalmak istememiş, istifasını vermişti. Emirlik ve zekat toplamaya defterlerini pey­gamber efendimize teslim etmişti. Bu olay şöyle gelişmişti:

Adamın biri, Ziyad´m kendilerine zulüm ettiğini peygamber efendimize şikayet etmişti. Peygamber efendimiz de: “Demek ki valiniz cahiliyet gururuna ve intikamına yakalanmış” de­mişti. Bu kıssadan anlaşıldığına göre peygamber efendimiz Zi-yad´ı görevden azletmiş ve şöyle demiş: “Emirlik de müslüman bir adam için hayır yoktur ” Şikayetçi şahıs Peygamber efendi­mizden, kendisine zekat malının bir kısmını vermesini istemiş. Peygamber efendimiz ona şöyle cevap vermişti: “Zekatları Ce-nab-ı Allah kendisine yakın olan bir meleğe veya kendisi katın­dan gönderilen bir Peygambere vermiş değildir. Ancak zekatla­rı Cenab-ı Allah sekiz sınıftaki insanlara vermeyi emretmiştir. Eğer sen bu sınıftaki insanlardan isen sana zekat veririm. Ama eğer zengin isen şunu iyi bil ki zekat, insanda baş ağırısı ve kalbinde hastalık meydana getirir.”

Ziyad bin Haris, bu konuşmalardan, valiliğin müslüman bir kimseye hayır getirmeyeceğini, aksine onun için bir iptila ola­cağını anlamış ve görevden istifa ederek Peygamber efendimize şöyle demişti: “Ya Resulullah şunlar iki kitaptır. Biri emirliğe, diğeri zekat toplama memurluğuna aittir. Sen bunları kabul buyur.” Resulullah (s.a.v) efendimiz, görevden istifa edişinin sebebini sorunca Ziyad, şu cevabı vermişti: “Senin, emirlikte müslüman bir adama hayır olmayacağını söylediğini işittim. Ben ise müslümanım. Zekat isteyen kimsenin şayet zengin ise bu zekatın, onun başında ağrı ve kalbinde hastalık meydana getireceğini söyledin. Ben ise zenginim”

Onun üzerine Resulullah (s.a.v) efendimiz Ziyad´ın istifasını kabul etmiş- Ancak bu görev için yerine bir adam tavsiye etme­sini istemişti. Ziyad da yerine tayin edilecek adamı peygamber efendimize bildirmişti. Görülüyor ki, Sada´lı heyet, Peygamber efendimizden ilim öğrenip imanı kazanmıştı. İnsanı doğru yola ileten, elbette ki Yüce Allah´tır.

Seleman Heyeti

Bu heyet Sahra´dan geldi. Müslüman olduğunu ilân etti. Durumlarından şikayetçi oldular. Yedi kişiden müteşekkil olan bu heyet de Habib bin Amr da vardı. Bunlar müslüman olmuş­lar, îslamiyetlerini ilan etmişlerdi.

Peygamber (s.a.v) efendimizden İslamiyet ve dini hakikatler hakkında sorular sormuşlardı. Bu sorularından biri de şuydu: “Amellerin en faziletlisi hangisidir ” Resulullah (s.a.v) efendi­miz: “Vaktinde kılınan namazdır” diye cevap verdi. Gerçekten de vaktinde kılınan namaz, amellerin en faziletlisidir. Çünkü vaktinde kılındığı takdirde namaz, sürekli olarak nefsi temizle­yip terbiye eder. Kalpteki paslar artınca Öğle vaktinde kılınan namaz, o pasları giderir. Yine birikmeye başlayınca ikindi vak­tinde kılınan namaz o pasları giderir. Yine birikmeye başlayın­ca yatsı vakti kılınan namaz da o pasları giderir ve namaz kı­lan kişi tertemiz olarak gece uykusuna yatar. Sabah olup da namazını kılınca günü temizce karşılar ve insanlara temiz dav­ranışlarda bulunur.

Bu heyet öğle ve ikindi namazını peygamber efendimizle birlikte kıldı. İkindi namazı, Öğle namazından daha kısa ve ha­fif idi. Peygamber efendimizle dost olup sohbete başladılar. Ül­kelerinin kuraklığından şikayetçi oldular. Peygamber efendi­miz de: “Allah´ım yurtlarında bunlara yağmur yağdır” diyerek dua etti.Peygamber efendimizle samimiyet kurduğu için Amr ona: “Ya Resulullah duâ ederken ellerini semaya kaldır. Çünkü böyle yapman, daha çok yağmur yağmasına sebeb olur ve daha güzeldir” dedi.Peygamber efendimiz de tebessüm ederek elleri­ni semaya kaldırdı; öyle ki, koltuk altlarındaki beyazlık görün­dü.

Peygamber efendimizin yanında üç gün süreyle misafir kal­dılar. Sonra yurtlarına döndüler. Peygamber efendimiz her bi­rine beş okka gümüş hediye etti. Hediyeleri dağıtan Bilal az­lıktan dolayı özür dileyerek: “Bugün bizim yanımızda daha fazla mal yoktur” dedi. Onlar da razı olup kanaat getirerek: “Bu çoktur ve güzeldir” dediler. Yurtlarına döndüklerinde yağ­mur yağmış olduğunu gördüler. Yağmurun ne zaman yağmaya başladığını sorup araştırdıklarında, Peygamber efendimizin duâ ettiği esnada yağmış olduğunu anladılar. Bu heyet, hicri 10.senenin Sefer ayında Medine-i Münevvereye gelmişti.

Gamid Heyeti

Bu heyet hicri 10.senede müslünıan olup Peygamber efendi­mizin yanına geldi. 10 kişiydiler. Medineye vardıklarında Bakîu´l-Garkad denen yerde konakladılar. Sonra peygamber efendimizin yanına varmak üzere oradan ayrıldılar. En genç olanlarını eşyalarının yanında bekçi olarak bıraktılar. Peygam­ber efendimizin huzuruna çıktılar, onlara Islamî hükümleri öğ­retti. Bu hükümleri özet olarak bildiren bir yazıyı onlara verdi. Bu bilgiler onların alışık oldukları cahiliyeti yıkıyordu. Bağlan­dıkları cahiliyet inancını yok ediyordu.

Bekçileri eşyaların yanında durmaktayken bir ara uykuya kalmış, o esnada arkadaşlarından birinin giysilerinin içinde bu­lunduğu heybesi çalınmıştı. Peygamber efendimizin yanına vardıklarında içlerinden birinin heybesinin çalındığını kendile­rine haber vererek şöyle dedi. “Eşyalarınızın yanında kimi bı­raktınız ” Onlar da : “En gencimizi bıraktık” diye cevap verin­ce Peygamber efendimiz: “Bekçiniz uyuya kaldı. Hırsızın biri gelip içinizden birinin heybesini alıp götürdü” dedi. Araların­dan biri dedi ki: uYa Resulallah bunlar arasında sadece benim heybem vardır.” Peygamber efendimiz bu defa: “Hırsız heybeyi aldı, ama yine yerine bıraktı” dedi.

Heyettekiler Peygamber efendimizin yanından çıkıp eşyala­rının yanına döndüler. Arkadaşlarını orada beklerken buldular. Peygamber efendimizin anlattığı hırsızlık olayını ona sordular. O da dedi ki: “Uykudan ürkerek uyandım. Arkadaşımın heybe­sinin kayıp olduğunu gördüm; aramaya başladım. Bir de baktim ki adamın biri bir tarafa oturmuş. Beni görünce kalkıp kaçmaya başladı. Ben de arkası sıra koşup onu yakalamak is­tedim. Onun vardığı yere varıp durdum. Baktım ki bir çukur izi var. Hemen çukuru açıp heybeyi çıkardı. Ben de elinden al­dım.” Heyettekiler: “Muhammed´in Allah Resulü olduğuna şe-hadet ederiz” dediler ve tekrar Peygamber efendimizin yanına dönerek durumun tıpkı kendisinin haber verdiği gibi cereyan ettiğini anlattılar. Öte yandan bekçi çocuk da müslüman olarak Peyggamber efendimize biatte bulundu. Peygamber efendimiz de Ubeyy bin Kab´e talimat vererek onlara Kur´an-ı Kerimden bazı ayetleri öğretti. Tabi bundan önce Peygamber efendimiz onlara îslamî hakikatlere ve hükümlere ilişkin Özet bilgileri içeren bir yazı da vermişti.

Diğer heyetleri hediyelendirdiği gibi bu heyetteki şahıslara da bir miktar hediye vermişti.

Ezd Heyeti

Bu heyetle ilgili haberleri “Marifetü´s-Sahabe” adlı kitabın­da Ebu Nuaym aktarmaktadır. Anlattığına göre bu heyet mü´min olarak Resulullah(s.a.v) efendimizin yanına gelip ko­nuştular. Görünüşleri, ağır başlılıkları ve konuşmaları peygam­ber efendimizin hoşuna gitti. Onlara: “Siz nesiniz ” diye sordu. Qn\ax”Müminlerizn dediler. Peygamberimiz gülümsedi ve “Her sözün bir hakikati vardır. Sizin sözünüzün ve imanınızın haki­kati nedir ” diye sorunca onlar şöyle cevap verdiler: “Onbeş haslettir. Beşi iman etmemizi, beşi de elçilerin vasıtasıyla bize bildirdiğin ve amel etmemizi istediğin şeylerdir. Geri kalan beş ise cahiliyet çağından şu ana kadar benimseyip adet edinegel-diğimiz şeylerdir.”

Peygamberimiz; “inanmanızı, elçilerim vasıtasıyla size em­rettiğim beş şey nedir ” diye sorunca onlar şöyle karşılık verdi­ler: “<sen, allah´a,=”” allah´ın=”” meleklerine,=”” kitaplarına,=”” peygamber­lerine=”” ve=”” öldükten=”” sonra=”” dirilmeye=”” inanmamızı=”” elçilerin=”” vasıta­sıyla=”” bize=”” emretmiştin”<br=””>
Peygamberimiz: “Amel etmenizi size emrettiğim beş şey ne­lerdir ” diye sorunca onlar şöyle karşılık verdiler. “Sen Al­lah´tan başka ilah olmadığını ve Muhammed de onun elçisidir dememizi, namaz kılmamızı, zekat vermemizi, Ramazan orucu­nu tutmamızı, yoluna güç yetince Beytullah´ı hac etmemizi bize elçilerin vasıtasıyla emretmiştin”

Peygamberimiz: uCahiliyet çağında benimseyip huy ve adet edinmiş olduğunuz beş şey nelerdir ” diye sordu.

Onlar şöyle karşılık verdiler: uBolluk zamanlarında nimete, hakkını yerine getirmek suretiyle şükür; bela ve musibet za­manlarında sabır ve tahammül etmek; uğranılan kazaya rıza; savaş meydanlarında düşmanla karşılaşınca sebat göstermek ve savaşa gerçekten girişip savaşın hakkını yerine getirmek, düşmanın üzülmesine sevinmeyi veya düşmanın sevinmesine üzülmeyi terketmektir.”

Peygamberimiz: “ilim ve hikmet sahibi kimseler derin anla­yışlılıkla az kalsın peygamber oluvereceklermiş!” buyurdu. Son­ra da şöyle dedi: “Ben size beş haslet daha artırayım da, söyle­miş olduğunuz hasletleriniz 20´yi bulup tamamlasın.

1- Siz, yemeyeceğiniz şeyleri toplayıp biriktirmeyiniz

2- Oturmayacağınız binayı yapmayınız.

3- Kendisinden yarın ayrılacağınız şeyler üzerinde üşüşüp birbirinizle uğraşmaya kalkışmayınız.

4- Amellerinize göre mükafatlandırılmak veya cezalandırıl­mak üzere kendisine döndürüleceğiniz ve huzuruna çıkarılaca­ğınız Allah´ın emirlerine aykırı davranmaktan sakınınız.

5- Siz, ahirete sunacağınız hayırlı ananeleri çoğaltıp masi-yetleri bırakmak ve içinde temelli kalacağınız cenneti elde et­mek hususunda yarışmaya rağbet gösteriniz.”

Bunlar, hikmet sahibi fertlerden oluşan bir heyetti. Pey­gamber efendimizin tavsiyelerini alıp gereğince amel ettikten, îslami hükümleri emir ve yasakları alıp benimsedikten, güzel ahlakla bezedikten, güzel ahlakın pekiştirdiği güzel nitelikleri içlerine sindirdikten sonra peygamber efendimizin yanından ayrılıp memleketlerine gittiler.

Vail Bin Hucr´un Gelişi

îbn Abdül-Ber der ki: ´Vail bin Rebia, Yemenin Hadremevt mıntıkasmdaki emirlerdin biridir. Peygamber efendimizin ya­nına Yamenli heyetler arasında gelmişti. Gelişi esnasında Peygamber efendimiz ona hoşgeldin diyerek iltifatta bulunmuştu. Gelişinden önce sahabilerine müjde vererek şöyle buyurmuştu: “Size kral oğullarının bakıyyesi geliyor.”

Vail, Medine´ye gelince Peygamber efendimiz ona hoşgeldin deyip iltifatta bulundu. Kendi abasını yanına sererek Vail´i üzerine oturttu. Vail, müslüman olduğunu ilan etti. Arkasında Yemen´de bıraktığı kavminin de bu inancı benimsediklerini ifa­de etti. Peygamber efendimiz onda hayır ve iyilikler gördüğü için ona hayır duada bulunarak şöyle dedi: “Allah´ım VaiUe, oğ­luna ve torununa bereket ihsan et.” Peygamber efendimiz onu Hadremevt kentine emir yaptı. Emirliğini bildiren bir ferman yazdı. Yemen´in güneyindeki bazı arazilerin gelirlerini ikta´ ola­rak ona verdi. O da buna karşılık Beytü´1-male kira ödeyecekti. Çünkü o araziler, Medine-i Münevvereden uzaktaydılar. Medi­ne´de bulunan devlet başkanının o arazileri kontrolünde tutma­sı onları işletecek birine kira ya da haraç veya ürününün bir kısmı karşısında vermesi mümkün değildi.

Vail, Peygamber efendimizin yanından ayrılıp memleketine dönmek üzereyken, Peygamber efendimiz Muaviye bin Ebu Süfyan´ı da onun yanına kattı. Onunla birlikte Hadremevt´e gönderdi. Bu uzun ve zahmetli yolculukta Vail süvari, Muaviye de yaya olarak gidiyorlardı. Ancak bastığı yerlerin şiddetli de­recede sıcak oluşundan dolayı ayakları yanan Muaviye sızlana­rak şikayette ulundu ve: ııAyakkabılarını ver de giyeyim ve ayaklarımı yerlerin sıcaklığından koruyayım ya da beni yedeği­ne al da buna gerek kalmasın” dedi. Vail: “Sus,., sen kralların arkasına binecek biri değilsin” dedi. Peygamber efendimiz Ebu Süfyan oğlu Muaviye´yi bu sert tabiatlı emir ile birlikte gönder­mekle Muaviye´nin krallar tarafından tebaalara nasıl eziyet edildiğini görmesini istemişti ki ileride kendisi hilafete geçince diğer krallar gibi saltanat sürüp tebasını ezmesin, aksine onla­ra merhamet ve şefkatle davransın.

Kaderin ibret verici bir tecellisi olarak Vail, Muaviye´nin hi­lafete geçişine kadar yaşamıştı. Muaviye, ısırıcı saltanak koltu­ğunun üzerine oturmuştu. Rivayete göre Vail, Muaviye´nin ya­nma gelmişti. Muaviye onu tanımış, ona iltifatta bulunmuş ve bir zamanlar beraberce yaptıkları yolculuğu ona hatırlatmış, sonra da kıymetli hediyeler vererek taltif etmişti. Fakat Vail, Muaviye´nin vermek istediği hediyeleri kabul etmemiş ve: “Bunları benden daha muhtaç olan kimselere ver” demişti.

Vail´in bu hediyeleri reddedişi, bir zamanlar yaptıkları yol­culuk sırasında ayakkabılarını kendisinden isteyen Muaviye´yi reddedişinden elbette ki daha şiddetlidir. Çünkü bu hediyeyi reddetmekle Muaviye´ye şöyle demek istiyordu: “Sen beni ken­dine yakın kılmak ve ağzımı kapatıp beni susturmak, insanlar arasında kendi namını yüceltmek için bu hediyeyi veriyorsun, ama bunu muhtaca vermen daha layık olur. Senin bu davranı­şın; iktidarlarını dilleri satın almak, güçlüleri kendine yakın kılmak; muhtaç, zayıf ve miskinlere ise iyiliğe iltifat etmemek esası üzerine kuran kimselerin davranışıdır. Böyleleri bağışla­rını ticari zihniyetle yaparlar. Sadakalarını da iftihar vesilesi sayarlar.”

Nehaîler Heyeti

Bu, peygamber efendimize gelen heyetlerin sonuncusudur. 200 kişiden müteşekkil olarak gelen bu heyet, konuk evinde ağırlanmıştı. îslamiyeti kabul ederek Medine-i Münevvereye gelmişlerdi. Medine-i Münevvereye gelişlerinden önce de Yemen´e îslam davetçisi olarak giden Muaz bin Cebel´e îslam üze­re biatte bulunmuşlardı.

Kavimlerinin temsilcisi olarak itaatlerini ilan ederek; uzak diyarda olmalarına rağmen teslimiyetlerini dostluklarını, yar­dımcılıklarını ve itaat dışına çıkmayacaklarını bildirerek pey­gamber efendimizin yanına geldiler. Onunla sohbet edip kalplerindeki duyguları dile getirdiler. Aralarında Zürare bin Amr adında Cevval, dindar bir adam vardı ki, görmüş olduğu bir rü­yanın yorumunu yapması için Peygamber efendimize anlatmış ve şçyle demişti: “Ben bu yolculuğumda tuhaf bir rüya gör­düm: Numan bin Munzir´in kulağında taşlı küpeler gördüm. Elinde iki sikke vardı” Peygamber efendimiz buyurdu ki: “O arapların hükümdarıdır; en güzel heyetine ve durumuna dön­müştür”

Zürare dedi ki: “Ya Resulullah ak saçlı bir kadın gördüm; diyarımızdan çıkıp gidiyordu.”

Peygamber efendimiz buyurdu ki: “O, dünyanın geri kalan kısmıdır.”

Zürare dedi ki: “Ya Resulallah diyarımızdan bir ateş çıktı. Benimle oğlum Amr´ın arasına girdi. Ateşten şöyle bir ses geli­yordu: Alev alev… gören ve görmeyen, çoluk çocuğunuzu ve ma­lınızı bana yedirin!”

Peygamber efendimiz buyurdu ki: “O ateş, ahir zamanda çı­kacak bir fitnedir.”

Zürare: “O fitne nedir ya Resulallah ” diye sorunca Pey­gamber efendimiz şöyle cevap verdi:

“imamları öldürülecek. Yer tabakaları gibi birbirine girip çekişecek ve ihtilafa düşeceklerdir. (Böyle derken fiesulallah (s.a.v.) efendimiz durumu izah etmek için parmaklarını birbiri­ne karıştırdı) O zamanda kötü kimse kendini iyi bir insan ola­rak zannedecektir.

Bir mü´min, diğer mü´minin kanını akıtmayı su içmekten daha tatlı görecektir. Sen ölsen de oğlun o zamana kavuşacak­tır.”

Zürare dedi ki: “Ya Resulullah o zamana ulaşmamam için dua et” Peygamber efendimiz de Zürare´nin o zamana ulaşma­ması için dua etti, ama oğlu o zamana ulaştı. Hz. Osman´ı hal´ eden kimseler arasına katıldı.

îbn Kayyım´m “zâdü´l Meâd” adlı eserinde bu konuda anlatı­lanlar bunlardı.

Bu rivayette anlatılan rüyadan ve tevilinden sözeden hadi­sin sıhhat derecesi ne olursa olsun, bu heyetin Medine-i Mü-nevvereye gelip peygamber efendimizle görüştükleri hususun­da anlatılanların doğruluğunda şüphe yoktur. Nehailer heyeti Peygamber efendimizin yanına gelerek hem kendilerinin, hem de geride bıraktıkları kavimlerinin müslüman olduklarını, îsla-miyeti öğrendiklerini, Muaz bin Cebel´in kendilerine dini hü­kümleri öğretmiş olduğunu, onlara Kur´an-ı Kerim´in bir kısmı­nı ezberlettirdiğini bildirdiler. Mümin kimseler olarak Peygam­ber efendimizin katma çıktılar.

Muaz bin Cebel´in onlara İslamiyeti Öğreten ve Kur´an-ı Ke-rimi´i ezberleten bir muallim olarak gönderilmiş olması Pey­gamber efendimizin, seriyyeleri savaş için değil de İslam dave­tini yaymak için göndermiş olduğunu göstermektedir. Bu seriyyeler islamiyeti Öğretmek ve sırf İslama davet etmek için gidi­yorlardı. Ancak savaştıkları da oluyordu. îslam davetinin önü­ne engeller çıktığı zaman kılıçlarını şakırdatıyorlardı. Eksiklik­lerden arınmış olan yüce Allah kendi dinini ve davetini koruya­caktı.

Heyetlerin Gelişlerindeki Maksat

Bir kaç heyetten sözettik. Ancak bunların kaç tane olduğu­nu sayıp bildirmedik. Bunlar bizim sayamayacağımız derecede çok idiler. Peygamber efendimiz Medine-i Münevvere´de kala­rak heyetleri karşılıyordu. Yanına gelenlerin bir kısmı cemaat ve heyet halinde olup İslamî hakikatleri öğrenmek istiyorlardı. Gelen temsilcilerin bir kısmı da tek kiiden ibaret idiler. Pey­gamber efendimiz gelen temsilcileri karşılamak ve îslam davet-çileri olarak seriyyeleri etrafa göndermek için Medine-i Münev-verede kaldı. Onun böyle davranışı üç husus üzerinde dikkatle­ri toplamaktadır:

1- Medine-i Münevvereye gelen bu heyetlerin çoğunluğu, Kureyşlilere taraf olmayan veya onlar gibi düşünmeyen, Pey­gamber efendimize karşı yapılan düşmanca faaliyetlere katıl­mayan Hadramevt, Güney Yemen ve çevresindeki Necranlılar-la arap kabilelerinden idiler. Bunlar putperest değillerdi. Pey­gamber efendimize karşı düşmanlıkta ileri gitmemişlerdi. Ata ve dedelerine aşırı bir şekilde körükörüne uyan kimselerden de değillerdi. Diğer cahiller gibi şöyle demiyorlardı.

“Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!” derler. Peki ama, ataları birşey düşünemeyen, doğru yolu bula­mayan kimseler olsalar da mı (atalarının yoluna uyacaklar ) ”

(Bakara. 170)

Özellikle Peygamber efendimiz, emirleri ve kralları kendi ülkeleri üzerinde eski görevlerinde bırakmasından ve bunu bir gelenek haline getirmesinden sonra krallar ve emirler kendi te­baalarından İslama girmek isteyen kimselere engel olmuyorlar­dı. Peygamber efendimiz, İslama giren halkına adaletle hükme­den, halkının şikayetine yol açmayan emir ve kralları kendi memleketleri üzerinde yine emir ve kral olarak bırakıyordu. Peygamber efendimizin koyduğu bu gelenek, emir ve kralları Muhammedi davete hasım olmaktan uzaklaştırıyordu. Bunlar iktidar kaybetme korkusuna kapılıp da islam davetine karşı ar­tık savaş açmıyorlardı. Şahsi menfaatlerinin elden gideceği korkusuna kapılmıyorlardı. Ve Muhammedi davetin ilk aşa­masında Kureyşli kafirler gibi azılı düşmanlar olarak ortaya çıkmıyorlardi.

2- Heyetler îslama girdiklerini ilân edip dini farizalarını Öğ­renme isteğinde bulunarak peygamber efendimizin yanına gel­meye başladılar. Onu görmek, onun nebevi nurundan kıvılcım­lar almak, sohbet meclisine katılmak istiyorlardı. Onun mecli­sinde bir saat bulunup sohbetini dinleyen kimse çok şeyler öğ­reniyordu. Çünkü imam Ebu Hanife´nin işaret buyurduğu gibi peygamber efendimiz ilham veren ve insanları doğru yola ileten bir hidayet rehberiydi.

Bu heyetler hem kendilerinin, hem de gerilerinde bıraktık­ları kavimlerinin İslama girdiklerini, İslamiyeti bir din ve Mu-hammed (s.a.v.)´i de bir peygamber olarak benimsediklerini ilan ediyorlardı. Her ne kadar tereddüt geçirmişlerse de Bu inançlarına sahip olduktan sonra asla sapmamış ve eğriliğe yö­nelmemişlerdi. Aralarındaki müslüman çoğunluk, tereddüt içindeki kimselerin de kendilerini izlemelerini sağlamışlardı.

Öyle sanılıyor ki, Yemen güneyindeki beldelerde yahudilerle hrıstiyanlar söz sahibiydiler. Özellikle hıristiyanlar hakim bir çoğunluk idi. Oralarda Mecusiler de yaşamaktaydı. Fakat isla­miyet bunlara karşı yumuşak davranmış, onlarla muahedeler yaparak müslümanlarla aynı haklara sahip olacaklarını ve müslümanlarm yükümlülüklerine aynıyla tabi olacaklarını kendilerine bildirmişti. Onlar dinler hakkında bilgi sahibiy­diler. Bir kısmı, Muhammed (s.a.v) efendimizin peygamber ola­rak geleceğini müjdeleyen kitaplarındaki bilgilere dayanarak îslama girmişlerdi. Muhammedi davetin doğruluğuna şehadet ederek Müslüman olmuşlardı. Zaten bu Muhammedi davette de Hz.Peygamberin gerçek Resul olduğuna inancını, güzel ahla­kı ve insanlara güzel muamelede bulunmayı içeriyordu. Halk arasında insani ilişkileri pekiştirmeyi, arap ile arap olmayan arasında ayırım yapılmamasını, bir kabilenin diğer kabileden üstün görünmemesini öngörüyordu.

3- Bu heyetler hicri 9. ve 10. senelerde, yani Mekke-i Mü-kerremenin fethinden ve Bizanslıların îslam ordusu karşısında gerilemesinden sonra peşpeşe Medine-i Münevvereye geldiler. O gerileme esnasında arap kabileleri artık Bizans ordusuna yardım etmez olmuşlardı. Mute Savaşında Bizanslılara yapılan destek geri çekilmişti. Böylece Bizans hakimiyeti arap toprak­larından geri çekilmeye acemler gibi etkisizleşmeye başlamıştı.

Bu sebeble de yeni dinin üstün geldiğini, putperestliği yok ettiğini, arapların onuruna güç verip canlandırdığını gördüler. Bu din, Bizanslılar karşısında araplara güç ve onur kazandırdı. Önce kisrânm tahakkümünü, ardısıra Herakliyus´un satvetini yıktılar. Peygamber efendimizin Muhammedi nuru taşıyan, ba­tılın kaçışı Önünde hakkın kuvvetini ilan eden mektubu Bizans imparatoruna gönderildiğinde, Kuzeyde ve Güneydeki zorbalar karşısında arap onuru yeniden canlanmıştı. Arap nüfusu her tarafa yayılmaya başlamıştı. İşte peygamber efendimize gelen heyetlerden biri de Yemen´in güneyinden gelen ve ona: “Kisra-dan izin almadan emri dışına çıkamayız” diyen heyetti. Pey­gamber efendimiz onlara: uSiz Kisranın mülküne mirasçı ola­caksınız.” deyince Islama girip Peygamber efendimize uyacak­larına ilişkin sözverdiler.

Bundan da anlaşılıyor ki Bizanslıların ve Farslann nüfuzu altında kalan araplar, boyunlarmdaki boyunduruğu atmaya fazlasıyla rağbet göstermişi erdi. Uydu olmaktan kendilerini kurtarıp özgürlüklerine kavuşmalarına yardımcı olacak Muhammedi davette kuvvetli bir destek görmüşlerdi. Zorluk ve sıkıntı halindeki onurunu güvenlik ve rahat içindeki zillete ter­cih etmişlerdi. İranlılara komşu ve sınırdaş olan bu heyetteki şahıslar, Peygamber efendimizin söylediği sözlerinde ve Mek­ke-i Mukerremedeyken heyetleri karşılayışında bu izzeti müşa­hede etmişlerdi. Medine-i Münevverede hicretten sonra Hadra-mevt´ten, Yemenden ve Necran´dan gelen heyetleri karşılarken Peygamber efendimizin şahsında yine bu onur ve izzeti müşa­hede etmişlerdi.

Mute ve Tebük savaşlarında, Bizansın komşuları, İslam as­kerleriyle karşılaştıklarında Muhammedi davetteki bu araplık onurunu görüp müşahede etmişlerdi. Bunlar Mute savaşında Bizanslılara yardım etmişlerdi, ama onur ve üstünlüğün Muhammedi davette olduğunu idrak ettiklerinde, artık Tebük savaşında Bizanslılara yardım etmez olmuşlardı. Bu sebeple de Bizanslılar, bütün hazırlıklarını yapıp savaş gününü belirledik­leri halde, İslam ordusunun karşısına çıkmak istememişlerdi. Bu da özgür araplarm ne kadar onurlu ve şerefli olduklarını is­patlamaktadır.

İşte bu sebepten dolayı kuzeyde Bizansın sınırdaşı olan ka­bilelerde ve güneydeki bütün kabilelerde islamiyet gönülleri fethetmeye başlamıştı. İslam davetinin önünde bütün kapılar açılmıştı. Özellikle acemistana komşu kabileler İslama kucak açmışlardı. Halbuki oralarda acemlerin nüfuzu vardı. İslamiyet sayesinde o kabileler, kendilerini ezip alçaltan acem ve Bizans nüfuzundan kurtulmayı başarmışlardı.

Peygamber (s.a.v) efendimiz İslam davetini bu kadarla da bırakmadı. Kabilelere Islamı öğreten muallimler ve heyetler göndermeye başladı. Seriyyelerle gönderilen adamlar, artık sa­dece İslam davetini Öğreten birer öğretmen olmuşlardı. Ancak görev yerlerine gitmek için mutlaka çölden geçmeleri gerektiği için kaba ve katı kimselerle karşılaşmaları mukadderdi. Bu se-beble seriyyedeki adamların hem ilim, hem savaş adamı olma­ları icab ediyordu. Bunlar Muhammed (s.a.v.)´in ilmini – ya da daha doğru bir ifadeyle ilminin bir kısmını- taşıyor, bu ilmin yanısıra kılıçlarını da kuşanıyorlardı. Bunlar hem ilimle hem de kılıçla cihad ediyorlardı. Ama olaylar ikisinden birini kul­lanmalarına yardımcı oluyordu. Elçiler çoktu, ama seriyyeler azdı. Peygamber efendimiz kral ve emirlere elçiler göndermeye başladı. Arap acem demeden bütün kral ve emirlerle irtibat sağladı. Önceki bölümlerde de anlattığımız gibi Bizans impara­toruna, İran Kisrasma, Mısır, Habeş Necaşi´sine, Yemendeki Hadramevt emirlerine, Necran emirine ve diğer bazı devlet yet­kililerine mektuplar gönderdi. Bunların bir kısmı davete icabet edip kendilerine Islamı öğreten kimselerin gönderilmesini iste­diler. Bunlar davete icabet ettiklerinden dolayı peygamber efendimiz onları idarelerinin başında bıraktı. Hatta bu yöneti­cilerin bir kısmı İslâm üzere peygamber efendimizle biat yap­maları için temsilci heyetler göndermişlerdi.

Bu mektupların arap hükümdarlarla arap olmayan hüküm­darlar üzerinde bıraktığı etkiler arasında bir mukayese yapılacak olursa, arap hükümdarlar üzerinde meydana gelen etkinin olumlu olduğunu, bu etki nedeniyle davete icabet ettiklerini, muhalefette bulunmadıklarını görüyoruz. Ama arap olmayan kral ve emirler üzerindeki etkisine gelince, Necaşi´yi istisna edersek diğerlerinin gerek kaba gerek nazikâne bir şekilde da­veti reddettiklerini görüyoruz. Yalnız Necaşi müslüman olmuş­tu.

Önce de işaret ettiğimiz gibi seriyyeler hak davetçiîeri idi­ler. Peygamber efendimizin hak daveti ile ne kadar ilgilendiği­ni ispatlayan iki haberi aktarmak istiyoruz. Bilindiği gibi pey­gamber efendimiz Muaz bin Cebel ile Ali bin Ebu Talib´i îslam davetçiîeri ve Kur´an muallimleri olarak Yemen´e göndermişti. Her ikisi de sahabilerin alim şahsiyetlerinde idiler. Muaz, ilim ve islam fıkhıyla ünlenmişti. Mücahit ve Muharip olan Ali de ilim ve islam fıkhıyle şöhret bulmuştu. Hatta denilir ki, Pey­gamber (s.a.v.) efendimiz: “Ben ilmin şehriyim.. Ali de kapısı­dır* demiştir. Peygamber efendimizin vefatından sonra Hz. Ali, hem fıkıh hem de kaza (yargılama) alanında şöhret yapmıştır. Hatta hilafeti zamanında Hz. Ömer girift bir meseleyle karşı­laştığı zaman: f*Bir mesele ki Ali´si yoktur” derdi. Çünkü Hz. Ali kuvvetli bir ilim, fıkıh ve idrak sahibiydi.

Muaz ile Ali´nin gönderilmesi, savaş için değildir. Her ne ka­dar Hz. Ali savaşçı bir şahsiyet idiyse de gönderiliş gayesi, eği­tim ve öğretim idi. İnsanlara, benimsemiş oldukları dinin hü­kümlerini öğrtemekti.

 

Share.

About Author

Leave A Reply