Hicret

0

Hicretin Başlangıcı

Müslümanlar, intikal edebilecekleri bir barınak ve sığınak bulmuşlardı. Müşrikler de İslamiyet´in, kendilerine misilleme­de bulunup mukabil darbeyi vurmak ve eziyetlerini geri püs­kürtmek için Mekke´den temiz ve güçlü bir şekilde çıkıp git­mekte olduğunu; kendisine karşı komplo hazırladıkları takdir­de Hz. Muhammed´in buna karşılık verecek gücü elde ettiğini, Araplar´m kabile kabile onun etrafında çevrelendiklerini ve onunla sarmaş dolaş olduklarını gördüler. Onunla savaşmışol-duklarmdan dolayı pişmanlık duymadılar. Onun davetinin ya­yılmasına imkan tanımamış, aksine ona ve arkadaşlarına ezi­yet etmiş, onları alaya almışlardı. Ama pişmanlık da yakasını bırakmamıştı. Çünkü onlar, sapık-lıklarmda devam ediyorlar­dı. Düşmanlık duygusuyla doluydular. Bu duygunun istilasına uğrayan, kin ve Öfkesine yenik düşen kimse, içinde bulunduğu halden asla geri dönmez. Kuvveti arttıkça hiddeti de artar. Hiddet ise pişmanlık duygularını örter. Çünkü pişmanlık hak­kın üstünlüğünü hissetme anında görülür. Kalplerine şirk ve taassub yerleşen müşriklerin kalplerinde, hakkın üstünlüğü yoktur. Hakkın kuvvetlendiğini gördükçe azgınlıkları ve bü­yüklük taslayışları daha da artırıyordu. Hak davetten yüz çevirmenin ve küfrün kalplere yerleşmesinin asıl sebebinin, aşi­retler arasındaki rekabet ve şeref çekişmesi olduğunu unutma­malıyız. Hak davetin gücü arttıkça, bu olayı, Resulullah (sav)ın akrabaları olan Haşimoğulları´nın şereflerinin artması şeklinde değerlendiriyor ve meseleyi böyle enliyorlardı.

îşte bu nedenledir ki, müslümanların, kendisiyle birleşecek­leri bir kuvvete doğru gitmek üzere Mekke´den ayrılıp yola ko­yulduklarını görünce, saldırıları daha da şiddetlendi. Müslü­manlar daha önce Habeşistan´a iki defa hicret ederken, dinleri sebebiyle adeta firar edercesine Mekke´den ayrılmışlardı. Ama bu defa durum bambaşkaydı. Bu defa onlar, Allah´ın tevfik ve hidayeti sayesinde yardımını görecekleri bir kuvvetle birleşme­ye gidiyorlardı. Habeşistan´a iki defa yapılan hicretle, Peygam­ber efendimizin Medine´ye yaptığı hicret arasındaki açık fark, işte buydu. Bu nedenle Habeşistan hicretleri, müşrikleri ürkütmemişti. Hatta Önceki sayfalarda da anlattığımız gibi, Hattab´ oğlu Ömer gibi bazı Kureyşlileri, müslümanlara karşı şefkat duygusuyla doldurmuştu.

Medine´ye yapılan hicret müşrikleri rahatsız etmiş ve öfkele­rini artırmıştı. Her ne kadar bazı kimselerin şefkat duygularını artırmışsa da, çokları öfkeden kudurmuşlardı.

Medinelilerin Peygamber efendimize biat ettikleri esnada Kureyşliler bu duygu ve şuur içindeydiler. Sabırlı müminlerin şuuruna gelince onlar, Allah´ın kendilerine bahşedeceği zaferi hissetmeye başlamışlardı. Güçlendiklerini, ezilme ve alaya alınma zilletini üzerlerinden atabilecek güce sahip olduklarını anlamaya başlamışlardı. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuş­tur:

“Biz, memlekette güçsüz sayılanlara iyilikte bulunmak, onla­rı önderler kılmak, onları varisler yapmak istiyorduk.” (Kassas: 5)

Resulullah, Mü´minleri HicreteTeşvik Ediyor

îkinci Akabe biatinden sonra Hz. Peygamber, müminleri Medine´ye hicrete teşvik etmeye başladı. Evs ve Hazreç kabile7 lerine mensup Medine halkı da insanları Allah´ın dinine davet ediyorlardı. Bu dini kendi aileleri ve kardeşleri arasında yayı­yorlardı. Medine´de artık büyük bir müslüman kitlesi meydana gelmişti. Rasulullah (sav)e, Hz. İsa´nın havarileri gibi yardımcı olmuşlardı. Şu farkla ki, havarilerin sayısı az, ensarın sayısı çoktu.

Buhari ve Müslim, muhtelif yollarla rivayette bulunarak Ra­sulullah (sav)in şöyle buyurduğunu söylemişlerdir: “Uyku ha­linde ben, hurmalıktı bir yere hicret ettiğimi gördüm. Oranın Yemame veya Hecr olduğunu sandım. Bir de ne göreyim: Orası Yesrib (Medine) imiş.”

Zühri, müminlerin annesi Hz. Aişe´nin şöyle dediğini rivayet eder: “Rasulullah (sav) Mekke-i Mükerreme´deyken şöyle buyur­muştu: “Hicret diyarını gördüm: îki kara taşlık arasında hur­malık bir yer bana gösterildi.” Rasulullah (sav) böyle dedikten sonra Medine´ye hicret edenler etti. Habeşistan´a hicret etmiş olan müslümanlar Medine´ye döndüler.”

Ibn İshak´ın “Siref´inde anlattığına göre, hicret izni veya emri şu ayeti kerimelerde yüce Allah tarafından verilmişti: “Kendileriyle savaşılan (mümin)lere, (savaşma) izn (i) verildi. Çünkü onlara zulmedilmiştir ve şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye kadirdi. Onlar, sırf “Rabbimiz Allah´tır” dedikleri için haksız yere yurtlarının çıkarıldılar. Eğer Allah´ın, bazı in­sanları diğer bazılarıyla savunması olmasaydı, içlerinde Al­lah´ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mes-cidler yıkılırdı, Allah, kendi (dini) ne yardım edene elbette yar­dım eder. Şüphesiz Allah, kuvvetlidir, galiptir. Onlar, kendile­rine yeryüzünde iktidar verdiğimiz taktirde (zorbaların yoluna sapmazlar) namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Bütün işlerin sonu Allah´a aittir. (Her şey, sonunda O´na varacaktır.)” (Hac: 39-41)

Bu ayet-i kerimelerin Medine´de nazil oldukları görüşünde­yiz. Çünkü bu ayetlerin, içinde yer aldıkları Hac suresi medeni­dir. Kaldı ki bu ayetler, müminlerin hicret suretiyle Medi­ne´den çıktıklarını bildirmektedir. Allah´ın, Mekke´den çıkma ve çıkarılma izni, hicretten önce verilmiştir. Sebep, müsebbep-ten öncedir. Bu ayet-i kerimelerde savaşa izin verilmiştir ki, bu da hicretten sonradır. Peygamber şehri olan Medine´de müslü­manlar büyük bir kuvvet oluşturduktan sonra, müşriklerle sa­vaşmalarına izin verilmişti.

Müzminlerin Hicretlerine izin Verilmesi

Resulullah (sav), hicret etmeleri için, müminlere izin verdi. Medine´de barındırılıp yardım göreceklerini açıkladı ve şöyle buyurdu: “Doğrusu yüce Allah, sizin için kardeşler ve içinde gü­venlikte olacağınız bir diyar yarattı”

Bir emir sayılabilecek bu açık izinden sonra müslümanlar ferdi veya toplu olarak medineye hicret etmeye başladılar. Fa­kat muhacirler için hicret yolu rahat ve serbest değildi. Aksine, yolllannın Kureyşliler tarafından engellendiğini gördüler. Çün­kü Kureyşliler, Medinelilerin Peygamber efendimize biat ettik­lerini duyduktan sonra, Mekke´deki müslümanlarm, peygam­ber şehri haline gelen Medine´deki kardeşleriyle bir araya gelip güç birliği yapacaklarını anlamışlardı. Medine´ye hicret eden herkesin yoluna çıkıyor ve geri çevirebildiklerini hicretten me-nediyorlardı. Ümmü Seleme ile kocasını da hicretten menetme­ye çabalamışlardı. Karısını Mekke´de bırakıp yalnız başına hic­ret etmesine müsaade verdiler. Ümmü Seleme de imanlı bir ka­dına yaraşırcasına sabretti. Nihayet bir süre sonra kendisi de yalnız başına Medine´ye hicret etti. Hicret esnasında kendisine yardım edecek mürüvvet sahibi kimseler bulunca, Medine yol­culuğuna çıkmıştı.

Müşrikler bazan yalan dolanla muhacirleri aldatıp Mekke´ye geri götürüyor, sonra orada, söz ve ahidlerini çiğneyerek onlara eziyet ediyorlardı. Örnek olarak bu muhacirlerden biri olan Ay­yaş bin Ebi Rebia´yı anlatalım:

Rivayete göre Ayyaş, hicrete niyetlenip Medine´ye doğru yola koyulunca iki amcazadesi Ebu Cehil ile kardeşi Haris, peşine düştüler. Takib ede ede Medine´ye vardılar. Peygamber (sav), o zaman henüz hicret etmemişti. Hala Mekke´de ikamet etmek­teydi. Ebu Cehil ile Haris, Ayyaş´a dediler ki: “Annen seni gör­medikçe başına tarak vurmamaya verme gölgede oturmamaya yemin etti. Ona acı ve geri dönüp onu kurtar!” Beraberinde bu­lunan Hz. Ömer de ona uyarıda bulunarak şöyle dedi: “Ey Ay­yaş! Vallahi kavmin seni bu bahaneyle aldatıp Mekke´ye götür­mek ve dininden döndürmek istiyor. Onlardan sakın! Annen başını taramadığı için bitlenip rahatsız olsa da, gölgede otur­madığı için Mekke´nin sıcaklığı onu kasıp kavursa da sakın git­me!” Aldanmış olan Ayyaş: “Annemin yemininin bozulmaması için gerekeni yapacağım. Zaten Mekke´de malım da var, gidip onu alırım” dedi. Hz. Ömer, bu defa şöyle konuştu: “Vallahi, Kureyşliler arasında en çok mal sahibi olanlardan birinin de ben olduğumu elbette biliyorsun. Malımın yarısı senin olsun, yeter ki bunlarla gitme!” Ayyaş bu öneriyi de kabul etmeyince, Hz. Ömer bu kez şöyle dedi: “Bari şu devemi al. Soylu ve yumu­şak huylu bir devedir. Onun üzerinden ayrılma. Kavminden herhangi bir kimseden şüphelendiğin zaman üzerine atla ve kaç!” Ayyaş, Ebu Cehil ve kardeşi Haris´le birlikte Mekke yolu­na çıktı. Biraz yol aldıktan sonra Ebu Cehil ona şöyle dedi: “Ey kardeşim! Vallahi bu devem ağırlaşmaya başladı. Sen benim arkamdan gelmesen de, önüme düşsen olmaz mı ” Ayyaş da “olur” deyip devesinin yolunu değiştirdi ve öne düştü. Düz bir yerde yanyana gelince Ayyaş´m üzerine atıldılar. Onu bağlaya­rak Mekke´ye götürdüler. Dinden çıkmaya zorladılar. O da kal­ben razı olmaksızın dinden çıkar göründü. Ama gönlü imanla dopdoluydu. Hicret esnasında Hz. Ömer´le arkadaşlık etmişti. Üçüncü bir arkadaşları da Hişam bin As idi.

Medine´ye ulaşmadan ailesi gelip kendisini yakalamıştı. Onu dinden çıkarmaya çalışmışlar, o da dinden çıkmıştı. Bu ri­vayetin tamamının sahibi ve hicrette bu iki adama arkadaşlık etmiş olan Hz. Ömer diyor ki: “Fitneye uğrayıp dinden dönen kimsenin hicretini Allah kabul etmesin diyorduk.”

Abdullah bin Ömer de, babası Hz. Ömer´in şöyle dediğini ri­vayet etmiştir: “Fitneye düşüp dinden dönen kimsenin ne farz ne nafilesini, ne de tevbesini Allah kabul etmez. Bir kavim ki, Allah´ı tanıdılar, sonra da kendilerine isabet eden bir beladan dolayı küfre döndüler!”

Onlar, bu sözleri kendileri için söylüyorlardı. Belanın en bü­yüğüne tahammül etsinler; sabırları, başkalarını mihnete kat­lanmaya teşvik etsin diye Hz. Ömer´in ve ilk müslümanlarm kalplerine böylesine bir inanç yerleşmişti. îman kuvveti, ruhu güçlü olanlardan ruhu zayıf olanlara sirayet eder. Ruhların da sular gibi denkleşmesi için yoğun sular gibi hep alta doğru inerler.

Resulullah (sav) Medine-i Münevvere´ye teşrif ettiğinde Ce-nab-ı Allah şu ayet-i kerimeleri inzal buyurmuştu: “(Tarafım­dan onlara) De ki: “Ey nefislerine karşı aşırı gident kullarım!

Allah´ın rahmetinden ümid kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü o, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Size azab gelip çatmadan Rabbinize dönün. O´na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Ansızın ve hiç farkına varmadığınız bir sıra­da size azap gelmezden Önce Rabbinizden size indirilenin en

güzeline uyun.” (Zümer 53-55)

Bu ayetler nazil olunca Hz. Ömer (ra) hicret yolunda kendi­sine refakat etmeye niyetlenmiş olan iki arkadaşını unutmadı. Bunlardan biri, kendisine refakat etmiş, ama daha sonra fitne­ye düşürülerek dinden çıkar görünmüştü. Diğeri ise, yola çıka-madan yakalanmış ve fitneye düşürülmüştü, dinden döndürül­mek istenmişti. Hz. Ömer, ikisini de unutmamıştı. Bu ayetleri bir kağıda yazarak -önce fitneye düşürülmüş olan- Hişam bin As´a gönderdi. Hişam kağıtta yazıllı olan ayetlerle neyin kasde-dildiğini anladı. Bu ayetler, Allah´ın rahmetinden ümit kesen kendisi ve emsalleri hakkında nazil olmuştu.

Bir başka rivayetteyse şöyle denmektedir: “Medine-i Münev-vere´deyken Rasulullah (sav), ´Kim Hişam bin As ile Ayyaş bin Ebi Rabia´yı bana getirir ” diye sordu. Velid bin Muğire, “Onla­rı sana ben getiririm ya Rasulullah!” dedi. Gizlice Mekke-yi Mükerreme´ye gitti. Yemek götürmekte olan bir kadına rastala-dı. ´Nereye gidiyorsun ey Allah´ın cariyesi ´ diye sordu. Kadın da: “Şu iki mahpusa (Yani Hişam ile Ayyaş´a) gidiyorum” dedi. Velid bin Muğire, kadını izleyerek Hişam ile Ayyaş´ın yerlerini öğrendi. Onlar, tavansız bir odaya hapsedildi. Geceleyin etrafa karanlık çökünce Velid, duvara tırmanarak yanlarına indi. Sonra bir kama alıp zincirlerinin altına yerleştirdi. Kılıçla vu­runca da zincirler kırıldı ve bağları çözüldü. Sonra onları ken­di devesine bindirip Medine´ye götürdü.”

Müşriklerin bu şiddetli takibi nedeniyle, müminler gizlice hicret ederek Kureyşlilerin zulmünden kaçıp kurtuluyorlardı. Müslümanların ileride kendilerine hesap soracakla-rından korktukları için Kureyşliler, zulümlerini aşırı derecede şiddet­lendirmişlerdi. Müminler, müşriklerin üzerine saldırıp dinle­rinde müminleri fitneye düşürmekten menetmek için Medi­ne´de toplanıp güç birliği etmişlerdi. Müşriklerin eziyetlerinden emin olmak için güçlü kimseler bile gizlice hicret etmeyi tercih ediyorlardı. Yalnız Hattab oğlu Ömer (ra), gizlice hicret etmeyi onuruna yakıştıramamış, hicret esnasında gizlenmeyi kabul etmemişti. Mekke-i Mükerreme´nin her tarafında îmanını ilan et­miş, yoluna çıkacaklara meydan okuyarak alenen hicret etmiş­ti.

Ali´nin (Allah, cennette onun yüzünü şereflendirsin) şöyle dediği rivayet edilir: “Hattab oğlu Ömer´den başka gizlenmeden hicret eden bir kimse tanımıyorum. Hicret için yola koyulacağı sırada kılıcını kuşanmış, bastonuna dayanmış, oklarını eline almış halde Kabe-i Muazzama´ya geldi. Kureyşliler de Kabe´nin çevresinde duruyorlardı. Kabe´yi yedi kez tavaf ettikten sonra Makam-ı İbrahim´e geldi. Orada iki rekat namaz kıldıktan son­ra, kelimelerin üzerinde dura dura şöyle dedi: “Yüzünüz kara olsun. Burnunuz yere sürülsün. Anasını ağlatmak veya çocuğu­nu öksüz veyahut karısını dul bırakmak isteyen, şu vadinin ar­kasında gelip karşıma çıksın.” [1]

Birisi şöyle bir soru sorabilir: Meşhur görüşe göre, Hattab oğlu Ömer´e, hicret esnasında Ayyaş bin Ebi Rabia yol arkadaş­lığı etmiştir. Hişam bin As´m da kendileriyle birlikte hicret et­mesini kararlaştırmıştı. Şimdi bu meşhur rivayette Hz. Ali´nin rivayeti arasında nasıl uyum sağlayabiliriz

Bu soruya cevaben deriz ki: Bu iki rivayet arasında bir uyum sağlamak mümkündür. Dolayısıyla her iki rivayetin doğ­ruluğu kendiliğinden ortaya çıkar. Ancak aralarında uyum sağ­lama imkanı bulunmadığı takdirde bu rivayetlerden biri redde­dilebilir. Oysa açıkça görüldüğü gibi, bu iki rivayet arasında uyum sağlamak mümkündür. Ayyaş ile Hz. Ömer´in arkadaş­lıkları sefer halinde olmuştur. Seferin de niyetlenip karar ver­dikten sonra başlayacağı, açıkça bilinen bir husustur. Hz. Ömer, iki arkadaşıyla Gıfaroğulları çayının yanında buluşmak için sözleşmişti.

Hz. Ali´nin rivayet ettiği olay ise, Hz. Ömer; henüz Mek­ke´deyken hicretini ilan ederken vuku bulmuştur. Hicret edece­ğini duyururken söylediğini söylemiş ve Kureyşlilere meydan okumuştu. Sonra da arkadaşlarıyla buluşmak için sözleştikleri yere gitti. Orada Ayyaş´ı buldu. Hişam gelmemişti. Çünkü Ku­reyşliler onu, dininden fitneye düşürmüş, dininden dönmeye zorlamışlardı. Kalbi imanla dopdolu olduğu halde- şerlerinden korunmak için- dinden çıkar görünmüştü.

Muhacirler, Kureyşlilere görünmeden gizlice hicret ediyor­lar, Medine´ye vardıklarında, Ensar´m evlerine konuk oluyor­lardı. Ensar, evlerini muhacirlerle paylaşıyorlardı. Hz. Ömer Medine´ye intikal ettiğinde ailesi, kardeşi Zeyd, Amr bin Şüre­ka ve diğerleri de kendisine ulaşmış, hepsi Küba´da Amr bin Avf kabilesinden Rüfaa bin Abdi Münzir´in evine konuk olmuş­lardı. Talha bin Ubeyd ile Suheyb bin Sinan da, Rabib bin Asafm evine konuk olmuşlardı. Diğer muhacirler de, kendile­rini barındıran ve kendilerine yardımcı olanların evlerine ko­nuk olmuşlardı. Ensar, onlara kucak açıyordu. Böylece muha­cirler, sanki kendi öz akraba ve aşireti arasmdaymış gibi yer buluyorlardı. Çünkü onları bir araya getiren şey hakiki imandı. Gönülleri Allah ve Rasulünün sevgisiyle doluydu. Bu sevgi, on­ları, Rahman´m sofrası üzerinde bir araya gelen ahbaplar yap­mıştı. Çünkü Ensar, müşriklerin ilk darbesi esnasında sabre­den, eziyete uğrayan, mallarından mahrum bırakılarak yurtla­rından çıkarılan muhacir kardeşlerinin faziletli ve üstün insan­lar olduklarını anlamışlardı. Cenab-ı Allah onları korkudan gü­venliğe, zayıflık zilletinden onura kavuşturmuştu. Onlar, Al­lah´ın verdiği izzetle onurlanmışlardı. Allah´ın bahş ettiği mu­vaffakiyet sayesinde Allah´ın kelimesini yüceltmişler di. Muha­cirlerle Ensar hakkında Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştu:

“Allah´ın verdiği bu ganimet malları, yurtlarından ve malla­rından edilmiş olan, Allah´tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah´ın dinine ve peygamberine yardım eden muhacir fakirlerindir, işte doğru olanlar bunlardır.

Daha önceden Medine´yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri se­verler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkarlığından koru-nabilmiş kimseler, işte onlar saadete erenlerdir.” (Haşr:8-9)

Kelimeleri üstün olan yüce Allah, bir başka ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“İyilik yarışında önceliği kazanan muhacirler´ve ensar ile onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnud olmuştur, onlar da Allah´tan hoşnutturlar. Allah onlara, içinde temelli ve ebedi ka­lacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler ha-zırlamıştır. îşte büyük kurtuluş budur.” (Tevbe: 100).

îyilik yarışında önceliği kazananlar; dinleri sebebiyle Medi-neye hicret eden, Allah´ın gölgesi altında toplanan muhacirler­le, onlara yarışta yardım eden, yurtlarını ve kalplerini kendile­rine açan, onları kendi nefislerinden önde tutan ehsardır. Ra-sulullaha ^abi olma yarışında öne geçenler, bunlardır. Bunlar­dan sonra gelenler ise Peygambere iyilikle tabi olmuş kimseler­dir. Yarışı kazanma fazileti bunlarındır. Diğerleriyse bunların peşisıra gelmekle fazilet kazanmışlardır.

Hz. Peygamberin Hicreti

Gerek ferdi, gerek toplu olarak müslümanlar gizlice hicret etmeye başladılar. Hz. Ömer´in yaptığı gibi açıkça hicret eden­lerin sayısı çok azdı. Hz. Ömer Medine´ye hicret edeceğini ilan etmiş, kendisini hicretten alıkoyacak olanlara meydan okumuş­tu. Hz. Ali, hem açıkça hicret eden,hem de müşriklere meydan okuyanın sadece Hz. Ömer olduğunu söylemiştir. Onu diğerle­rinden ayıran husus, belki de meydan okuyuşuydu. Yoksa şe-hidlerin efendisi Hz. Hamza gibi gizlenmeyen ve hicretini her­kese duyuran kimseler de vardı. Zaten Hz. Hamza gibi güçlü, kuvvetli ve imanlı bir kimsenin gizlenmesi, yakışık almazdı. Bütün bunlardan sonra, başlarında Abbas bin Abdülmuttalib olmak üzere, Haşimi aşireti, Hz. Hamza´nın iradesinin zorlan­masına veya onun hicret arzusuna muvafakat edilmemesine rı­za göstermezlerdi. Abbas, Medinelilerin, Peygamber efendimizi korumak ve kendisine yardımcı olmak üzere yaptıkları ikinci akabe biatinden irad ettiği konuşmasından da anlaşıldığı gibi, Rasulullah (sav)´ın hicretine razı olmuştu. Akıl ve mantığımızı biraz daha çalıştıracak olursak, deriz ki Abbas, Hz. Hamza´nın da hicret ederek Medine´de kardeşi oğlu Muhammed (sav) ile komşu olmasına ve diğer yardımcılarıyla birlikte ona yardım etmesine gönülden razı idi.

Müminler içinde Medine´ye hicret etmeyen sadece Hz. Ali ile Hz. Ebu Bekir kalmıştı. Diğer müminlerin tamamı, peygamber efendimizden önce hicret etmişlerdi. Hz. Ali Peygamber efendi­mizle birlikte kalıyordu. Peygamber efendimizin Mekke´den ay­rılışından sonra, emanetleri sahiplerine geri vermek üzere Hz. Ali, peygamber efendimizin emri üzerine Mekke´de kalmıştı.

Peygamber efendimizin hicretinden sonra kendisi, verilen işleri tamamlayınca Medine´ye hicret etmişti.

Hz. Ebu Bekir´e gelince o, hicret etmek istiyor, ama hep pey­gamber efendimiz onu bekletiyordu. Üstü kapalı sözlerle, ken­disine yol arkadaşlığı yapacağına iki yolcunun ikincisinin o ola­cağına işaret ediyordu.

“Siret” adlı eserde îbn îshak şöyle der:

“Rasulullah (sav), muhacir ashabından sonra, kendisine de hicret izni verilmesi için Mekke´de beklemeye başladı. Hapsedi­lip zorla dininden döndürülmek istenen kimselerle Hz. Ali ve Hz. Ebu Bekir´den başka Mekke´de hiç bir muhacir kalmamıştı. Ebu Bekir, Medine´ye hicret etmek için birçok defa Peygamber efendimizden izin istemişti. Peygamber efendimizse, ona: “Ace­le etme. Belki de Allah sana bir arkadaş çıkarır” diyordu. O da, yol arkadaşının, Hz. Peygamber olmasını arzuluyordu.

Birinci Akabe biatinde Evs ve Hazreç kabileleriyle yaptığı görüşmeden sonra, biat gereğince Medine´ye hicret etmeye ha­zırlanıyordu. Daha sonra Medine´de kendisinin barm-dınlacağı ve yardım göreceğine dair ikinci Akabe biati yapıldı. Bu da , onun hicret etmek istediğini ve hicrete kararlı olduğunu göste­riyordu. Bundan sonra Peygamber efendimiz, hicret etmeleri için sahabilere izin verdi. Onlar da ferdi ya da toplu olarak, ço­ğunlukla gizlenerek, nadiren de alenen hicret etmeye başladı­lar.

Hicret, islam daveti için yeni bir düzenleme oldu. İslam´ın güçsüz olduğu bir mıntıkadan, İslam´ın güçlü olduğu bir mıntı­kaya gidildi. Gidilen yerde, Islami bir devlet kurmak için yeter­li güç vardı. Peygamber efendimizin îslami ilkeleri Mekke´de uygulaması makul değildi. Çünkü orası putperestliğin gölgesin­de yaşıyor ve oraya müşrikler hükmediyor, onlar tarafından yö­netiliyorlardı. Sözgelimi zekat ancak zenginlerden toplayıp fa­kirlere dağıtılan adil bir hükümdarın yönetimi altında toplana­bilir. Zalim hükümdarların yönetiminde toplanması mümkün değildir. Müminler arasında eşitlik ve kardeşlik esaslarının uy­gulanması; müslümanlarm kafirlere karşı şiddetli, kendi arala­rında merhametli olmaları için birbirlerine acımaya davet edil­meleri; erdemli bir devletin inşası için caydırıcı cezaların tatbi­ki, adil kısasın uygulanması; insanlar arasındaki muamelelerin hoşnutluk ve adalet esaslarına dayandırılması; cahiliyet ribası-na karşı savaş açılması gibi hususların gerçekleştirilmesi, an­cak Allah´ın gölgesinde ve O´nun emirlerini yerine getiren, ya­saklarından da insanları sakındıran Islami bir devlette müm­kün olur. Peygamber efendimizin Mekke´de sapıkları düzelten, doğru yolu bulmak isteyene rehberlik eden, iyiye mükafat ve­ren erdemli bir kamuoyu oluşturması mümkün değildi. Bütün bunlar, ancak tslami bir devletin gölgesinde yapılabilirdi. Şu halde hicret etmek, zorunlu olmuştu. îslami esasların ikamesi, telamın temel taşlarının oturması, îslam davetinin tüm insan­lığa yayılması için hicret etmek, kaçınılmaz olmuştu. Yoksa hicret, gelip geçici bir olay veya beklenen bir korku sebebiyle yapılmış değildir.

Peygamberimizin Hicretinden Önce Meydana Gelen Bir Olay

Hicret, Kureyşliler tarafından meydana gelen bir olayın he­men ardından gerçekleşmiştir. Siyer yazarlarının çoğu, hicretin sebebinin bu olay olduğunu sanmışlardır. Bunlara göre hicret, bu sebepten dolayı gerçekleşmiştir. Oysa hicret, daha önceden, kararlaştırılmış bir iş ve muhkem bir düzenlemeydi. Kutlu ve yüce Allah şöyle buyurmuştur: “înkar edenler, tutup bağlamak, Öldürmek ya da (yurtlarından) çıkarmak için sana tuzak kuru­yorlardı. Onlar tuzak kurarlarken Allah da tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en iyisidir. (O, kendisine karşı tuzak kuranların tuzaklarını başlarına geçirir).” (Enfai:30)

Onlar kendi taraflarında plan ve tuzak kuruyorlardı. Ama Allah da onlara karşı bir plan kuruyor ve tuzaklarını başlarına geçiriyordu. Peygamberini bu planı uygulamaya yöneltiyordu. Bu plan, hicretti. Müşriklerin plan ve tuzakları, yukarıdaki ayet-i kerimede özet olarak anlatıldı. Şöyle ki:

Müşrikler, Muhammed (sav)e tabi olanların bir araya gel­mek ve müşrikliğe karşı direnen bir güç oluşturmak amacıyla Medinelilerle birleşmek ve nihayet kendilerine saldırmak için Mekke´den çıkıp Medine´ye göç ettiklerini görüyorlardı. Şüphe­siz ki müşrikler, Muhammed (sav) ile ona tabi olanların en azılı düşmanlarıydılar. Öyleyse bu kuvveti onlara karşı kullanmak gerekiyordu, iş tehlikeli boyutlara varmadan ve müslümanlar amaçlarına ulaşmadan tedbir almak gerekiyordu.

Hz. Muhammed´e tabi olanlar hicret etmiş, Mekke´de sadece köle ve güçsüz müslümanlar kalmıştı. Muhammed (sav) ise he­nüz Mekke´de, aralarında bulunmaktaydı. O baş, diğerleri ona tabi idiler. Onun üstesinden gelseler, amaçlarına ulaşmış ola­caklardı. “Siret” adlı eserinde Ibn îshak der ki: “Kureyşliler, Rasuluüah (sav)ın kendilerinden ve hemşehrilerinden başka taraftar ve arkadaşlarının bulunduğunu, sahabilerinin de bu yeni taraftarların beldesine göç ettiklerini görünce müslüman-ların yeni bir diyara ve yeni bir güce sahib olduklarını anladı­lar. Rasulullah (sav)in bu yeni güç ve taraftarlarıyla karşıları­na çıkacağından korktular. Kendileriyle savaşmak için, Medi-nelilerle güç birliği ettiğini anladılar. Dar´ün-Nedve´de toplan­dılar. Orası, Kusayy bin Kilab´ın eviydi. Kureyşlilerin yönetim merkeziydi. Önemli işlerini mutlaka orada karara bağlarlardı.

Kureyş büyükleri Dar´ün-Nedve´de toplandılar. Necid´li bir adam da gelip toplantılarına katıldı. Onun İblis olduğunu söy­leyenler de olmuştur. Bu adam îblis olmasa bile, ondan geri kalmazdı.

Aralarında Hz. Muhammed (sav)in durumunu görüştüler. Bazıları şöyle diyordu: “Şu adamın (Muhammed´in) neler yap­tığını gördünüz. Korkarız ki, yeni bulduğu taraftarlarıyla gelip bize saldırır! Gelin de onun hakkında bir karara varalım”. Bunun üzerine bir kısmı şöyle dedi: “Onu demire vurup hapse­delim. Kapıyı da üzerine kilitledikten sonra, kendiliğinden öl­sün.”

Necid´li ihtiyar dedi ki: “Hayır, bu görüşünüz uygun değil­dir. Eğer siz onu, dediğiniz gibi hapsedecek olursanız, bu iş ar­kadaşları tarafından duyulur ve; onu elinizden çekip alırlar. Onun propaganlarına kapılarak çoğalırlar ve bu işte sizi mağ-lub ederler! Onun için bu görüşünüz uygun değildir!” Bir başka sözcü şöyle dedi: “Onu aramızdan, memleketimizden sürüp çı­karırız. O, aramızdan çıksın da, nereye giderse gitsin, bizi ilgi­lendirmez. Aramızdan ayrılıp gittikten sonra, biz de ondan kurtulmuş oluruz, işlerimiz düzelir; eskiden olduğu gibi güzel güzel geçinir gideriz.” Necid´li ihtiyar bu Öneriyi de yerinde bul­mayıp şöyle dedi: “Hayır! Bu görüş de uygun değildir. Onun güzel konuşmasının, tatlı ifadelerinin ve getirmiş olduğu şeyle­rin adamların gönüllerine hakim olduğunu görmemişsiniz! Vallahi siz bu dediğinizi yapacak olursanız. Onun Arap kabile­leri arasına girerek, sözleriyle onlara hakim olup kendilerini peşine takmayacağından, onlarla birlikte üzerinize yürüyüp si­zi memleketinizden uzaklaştırmayacağından, işinizi elinizden almayacağından, size istediğini yapmayacağından emin ola­mazsınız! Onun için, başka bir çare düşünün!”

Ebu Cehil: “Ben, onun hakkında sizin hiç düşünmediğiniz, bundan sonra da düşünemeyeceğiniz bir tedbir düşündüm!” de­di. “Ey Eba Hakem, nedir o ” diye sordular. Ebu Cehil, fikrini şöyle açıkladı: “Benim düşünceme göre, aramızda her kabile­den güçlü kuvvetli, şerefli soylu, birer delikanlı ayıralım. Sonra onlardan her birine keskin birer kılıç verelim. Onlardan hepsi birden onu bir vuruşla -tek adam vurmuş gibi- Öldürürler. Biz de ondan kurtulmuş, rahata kavuşmuş oluruz. Delikanlılar bu­nu yapınca, onun kanı, bütün kabilelere dağılmış olur. Abdü-menaf oğulları da, bütün kabilelerle savaşmayı göze alamaz ve buna güç yetiremezler. Öyle olunca da diyet ödememize razı olurlar. Biz deAbdü menaf oğullarına onun diyetini öderiz.”

Necidli ihtiyar bu öneriyi benimsedi: “İşte söz, şu adamın söylediğidir. Bu öyle münasip bir görüştür ki, onun üstünde daha isabetli bir görüş bulunacağını sanmıyorum!”

Ebu Cehil´in görüşü üzerinde karar kılıp dağıldılar. Bu top­lantıda müşriklerin aldıkları karar, Allahü Teala tarafından peygamberine bildirildi ve o gece, yatağında yatmaması emre­dildi.

Planın Uygulanması

Müşrikler, kendisini öldürmek için Peygamber efedimize karşı plan hazırladılar. Fakat Cenab-ı Allah, bu komployu, pey­gamberine bildirdi:”Sana tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak ku­rarlarken Allah da tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en iyisıdir. (O, kendisine karşı tuzak kuranların tuzaklarını başlarına geçirir.).”

imam Ahmed bin Hanbel´in îbn Abbas´tan rivayet ettiğine göre, Rasulullah (sav), o zaman hicret etmekle emrolunmuş ve şu ayet-i kerime nazil olmuştu:

“De ki: “Rabbim, beni dahil edeceğin yere hoşnutluk ve esen­likle dahil et, çıkaracağın yerden de hoşnutluk ve esenlikle çı­kar. Bana katından destekleyecek bir kuvvet ver.” (tsra: so)

Doğru giriş, Medine-i Münevvere´ye giriş ile; esenlik de Mek-ke-i Mükerreme´den hicret etmekle gerçekleşmiştir. Katade, yukarıdaki ayeti böyle tefsir etmiştir. Peygamber efendimizin dünyada en çok sevdiği yerlerden birisi olan Mekke´den çıkışı; hak davetini yaymak, bu davete yardım etmek ve bu daveti güçlendirip yüceltmek içindi. Medine´ye girişi de, doğru bir gi­rişle olmuştu. Çünkü hakka yardım etmek, hakkın şanını yü­celtmek için oraya girmişti: Hem çıkışı doğru, hem de girişi doğru idî. Her ikisi de hakti.

Kureyşliler, Peygamber efendimize karşı hazırladıkları sui­kast planını gerçekleştirmeyi kararlaştırdıkları gece, yatsıdan sonra karanlıkta gelip -dışarı çıktığı takdirde kendisini öldür­mek için- Peygamber (sav)in evini çembere aldılar. Beklemeye koyuldular. Yatmakta olduğu yere girmeye çabalamadılar. Bu­nun gerekçesini Süheyli şöyle anlatır: Bazı tefsircilerin anlat­tıklarına göre, Rasulullah (sav)ın evinin duvarları alçak olduğu halde suikastçıların içeri hücum etmelerini engelleyen sebep şuydu: Haberde anlatıldığına göre onlar içeriye girmek isterler­ken evin içinden bir kadın çığlığı duyuldu. Birbirlerine “Valla­hi bizim amca kızlarımızın yanına varmak için duvara tırman­dığımız, halkın diline düşerse bu, Araplar arasında duyulan kötü bir şey olur. Kendi ırzımızı ayaklar altına alıp çiğnemiş oluruz.”

Onları içeriye girmekten alıkoyan sebep, işte bu olmuştu, içeri girmemişler, Peygamber efendimizin dışarı çıkışını bekle­mişlerdi.

Cenab-ı Allah, onların komplolarını peygamberine haber verdiğinde, peygamber (sav)in yanında halkın bazı emanetleri vardı. Mekke´de, kıymetli ve çalınmasından korkulan malı olan herkes doğru ve güvenilir olduğunu bildikleri için mallarını Peygamber efendimizin yanına emanet olarak bıra-kırlardı. Müşriklerin büyükleri ona karşı düşmanlık etmekle birlikte herkes, kıymetli malını Peygamber efedimizin yanına emanet olarak bırakırdı.

Bu sebeple Peygamber efendimiz, yerine Hz. Ali´yi bıraktı. Yatağında yatmasını ona emrederek şöyle dedi: “Yatağımda yat. Hadremi yapısı şu yeşil cübbeme bürünerek uyu. Hoşlan­mayacağın bir durumla kesinlikle karşılaşmayacaksın.” Sadık mümin Hz. Ali, Peygamber efendimizin yatağında yattı. Güçlü, dayanıklı ve cesaretli bir kimseydi. Allah yolunda Ölmekten korkmuyordu. O sıralarda 22 veya 23 yaşların daydı.

Müşrikler Gece Karanlığında Toplanıyorlar

îbn İshak´ın Ka´b el-Kurzi´den rivayet ettiğine göre, arala-* rında Ebu Cehil de olmak üzere müşrikler, geceleyin Peygam­ber efendimizin kapısı önünde toplandılar. Ebu cehil dedi ki: “Muhammed´in iddiasına göre siz, ona uyup müslüman olursa­nız, bütün Araplara ve Arap olmayanlara hakim olacakmışsı-nız. Ölümünüzden sonra diriltilecek, Ürdün bahçeleri gibi bah­çelere kavuşacakmışsinız. Eğer onun dediğini yapmazsanız bo­ğazlanacak, ölümünüzden sonra da diri diri, sizin için hazır­lanmış olan cehennemde yanacaksınız!” O sırada Rasulullah (sav) dışarı çıktı. Bir avuç toprak alıp “Evet, bunu ben söylüyo­rum. Cehennemde yanacak olanlardan biri de sen olacaksın!” dedikten sonra toprağı başlarının üzerine savurdu. Bir yandan da şu ayet-i kerimeleri okuyordu: “Yasin. Ey Muhammed! Kur´an-ı Hakim´e andolsun ki sen, doğru yol üzere gönderilmiş peygamberlerdensin. Bu, babaları uyarılmadığından gafil kal­mış bir milleti uyarman için güçlü ve merhametli olan Allah´ın indirdiği Kur´an´dır. Andolsun ki, hüküm çoğunun aleyhine gerçekleşmiştir. Bunun için artık inanmazlar. Boyunlarına, çe­nelerine kadar varan demir halkalar geçirmişizdir. Bunun için başları yukarı kalkıktır. Önlerine ve arkalarına sed çekmişiz-dir. Gözlerini perdelediğimizden artık göremezler.” (Yusm ı-9)

Onlar görmeden, Rasulullah (sav), yanlarından geçip gitti. Az önce naklettiğimiz ayetleri onlara karşı okudu. Onlara hi­tapta bulunarak okuduğunu söyleyen rivayet sahih olsa da ol­masa da, işin Özü değişmez. O´nu müşriklerin önlerinden geçip gittiği doğrudur. Onlara şu açık ayetleri okumuş ve suratlarına toprak saçmıştı. Bundan sonra da arkadaşı Hz. Ebu Bekir´le buluşmayı kararlaştırdığı yere geçip gitti.

Rasulullah´ı öldürmek isteyen suikastçı müşriklere gelince onlar, Rasulullah evden çıksın da onu öldürelim diye beklemekteydiler. Nihayet yabancı biri yanlarına geldi. (Öyle anlaşılıyor ki, o yabancı, Rasulullah´m evden çıktığını görmüştü.) “Burada ne bekliyorsunuz !” diye sorunca, “Muhammed´i…” diye cevap verdiler. Bu defa o yabancı şöyle dedi: “Hay Allah sizi rezil et­sin ve sizi umduğunuza erdirmesin. Vallahi Muhammed evden çıkmış, hepinizin başına toprak saçıp gitmiş! Başınızda neler bulunduğunu görmüyor musunuz ” O böyle dedikten sonra oradaki herkes ellerini başlarına götürünce, başlarında toprak olduğunu gördüler. Bununla beraber, kendilerine gelen bu ya­bancıyı tasdik etmediler. Evin içini gözetlediler. Hz. Ali´nin, Peygamberin hırkasına bürünerek onun yatağında uzanmış ol­duğunu gördüler. “Vallahi işte Muhammed, hırkasına bürün­müş, yatağında yatıyor” dediler. Böylece sabaha dek bekledi­ler. Sabahleyin Hz. Ali´nin peygamberin yatağından kalktığını görünce de, “Dün gece bizimle konuşan adamın söyledikleri doğruymuş” dediler

Resulüllah, Arkadaşıyla Birlikte Hicret Yolunda

Diğer sahabiler gibi Hz. Ebubekir de hicret etmek istiyordu. Fakat ne zaman hicret için harekete geçse Peygamber efendi­miz ona “acele etme” demişti. Bu konuda îbn îshak şöyle der: Hz. Ebubekir, hicret etmek için Peygamber (sav)den izin istedi. Peygamber (sav), ona: “Acele etme, belki Allah sana bir arka­daş verir” dedi. Bu sözü duyan Ebubekir, hicret arkadaşının Hz. Peygamber olacağını ümid etmişti. Arkadaş gözüyle Pey­gamber efendimiz sadece kendi şahsını kasdetmişti. Yol arka­daşının Hz. Peygamber olacağı düşüncesi Hz. Ebubekir´de tam bir inanç haline gelmişti. Yolculuk için iki binek satın almış, bunları kendi evinde saklayıp beslemeye başlamıştı. Hz.Pey-gamber sabah-akşam her gün Ebubekir´in evine uğruyordu. Ni­tekim Hz. Aişe de böyle bir rivayette bulunmakta ve şöyle de­mektedir: “Hz. Peygamber, Rabbinden hicret etmek ve kavmi arasından ayrılıp Mekke-i Mükerreme´den çıkmak iznini aldığı gün, daha Önceleri geldiğini görmediğimiz bir saatte, öğle sıca­ğında yanımıza geldi. Babam Ebubekir, onun geldiğini görün­ce: “Bu saatte Resulüllah (sav), mutlaka olağanüstü bir durum nedeniyle bize gelmiş olmalı” dedi. Resulullah (sav), Ebube-kir´e: “Mekke´den çıkıp hicret etmek için bana izin verildi” dedi. Ebubekir, “Yoldaşlık var mı ya Resulullah ” deyince, o da: “Yoldaşlık var!” dedi.”

Bu haberi rivayet eden Hz. Aişe der ki: “O güne kadar se­vinçten ağlayan bir kimse görmemiştim. Ama o gün babam Ebubekir´in (sevinçten) ağladığını gördüm” sonra Ebubekir: “Ey Allah´ın Peygamberi! Şu iki bineği bu yolculuk için hazırla­mıştım” dedi.

işte o gece Cenab-ı Allah, peygamberine, kavminin kendisi­ne karşı kurdukları tuzağı haber vermiş, hicretine müsaade et­mişti. Bu izin üzerine Resulullah (sav) evinden çıkarken, kendi­sini beklemekte olan suikastçilerin gözlerine Cenab-ı Allah per­de çekmişti. Zorlu bir yolculuğa katlanan Hz. Peygamber, mü­barek hicretini gerçekleştirmişti. Zaten Ebubekir bu yolculuk için hazırlığım daha Önceden yapmıştı. Resulullah (sav), Rabbi-nin hicret müsaadesi verdiğini ve birlikte yola çıkacaklarını bil­dirince, Hz. Ebubekir, uEy Allah´ın Peygamberi! Bu iki bineği zaten bu yolculuk için hazırlamıştım!” dedi.

Hz. Ebubekir, kılavuz olarak Abdullah bin Ureykıt´ı kirala­mıştı. Müşrikliğini sürdürmekte olan Abdullah´ın babası, Beni Bekr kabilesinden; anası da Beni Sehm bin Amr kabilesinden-di. Hz. Ebubekir her iki bineği de ona teslim etmişti ve yola çık­ma günü gelinceye kadar binekler onun yanında kalmıştı. Riva­yete göre Abdullah bin Ureykıt, binek develerinin yavrularını Hz. Peygamber´e hediye etmiş, Hz. Peygamber, yavrunun fiya­tını sorunca Abdullah, “Bu, sana hediyemdir” demişti.

Aralarında kararlaştırdıkları gün, her iki arkadaş evinin ar­ka tarafındaki küçücük bir kapıdan dışarı çıktılar. Kureyşliler tarafından takib edilip bu kutlu yolculuktan alıkonmamak için gizlice arka kapıdan çıkmışlardı. Kılavuzları Abdullah ile, üç gece sonra Sevr mağarasında buluşmak üzere sözleştiler. îbn Naim´in rivayetine göre Peygamber (sav) yola çıkarken şöyle dua etmiştir:

“Hiçbir şey değilken beni yaratan Allah´a hamdolsun. Al­lah´ım! Dünyanın zorluklarına, zamanın felaketlerine ve gece­lerle gündüzlerin musibetlerine karşı bana yardım et. Allah´ım! Bu yolculuğumda benimle beraber ol, arkada kalan ailemi kolla. Rızkımı bereketli kıl. Beni kendine itaatkar et. İyi ahlak üzerinde beni güçlü kıl. Beni kendine sevdir. Beni insanların eline bırakma! Sen güçsüzlerin Rabbisin. Benim Rabbimsin. Göklerle yeri nurlandırıp karanlıkları aydınlatan, öncekilerle sonrakilerin, herkesin işini düzene sokan şerefli varlığına sığı­nıyorum ki, öfke ve kızgınlığın üzerime inmesin. Nimetlerinin yok olmasından, gazabının ansızın gelmesinden, verdiğin afiye­tin kaybolmasından sana sığınıyorum. Şikayetim sanadır. Ya­pabileceklerimin en hayırlısı bendedir. Beni kötülüklerden alı­koyacak güç ve iyilikleri yapmamı sağlayacak kuvvet, ancak sendedir!”

Peygamber efendimiz Mekke´den çıkarken Kabe´nin yanma gelmiş ve ona bakarak şöyle demişti: “Allah´ın yarattığı şeyler içinde en çok sevdiğim yer sensin. Eğer buranın halkı beni (zor­la) çıkarmasaydı, ben kendiliğimden çıkmazdım.” Mekkeliler davetini engelleyerek ve kendisine eziyet vererek Peygamber efendimizi Mekke´den çıkarmışlardı.

Bu duasıyla Resulullah (sav), mübarek yolculuğuna başla­mıştı. Bu yolculuğun semerelerinden bütün insanlık yararlan­mıştı. Çünkü bu yolculuk, umumi davetin başlangıcıydı.

Hicret düşüncesi İkinci Akabe biatinden sonra doğmuştu. Hac görevi sona ermiş ve Peygamber efendimizin hicreti düşü­nülmeye başlanmıştı. Zaten kendisinden önce mü´minler hicret etmişlerdi. Hz. Peygamber´in hicretinin muharrem veya sefer aylarında yapılmadığını, ancak hicret sürecinin bu aylarda baş­latılmış olduğunu söylemişlerdir. Rivayetlerin en sahihine göre Rebiü´l-Evvel ayının 12´sinde, Pazartesi günü Medine´ye ulaş­mışlardı, îmam Ahmed bin Hanbel, İbn Abbas´ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: tıPeygamberimiz Pazartesi günü doğmuş, risa-let görevini Pazartesi günü almış, Mekke´den Pazartesi günü çıkmış, Medine´ye Pazartesi günü girmiş ve Pazartesi günü ve­fat etmiştir.”

Sevr Mağarasında

Hicret, ilk zafer, hatta en büyük zafer olmuştu. Çünkü hicre­tin ardısıra gelen zaferler, hep hicretin semereleri olmuşlardı. Şu halde o, fetih için bir kapı olmuştu. Yüce Allah, onu ilk zafer saymıştı. Sevr mağarasındaki Muhammed (s.a.v.)e de bunu böyle anlatmıştı. Kelimeleri yüce olan Allah şöyle buyurmuştu:

“Eğer Muhammed´e yardım etmezseniz iyi bilin ki, Allah ona yardım etmişti. Hani yalnız iki kişiden biri olduğu halde, inkar edenler kendisini Mekke´den çıkardıkları sırada, ikisi mağara­da iken arkadaşına: “Üzülme, Allah bizimledir” diyordu. Allah da ona güven vermiş, görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş, inkar edenlerin sözünü alçaltmıştı. Ancak Allah´ın sözü yüce­dir. Allah güçlüdür, hakimdir.” (Tevbe- 40).

Hz. Peygamber, Sevr mağarasına gitmek üzere evden çıktı. Sevr mağarası, Mekke´nin alt tarafında, uzakça bir yerdedir. Arkadaşı Ebubekir´le birlikte yola koyuldu. Yolda yürürlerken Ebu Bekir bazan onun önüne geçiyor, bazan da arkasında kalı­yordu. Neden böyle yaptığını soran Hz. Peygamber, Ebubekir şu cevabı verdi: “Arkada iken sana önden bir saldırı gelir diye korktuğum için öne geçiyorum. Bu sefer de arkandan sana bir saldırı gelir diye korkuyorum ve arkaya geçiyorum!” Başka bir rivayete göre de Ebubekir, Hz. Peygamberin bu sorusuna şu cevabı vermiştir: “Önde giderken arkadan seni yakalamaların­dan korktuğum için, arkaya geçiyorum. Arkada iken de önden seni gözetlerler diye korkuyor ve öne geçiyorum!”

Beyhaki Hz. Ömer´in şöyle dediğim rivayet eder: “Resulul-lah (s.a.v.) bir gece evden çıkıp Mekke´den ayrıldı. Sevr mağa­rasına doğru yol aldı. Beraberinde Ebubekir vardı. Ebubekir bir saat, Peygamberin önünde, bir saat da arkasında yürüyor­du. Bunu farkeden Peygamber efendimiz: “Ey Ebubekir! Neyin var Ne diye bir saat Önümde, bir saat arkamda yürüyorsun ” diye sordu. Ebubekir ona şu karşılığı verdi: “Ya Resulullah pe­şine düşeceklerini düşündüğüm için arkana geçiyorum. Sonra da önden seni gözetleyeceklerini düşünüyorum; bu nedenle de önüne geçip yürüyorum!” Hz. Peygamber ona: “Ey Ebubekir! Başıma kötü bir durum gelecek olursa, benim yerimde olmak ister miydin ” diye sorunca, Ebu Bekir: “Seni hak ile gönderen Allah´a yemin olsun ki, isterdim” diye cevap verdi.”

Sevr mağarasının kapısına vardıklarında Ebubekir: Ta Re­sulullah! Siz yerinizde durun. Ben içeriye girip etrafı kontrol edeyim ve mağaradaki delik deşikleri kapatayım” dedi. Sonra mağaraya girdi. Etraftaki delik deşiği kapattı. Dışarı çıktı, ama bir deliği kapatmadığını hatırlayınca: “Ya Resulullah, yerinden ayrılma. Unuttuğum bir delik var. Onu da kapattıktan sonra içeri girersin” dedi. îçeri girip o deliği de kapattıktan sonra: “Buyur ya Resulullah” dedi. Resulullah (s.a.v.) de içeri girdi.

Hz. Ömer şöyle demiştir: “Hayatımı elinde tutan Allah´a an-dolsun ki o gece, Ömer´in ailesinden daha hayırlıdır!”[2]

Resulullah (s.a.v.) yüce Allah´ın va´dine güvenerek, davette bulunmak ve risaleti tebliğ etmek yolunda razı olarak bekledi, îslam devletini kurmak uğruna, Allah´ın beldeleri içinde en çok sevdiği bir belde olan Mekke´den ayrılmaya razı olmuştu. Mek-keliler onu beldelerinde barındırmamış, öldürmek istemişlerdi. Bu çabalarının yanısıra ayetleri inkar edip kafirlik ve inatları­nı sürdürüyorlardı. Bu sebeplerden dolayı Peygamber efendi­miz, islam devletinin ilk nüvesini atmak için, Mekke´den çıkıp başka bir yere gitti.

Müşrikler veya islam´ın azılı düşmanları, Resulullah (s.a.v.)in Mekke´den çıkıp gittiğini, onun yatağında ise Hz. Ali´nin yattığını, öldürmek için Hz. Peygamberi gözetlediklerini sanarak aslında Hz. Ali´yi gözetlemiş olduklarım anladılar. Hz. Ali´den Hz. Peygamber´in nereye gittiğini öğrenmeye çalıştılar. Ama istedikleri bilgiyi elde edemediler. Nerede olduğunu öğ­renmek için Hz. Peygamber´in ayak izlerini takib ederek peşine düştüler. Çarşı-pazarlara ve her yere baktılar. Onu canlı veya ölü olarak getirecek kimseleri aradılar. îzini sürmeye başladı­lar. Nihayet onun ve arkadaşının gizlendikleri Sevr dağındaki mağaranın önüne gelip durdular. Ama ilahi bir mucize olarak bir örümcek, mağaranın kapısına ağ örmüştü. Ağ, sanki yıllar önce örülmüş gibiydi. İki güvercin de kapının ağzında yuva yapmışlardı. Bu harikulade manzara açıkça görülen bir muci­zeydi. Ama Peygamber (s.a.v.), nübüvvetini ispatlamak için Kur´an-ı Kerim´den başka bir şeyi öne sürmemişti. Çünkü Kur´an-ı Kerim, onun kıyamete kadar devam edecek en büyük mucizesiydi. Bütün nesiller ve bütün insanlık için bir hüccetti.

Kureyşliler Hz. Peygamber´in izini sürerek Sevr mağarası­nın yanına vardılar. Mağaranın kapısındaki manzarayla karşı­laştılar. Kapıdaki Örümcek ağını görünce, “Buradan içeriye kimse girmemiştir” dediler. Halbuki mağaranın içine göz atsalardı, Resullulah (s.a.v.) ile arkadaşı Ebubekir´i göreceklerdi. Ama yüce Allah, onların gözlerini başka tarafa çevirdi. Pey­gamber (s.a.v.) emin ve rahat idi. Bu sebeple kalkmış, namaz kılıyordu. Ebubekir de onu gözetliyordu. Namazını tamamladı­ğında, Hz. Ebubekir onun başına bir iş gelmesinden korkarak şöyle dedi: “Vallahi kendi şahsım için feryad ve figan edecek­tim. Ama sesimi çıkarmadım/´ Hz. Peygamber de ona: “Kork-ma! Allah bizimledir.” dedi.

Hz. Peygamber´in kavmi işte böyle yapıyordu. Mağara içinde olup bitenlere gelince Hz. Ebubekir, Resulullah (s.a.v.) koru­mak için gerekli tedbirleri almıştı. Mağarada bulundukları sü­rece oğlu Abdullah´ı, Kureyşliler´in haberlerini ve neler yaptık­larını gelip kendilerine bildirmekle görevlendirmişti. Abdullah kültürlü ve idrakli bir gençti. Geceleri babasıyla Hz. Peygam­ber´in yanına geliyor, sabahları da Kureyşliler´le beraber olu­yordu. Resulullah´la arkadaşına karşı kurdukları komploları duyduğunda, gece karanlığı bastırınca bu haberleri gelip onlara ulaştırıyordu. Kölesi Amir bin Füheyre´ye de koyunlarını otlat­tıktan sonra akşamleyin mağara tarafına salmasını ve Hz. Pey­gamberle Ebubekir´e süt göndermesini emretmişti. Karanlık bastırınca Amir, koyunları oradan alıp Mekke´ye sürüyor, böy­lece mağaraya haber veya yemek getirenlerin ayak izleri kay­bedilmiş oluyordu.

Ebubekir´in kızı Esma, babasıyla Hz. Peygamber için deri­den bir sofra hazırlamıştı. Sofrayı bağlayacak bir şey bulama­yınca kemerini kesti. Bir parçasıyla sofranın ağzım bağladı. Bu, sebeple kendisine “iki kemerli” denildi. Her gün veya her fırsat buldukça Hz. Peygamber´le arkadaşına yemek götürürdü.

Suraka ve Medine´ye Gidiş

Peygamber (s.a.v.) mağarada üç gece bekledi. Nihayet Ku-reyşliler sakinleştiler ve Hz. Peygamberi yakalamaktan ümit kestiler.Bundan sonra Hz. Peygamberle arkadaşı Medine´ye doğru yola çıktılar. Beraberlerinde müşrik kılavuzları da vardı, ama onlara karşı güvenilir bir kimse idi. Düzenbaz ve hain de­ğildi. Kureyşliler´den herhangi bir kimse peşlerine düşmesin di­ye onları sahil yolundan götürdü. Çünkü Kureyşliler, Hz. Peygamber´in bu yoldan gideceğini düşünmüyorlardı. Onlar sahi] yolundan giderken, Kureyşliler onları diğer tarafta arıyorlardı. Onu sağ veya ölü olarak getirene 100 deve va´detmişlerdi. Süra-ka binMalik bin Cu´şum bu ödülü elde etmeye tamahlanmıştı. îbn Ishak, Süraka´nın bu konuda şöyle dediğini rivayet eder:

“Resulullah (s.a.v.) hicret ederek Mekke´den ayrıldığında Kureyşliler, onu bularak geri getirecek olan kimseye 100 deve vermeyi va´dettiler. Bir ara ben kavmim arasında oturmaktay­dım. Akrabalarmızdan biri gelip: “Vallahi az önce yanımdan üç kişi geçti. Onların, Muhammed ve arkadaşları olduklarını sanıyorum!´´ dedi. Susması için ona göz kırptım. Bir süre bekle­dikten sonra atımın ve silahımın getirilmesini emrettim, fal ok­larını çektim. Beğenmediğim ok çıktı. Muhammed´i yakalayıp Kureyşliler´e teslim edebileceğimi ve yüz deveyi alacağımı umu­yordum. Zırhımı giydim, Muhammed´in peşine düştüm. Atım hızlanınca birden tökezledi; yere yuvarlandım. “Bu da nesi ” dedim. Sonra fal okumu çıkarıp fal çektim. Falını iyi çıkma­mıştı. Ama onu izlemekten vazgemeye niyetim yoktu. Yine peşi­ne düştüm. Bir ara atım yine hızlandı ve tökezledi; yere yuvar­landım. “Bu da nesi ” dedim. Sonra fal oklarımı çıkarıp fal çektim. Yine peşlerine düştüm. Muhammed´le arkadaşları gö­rününce atım yine tökezledi, Ön ayakları yere battı, ben de yere düştüm. Atımın ön ayakları yerden zorlukla çıktı; ayaklarını çıkardığı yerden tozlu bir duman çıktı. Bunu görünce artık ona bir şey yapamayacağımı ve onun bana galip geleceğini anla­dım. Onlara seslenerek şöyle dedim: “Ben, Cu´şum oğlu Süra-ka´yım. Sizinle konuşmak istiyorum. Vallahi sizi rahatsız etme­yeceğim. Size karşı hoşlanmayacağınız bir davranışta bulun­mayacağım.” Resulullah (s.a.v.), “Bizden ne istiyorsun ” diye sorunca: “Benimle senin aranda kalacak bir yazı yazıp bana vermeni istiyorum”dedim.”

Süraka´nın asıl takip nedenini Resulullah´a anlatmış olduğu da düşünülebilir. Ancak karşılaştığı durumları görüp, risaleti-nin gerçekliğine inanınca, Muhammed (s.a.v.)in Allah tarafın­dan desteklendiğine kanaat getirdi. îsteği üzerine Resulullah (s.a.v.) bir belge yazarak Süraka´ya verdi. Mekke-i Mükerre-me´nin fethedildiği güne kadar Süraka o belgeyi sakladı. Resu­lullah (s.a.v.) Taif ve Huneyn seferlerini tamamladıktan sonra Süraka, bu belgeyi alarak onun yanma gitti.

Bu konuda Süraka şöyle der: “Resulullah (s.a. v.)e yaklaştım. Belgeyi elime alarak yükselttim ve “Ya Resulullah! Bu senin bana yazmış olduğun bir yazıdır. Ben Cu´şum oğlu Süra-ka´yım!” dedim. O da: “Bugün ahde vefa günüdür” dedi.”

Süraka da müslüman olduğunu ilan etti. Öyle anlaşılıyor ki, o, hicret sırasında gördüğü şeyler karşısında Peygamber efendi­mizin nübüvvetinin gerçekliğine inanmış, bu belgeyi de bu se­beple almıştı. Kayıp ve başıboş develeri sulamanın sevabını Re-sulullah´a sorarak şöyle demişti: “Kayıp (ve başıboş) develer ha­vuzuma geliyorlar. Halbuki ben kendi develerim için suyu ha­vuza dolduruyorum. Kayıp (ve başıboş) develerin, havuzumdan su içmesi durumunda sevap kazanır mıyım ” Merhametli Re­sul ona şu cevabı vermişti: “Evet. Ciğeri olan her canlı (sula­mamdan ötürü sevap vardır.”

Süraka, müslüman olmuştu. Kavminin bulunduğu yere dö­nerek, zekatını Peygamber efendimize göndermişti.

Kafile Zorlu Yolda Yürüyor

Kutlu yolculuk kolay olmadı. Çünkü yol, çölden geçiyordu. Çölden geçmekse kolay değildi. Kum tepeleri ve çukurlar vardı. Kılavuz, alışılagelen yoldan gittikleri takdirde, Kureyşliler´in kendilerini takib edeceklerinden korktuğu için, en zor ve enge­beli yolu seçti. Burası çölün en uzun yoluydu. Onları sahil yo­lundan götürdü. Medine´ye sahil yolundan gitmek, o zamanlar pek alışılmış bir durum değildi. Kafilenin yolda nerelere uğra­dığını îbn îshak´tan dinleyelim. “Siret” adlı eserinde şöyle di­yor:

“Kılavuzları Abdullah bin Uraykit, onları yola çıkarırken Mekke´nin alt taraflarından çıktılar. Sonra Hz. Peygamberle Ebubekir´i sahil yolundan yürüttü. Usfan´ın aşağısından geçip Emec´in alt taraflarına vardılar. Yola devam edip Kadid´in önünden geçtiler. Oradan Harar´a, Harar´dan da Seniyyetü´l-Mürre´ye ulaştılar. Buradan Lakfa´ya vardılar. Medlecetü Lakfı geçip Medlecetü Mehac´a ulaştılar. Oradan Merciü Me-hac´a geçtiler. Yola devam edip Merciü zi´l-Gudveyn´e, Batnu zi keşr´e Cüdacid ve Ecred´e vardılar. Oradan yola koyulup Med­lecetü Tahen pınarına, oradan da Ababid´e vardılar ve nihayet Faha´dan geçtiler.”

îbn Hişam der ki: “Sonra kılavuz onları Arac´a indirdi. Öğle­ye kadar orada kaldılar. Eşlem kabilesinden Evs bin Hicr adın­daki bir adam, Resulullah´ı tbner-Rida adlı bir deveye bindire­rek Mesud bin Hüneyde adlı kölesiyle birlikte Medine´ye gön­derdi. Sonra kılavuz, ikisini Arac´dan çıkarıp Seniyyetü´l-Fain´e götürdü, pradan Batnu Reim´e geçtiler. Nihayet Rebiü´l-Evvel ayının 12. gecesinin sabahında, Pazartesi günü Küba´ya ulaştı­lar. Zaman, kuşluk vaktiydi. Güneş tepeye doğru çıkıyordu.” [3]

Hicret kafilesinin uğradığı yerler, işte bunlardı. Buralar, an­cak çölü iyi tanıyanlar tarafından bilinen yerlerdi. Kılavuz bu­raları çok yi tanıyordu. Müslüman olmadığı halde, Hz. Peygam­berle Ebubekir´e karşı emniyetli ve dürüst idi.

Yolculuğun ne kadar zor geçtiğini anlatmak için bu ifadeler yeterlidir. Binekler çok zorlanmış, öyle ki, Peygamber efendi­miz bineğini değiştirmek zorunda kalmıştı.

Ümmü Mabed

Burada ihlaslı ve temiz bir kadınla ilgili bir olayı anlataca­ğız. Hicret yolculuğu esnasında Hz. Peygamber (s.a.v.) onunla, Kadid denen yerde karşılaşmıştı. Hicret yolculuğu esnasında görülen harikalara ek olarak Peygamber efendimiz bu kadınla karşılaştığında da bazı harikulade haller zuhur etmişti. Ama Cenab-ı Allah, müşriklerin gözlerine perde çekmiş, dolayısıyla bu harikaları görememişlerdi. Bu harikalara örnek olarak örümceğin mağara kapısına ağ örmesini, güvercinlerin oraya yuva kurmalarını, Süraka´nın atının ayaklarının yere batması­nı ve defalarca tökezlemesini gösterebiliriz. Bütün bunlar Hz. îşa ile Musa´nın mucizelerinden geri kalmayan ve gözle görüle­bilen mucizelerdi. Ama Peygamber efendimiz bu mucizeleri öne sürerek Kureyşliler´e ve insanlığa meydan okumamıştır. Aksi­ne o, en büyük mucize olan Kur´an-ı Kerim ile dünyaya karşı meydan okumuştur.

Ümmü Mabed´e uğradığında zuhur eden harika şu idi: Üm­mü Mabed´in zayıf ve sütsüz koyunu süt vermeye başlamış, ka­filedeki herkes o sütten içmiş ve süt, yine akmaya devam et­mişti. Hz .Peygamberdin konuk olduğu ev halkı da o sütten doyasıya içmişlerdi. Beyhaki, bu kıssayı Ebu Mabed el-Huzai´den naklederek Şöyle anlatıyor: “Resulullah (s.a.v.) Mekke´den Me­dine´ye hicret edeceği gece Ebubekir, Ebubekir´in kölesi Amir bin Füheyr´e ve kılavuz Abdullah bin Ureykit el-Leysi ile birlik­te yola çıktı. Ümmü Mabed, metanetli ve iffetli bir kadındı. Evinin dış kısmında bir kenarda oturmaktaydı, Kafîledekiler, yanında satılık et veya ´süt bulunup bulunmadığını sordular. Yanında ne et, ne de süt vardı. “Yanımda bu istedikleriniz bu­lunsaydı, sizi ağırlamakta kusur etmezdim” dedi. Çünkü onlar kıtlık içindeydiler.

Resulullah (s.a.v.) evin çevresine baktı. Bir köşede bir koyu­nun durduğunu görünce: “Ey Ümmü Mabed! Bu koyun nedir ” diye sordu. O da: “Zayıflığından ötürü sürüye katılamamış bir koyun!” dedi. Hz. Peygamber, “Sütü var mı ” diye sordu. “Süt veremeyecek kadar zayıftır” diye cevap alınca, “Onu sağmama izin verir misin ” diye sordu. Ümmü Mabed: “Sütü varsa sağ!” diye izin verdi. Hz. Peygamber koyun için dua edip elini meme­lerine sürdü. Bir cemaati doyuracak büyüklükte bir kap getir­melerini söyledi. “Bismillah” diyerek sağmaya başladı. Koyun da bacaklarını araladı. Oluktan boşanırcasma bol süt geldi; kap doldu. Hz. Peygamber, sütü Ümmü Mabed´e gönderdi. Üm­mü Mabed ve Hz. Peygamber´in arkadaşları kana kana içip doydular. En sonunda Peygamber efendimiz içti ve “kavmin sakisi en sonda içer” dedi. İçtikten sonra koyunu ikinci kez sağ­dı. Son sağılan sütü Ümmü Mabed´e bıraktılar ve yanından ay­rılıp gittiler.

Çok geçmeden Ümmü Mabed´in kocası Ebu Mabed, iliği bo­şalmış zayıf ve cılız keçilerini önüne katarak eve geldi. Keçiler zayıflıklarından dolayı sallanarak yürümekteydiler. Evdeki sü­tü görünce şaştı ve *Ey Ümmü Mabed, bu süt nereden geldi ” diye sordu. Evde sağmal hayvan yoktu. Koyunları süt verecek durumda değildi. Ümmü Mabed, cevaben dedi ki: “Sütün bir yerden geldiği yok. Buraya şöyle konuşan mübarek bir adam geldi. (Kocası bu adam mutlaka Kureyşliler´in aradığı şahıstır, . dedi.) Yüzü parlak, huyu güzel, siması tatlı ve mükemmeldi. Başı küçük değildi. Endamı düzgün ve Ölçülü, kirpikleri uzun­du. Sesi tok, gözlen sürmeli ve hilal kaşlıydı. Boynu uzunca, sakalı sık, konuşması tatlıydı. Sözleri açık-seçik ve net idi. Susarken vakur, konuşurken yüce idi. Kelimeleri, bir ipe dizilmiş boncuk taneleri gibi akıp geliyordu. Uzaktan insanların en yu­muşak huylusu, yakından da en güzeli olarak görünüyordu. Orta boyluydu. Uzunluğu, kendisini gören gözün unutamaya­cağı ölçüdeydi. Kısalıkla ayıplanamazdı. İki dal arasındaki bir dal gibiydi. Kafiledeki üç kişiden en parlak görünümde olan kendisiydi. Endamı en güzel olan da kendisiydi. Kendisini çev­releyip onu dinliyor, emrettiğinde emrini hemen yerine getiri­yorlardı. Kıskanılacak bir durumdaydı. Asık suratlı ve azarla-yıcı değildi.”

Kocası dedi ki: “Vallahi sözünü ettiğin bu adam, Kureyşli-ler´in aradığı adamdır. Ona rastlarsam, beni arkadaşlığa ka­bul etmesini isteyeceğini. Yolunu bulursam bunun için çaba sarf edeceğim.”

Bu anlattıklarımız, Ümmü Mabed´in sözleri ve kısssası idi. Hz. Peygamber´in evsafından bahsederken buna değinmiştik. Siyer kitaplarında anlatıldığına göre Ümmü Mabed´in adı, Ati-ke binti Halef bin Ma´ad bin Rebia bin Adrem´dir. Kocası Ebu Mabed´in adı da, Ekseni bin Uzza bin Ma´bed bin Rebia bin Ad­rem´dir. Karı-koca, amca çocuklarıdır. Rivayete göre Ümmü Ma*bed´in kocası müslüman olup hicret etmiştir.

Diğer Harikalar

Hz. Peygamber´i Medine´ye götüren kılavuz, onu işlek olma­yan bir yoldan ve bir çok yöreye uğratarak götürdü. Bu yolda Hz.Peygamber, çölde yolculuk etmek ve su ile azığa ihtiyaç duymakla ilgili bazı mucizeler gösterdi. Beyhaki, bu konuda Kays bin Numan´m şöyle dediğini rivayet eder:

aResulullah (s.a.v.) ile Ebubekir gizlice Mekke´den çıktıktan sonra , yolda bir sürü gütmekte olan bir çobana rastladılar. îç-mek için ondan süt istediler. O da: “Yanımda sütü sağılacak bir koyun yoktur. Ancak şuracıkta, yavrusunu erken düşürmüş bir keçi var, onda da sağılacak süt kalmamıştır” dedi. Hz. Pey­gamber, “Onu buraya çağır” dedi. Çoban çağırdı, hayvan geldi. Hz. Peygamber onu bağladıktan sonra elini memelerine sürdü ve dua etti. Nihayet memelerinden süt akmaya başladı. Ebube­kir bir kap getirdi. Sütü içine sağmaya başladı. Hz.Peygamber, sağdığını Ebubekir´e içirdi. Sonra yine sağıp çobana içirdi. Üçüncü kez sağdığını da kendisi içti. Çoban, gördüğü bu man­zara karşısında şaştı ve: “Sen kimsin Vallahi senin gibisini görmedim!” dedi. Hz. Peygamber, “Sana kendimi tanıttığım takdirde beni gizler ve kimselere anlatmaz mısın ” diye sordu. Çoban, “Evet” deyince, Hz. Peygamber: “Ben, Allah´ın Resulü Muhammed´im!” dedi. Ihlaslı çoban, “Kureyşliler´in, dinden çıktığını iddia ettikleri adam sen misin ” diye sordu. Hz. Pey­gamber de: “Onlar böyle diyorlar” dedi. Çoban, bu kez şöyle de­di: “Senin Peygamber olduğuna tanıklık ederim ve senin getir­diğin dinin gerçek olduğuna şehadet ederim. Senin yaptığını ancak bir Peygamber yapabilir. Ben sana tabiyim!” Çobanın bu sözlerine Hz. Peygamber şu karşılığı verdi. “Şimdilik sen bu işin üstesinden gelemezsin. Benim galib olduğumu ve güçlendi­ğimi duyduğun zaman yanıma gel.” Ebu Ya´la da böyle bir ri­vayette bulunmuştur.

Ebu Nuaym da, Abdullah bin Mesud´un şöyle dediğini riva­yet eder: “Ergenlik çağında bir gençtim. Mekke´de Utbe bin Ebi Muayt´ın koyunlarını otlatıyordum. Resulullah (s.a.v.) ile Ebu-bekir yanıma geldiler. Müşriklerden kaçmışlardı. Resulullah (s.a.v.): “Ey delikanlı bize içirecek sütün var mı ” diye sordu. Ben de: “Bu koyunlar emanet olarak yanıma bırakılmıştır. Süt­lerini size içiremem” dedim. “Senin yanında, üzerine koç atla­mamış bir koyun yok mu ” diye sorunca ben, “Vardır” dedim ve yanına getirdim. Resulullah (s.a.v.) koyunun memesini tuttu, dua etti, koyunun memesi süt doldu. Ebubekir, ortası çukur bir kaya parçası getirdi; Hz. Peygamber, sütü içine sağdı. Hem kendisi, hem de Ebubekir o sütten içti. Bana da içirdiler. Sonra Hz. Peygamber, memeye: “Kısıl” dedi; meme de kısılıp sütü ke­sildi. Daha sonra yanına vardığımda, “O güzel sözden (yani Kur´an-ı Kerim´den) bana da öğret” dedim. Resulullah (s.a.v.) bana: “Sen bilgili bir çocuksun” dedi. Ben de onun ağzından yetmiş sureyi alıp ezberledim. Ezberimin doğruluğuna hiç kim­se itiraz etmemiştir.”

Siyer alimleri bu kıssa üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Şöyle ki: Ibn Mesud (r.a.) hicretten önce, müslüman olan, Allah yolunda eziyet gören ve Habeşistan´a hicret edenlerdendir. Yukarıdaki kısasa, onun, Peygamber efendimizin hicreti esnasında müslüman olduğu zannını doğurmaktadır. Siyer alimlerinin söyledik­leri sözler, anlatılan kıssanın gerçekleşmiş olmasına ve hicret esnasında meydana gelen harikulade hallerin özüne mani ve aykırı değildir. Çünkü bu kıssa, sahih kitaplarda yer almakta­dır. Belki de siyer alimlerinin sözü, kıssanın gerçek olup olma­dığı üzerine değil de, kıssanın anlatılışında kullanılan ifadeler üzerinedir. Çünkü kıssanın gerçek olduğunda şüphe yoktur.

Bütün bu anlatılanlar, Peygamber (s.a.v.) efendimizin, Musa (a.s.)m izhar ettiği kendine özgü dokuz mucizeden daha fazlası­nı izhar etmiştir. Manevi delalet bakımından bu mucizeler, Hz. İsa´nın gösterdiği mucizelerden daha aşağı değildirler. İsa (a.s.)» Allah´ın izniyle ölüleri diriltmiş, mezarlarından çıkmala­rını sağlamıştır. Mucizelerin tür bakımından değişik olmaları, Muhammed (s.a.v.)in mucizelerinin manevi delalet bakımından zayıf oldukları anlamına gelmez. Örneğin îsra ve Miraç hadise­si, hem maddi, hem de manevi yönü olan bir mucizedir. Süra-ka´nın atının ayaklarının yere gömülmesi, Hz. Peygamber´in parmakları arasından süt fışkırması ve bunun tekerrür etmesi; ölüleri diriltmekten daha geri ve daha az olmayan manevi bir kuvvetin Hz. Peygamber´de mevcut olduğunu ispatlamaktadır. Bütün bu mucizeleri izhar ettiği halde Hz.Peygamber, sadece Kur´an-ı Kerim´i öne sürerek insanlığa meydan okumuştur.

“Dünyalara uyarıcı olması için kulu (Muhammed´e) furkan (Kur´an-ı Kerim)i indiren Allah, yücelerin yücesidir/´ (Furkan i)

Hz. Peygamberin Küba´ya Ulaşması

Mübarek kafile, Hz. Peygamber ve arkadaşı, çöldeki çukur­lu, tepeli, zahmetli ve engebeli yolda yürümeye devam ettiler. Müşriklere yakalanmamak için, uzun bir yoldan gitmeyi tercih etmişlerdi. Allah´ın mucizeleri çokça ve peşpeşe görülüyordu. Bu harikaları, Hz. Peygamber´in -Her nereye giderse ve her ne­reye konaklarsa- Cenab-i Allah´ın kendisiyle beraber olduğunu anlaması için izhar edilmişti. Allah´ın kendisiyle beraber oldu­ğunu bu harikaların zuhurundan önce de iman gözüyle görüp anlamıştı. Çünkü mağaradayken arkadaşı Ebubekir´e: “Üzül­me, Allah bizimledir” demişti. Cenab-ı Allah, nübüvvetinde gösterdiği gibi yolculuğu esnasında da ona harikaları ve ayetle­rini göstermişti:

Yolculuğun zahmeti, kuwet,ve zafer yeri olan Küba´ya ulaş­makla sona ermişti. Bu nurlu kafile orada ehl-i imanla karşı­laşmıştı. Mü´minler, Hz. Peygamber´in yolunu gözlüyor ve onun kendi aralarına girmesiyle ferahlanıp aydınlanıyorlardı.

Ibn îshak, Abdurrahman bin Uveymir bin Saide´nin şöyle dediğini rivayet eder: Kavmimden Resulullah´ın sahabisi olan bazı kimseler bana dediler ki: Resulullah (s.a.v.)ın Mekke-i Mü-kerreme´den çıktığını duyunca buraya gelişini beklemeye başla­dık. Her gün sabah namazını kıldıktan sonra Karataş denen mevkiimizin dışına çıkıp onun gelişini bekliyorduk. Güneş yük­selip gölgeleri yok edinceye kadar bekliyor, gölgelenecek yer bulamayınca da evlerimize geri dönüyorduk. O zamanda günler çok sıcak geçiyordu. Bu hal, Resulullah´m geliş gününe kadar devam etti. O gün de, her zamanki gibi oturup beklemeye baş­ladık. Gölgelenecek yer kalmayınca da evlerimize döndük. Ev­lerimize gireceğimiz sırada Resulullah (s.a.v.) geldi. Onu ilk gö­ren, yahudi bir adamdı. O, bizim Resulullah´ı beklediğimizi ve yolunu gözlediğimizi biliyordu. Geldiğini görünce: “Ey Ensari-ler! îşte beklediğiniz geldi!” diyerek yüksek sesle bağırmaya başladı. Biz Resulullah (s.a.v.)e doğru koştuk… Bir hurma ağa­cının altında gölgelenmekteydi. Beraberinde akranı ve arkada­şı Ebubekir vardı. Çoğumuz Resulullah´ı daha önce hiç görme­miştik. Etrafında bir kalabalık ve izdiham meydana geldi. în-sanlar o iki kişiden hangisinin Resulullah, hangisinin Ebubekir olduğunu bilmiyorlardı. Nihayet Resulullah´ın üzerindeki gölge geçince Ebubekir, abasıyla onu gölgelendirdi de, böylece Resu­lullah´ı tanımış olduk.

Siret alimlerinin anlattıklarına göre Resulullah (s.a.v.) Kül-süm bin Hind´in evine konuk oldu. Diğer bazı alimlerse, Sa´d bin Hayseme´nin evine konuk olduğunu anlatırlar, tbn îshak ile diğerleri bu iki haberi uzlaştırarak Hz.Peygamber´in önce Külsum bin Hind´in evine konuk olduğunu, ama halkın yine çı­kıp onlarla sohbet edişinin Sa´d bin Haseme´nin evinde olduğu­nu söylemişlerdir. Hz.Peygamber´in, Sa´d´m evinde oturmayı tercih ettiğini ifade eden rivayetler de varid olmuştur. Çünkü Sa´d, bekardı. Evde ailesi yoktu. Evi, bekar muhacirlerin evi ol­muştu. Hz. Peygamber´in arkadaşı EJbubekir ise Hubeyb bin Asafın evine konuk olmuştu. Hz. Ali, Resulullah´a Küba´da ulaştı. Çünkü o, emanetleri sahiplerine geri vermek için, Resu-lullah´m yola çıkmasından sonra üç gün üç gece daha Mekke´de kalmıştı. Ondan sonra doğruca Medine´ye yönelerek yola koyul­muştu. Hemen hemen o, Peygamber efendimizle arkadaşı Ebu-bekir´in Sevr mağarasında kaldıkları süre kadar Mekke´de bek­lemişti. Çünkü iki arkadaş, Sevr mağarasında üç gece bekle­mişlerdi.

Hz. Ali de Hz. Peygamber´in indiği eve, Külsum bin Hind´in evine konuk oldu. Öyle anlaşılıyor ki o, Hz. Peygamber´den en az bir gece sonra Küba´ya gelmiştir. Çünkü Hz. Peygamber Kü­ba´da bir, ya da iki gece kaldı. îbn îshak´m anlattığna göre o, Küba´da dört gün, dört gece kalmıştır. Yine onun ifadesine görje pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri orada kalmıştır. Orada kaldığı süre içinde Küba mescidini inşa ettirmiştir. Bu mescide Kur´an-ı Kerim´de Cenab-ı Allah şöyle işarette bulun­maktadır:

“ilk gününden beri takva (temeli) üzerine kurulan mescidde bulunman daha uygundur. Orada, arınmak isteyen insanlar vardır. Allah, arınmak isteyenleri sever.” (Tevbe: 108)

Hz. Peygamber´in içinde durduğu ilk günden itibaren o mes-cid, takva temeli üzerine kurulmuştur. Ona hicret mescidi adı­nı vermek daha uygun olur. Orası, riya ve nifaka sapmaksızın, yaptıkları ibadetlerle arınmak isteyen kimselerin mescididir.

Resulullah (s.a.v.) Rebiü´l-Evvel ayının orûkisinde pazartesi günü Küba´ya ulaştı. Bu ayın son gününde oraya ulaştığını söy­leyenler de olmuştur. Ancak raviler, birinci görüşü tercih et­mektedirler.

Medine´ye Giriş

Resulullah (s.a.v.)ın Medine´ye girişi Medine halkı, onlardan sonra gelecek olan nesiller ve tüm insanlık için kutlu bir gün oldu. Çünkü o gün Mekke´de sabit, belirli ve genel bir düzene bağlı kalınmadan yapılan islam daveti umumilik niteliği kaza­narak Medine´ye intikal etmişti. Daha önce Mekke´de uyulan ve uygulanan belirli ve sabit bir davet düzeni yoktu. Sadece islam akidesi ve onunla ilgili hükümler açıklanıyordu. Yapılan davet, Mekke ve çevresinin dışına taşınıyordu. Ama bu davet, Medine´ye intikal edince genellik vasfını kazandı. Bütün Arap belde­lerine yayıldı. Daha sonra Arap beldelerinin dışına, oradan komşu ülekelere ulaştı. Bilahare kıtadan kıtaya intikal etti.

Medineliler Cenab-ı Allah´ın kendilerine bahşettiği nimeti ve özel olarak Medine´ye kazandırdığı şerefi idrak etttiler. Çünkü Medine, önce müslümanlarm ilk barınağı, yurdu ve zafer yeri olmuştu. îkinci olarak, îslami düzenin vatanı olmuştu. Üçüncü olarak da islam´ın güç ve kuvvet kazandığı bir mıntıka olmuş­tu. Putperestliğin artık ortadan kalkmak üzere olduğunu her­kes duydu. Yahudiler de artık bilgileriyle ve önceden sahip ol­dukları kitaplarıyla övünemez olmuşlardı.

îşte bütün bu sebepler dolayısıyla insanlar, Hz. Peygam-ber´in teşrifi nedeniyle tekbir ve tehlil getirerek onu karşılama­ya çıkmışlardı. Şeref ve yüceliğin gelmesinden, putperestlikten kurtulmaktan dolayı sevinç duymuş, Peygamberin kudumunda kendileri için hidayet görmüşlerdi.

Buhari ile Müslim, Hz. Ebubekir´in şöyle dediğini rivayet et­mişlerdir:

“Medine´ye vardığımızda insanlar yollara dökülmüş ve dam­lara çıkmışlardı. Gençlerle hizmetçi ve köleler ´Allahüekber. Resulullah geldi. Allahüekber. Muhammed geldi. Allahüekber. Muhammed geldi. Allahüekber. Resulullah geldi” diyorlardı.”

“DelaiPun-Nübüvve” adlı eserde Beyhaki; “Şemail” adlı eser­de Ebubekir el-Makri; “Riyad” adlı eserde Taberi, îbn Aişe´ (Ubeydullah bin Muhammed bin Hafs)den rivayet ederek der­ler ki: Hz. Peygamber´in gelişim kutlayan cariyeler şu şiiri oku­dular:

“Veda tepelerinden dolunay doğdu üzerimize. Allah´a davet eden var oldukça şükretmek gerek bize. Ey gönderilen! Sana itaat etmek vacib oldu bize.”

Bu haber, Tirmizi ile Nesei´nin Sünen´lerinde Saib bin Ye-zid´den rivayet edilmiştir.

Hz. Peygamber Medine´ye gelişinde tekbir getirilerek, büyük bir coşkuyla karşılanmıştı. Bu arada, ifade ettiği anlam bakı­mından daha parlak bir ameli karşılama daha olmuştu. Şöyle ki: Evs ve Hazrec kabilesinden her aile, Resulullah´m kendilerinde misafir kalması için, devesinin yularını tutmak istediler. Büyük bir izdiham meydana geldi. Salim oğullarından bazı adamlar gelmiş ve *Ya Resulullah, bizim yanımızda ikamet et Biz sayıca çok, güçlü ve savaşa karşı hazırlıklıyız” diyerek de­vesinin yularını tutmuşlardı. Resulullah (s.a.v.) “deveyi bıra­kın. Ona (duracağı yer için gerekli) emir verilmiştir” dedi.

Beni Beyaze kabilesinden de bazı adamlar gelerek, “Bize gel ya Resulullah. Biz sayıca çok, güçlü ve savaşa karşı hazırlıklı­yız” dediler. Ve devesinin yularını tuttular. Hz. Peygamber: “Deveyi bırakın. Ona (duracağı yer için gerekli) emir verilmiş­tir” dedi. Deveyi serbest bıraktılar. O da gidip Saide oğulları­nın evinin önünde durdu. Sa´d bin Ubade ile Münzir bin Amr, Saide oğulları kabilesinden bazı adamlar arasından çıkıp Öne geçtiler ve: “Bize gel ya Resulullah. Biz sayıca çok, güçlü ve sa­vaşa karşı hazırlıklıyız” dediler. Devenin yularına sarıldılar. Peygamber (s.a.v.): “Onu bırakın. Ona (duracağı yer için gerek­li) emir verilmiştir” dedi. Onlar da deveyi serbest bıraktılar. Deve yürümeye başladı. Haris bin Hazreç oğullarının evinin hi­zasına geldiğinde Muaz bin Rebia, Harice bin Zeyd ve Abdullah bin Revaha, Haris bin Hazreç kabilesinden bazı adamların ara­sından çıkıp öne geçtiler ve: “Ya Resulullah, kardeşlerinin ara­sına gel. (Hz. Peygamberin dedesi Abdülmuttalib´in annesi bu kabiledendi.) Çokluğa, kuvvete ve tedbire gel” dediler ve devesi­nin yularını tuttular. Hz. Peygamber: “Onu bırakın. Ona, (du­racağı yer için gerekli) emir verilmiştir” dedi. Onlar da deveyi serbest bıraktılar. Deve yürümeye başladı. Malik bin Neccar´ın evinin önüne gelip çöktü. Ebu Eyyub el-Ensari´nin evi de ora­daydı. Ibn îshak der ki: Deve çökünce Resulullah (s.a.v.) inme­di. Deve tekrar ayağa kalkıp azıcık daha yürüdü. Resulullah (s.a.v.) de yularım bırakmış, ona kanşmıyordu. Sonra deve tek­rar geri döndü; ilk çöktüğü yere varıp yine oraya çöktü. Resu­lullah da yere indi. Ebu Eyyub (Halid bin Zeyd), devenin üze­rindeki eşyaları alıp evine götürdü. Resulullah (s.a.v.)de Mescid-i Nebevi´yi ve kendi evini inşa edinceye kadar Ebu Ey-yub´un evinde misafir olarak kaldı.

——————————————————————————–

[1] Bkz Refik el-Azim, Eşheru Meşahır´ıl-tslam.

[2] îbn Kesir, EI-Bidaye ve´n-Nihaye, c.4, s 180

[3] İbn Hışam, Siret, el, s 491-492. –

Share.

About Author

Leave A Reply