Hudeybiye Gazvesi

0

İslamiyet, Arap sahrasında yayıldı. Müslüman olanlar oldu. Çok kimseler islam´dan haberdar oldular. Arabilerden gerçek­ten inananlar olduğu gibi, kalben inanmadıkları halde inanır görünen ve teslimiyetlerini arzedenler de olmuştu. Bunların yanısıra müşrikliklerini devam ettirenler de olmuştu. Ama müslümanlarda bir kuvvet ve heybet meydana gelmişti. Müşriklikte devam edenler, bu kuvvet ve heybeti görünce; tevhid davetinin ve Muhammed (sav)e imanın önemli bir mesele ol­duğunu düşünmeye başladılar, işi inceden inceye ölçüp biçme­ye koyuldular. Düşünüp taşınmadan hemen ilk etapta reddet­mediler, kestirip atmadılar.

Özetle diyecek olursak, putlara tapma açısından onların kalplerine şüphe girmişti. Halbuki Cenab-ı Allah´ı zat ve sıfatı ile bilmekteydiler. Kuşkusuz ki putları hakkında şüpheye düş­müş olmaları, inançla fıtrat dinine girmeleri için yegane yol ol­muştu.

İslam daveti artık ufukları doldurmuştu. Arabilerden veya onların safında yer alanlardan hiçbiri Medine´ye saldırmayı dü-şünemiyordu. Çünkü orayı Cenab-ı Allah himaye ediyordu. Orası, O´nun koruması altındaydı.

Peygamber (sav) efendimiz Arabilerin saldırılarından veya îslam düşmanlarının safında yer almalarından yana güvenlik içinde olduğuna göre artık, karşısında düşman olarak duran Kureyşlilere yönelmesinin zamanı gelmiş demekti. Maksat, onlarla savaşmak değildi. Önceki seriyye ve gazalarında görüldü­ğü gibi peygamber efendimiz, hep savunma savaşı vermiştir. Fal^at kureyşliler peygamber efendimize karşı saldırılarını sür­dürüyorlardı. Mekke´nin harem-i şerifi onların hakimiyeti al­tındaydı. İslam davetini yerleştirmek ve hacc yolunu güvenlik altına almak için, Mekke´nin düşmanlardan ve Kureyşin düş­manlığından arındırılması gerekiyordu. Çünkü hacc, îslami ibadetlerden biri idi. Ayrıca Peygamber efendimiz, Hayber´de toplanıp üslenen yahudilerin de işini halletmek istiyordu. Çün­kü Medine´ye saldırmak isteyen tek güç, bu yahudilerdi. Kovul­dukları Medine´nin, kendi asli vatanları olduğunu iddia ediyor­lardı. Peygamber (sav) efendimiz onları Medine´den sürgün et­miş, kimini de öldürmüştü.

Bu arada Kureyşlilerin durumunu öğrenmesi de gerekiyor­du. Onların Hacc farizasını eda etmeye kolaylık mı, yoksa zor­luk mu gösterdiklerini öğrenmesi icab ediyordu. Nitekim daha önceleri hep zorluk göstermişlerdi. Niyetin amelle bir arada ol­ması gerekiyordu. Bu nedenle haccetmek üzere yola çıktı. Ni­hayet Hudeybiye vakası meydana geldi. Cenab-ı Allah, Hudey-biye vakasına feth-i mübin adını verdi. Çünkü bu olayda Allah Peygamber efendimizle Kureyşliler arasındaki engeli kaldırdı.

Çocukluğunda ve gençliğinde tanıdıkları sevgili Emin (Mu-hammed) onlarla görüştü. İhtilaf, nefret ve savaş nedeniyle aralarında meydana gelmiş olan engeller, artık ortadan kalktı.

Hudeybiye Gazvesi

Bütün rivayetlerin ittifakına göre Hicretin altıncı senesinin Zilkade ayında (Bu ay hac aylarındandır) Resulullah (sav), be­raberindeki 700 kadar sahabiyle hac yolculuğuna çıktı. Ancak Cabir bin Abdulah´ın rivayetine göre beraberinde 1400 kadar sahabi varmış ki bu, akla daha yatkındır. Peygamber efendimi­zin ordusu, Kureyşlileri ürkütmüştü. Binden az sayıdaki asker-lerse düşmanı ürkütemezler. Buhari ve diğerleri, Peygamber efendimizle beraber bulunan sahabilerin 1400 kişi olduğunu söylemişlerdir. 700 kişi olduklarını söyleyen, İbn İshak´tır.

Peygamber efendimiz, savaş niyetiyle değil de, insanları bir araya getiren hac ibadetini eda maksadıyla yola çıktı. Usfan mevkiine varır varmaz Bişr bin Süfyan el-Kabi ile karşılaştı. Öyle görülüyor ki Kureyşliler, Resulullah´ın geleceğini önceden haber aldıkları için tedbirli ve savaşa hazırlıklı idiler.

Bişr bin Süfyan dedi ki: “Ya Resulullah! Kureyşliler senin gelişinden haberdar olmuşlardır. Sütlerinden faydalanacakları sağmal ve yavrulu develerini, döllerini döşlerini yanlarına al­mış, seni Mescid-i Haram´a girmekten men etmek için kaplan postu giyerek Zi-Tuua denen yere varıp konaklamışlar, seni Mekke´ye sokmayacaklarına yemin edip Allah´a söz vermişler­dir. Halid bin Velid kumandası altındaki süvarilerini Küra-ı Nemin denen yere kadar sevketmişlerdir.”

Kendisiyle savaşmakta olsalar da onlara merhamet eden ve müslüman olmalarını temenni eden Resulullah (sav) milleti olan Kureyşliler için üzülerek şöyle dedi:

“Eyvah! Yazık oldu Kureyşlilere. Zaten savaş, onları yeyip tüketmiştir. Ne olurdu, kendileri benimle öteki Araplar arasın­dan çekilseydi de beni onlarla başbaşa bıraksaydılar. Onlar be­ni yenecek olurlarsa, zaten kendilerinin de amacı bu olduğuna göre, amaçlarına ulaşmış olurlardı. Eğer Allah beni onlara ga­lip kılacak olursa ve kendileri de isterlerse, topluca İslamiyet´e girerlerdi. Eğer böyle yapmazlarsa, savaşacaklar demektir.

Bunlar, kendilerini güçlü mü sanıyorlar Vallahi Allah´ın beni yaymak üzere göndermiş olduğu bu dini üstün kılıncaya ve ba­şım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışmaktan geri durmayacağımı*´

Bundan sonra Resulullah (sav) onların savaşçılarıyla karşı­laşmak istemedi ki kılıç, fikrin önüne geçmesin. Hac ibadetini eda etmek istiyordu. Mekkelileri zorlamadan kendi serbest ira­deleriyle karar vermelerini sağlamak istiyordu. Çünkü uzlaş­mak, iradenin serbest bırakılmasıyla mümkün olur. Savaş ise nefret doğurur. Kılıçla zorlamak nefsi alevlendirir ve yaralar. Oysa Peygamber efendimiz kimsenimgönlünü yaralamak iste­miyordu. Bilakis kalplerdeki öfke hastalığın tedavi ederek gö­nülleri şifaya kavuşturmak istiyordu. Müslümanları başka bir yoldan götürerek Kureyş süvarileriyle karşılaşmak istemedi. Müslümanların yürümesiyle yerden toz bulutları yükselmeye başladı. Küra-ı neminde bulunan Halid bin Velid kumanda­sındaki Kureyş süvarileri, korkup Mekke´ye geri döndüler. Pey­gamber efendimiz de ordusunu Seniyyet´ül Murar denen yerde durdurdu. Devesi oraya çöktü. Mola vermeleri için sanki Ce-nab-ı Allah orasını seçmişti. Devenin çöktüğünü görenler, “Ar­tık yerinden kalkamazl” dediler. Peygamber efendimiz de bu­yurdu ki: “Hayır, öyle değil… Onu, (Ebrehe´nin) filini Mekke´ye bırakmayıp durduran (Allah) durdurmuştur. Kureyşliler bu­gün beni öyle bir noktaya getirdiler ki, akrabalık hakkına uy­mamı isterlerse, bu isteklerini yerine getiririm”

Evet… Resulullah (sav) böyle demişti. Çünkü o, giriştikleri savaştan sonra insanların gönüllerini birbirine yaklaştırmak istemişti. O, doğru yola ileten ve hakka davet eden bir kimsey­di.

Seniyyet´ül Murar denen yere varıldığında, askerlerine: “tnin ve yerleşin” buyruğunu verdi. Onlar da: “Bu vadide su yoktur” dediler. Gerçekten de orada bataklık ve içi çamurlu ku­yulardan başka bir şey yoktu. Peygamber efendimiz, okunu adamlarından birine verdi. Adam, kuyulardan birine indi, elin­deki oku yere sapladı ve berrak bir su fışkırmaya başladı. Pey­gamber efendimiz ve oradaki herkes, kana kana içtiler.

İki Tarafın Elçilerinin Gidip Gelmesi

Peygamber efendimizin beraberinde güçlü bir ordu vardı. Mekke, savaşa hazırlıklı değildi. Dileseydi, Mekke´yi ordusuna ezdirir ve yerle bir ederdi. Ne var ki o, umre yapmak, savaş ateşini söndürmek, akrabalarına iyi davranmak, nefreti silip süpürmek, savaşların meydana getirdiği vahşeti gidermek için gelmişti.

Bu nedenle de onları kahır ve zillete uğratmadan haccet­mek, onlarla barış yapmak istediğini ilan etti.

Bedii bin Verka, Huzaalı bir kaç adamla birlikte Peygam­ber efendimizin yanına geldi. Onunla konuştular. Niçin geldiği­ni sordular.Peygamber efendimiz, kendileriyle savaşmak için değil, Kabe´yi ziyaret etmek ve onu tazimde bulunmak için gel­diğini söyledi. Daha önce bu hususta başkalarına söylediklerini onlara da söyledi. Heyetteki adamlar Kureyşe dönüp şöyle de­diler: uEy Kureyş topluluğu! Siz Muhammed hakkında ça­buk karar veriyorsunuz. O, savaşmak için değil, yalnızca Ka­be´yi tavaf etmek için gelmiştir.”

Kureyşliler, böyle diyen heyet mensuplarını suçlayıp onlara karşı cephe aldılar ve: “Savaşmak maksadıyla gelmemiş olsa dahi, Mekke´ye zorla girmesine müsaade etmeyiz. Arapların bu­nu dillerine dolamalarına izin vermeyiz” dediler. Bu mütekeb-birlik ve kabalıklarını sürdürmekle beraber, Hz. Peygamberle aralarındaki irtibatı kapamadılar. Amir bin Lüeyy Oğulları­nın kardeşi Mikrez bin Hafs bin Ahyaf ı elçi olarak ona gön» derdiler. Mikrez´in gelmekte olduğunu gören Resulullah (sav): “Bu, ahde vefa göstermeyen hain bir kişidir” dedi. Ona da; sa­vaşmak için değil, Kabe´yi ziyaret etmek için geldiğini söyledi.

Kureyşliler, Peygamber efendimizin Kabe´yi ziyaret etmesi­ne müsaade vermemekle birlikte Huleys bin Alkame´yi ona elçi olarak gönderdiler. Huleys, Ahabiş´in lideriydi.[1] Ahabiş grubu, savaşlarda Kureyşlilere yardım ederlerdi. Huleys´in gelmekte olduğunu gören Resulullah (sav): “Bu, ibadetin zahi­rine bakan ve kurbanlık develere saygı gösteren bir milletten­dir. Kurbanlık develerin hepsini ona doğru sürünüz degörsünl* dedi. Huleys; Harem´de kurban edilmek üzere nişan vurulmuş boyunlarına boğmukları takılmış, uzun müddet tutulmaktan dolayı yünlerini aşındırmış olan ve vadiye doğru akıp giden kurbanlık develere bakınca bunların hac için hazırlanmış kur­banlıklar olduklarını anladı. Müslümanlarla konuşmaya gerek görmedi. Hz.Peygamberin yanma gelmeden dönüp Kureyşe git­ti. Gördüklerini onlara anlatınca, ona: “Otur yerine. Nihayet sen bir çöl Arabısın, böyle şeylerden anlamazsın^ dediler. Ku-reyşlilerin böyle demeleri üzerine Huleys öfkelenerek şöyle de­di:

“Ey Kureyş topluluğu! Vallahi biz; Beytullah´m haremliğini gözeterek ona tazimde bulunmak ve onun hakkını yerine getir­mek maksadıyla gelecek olanlara engel olalım diye sizinle ne anlaştık, ne ittifak kurduk. Beytûllah´a tazimde bulunmak amacıyla gelen bir kimse geri çevrilebilir mi Huleys´in canını elinde tutan Allah´a andolsun ki;ya Muhammed´i, amacına ulaşmaktan engellemeyecek ve bırakıp Kabe´yi ziyaret etmesine izin verirseniz, ya da müttefiklerin olan Ahabişlerden tek kişi kalmamacasına hepsini buradan dağıtacağım, alıp götürece-gım\

Kureyşliler de şu yatıştırıcı cevabı verdiler: “Ey Huleys! Sen şimdi böyle bir şey yapmaktan vazgeç. Kendimiz için kabul ede­bileceğimiz bir anlaşma sağlanıncaya kadar bizi kendi halimi­ze bıraktı.

îşin sonu savaşa varmadan peygamber efendimizin, kendile­ri hakkında hoşlarına gidecek bir kararı vereceğine dair umut­larını hala devam ettirmekteydiler. Bu sebeple de Urve bin Mesud es-Sakafi´yi elçi olarak Resulullah (sav)a gönderdiler. Urve, Kureyşlilere, kendisinin onların, çocukları durumunda olduğunu söyledi. Çünkü Urve´nin anası, Abdüşems´in kızla-rındandı.

Anlatıldığına göre elçileri Peygamber efendimizin yanına gi­dip kendisiyle görüştükten sonra tekrar Kureyşe döndüklerin­de Kureyşliler onlara kaba hareket ve sert sözlerle mukabelede bulunmuşlardı. Huzzalı Büdeyl´e ve Ahabiş´in lideri Huleys´e öyle yapmışlardı.

Urve, kendisiyle Kureyş arasındaki bağların güçlü olduğu­nu, Kureyşlilerin muzaffer olmalarını arzulamakla birlikte onlar adına güvenilir bir şekilde elçilik yapacağını kendilerine açıklayarak şöyle dedi:

“Bir zamanlar hasımıza gelen bir musibetten dolayı size yar­dım etmek için, emrim altındaki kimseleri toplayıp gelmiş ve size bizzat yardımda bulunmuştum, öyle değil mil” Kureyşliler, “Evet, doğrudur. Zaten sen, kötülükle suçlanamazsın.” dediler.

Bu sözlerini söyledikten sonra Urve Kureyşlilerin kendisine itinıad ettiklerine tam bir kanaat getirerek Kureyş elçisi sıfa­tıyla yola çıktı. Resulullah (sav)m yanına vardı ve şunları söy­ledi:

“Ey Muhammedi Sen birtakım derme çatma insanları toplayıp kavmin olan Kureyşin yanına getirmişsin. Kureyşlile­rin gücünü kırmak istiyorsun. Ama Kureyşliler kaplan postu giyerek, yavrulu ve sağmal hayvanlarını, döllerini döşlerini alarak sana karşı savaşmak üzere toplanmışlardı. Ben onları bu vaziyette bırakarak yanına geldim. Mekke´ye zorla girmene engel olacaklarına Allah adına yemin etmişlerdir. Etrafında bulunan bu askerlerin vallahi yarın dağılıp gideceklerdir^”

Urve´nin böyle demesi üzerine, Hz. Peygamberin gerisinde duran Ebubekir (r.a.), “Biz mi Resulullah´ın etrafından dağı­lacağız1 ” diye çıkıştı. Urve, bir yandan konuşurken, diğer yan­dan da Resulullah (sav)ın sakalını tutup oynuyor; böylece cesa­retini, kabalığını ve laubaliliğini göstermiş oluyordu. Fakat Re­sulullah´ın yambaşında duran Mugire bin Şu´be, Resulul­lah´ın sakalını tutan Urve´nin eline kılıcının ucuyla dürterek şu uyarıda bulundu: aKolu kopup da yerine gelmeyecek duruma düşmeden önce o pis elini, Resulullah´ın mübarek yüzünden ge­ri çeki”

Aslında kendisi kaba ve katı olan Urve, Mugire´ye: “Ne ka­dar kabasın! Ne kadar katisini” deyince, Resulullah (sav) te­bessüm buyurdu. O da kendinden önce uyarıda bulunanlar gi­bi: “Elin kesilip de yerine gelmeyecek bir duruma düşmeden Ön­ce elini geri çek” diyerek uyarıda bulundu.

Urve bin Mes´ud es-Sakafi, sahabilerin Hz.Peygamberi nasıl koruduklarını ve ona karşı nasıl davrandıklarını gördük­ten sonra kalkıp Kureyşîilerin yanma döndü ve söze şöyle baş­ladı:

“Ey Kureyş topluluğu! Ben Acemistana gidip hükümdarları gördüm. Bizans´a gidip imparatorları Kayser´i gördüm. Habe­şistan´a gidip kralları Necaşi´yi gördüm. Allah´a andolsun ki Muhammed´in kendi ashabı içinde gördüğü itibar kadar, hiçbir hükümdarın kendi milleti içinde itibar gördüğünü mü­şahede etmedim! Öyle bir kavim gördüm ki, onu ebediyyen kim­selere teslim etmezler. Şimdi de siz, görüşlerinizi açıklayın ba­kalım. ”

Kureyşlilerin Hz.Peygambere gönderdikleri elçilerin hepsi de Muhammed (sav)in savaşmak için değil, bilakis haccetmek ve müşriklerin kopardıkları akrabalık bağlarını yeniden kur­mak için gelmiş olduğunu vurguluyorlardı.

Kureyşliler hıyanette bulundular, Muhammed (sav) ise*on­ları affetti. Resulullah (sav)m savaşmak için gelmediği, kesin­lik kazanmıştı. Çünkü o ihramlı olarak gelmiş, kurbanlık hay­vanlarını da önüne katmıştı. Haram aylar içinde bulunuyordu. Sevgi ve dostluk isteyerek gelmişti. Fakat savaşta sevgi ve dostluk olmaz. îşte bu hengamede Kureyşliler, müslümanlara saldırı planı kurdular. Ibn Abbas´tan rivayet olunduğuna göre kırk ya da elli adamlarını, müslümanlara saldırmaları için gön­dermişlerdi. Resulullah´m sahabilerinden bazısını yakalamala­rı için müslümanların toplu durdukları yeri dolaşıp çembere al­malarım emretmişlerdi. Bu adamlar, müslümanların toplu dur­dukları yere geldiler. Taş ve ok atmaya başladılar. Peygamber efendimiz onları rehine veya tutsak olarak yakalayıp yanında alıkoymak imkanına sahipti. Ama öyle yapmadı. Alicenab olan Resulullah (sav) onları affetti.

Hz- Peygamber´in Elçisi

Kureyşlilerden Resulullah´a elçiler geliyordu. Bunların bazı­sı, durumu ve mesajları Kureyşlilere, olduğu gibi aktarıyordu. Bazısı da mesajları ve gördükleri durumu çarpıtarak Kureyşli­lere aktarıyordu. Hz. Peygamber de göndereceği bir elçi vasıta­sıyla onlara mesaj iletmek, durumlarını ve niyetlerini Öğrenmek istiyordu. Böylece onlara neler yapabileceğini, delil ve bel­gelere dayanarak tespit etmek istiyordu.

Hz. Ömer´e baktı. O, iyi bir elçi olurdu. Cahiliyet devrinde de kabileler arasında Araplarla diğerleri arasında elçiliklerde bulunmuştu. Ancak şirke ve putperestliğe karşı sertliği ve ödün vermezliği bilindiği için, müşriklere elçi olarak gittiği takdirde ne gibi durumlarla karşılaşabileceğinin hesabını yapıyordu. Onu yakalayıp hapsedebilirlerdi. Dolayısıyla Peygamber efen­dimizin kendisine tevdi edeceği elçilik görevini hakkıyla ifa et­meyebilirdi. Bu sebeple, Peygamber efendimizin emrini redde­dici bir eda ile değil de, durumu arzedici ve açıklayıcı bir edayla şöyle konuştu: “Ey Allah´ın Resulü! Kureyşlilerin bana bir kö­tülükte bulunmalarından korkuyorum. Mekke´de Adiy bin Ka´b Oğullarından beni koruyacak bir kimse yoktur. Ayrıca Kureyş-liler de benim kendilerine karşı ne kadar katı ve düşman oldu­ğumu bilmektedirler. Fakat onlara karşı benden daha güçlü bir şahsı sana gösterebilirim ki o da Affan oğlu Osman´dır.”

Resulullah (sav), Osman´ı çağırdı. Kureyşin eşrafına ve Ebu Süfyan´a onu elçi olarak gönderdi. Muhammed (sav)in savaşmak için değil, sadece hürmet ve ta´zimde bulunarak Ka­be´yi ziyaret etmek için geldiğini onlara bildirecekti.

Osman, elçilik görevini ifa etmek üzere Mekke´ye gitti. Ken­disinde sertlik ve kabalık bulunmayan bir insandı. Emeviler´den olduğu için, o kabilede kendisini koruyup himaye altına alacak akrabaları vardı. Mekke-i Mükerreme´ye girişte veya girmeden önce Mekke yolundayken ilk olarak, Emeviler´den Ebaıı bin Said bin el-As ile karşılaştı. Aralarındaki akrabalık bağı nedeniyle Eban onu sevgiyle karşıladı. Zaten Osman´ın kendisi de sevecen bir arkadaştı. Eban, onu himayesine ala­rak Mekke´ye götürdü. Osman, onun himayesi altında Resulul-lah´m mesajını Kureyşlilere ve Ebu Süfyan´a iletti. Resulullah´ın savaşmak için değil, hürmet ve ta´zimde bulunarak Ka­be´yi ziyaret etmek için gelmiş olduğunu onlara söyledi. –

Red ve protesto etmeksizin sözünü dinlediler. Kendisine ya­kın ilgi gösterdiler. Huzur ve güven içinde Kabe´yi tavaf edebi­leceğini söylediler. Ne var ki Osman, Peygamber (sav) böyle bir imkan sahip kılınmamışken tek başına Kabe´yi tavaf etmeyi kabullenmedi ve takvalı, iki nur sahibi Osman: “Resulullah (sav) tavaf etmedikçe ben kendim Kabe´yi tavaf etmem\n dedi. Böylece Resulullah (sav)m kendisine tevdi buyurduğu elçilik görevini ifa etmiş oldu. Ama Kureyşliler onu yanlarında alıkoy­dular.- Eziyet vermek için değil, belki de kendisiyle istişarede bulunmak veya bazı konularda açıklamalar yapmasını istemek veya dostlukla sevgi gösterisinde bulunup ağırlamak için onu yanlarında alıkoymuşlardı,

Osman´ın Kureyşlilerce alıkonulduğu sırada, müslümanlar arasında Osman´ın müşriklerce öldürüldüğü haberi yayıldı. Bunun üzerine panik içinde çeşitli fikirler belirdi, yayıldı. Baş­langıçta arzu edilmediği halde müslümanların kalbinde savaş arzusu doğmaya ve bu yoldaki istekleri artmaya başladı.

Bey at-ı Rıdvan

Peygamber efendimiz ashabıyla birlikte Medine´den çıkıp Mekke yoluna koyuldular. Maksatları savaşmak değil, Kabe´yi ziyaret etmekti.

Hz.Peygamberin elçisi sıfatıyla Kureyşlilere gitmiş olan Hz. Osman, gelmeyip de öldürüldüğü haberi müslümanlar arasın­da yayılınca -ki öldürülmesi uzak bir ihtimal değildi- müslü­manlar savaş hazırlığına başladılar. Çünkü tecavüz olayı,elçi-nin Öldürülmesi şeklinde meydana gelmişti. Öldürüldüğü söyle­nen kişi barış elçisiydi. Böyle birini Öldürmek, aslında çok çir­kin bir şeydi. Bunun Ötesinde bu olay, barışı reddetme ve elçi gönderen zata tecavüzde bulunma anlamını taşıyordu. Çünkü elçi öldürülmez. Ancak -elçiliğini kabul etseler de etmeseler de-onu, güven içinde bulunacağı bir yere geri çevirmek mümkün olabilir.

Hz. Osman´ın öldürüldüğü şayiası ortaya atılınca, müslü­manların savaş hazırlığına başlamaları gerekiyordu. Oysa ki onlar, savaş için gelmiş değillerdi. Şu halde, Hz. Peygamberin, ashabından biat alması gerekiyordu. Çünkü savaş ancak aske­rin rızasıyla yapılır. Bu, Peygamber efendimizin bütün savaşla­rında uyguladığı bir yöntemidir. O, sevap ve mükafatını Al­lah´tan bekleyerek, Allah katındaki ecre talib olarak kendi serbest irade ve rızasıyla gönüllü olarak canını feda eden as­kerler istiyordu.

Bunun için de beraberinde bulunan sahabilerden biat aldı. İcabında ölmek ve savaş alanından kaçmamak şartı üzerine on­lardan biat aldı. Çünkü müşriklerle savaşmaya karar vermişti. Buyurmuştu ki: “Bu kavimle savaşmadıkça buradan ayrılma­yacağız!” Çünkü onlar, Osman Zinnureyn´i öldürmekle barışı geri çevirmişlerdi. Semüre ağacının altında Rıdvan biati yapıl­dı. Resulullah (sav) beraberindeki herkesten biat aldı. Sadece bir kişi biatten geri durdu. O da kendisine önem verilmeyen münafıklardan (Cedd bin Kays adında) bîriydi.

Üzerlerindeki ihramı çıkarıp savaş elbiselerini giymeyi ka­bul eden o bahadırlarda, yüce Allah razı olmuştu: “Ey Mu­hammedi Allah inananlardan, ağaç altında sana baş eğerek el verirlerken, andolsun ki hoşnut olmuştur. Gönüllerinde olanı bilmiş, onlara güvenlik vermiş, onlara yakın bir zafer ve ele ge­çirecekleri bol ganimetler bahsetmiştir. Allah güçlü olandır, hakim olandır.

Allah size, ele geçireceğiniz bol bol ganimetler vaadetmiştir. inananlar için bir belge olması, sizi doğru yola eriştirmesi için onları size hemen vermiş ve insanların size uzanan ellerini ön­lemiştir.

Bundan başka, sizin gücünüzün yetmediği fakat Allah´ın si­zin için sakladığı ganimetler de vardır. Allah her şeye kadir olandır.

İnkar edenler sizinle savaşsalar yüz geri giderler. Sonra bir dost ve yardımcı da bulamazlar.

Allah´ın önceden gelip geçmişlere uyguladığı yasası budur. Allah´ın yasasında değişme bulamazsın.

Sizi onlara üstün kıldıktan sonra, Mekke bölgesinde onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan geri tutan, savaşı önle­yen O´dur. Allah, yaptıklarınızı görendir.” (Feth: 18-24)

îşte böyle.. Cenab-ı Allah, Rıdvan biatini yapanlardan hoş­nut olmuştu. Daha sonra onlara bir çok ganimetler de vermişti. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, bu ganimetlerin il­kinin, müşriklerin ellerini müslümanlardan geri tutması oldu­ğunu beyan buyurmuştu. Acilen elde edilen ganimet buydu. Al­lah izin verirse, ileride de açıklayacağımız gibi, bu, feth-i mübin olmuştu.

Sulh Anlaşması

Kureyşliler Muhammed (sav)in savaşmak için gelmiş olma­dığına kanaat getirdiler. Osman (ra)ın Kureyşlilerin yanından kalkıp Peygamber efendimizin yanına dönmesinden sonra, vu­ruşmaya hazır olan kılıçlar tekrar kınlarına sokuldu. Kalpler sükunet buldu. Barış arzusu ve azmi Muhammed´e (sav) dön­dü. O, savaşın yolunu tıkayacak yasaklara saygı gösterilmesini sağlayacak bir strateji uygulamak istiyordu.

Kureyşliler elçi olarak Süheyl bin Amr´ı Peygamber efendi­mize gönderdiler. Ona şu direktifi verdiler:

Muhammed ´le sulh anlaşması yapacağız. Ancak yapacağı­mız sulh anlaşmasının maddelerinden biri de, onun bu sene Kabe´yi tavaf etmeden Medine´ye geri döneceğini öngörecektir! Allah´a andolsun ki, Muhammed´in Mekke´ye zorla girip Ka­be´yi tavaf ettiği haberini Arapların ağzına düşürmeyiz!

Hukukçuların da dedikleri gibi şüphesiz bu, zorlayıcı ve ta­hakküm edici bir şarttı. Ama yüce Rabbin de vasfettiği gibi şef­katli ve merhametli Peygamber efendimiz, bu şartı kabulde güçlük çıkarmadı. Her ne kadar ashabı protestoyla homurdan-dılarsa da o, kabul etti. Sahabiler kabullenemiyorlardı. Çünkü onlar Peygamber efendimizin bildiğini, risaletin icaplarını ve îslam davetinin zorunlu olarak gerektirdiği hususları bilmiyor­lardı, îslam daveti ürkütücü değil, rağbet ettiriciydi. Bu davet, kılıçla değil, güzel öğütle yayılmıştı.

Kureyş elçisi Süheyl, Hz. Peygamberle görüşmüş ve iki ta­raf, aşağıdaki maddeleri kapsayıcı bir prensip anlaşması yap­mışlardı. Anlaşma, özet olarak şu maddeleri içeriyordu:

1- Müslümanlar, bu sene hac maksadıyla Beyti ziyaret etme­yecekler.

2- İki taraf, 10 yıl süreyle birbirleriyle savaşmayacaklar.

3- Mekke´den Medine´ye giden müslümanları Muhammed (sav), Mekke´ye geri verecek. Ama müslümanlığı bırakarak Me­dine´den Mekke´ye giden mürtedleri, Mekkeliler Hz. Peygambe­re geri vermeyecekler.

4- Muhammed´in (sav) ahdine girmek isteyen kimse girer ve onun yükümlü olduğu hususlarla yükümlü olur. Kureyşlile­rin ahdine girmek isteyen kimse girer ve onların yükümlü oldu­ğu hususlarla yükümlü olur.

Bu şifahi anlaşma tamamlandıktan sonra Hz. Ömer öfkeli ve kızgın bir halde gelip Ebubekir (ra)´in yanında durdu ve şöyle dedi:

– Ya Ebubekir! Muhammed, Allah´ın gerçek peygamberi değil midir

– Allah´ın gerçek peygamberidir.

– Biz müslüman değil miyiz

– Müslümanız.

– Onlar (Kureyşliler) müşrik değil midirler

– Müşriktirler.

– Peki ne diye dinimizi hakarete uğratıyoruz !

– Ey Ömer, Muhammed´in emrine uy! Şüphesiz ben, onun Allah´ın elçisi olduğuna tanıklık ederim.

– Ben de onun Allah´ın elçisi olduğuna tanıklık ederim.

Hz. Ebubekir´le konuştuktan sonra onun yanından ayrılan Hz. Ömer, Resulullah (sav)ın yanına gitti, ona sordu:

– Ya Resulullah! Sen Allah´ın elçisi değil misin

– Allah´ın elçisiyim.

– Biz müslüman değil miyiz

– Müslümanız.

– Onlar müşrik değil midirler

– Müşriktirler.

– Peki, ne diye dinimizi hakarete uğratıyoruz !

– Ben, Allah´ın kulu ve elçisiyim, O´nun emrine karşı gele­mem. O, beni hiçbir zaman ziyana uğratmayacaktır]

Resulullah (sav)m bu cevabı üzerine Hz. Ömer sakinleşti ve Peygamber efendimizin, Allah´ın emrine göre hareket ettiğini anladı. Öfkesi dindi. Nefs-i levvame sahibi bir kimseydi. Yaptı­ğı hatalardan dolayı kendini kınadı. Söylediği sözlerden ötürü pişman olmuştu. Hep şöyle derdi: ” O zaman söylemiş olduğum sözlerimden dolayı azaba çarpılmaktan korktuğum için hep sa­daka verir, oruç tutar, namaz kılar ve köle azad edip duru-mm!”

Sulh Anlaşmasının Kaleme Alınması

Sulh belgesinin içereceği maddeler üzerinde taraflar ittifak ettikten sonra Peygamber (sav) efendimiz, Hz. Ali´yi çağırdı ve ona: “Bismillahirrahmanirrahim yaz” diye buyruk verdi. Müş­riklerin temsilcisi Süheyl bin Amr bu emre itiraz etti ve: “Ben böyle bir şey bilmiyorum. Ama sen Bismike Allahümme diye yaz” dedi. Peygamber efendimiz, Hz. Ali´ye: “Onun dediği gibi Bismike Allahümme diye yaz” emrini verdi. Hz. Ali de onun dediğini yazdı.

Sonra Resulullah (sav) Hz. Ali´ye şöyle yazmasını emretti: uBu, Allah´ın Resulü Muhammed ile Sühely bin Amr´ın üze­rinde ittifaka vardıkları anlaşmadır, diye yaz.” Süheyl yine itiraz ederek şöyle dedi: “Allah´ın Resulü olduğuna şehadet et­miş olsaydım, seninle savaşmazdım. Ama kendi adını ve baba­nın adını yaz.” Resulullah (sav), Hz. Ali´ye şöyle yazmasını emretti: “Yaz. Bu, Abdullah oğlu Muhammed ile Amr oğlu Süheyl´in, üzerinde ittifaka vardıkları barış anlaşmasıdır. Şöy­le ki:

1- İnsanların emniyet ve huzur içinde yaşamaları, birbirleri­ne ilişmemeleri için on yıl süreyle savaşmamak üzere;

2- Velisinin iznini almaksızın Kureyşten Muham m ed´e ge­lenleri Muhammed´in Kureyşe geri çevirmesi; Muham-med´in yanındakilerden Kureyşe gelenleri Kureyşin Mu ham-med´egeri çevirmemesi üzerine;

3- Aramızda kapalı bir heybe bulunmak, yani düşmanlık ol­mamak üzere; aramızda ne hırsızlık, ne de hainlik olmamak üzere;

4- Muhammed´in akd ve ahdine girmek isteyen kimse ona girmekte serbest olmak üzere;

5- Kureyşin akd ve ahdine girmek isteyen kimse ona girmekte serbest olmak üzere muahede ve musalaha yapılmıştır.

Bu barış anlaşması yapılırken şahit olarak bazı müşrikler hazır bulunmuşlardı. Müslümanlardan da Ebu Bekir, Ömer bin Hattab, Ali bin Ebi Talib, Sa´d bin Ebi Vakkas ve Ab-durrahman bin Avf hazır bulunmuştu.

Barış anlaşmasının tamamlanmasından sonra Huzaahlar sıçraşarak: “Biz, Muhammed´in akdine ve ahdine girdik” de­diler. Bekr oğulları da sıçraşarak: “Biz, Kureyşin akdine ve ah­dine girdik” diyerek Kureyş taraftan oldular.

Anlaşmada yazılı bulunan ve uygulamasını Kureyşlüerin ya­pacakları bir şart daha vardı ki, Peygamber efendimiz bu şartı kabul etmişti. Muahedeyi tamamlamak için Kureyşlüer, Pey­gamber efendimize şöyle demişlerdi:

“Bu sene Mekke´ye girmeden Medine´ye geri döneceksin. Gele­cek yıl arkadaşlarınla birlikte gelirsiniz. Sizin için Mekke´yi bo­şaltıp dışarı çıkacağız. Üç gün süreyle Mekke´de ikamet edersi­niz. Beraberinizde, yolculara mahsus kınındaki kılıçlardan başka bir silah bulunmasın.”

Resulullah (sav) müşriklerin bu zalimce şartına ve getireceği sonuçlara razı oldu. Çünkü o, beraberinde Kureyşlilerin direne-meyecekleri bir ordu bulunmasına rağmen sulh istiyordu. Ku-reyşlilerle savaşacak güce sahip olduğu, onlara karşı haklılığını ispatlayıcı delilleri bulunduğu halde savaşmak istemiyordu. Çünkü o, barışçı bir peygamberdi. İnsanlara hikmetle öğüt ve­rir, yumuşaklık ve letafetle halkı imana davet ederdi. Katı yü­rekli değildi.

Ebu Cendel

İki taraf henüz barış meclisinden ayrılmamışlar ve barış an­laşması metnini yazmayı tamamlamamışlardı ki, müşriklerin temsilcisi Süheyl bin Amr´ın oğlu Ebu Cendel, zincirlere vu­rulmuş bir vaziyette sürünerek çıkageldi. Süheyl, Ebu Cen-del´i görünce yerinden kalkıp ona doğru seğirtti ve yüzünü to­katlayarak yakasından tuttu. Sonra da: “Ey Muhammed, bu adam sana gelmeden Önce, aramızdaki anlaşmayı tamamla­mıştık. Anlaşma maddelerine uymanı talep edeceğim ilk husus budur” dedi.

Peygamber (sav) de: “Anlaşmayı yazma işini henüz tamam­lamış değiliz” deyince, Süheyl: “Allah´a andolsun ki artık se­ninle hiçbir hususta barış anlaşması yapmayız” diye karşılık verdi.

Buhari´de konuyla ilgili açıklamaların yer aldığı bölümde anlattığına göre Peygamber efendimiz, Süheyl´e: “Onu (Ebu Cendel´i) bana bağışla” demiş; Süheyl ise: “Bağışlamam” di­yerek reddetmiş; Peygamber efendimiz ısrar ederek: “Hayır hayır, böyle yap” deyince Süheyl: “Hayır, ben böyle yapacak değilim” diyerek kestirip atmıştı. Orada hazır bulunan bazı müşrikler: “Ya Muhammed, bize kalsa Ebu Cendel´i sana ba­ğışlarız. Ama onun velisi Süheyl´dir” demişlerdi, ı Ebu Cendel, müslümanlara sitemde bulunarak şöyle dedi:

“Ey müslümanlar topluluğu! Müslüman olarak size gelmiş olduğum halde beni müşriklere geri mi vereceksiniz Oysa han­gi durumlarla karşılaştığımı görmektesiniz^´

İbn tshak´tan gelen bir rivayette anlatıldığına göre Hz. Ömer, hemen yerinden fırlayıp Ebu Cendel´in yanına gitmiş, onun yanısıra yürümeye başlamış, kılıcının kabzasını ona yak­laştırarak şöyle demiş: “Ey Ebu Cendel, sabret. Ne olacak, bun­lar müşriktirler. Bunlardan her birinin kanı köpek kanı gibi değersizdir.” Hz. Ömer daha sonra arkadaşlarına demiş ki: “Kabzasını kendisine yaklaştırdığım Ebu CendeVin kılıcı ala­rak babasını vuracağını ummuştum. Ama adam cimrilik edip babasına kıymadı. Böylece mesele kapandı”

Ebu Cendel´in zincirlere bağlı vaziyette sürünerek gelişi her ne kadar Peygamber efenidimizi ve müslümanları üzmüşse de Peygamber efendimiz anlaşma hükümlerine riayet etmiş ve Ebu Cendel´e teselli verici şu sözleri söylemişti:

“Sabret. Haline razı ol. Şüphesiz Allah senin ve beraberinde bulunan zayıf kimseler için bir çıkış yolu ve genişlik yaratacak­tır. Doğrusu bu kavimle kendi aramızda bir barış anlaşması yaptık. Alah adına onlar bize, biz de onlara söz verdik. Biz on­lara hıyanet etmeyiz.”

Ebu Cendel´in kalbine sabır ve dayanma gücünü aşılayan bu sözler söylenmekle birlikte müslümanların kalpleri öfkeyle kaynamaya başlamıştı, ama anlaşmaya olan bağlılıklarından ve saygılarından dolayı seslerini çıkarmıyorlardı. Çünkü Pey­gamber efendimiz. Rabbinin emrine muhalefet etmeyeceğini açıklamıştı. Fakat Hz. Ömer, bir kez yine konuşarak ortaya atılmış ve Resulullah(sav)a şöyle demişti:

– Biz hak yolda ve düşmanımız batıl yolda değil midir

– Evet, öyledir.

– Peki ne diye dinimizi hakarete uğratıyoruz

– Ben böyle yapıyorum. Alah bana yardım edecektir.

– Mekke´ye gelip Kabe´yi tavaf edeceğimizi bize söylemiyor muydun

– Öyledir, Ama illa da bu sene Mekke´ye gelip Kabe´yi tavaf edeceğinizi söylemiş miydim

Buhari´nin bu konudaki rivayeti budur. Bu rivayetle Ibn İs-hak´ın rivayetini uzlaştırdık. Hz. Ömer´in bu sözü iki defa söy­lemiş olduğunu düşündük. Rabbinin emrine juyarak Resulul-lah´m vermiş olduğu hükme razı olup itaat etmekle beraber mü´minler öfkeliydiler. îşte Hz. Ömer, yukarıdaki sözleriyle mü´minlerin Öfkelerini dile getirmişti.

İhramdan Çıkış

Müslümanların, başka bir yıl umreyi eda etmek üzere saçla­rını tıraş ederek veya kısaltarak ihramdan çıkmaları gerekiyor­du.

Peygamber (sav), traş olmaları ve kurbanlarını kesmeleri için müslümanlara çağrıda bulundu. Önce kendisi tyraş oldu. Kendisinden sonra da mü´minler saçlarını tıraş ettiler veya kı­salttılar.

Bu; Ibn İshak´ın senediyle birlikte nakledilen rivayetidir.

Fakat Buhari´nin rivayetine göre Peygamber efendimiz, ta­mamı Beyat-ı Rıdvan´a katılmış olan sahabilerine: “Kalkın da kurbanınızı kesin, sonra da tıraş olun” dediği zaman sahabile-rinden hiçbiri yerinden kımıldamamıştı. Bu emrini üç defa tek­rarlamış, kimsenin emre uyduğunu görmeyince de Ümmü Se-leme´nin yanına gitmişti. Bu gazvede, zevcelerinden Ümmü Seleme, yanında bulunuyordu. Sahabelerinden gördüğü olum­suz tavırları Ümmü Seleme´ye anlattı. Ümmü Seleme sevgi ve şefkatle ona bir tavsiyede bulundu. Şerefli bir şefkat duygusu, insana bazan gerçekleri söyletir. Ümmü Seleme dedi ki:

“Ey Allah´ın peygamberi! Dilersen buradan çık..Sonra da sa-habilerden hiç biriyle tek bir kelime dahi konuşmadan kurba­nını kes sonra da istersen berberini çağır seni tıraş etsin\”

Hz. Peygamber, Ümmü Seleme´nin çadırından çıktı. Hiç kimseyle konuşmadan kurbanını kesti. Sonra da berberini ça­ğırdı, berberi de onu tıraş etti.

Sahabiler bu durumu görünce kalkıp kurbanlarını kestiler, birbirlerini tıraş ettiler. Başlangıçta Resulullah (sav)m emrine uymamış olduklarından dolayı üzüntüden birbirlerini öldüre­cek hale gelmişlerdi. Bu,- Buhari´nin rivayetidir. Bu rivayette kurban kesme ha­beriyle tıraş olma haberi birlikte verilmektedir. Ayrıca Pey­gamber efendimizle Ümmü Seleme arasında geçen konuşma da nakledilmektedir. Ibn İshak´m rivayetinde bulunmayan bu ayrıntınyı Buharı, fazladan nakletmiştir. Bu rivayetin sene­dinde geçen sika (güvenilir) ravilerin de çok sayıda oluşu, riva­yeti asıl itibarıyla daha makbul kılmaktadır.

Hudeybiye´de Sabit Olan Hükümler

Hudeybiye barışından sonra iman eden bazı kadınlar, hicret ederek Resulullah (sav)m yanına geldiler. Resulullah onları ge­ri çevirmedi. Çünkü onlar, barış anlaşması gereğince geri çev­rilmeleri gerekenlerin kapsamına girmemekteydiler. Velisinin izni olmadan gelip de iade edilmeleri gerekenlerin statüsüne tabi değildiler. Bununla ilgili olarak, müslüman kadının- ister kitabi olsun, ister müşrik olsun- kafir bir erkeğin nikahı altın­da kalmasını haram kılan ayet-i kerime nazil olmuştu. Bu ayet-i kerimede Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır:

uEy inananlar! İnanmış kadınlar hicret ederek size gelirlerse onları deneyin. Hicretlerinin sebebini inceleyin. Allah onların imanlarını çok iyi bilir. Onların mümin kadınlar olduklarını öğrenirseniz, inkarcılara geri çevirmeyin. Bu kadınlar o inkar­cılara helal değildir. Onlar da bunlara helal olmazlar. İnkarcı­ların bu kadınlara verdikleri mehirleri iade edin. Bu kadınla­rın mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman, onlarla evlenme­nizde bir engel yoktur. İnkarcı kadınları nikahınızda tutmayın. Onlara verdiğiniz mehri isteyin. İnkarcı erkekler de hicret eden inanmış kadınlara verdikleri mehri geri istesinler. Allah´ın hükmü budur. Aranızda o hükmeder. Allah bilendir, Ha-kim´dir.

Ey mümin erkekler! Eğer inkar eden eşlerinize sarfettikleri-nizden inkarcılara bir şey geçecek olursa ve siz de üst durumda olursanız, ganimetten, eşleri giden mümin erkeklere sarfettikle-ri miktar kadarını verin. İnandığınız Allah´a karşı gelmekten sakının.” (Mumtehine: 10-11)

Hafız İbn Kesir der ki: iman etmiş kadınlar, Hz. Peygambe­rin yanma geldiler. Cenab-ı Allah da şu ayet-i kerimeyi inzal buyurdu: “Ey inananlar! İnanmış kadınlar hicret ederek size gelirlerse, onları deneyin…” Yukarıdaki ayet-i kerimenin, uîn-karcı kadınları nikahınızda tutmayın7″ diye emreden kısmına gelindiğinde Hz. Ömer, müşrike olan iki karısını boşadı. Bu kadınlardan biriyle Muaviye bin Ebi Süfyan, diğeriyle de Safvan bin Ümeyye evlendi. Sonra da Peygamber efendimiz Medine´ye döndü.

Hudeybiye´de olup bitenleri anlatırken Ibn Kesir şöyle de­miştir: “Bu nedenle dedik ki: Müslüman kadının gayrı müslim erkekle; müslüman erkeğin de müşrike kadınla evlenmesinin karam kılmışı, Hudeybiye sulhunun imzalanmasından sonra olmuştur,n

Yukarıda mealini vermiş olduğumuz ayet-i kerime, üç şeye delalet etmektedir:

1- Müslüman kadının, -ister kitabi ister müşrik- kafir bir er­kekle evlenmesi caiz değildir. Kitabi kimse, kafirdir. Gerçekleri yanlışlıklardan ayırd edemeyen, müslüman düşmanı hıristi-yanları dost olmak veya onlara şirin görünmek arzusunda ol­dukları için ipe sapa gelmez laflar eden bazı çağdaş yazarların vehmettikleri şeylerin hakikatle ilgisi yoktur.

Hıristiyan bir kimse; Muhammed (sav)i, ona indirilen hü­kümleri ve Allah´ın birliğini inkar eder.

Yahudi bir kimse de Kur´an-ı Kerim´i ve Muhammed (sav)i inkar eder. Cenab-ı Allah yahudileri, Kur´an-ı Kerim´de küfür evsafıyla nitelemiştir. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Rabbimiz buyurmuştur ki:

aAndolsun ki, Allah üçten biridir” diyenler kafir olmuştur.” (Maide: 73)

“Kitab ehlinden ve putperestlerden olan inkarcılar, inkarla­rından vazgeçecek değillerdi”(Beyyme:i)

Müslüman kadının gayr-ı müslim erkekle evlenmesini caiz görenler, Islami çerçevenin dışına çıkmış olurlar. Çünkü onlar Kur´an-ı Kerim´i, dini zaruretlerden biri olarak bilinen ve müs-lümanlarca üzerinde icma´ edilen bir hususu inkar etmişlerdir.

2- Müslüman bir erkeğin müşrike olan bir kadınla evlenmesi caiz değildir. Müşrike bir kadınla evli bulunan bir erkek, bu karısından ayrılsın. Yukarıdaki ayet-i kerimeden kastedilen bu manayı Hz. Ömer anlamış ve nikahı altında bulunan iki müşrike kadından ayrılmıştı. Bu boşanmayı da şu ayet-i kerimenin yasağına dayanarak yapmıştı:

“Kafire kadınları nikahınızda tutmayın)” (Müntehine: 10)

Yani aranızda evlilik varsa, kafirlerin evlilik bağım elinizde tutmayın. Çünkü ayet-i kerimedeki “Keuafir” kelimesi “Kafire” yani (inkarcı kadın) kelimesinin çoğuludur. “Kafir”, yani (in­karcı erkek) kelimesinin çoğulu değildir. Çünkü akıl sahibi bir insanın sıfatı olan (kafir) kelimesinin (kevafîr) şeklinde çoğul yapılması mümkün değildir. Bu sıfat, yani (kafir) kelimesi an­cak (kevafîr) şeklinde çoğul yapılabilir.

Tıpkı (Fatıma) kelimesinin (Fevatim) şeklinde ve (kafile) ke­limesinin de (kevafîl) şeklinde çoğul yapılışı gibi.

Şu halde ayet-i kerimedeki (kevafîr) kelimesiyle, müşrike ka­dınlar kastedilmiştir. Çünkü bu, şu aşağıdaki ayet-i kerimeyle, ehl-i kitap kadınları nikahlamanın mübahlığıyla uyum sağla­maktadır.

“İnanan hür ve iffetli kadınlar ve sizden önce kitap verilenle­rin hür ve iffetli kadınları -zina etmeksizin ve gizli dost tut-maksızın ve mehirlerini verdiğiniz takdirde- size helaldir” (Maide:5)

3- Bu şer´i hüküm gereğince nikah akdi feshedildiğinde, müşrik kocalara, sarfetmiş oldukları masrafları geri verilir. Mehirleri, kendilerine iade edilir. Çünkü İslam´ın gereği olarak yapılan nikah feshi, bu durumda zevce tarafından yapılmış gibi sayılmakta ve dolayısıyla mehrin, (müşrik) kocaya iadesi ge­rekmektedir.

Buna karşılık İslam´ın hükmü gereğince kocaları müslüman olan müşrike kadınların nikahlan fesh edilirse, mehirlerini ko­calarına müslümanlarm geri vermeleri gerekir. Çünkü kocaları İslam´a girdiği halde kendileri İslam´a girmekten imtina etmiş, haklarını zayi etmjş, dolayısıyla kocalarının masraflarının kar­şılığını vermekle yükümlü kılınmışlardır. Çünkü bu durumda ayrılığın sebebi, zevcenin kendisidir.

Müslümanlar, İslam´ın hükmüne boyun eğerler. Bu durum­daki kocalara, vermeleri gereken masrafı geri verirler. Çünkü İslam´ın özü olan adalet ve barış akdi, dosta da düşmana da eşit davranmayı öngörür. Bunu emreden yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Bir topluluğa olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adil olun. Bu, takvaya daha yakındır.” (Maide:8)

Fakat iman ehli kimseler, müşrike kadınla müslüman koca arasındaki nikah akdinin feshi durumunda ödenmesi gereken masraf ve mehri müşriklere ödemeyi tekeffül etmezler. Kur´an-ı Kerim de, ödemeyeceklerini hükme bağlamıştır. Bu durumda yapılması gereken şudur: Müşriklere ödenmesi gereken meb­lağ, beytülmal´den alınır, müşrike olduğu için nikahları fesh edilen mümin erkeklerden, mehirlerini geri almamış olanlara verilir. Bundan da anlaşılıyor ki, İslam´ın hükmü gereğince ni­kahı feshedilen müşrik erkeklere geri verilmesi gereken mehri Beytülmal ödeyecektir. Çünkü bu, genel şer´i bir hükmün infa­zıdır. Ayrıca bu, Hudeybiye´de akdedilen anlaşmanın ruhunun da bir gereğidir.

Müşriklikte kalmakta ısrar eden zevce dolayısıyla evlilik ak­di feshedilen kocanın mehrini geri vermek, müşrik toplumunun üzerine borç olur. Ödemedikleri takdirde, mümin toplumun on­lara ödemekle yükümlü oldukları mehirler meblağından bu miktar mal çıkarılır ve hak sahibi olan mümin kocaya ödenir. Aşağıdaki ayet-i kerimenin açıklaması da budur:

“Ey mümin erkekler! Eğer inkar eden eşlerinize sarf ettikleri­nizden inkarcılara bir şey geçecek olursa ve siz de üst durum­da olursanız, ganimetten, eşleri giden mümin erkeklere sarfet-tikleri miktar kadarını verin.” (Mumtehine: id

Bu ayetin manasıyla ilgili açıklamaları Ibn Kesir tefsirin­den aldık.

Bu hüküm, işaret yoluyla bize şunu ifade ediyor:

Nikah feshinin sebebi eğer zevce ise, evlenirken yapılan masrafı uygun bir hesapla takdir edip kocasına geri öder. Bu uygunluğu.kadı belirler. Asr-ı Saadette bunun takdiri mü´min cemaat tarafından yapılırdı. Yine bu işaret gereğince şöyle bir hükme varıyoruz: Dinsiz bir kadının kocası müslümanlığa girer ama kendisi İslamiyet´e veya kitaplı başka bir dine girmeye ra­zı olmazsa; kocasının kendisine yapmış olduğu masrafları veya semavi bir dine girmeyi kabul etmediği için sebep olduğu zarar­ları ödemesi gerekir.

Uyarılar

1- Bu fıkhı hükümler, ayetin nassmdan ve rivayet tefsirle­rinden biri olarak kabul edilen îbn Kesir tefsirinden alınmıştır. Bu hususta fıkıh kitaplarına müracaatta bulunmadık. Bu hü­kümlerin neshedilmiş olduklarını söyleyemiyoruz. Çünkü bun­ları geçersiz kılan bir nasih´in varolduğunu bilmiyoruz. Ama Kur´an-ı Kerim´de, özellikle fıkhi hükümlerde neshe uğramış bir şeyin olmadığım da söylemiyoruz.

2- Hadisçilerin çoğunun anlattıklarına göre, bu fıkhi hüküm­lere esas olan ayet-i kerimeler, Peygamber efendimiz henüz Hudeybiye´den ayrılmamışken nazil olmuşlardır. Ebu Sevr de­di ki: Kureyşlilerle sulh anlaşması yapmakta olan Peygamber efendimiz, Hudeybiye´nin aşağı taraflarmdayken bu ayetler kendisine nazil olmuştu. Peygamber efendimiz, Kureyşten müslüman olup kendisine gelecek olanları iade etmek üzere Kureyşlilerle anlaşma yapmış olduğu halde, kadınlar İslami­yet´i kabul ederek Peygamber efendimizin yanına geldiklerinde, yukarıdaki ayetler nazil oldu. Müşrik iken müslüman olup Pey­gamber efendimizin yanına gelen bu evli kadınların mehirlerini müşrik kocalarına iade etmesi için yüce Allah Peygamber efen­dimize emretti. Buna karşın müslüman erkeklerin nikahında bulunan kadınların, müşriklikte kalmaları halinde mehirleri-nin müşrik toplum tarafından geri verilmesi de hükme bağlan­mıştı.

3- Bu hüküm, Hudeybiye gazvesinde teşri kılınan yegane hü­küm değildir. Bu gazvede Peygamber efendimizin ameliyle sa­bit olan diğer birçok hükümler de vardır. Zadül-Mead adlı eserinde Ibn Kayyım, bununla ilgili müstakil bir bahis açmış­tır. Şimdi bu bahsi takip edelim:

Diğer Fıkhî Hükümler

tbn Kayyım´ın bu konuda anlattığı hususlardan bazısına işaret edeceğiz:

a- Hacc aylarında umre ihramına girmek sahih ve caizdir/ Bu vakitlerde girilen ihramı, usulüne uygun biçimde devam et­tirmek gerekir. Umre için ihrama, mikat dışı yerlerde girmek caiz ise de, afaki kimsenin, bu mikatı geçmeden ihrama girmesi zorunludur. Ancak umre için de olsa, mikatta ihrama girmek daha faziletlidir. Peygamber (sav) efendimiz, Hacc ihramında olduğu gibi umre için de zülhuleyfe denen yerde ihrama girmiş­tir.

b- Hacc ya da umre için kesilecek kurbanlıkların bedeninde, bıçak ve benzeri bir aletle çizik ve yarıklar meydana getirmek sünnettir. Bu işaretler, o hayvanların Mekke-i Mükerreme´de kesileceklerini gösterir. Umre için ihrama girilirken kurbanlık hayvanı öne sürmek sünnettir. Peygamber efendimiz umre için kurbanlık hayvanı işaretleyerek öne sürmüştü. Onun kurbanlı­ğı, aslında Ebu Cehil´e ait olan ve Bedir gazvesinde ganimet olarak ele geçirilen bir deve idi. Müşrikleri öfkelerinden çatlat­mak için, özellikle o deveyi kurbanlık olarak seçmişti. Bu da müşriklerin kabaran öfkelerinin sonuç alamaması dolayısıyla söndüğünü, Allah´ın kelimesinin yüceldiğini gösteriyor. îyi so­nun, Allah´tan sakınan takvalı mü´minlere nasib olduğunu is­patlıyor. Yüce Allah buyuruyor ki:

“Çünkü Allah yolunda susuzluğa, yorgunluğa, açlığa uğra­mak kafirleri kızdıracak bir yeri işgal etmek ve düşmana karşı başarı kazanmak karşılığında´ onların yararlı bir iş yaptıkları mutlaka yazılır. Doğrusu Allah, iyilik yapanların ecrini zayi e£-

c- Eğer faydası varsa, müslümanlara herhangi bir zarar do­kunduracağı düşünülmüyorsa, asıl hedefe ulaşmayı engelleme-yecekse, düşmana karşı gayr-ı müslimlerin de yardımına baş­vurulabilir. Zira peygamber efendimiz. Kafir bir kimse olan Uyeyne el-Huzai´nin yardımına başvurmuş, onu Kureyşli müşriklere karşı casus olarak kullanmıştı. Çünkü Uyeyne, du­rumlarını çok iyi biliyordu. Onlarla iç içeydi. Peygamber efendi­mizin onun yardımına başvurmasında zarar yoktu, aksine fay­da vardı. Doğrusu şu ki Uyeyne el-Huza´nin yardımına başvu­ran, ilk başta Peygamber efendimiz olmamıştı. Bilakis düşman hakkında peygamber efendimize bilgi sunan, müslümamyla ka-fîriyle tüm Huzaalıların Hz. Muhammed´i sevdiklerini söyle­yen, Uyeyne´nin kendisi olmuştu. Bu nedenledir ki Peygamber efendimizle kureyşliler arasında Hudeybiye barışı yapıldıktan sonra Huzaalılar Peygamber efendimizin tarafına geçmiş, onun sorumluluk kapsamına girmişlerdi. Bekr oğulları gibi Kureyş karafına geçmemişlerdi. Kureyşlilerin Huzaalılara karşı Bekro-ğullarma destek olmaları sonucunda da Peygamber efendimiz, Hudeybiye anlaşmasını geçersiz kılmış ve Mekke fethine hazır­lanmıştı.

d- İbn Kayyım, Hudeybiye´de ortaya çıkan fıkhi hükümler­den birinin de, Devlet başkanının reayasına ve askerlerine, ger­çeği bulmak itaatlerini sağlama almak, bir kısmının nasıl ya­rarlandırılacağını anlamak ve Allah (cc)m “İş hakkında onlara danış” (Al-i Imran: 159) buyruğuna icabet etmek bakımından danışmasmının müstehab oluşudur. Noksanlıklardan münez­zeh olan yüce Allah, mü´min kullarını, “Onların işleri araların­da danışma iledir” (Şura: 38) cümlesiyle övmektedir.

Devlet başkanının yönetim hususunda halkın görüşüne baş­vurmasını nasslarm zorunlu kıldığı görüşündeyiz. Bu meşvere­tin her işte değil de sadece savaşta müstehab olduğu görüşün­deyiz.

e- Müşriklerle, fasık, günahkar ve bidatçiler, Allah´ın haram­larından birine saygı göstermeyi amaçladıkları bir işi veya asıl itibariyle hak olan bir işi yapmak istedikleri zaman, onların is­teklerini yerine getirmek gerekir. Asıl itibariyle hak olan, için­de günah bulunmayan sevimli bir işi yapmak isteyen bir kimse­nin talebini yerine getirmek gerekir. Böyle birisi fasık veya bi-datçi veya hakka karşı mütecaviz veya müşrik de olsa; hak eh­line tecavüze veya günah nedeniyle gayrı meşru bir yardımlaş­maya yol açmadıkça isteği yerine getirilir. Bunu farketmek ger­çekten ince bir iştir. Çünkü batıla yol açmayacak bir hakkı bi­lip tanımak o kadar kolay olmasa gerektir. Bunu ancak iman ehli ve sağlam idrak sahibi kimseler başarabilirler.

f- Harem kelimesi, sadece tavaf yeri olan Mescid´den ibaret değildir. Bilakis Harem; hem tavaf yeri olan Mescid-i Haram´ı hem de Mekke-i Mükerreme´nin çevresini kapsamına alır.

g- Hacc ya da umre için ihrama girdikten sonra mahsur ka­lan bir kimse, mahsur kaldığı yerde kurbanını keserek ihram­dan çıkar.

h- Sonuçta müslümanlarm yararına olacaksa başlangıçta müslümanlar aleyhinde olan ve açık bir haksızlığı içeren mad­deler üzerinde, kafirlerle barış anlaşması yapmak caizdir. Bu durumda iki zarar bertaraf edilmiş olmaktadır. Başlangıçta müslümanlarm tümünün veya çoğunluğunun lehine olmadıysa da Peygamber efendimizle Kureyşli kafirler arasında yapılan barış anlaşması, getirdiği sonuçlar bakımından müslümanlarm yararına oldu. Toplum çıkarına dayalı bir tedbirle de ilgili olsa, sabit ve kesin bir ibadetle de ilgili olsa, Peygamber efendimizin bütün işleri şer´i birer hüküm ifade ederler.

Yapılacak olan iş bir maslahatı ilgilendirmekteyse mü´min olan her erkek ve kadının, yararlı gördüğü hususları açıklama­sı veya yapılması zorunlu işe yardımcı olması gerekir. Çünkü bu hemen yapılması gereken dinde nasihat türünden bir iştir. Peygamber (sav) efendimiz buyurmuştur ki: “Din Allah için, Resulü için, Allah´ın kitabı için ve geneli ve özeliyle bütün müslümanlar için nasihattir.”

Bu nedenledir ki mü´minlerin anası Ümmü Seleme, Pey­gamber efendimizden, işe ilk önce kendisinin başlamasını iste­miştir. Peygamber efendimizin kendisinin tıraş olup kurbanını kesmesi durumunda sahabilerinin de kendisine uyacaklarını söylemiştir. Çünkü başkalarını etkileme bakımından davranış, sözden daha etkili olur. Peygamber efendimiz zevcesi Ümmü Seleme´nin tavsiyesine uymakta asla tereddüt göstermedi. Çünkü en çok uyulması gereken şey, Hak´tır, Hakkı söyleyen kimsenin makam ve mevkiine bakmadan sözüne uymak gere­kir. Nereden ve kimden gelirse gelsin, Peygamber efendimizin hidayetine tabi olmak mecburiyetinde olduğumuzu bilelim. O temiz, şerefli ve akıllı kadının (Ümmü Seleme) değerini ve hakkını takdir etmeliyiz.

Hudeybiye Bir Fetih Oldu

Peygamber efendimiz Hudeybiye barışından sonra Mek­ke´den Medine´ye dönerken fetih suresi nazil oldu. Bu surenin ilk ayetinde Cenab-ı Allah şöyle buyuruyordu:

“Ey Muhammedi Doğrusu biz sana apaçık bir fetih sağla-mışızdır. Allah böylece, senin geçmiş ve gelecek günahlarını ba­ğışlar, sana olan nimetini tamamlar, seni doğru yola eriştirir.” (Fetih: 1-2)

Cenab-ı Allah Hudeybiye barışını ve peygamberini yapmaya muvaffak kıldığı işleri fetih olarak adlandırdı. Hudeybiye barış anlaşması, takva sahibi bazı büyük mü´minlerin akıllarından geçtiği gibi dini küçük düşürmek değil, tam aksine bir fetih ol­muştu. Çünkü Peygamber efendimizle Kureyşliler arasındaki savaşı sona erdirmişti. Bu, başlıbaşına bir fetihti. Çünkü üze­rinde perde bulunan akılları ve kilitli kalpleri İslam´a açmıştı. Öyle ki Hudeybiye Öncesi 19 yıllık davet döneminde müslüman olan kimselerin sayısıyla Hudeybiye sonrası 2 yıl içinde müslü­man olanların sayısı arasında bir karşılaştırma yapılacak olur­sa, sonrakilerin öncekiler kadar ya da onlardan daha fazla ol­dukları görülür. Çünkü Hudeybiye bir fetihti; dinde alçalma ve gerileme değildi. Bütün bunların üstünde Hudeybiye barışı, kansız gerçekleşen büyük fetihle Mekke´ye girmek için zemin hazırladı. Mekke fethinde kan akıtılmamıştı. Sadece az sayıda­ki bazı inatçılar mevzii bir savaş vermişlerdi. Evet, Hudeybiye barışı bir fetihti. Çünkü mü´minler, barış anlaşması uyarınca umre yapmak için Mekke´ye girebildiler; bilahare saçlarını tı­raş ederek ihramdan çıktılar.

Ayet-i kerimede Peygamber efendimizin günahlarının affe-dilmişliğinden sözedilmektedir. Buradaki ´gündüz affı´ hakiki anlamda değil de mecazi anlamda kullanılmıştır. Geçmişte, şimdiki ve gelecek zamanlarda yaptığı, yapmakta olduğu ve ya­pacağı işlerin kabul ve rıza ile karşılanacağı manası kastedil­miştir. Her fiili bağışlanmıştır. Şu halde onun yaptığı yanlışla­ra günah denmesi ve bu günahlarının bağışlanmışlığmdan söz edilmesi, mecaz türündendir. Onun yanlışlıkları, olsa olsa Al­lah tarafından kınanmasına neden olan hatalarıdır. Nitekim savaşta ele geçirdiği düşmanları esir tutmakla da hata etmişti. Evet, insanlara örnek olması ve insanın Peygamber hatta pey­gamberlerin sonuncusu Muhammed (sav) de olsa kendi dü­şüncesi ve aklına göre hareket ettiği takdirde hata edebileceği­nin kabullenilmesi için, Resulullah (sav) bazan hatalar yapmış­tır.

Yüce Allah´ın kendisini yönelttiği dosdoğru yol, davet yolu idi. O yolda asla eğrilik yoktu. Apaçık bir fetih sayılan Hudey­biye barışından sonra iman ehli kimseler, Peygamber efendi­mizle biatleşmeye koştular. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah buyuruyor ki:

“Ey Muhammed! Şüphesiz sana baş eğerek ellerini veren­ler, Allah´a baş eğip el vermiş sayılırlar. Allah´ın eli onların ellerinin üstündedir. Verdiği bu sözden dönen ancak kendi aley­hine dönmüş olur. Allah´a verdiği andı yerine getirene, Allah büyük ecir verecektir.” (Fetih: ıo)

Feth-i mübin neticesinde îslam toplumu, kalbi ihlassız olan­lardan arınarak, sırf hakkı talep eden ve haktan başkasını iste­meyen kimselerden oluştu. Bu nedenledir ki, Hudeybiye´ye gi­derken Peygamber efendimize, ganimetleri ve ötesini değil de sadece yüce Allah´ın rızasını taleb eden ve haccetmek isteyen kimseler arkadaşlık etmişlerdi. Hudeybiye´ye gitmeyenler hak­kında Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştu: “Savaştan geri kalmış olanlar, siz ganimetleri almaya giderken: “Bırakın, biz de sizin­le gelelim.” diyeceklerdir. Onlar Allah´ın sözünü değiştirmek is­terler. De ki: “Bize uymayacaksınız. Allah sizin için önceden böyle buyurmuştur” Size: “Hayır, bizi çekemiyorsunuz” diyecek­ler. Aksine kendileri ancak pek az söz anlayan kimselerdir.” (Fe­tih: 15)

Yüce Allah savaşa yönelen güçlü kuvvetli müslümanlara işa­rette bulunarak onlardan razı olduğunu beyan buyurmuştur. Bunlar umre için yolculuğa çıkmış, savaş ihtimalini gözönünde bulundurmuş, canlarını Allah yolunda feda etmek üzere koşup Resulullah´a biat etmişlerdi. Savaş olduğu takdirde cepheden kaçmayacaklarını beyan etmişlerdi:

“Ey Muhammedi Allah inananlardan, ağaç altında sana baş eğerek el verirlerken, andolsun ki hoşnud olmuştur. Gönül­lerinde olanı da bilmiş, onlara güvenlik vermiş; onlara yakın bir zafer ve ele geçirecekleri bol ganimetler bahsetmiştir. Allah, güçlü olandır, hakim olandır. Allah size, ele geçireceğiniz bol bol ganimetler va´detmiştir. İnananlar için bir belge olması, si­zi doğru yola eriştirmesi için bunları size hemen vermiş ve in­sanların size uzanan ellerini Önlemiştir.”(Fetih: 18-20)

Cenab-ı Allah´ın feth-i mübin olarak adlandırdığı Hudeybiye, Peygamber efendimizin sırf yahudilere yönelmesine ve onların haklarından gelmesine zemin hazırlamıştır. Yahudilerden son­ra da Cenab-ı Allah´ın buyurduğu gibi Romalılar´a yönelmiştir:

“Güçlü kuvvetli bir millete karşı, onlar müslüman olana ka­dar savaşmaya çağrılacaksınız.” (Fetih: 16)

Bu güçlü kuvvetli millet, Romalılar´dı. Bu ayette sözü edilen savaş da, Şam´ın fethedilişi idi.

Amaç, insanın hoşuna gitmese de, nefsine zor gelse de araç­lara katlanmayı gerekli kılar. Kureyşliler, arkasında güçlü kuvvetli bir düşman olarak onu vurmaktayken Peygamber efendimiz; hiçbir ahde vefa göstermeyen, anlaşmalara riayet et­meyen, her türlü ezayı reva gören yahudilere yönelip de güç ve hakimiyetlerini kıramazdı. Her şeyden önce arkadaki düşmanı olan Kureyşlilerden tarafa kendini emniyete alması gerekiyor­du. Bazı mü´minler her ne kadar Hudeybiye barışının, aldan­mayla sonuçlanan bir pazarlık olduğunu sandılarsa da bu an­laşmanın kabulü, îslanı davetini amacına ulaştıracakjiosdoğru bir yoldu. Bu barış anlaşması sayesinde peygamber efendimiz, Kureyşlilerden yana emniyetini sağlayıp yahudilere hücuma yönelebildi.

Bu barış, Peygamber efendimizin Mescid-i Haram´a girdiğine ilişkin görmüş olduğu rüyanın doğrulanması idi. Mescid-i Ha­ram´a o yıl girmedi ama ertesi yıl girebildi. Yüce Allah buyuru­yor ki:

“Andolsun ki Allah, peygamberinin rüyasının gerçek olduğu­nu tasdik eder. Ey inananlar! Siz Allah dilerse, güven içinde, başlarınızı tıraş etmiş veya saçlarınızı kısaltmış olarak, kork­madan Mescid-i Haram´a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediğini­zi bilir. Size bundan başka, yakın zamanda bir zafer verecektir.

Bütün dinlerden üstün kılmak üzere peygamberini, doğruluk rehberi Kur´an ve Hak din ile gönderen O´dur. Şahid olarak Al­lah yeter.” (Fetih 27-28)

Böylece hudeybiye barışı fethe yol açtı ve nihayet bir fetih ol­du. Bu sayede insanlar, gruplar halinde Allah´ın dinine girdi­ler.

İmam Malikin de dediği gibi ilim deryası olan, tabiilerden Ibn Şihab ez-Zühri, Hudeybiye barışıyla ilgili olarak şöyle de­miştir: “İslam tarihinde Hudeybiye´den önce bu kadar büyük bir fetih görülmemişti, iki taraf birbirleriyle karşılaştıklarında mevzii bir vuruşma olmuştu. Barış yapılınca da savaş alevleri söndü. Fikri tartışmalar yapıyor; bir kimseye islam´dan söz edildiğinde o kişi mutlaka islam´a giriyordu. Hudeybiye ile Mekke fethi arasında geçen zaman içinde İslam´a girenlerin sa­yısı, Hudeybiye öncesi islam´a girenlerin sayısı kadar veya da­ha fazla idi.”

Buna ek olarak biz de diyoruz ki: Bundan sonra Peygamber efendimiz, yahudileri tamamen etkisiz hale getirmeye kesin ka­rar verdi. İslamiyet´i yaymak için Arap Yarımadası´nm dışına yöneldi.

Hudeybiye Barışının Uygulanması

Peygamber (sav) efendimiz, ahde vefa hususunda çok titiz davranırdı. Çünkü ahde vefa göstermenin kendisi aslında bir kuvvettir. Yüce Allah buyuruyor ki:

“Ahidleştiğiniz zaman Allah´ın ahdini yerine getirin, Allah´ı kendinize kefil kılarak pekiştirdiğiniz yeminleri bozmayın.” (Nahl: 91)

Bazı mü´minler, müşriklerin ahde vefa göstereceklerinden ve barış anlaşmasına uyacaklarından şüpheliydiler. Bu şüpheleri­ni dile getirdiklerinde peygamber efendimiz onlara şu tavsiyede bulundu: “Anlaşmaya riayet edin ve müşriklere karşı Allah´tan yardım dileyin.”

îşte bu nedenle, Peygamber efendimiz, anlaşma hükümleri­ne riayet etti. Bazı mü´minler içeriğini hoş karşılamadakları halde, sırf Allah ve Resulüne itaatlerinden dolayı anlaşmayı kabul ettiler. Anlaşma metnindeki iki madde, çok ağırlarına gitmişti:

1- İhramlı olmalarına rağmen Kabe´ye gidip tavaf etmekten mahrum bırakılıyorlardı. Oraya zorla girme gücüne sahip ol­dukları ve Kureyşlilerin de onları çevirecek güce sahip olma­dıkları bilindiği halde yine de Kabe´yi tavaf etme imkanından mahrum bırakılmışlardı. Daha önce de anlattığımız gibi bu se­bepten dolayı, Kabe´yi tavaf etmeksizin saçlarını kazıtarak ve­ya kısaltarak ihramdan çıkmalarını emreden Peygamber efen­dimizin bu emrini ağırdan aldılar.

2- Kureyşlilerin dikte ettirdikleri şartların içeriğinde ve şart­ların dikte edilişinde açık bir zulüm vardı. Bu şartların en za-limcesi şuydu: Müslümanlığı kabul eden bir Kureyşli, Peygam­ber efendimizin yanma gelirse, Peygamber efendimiz onu kabul etmeyecek, bilakis onu velisine geri verecekti. Müslümanlardan biri dinden çıkıp Kureyşlilere sığınacak olursa, Kureyşliler onu Mekke´den geri çevirmeyecek ve Medine´ye iade etmeyecekler­di!..

Bu şartın dış görünüşü görüldüğü gibi peygamber efendimi­zin aleyhine idi. Çünkü bunda eşitsizlik vardı. Ama bu şartın ikinci bölümüne baktığımızda İslam´dan dönüp şirke giren bir kimsenin müslümanlara iade edilmeyeceği´ hükmünü görmek­teyiz. Üzerinde iyi düşündüğümüz takdirde bu şartın müslü-manlar için zararlı olmadığını görürüz. Yolunu şaşırmış bir mürtede islam´ın ne ihtiyacı olabilirdi Böyle bir şaşkın nereye giderse gitsin. Müslümanlar arasında bir diken gibi durmak-tansa, varsın dilediği yere gitsin. İslam toplumuna karışması halinde, belki de müna-fıklarm safına katılır ve Peygamber efendimize, müslümanlara karşı casusluk yapabilirdi. Belirti­len şartın birinci bölümüne baktığımızda, ´Müslümanlığa giren bir kimsenin Mekke´den çıkıp Medine´ye gelmesi halinde, Mek­ke´deki velisine iade edileceği´ hükmü ile karşılaşırız. Şüphesiz bu, kabulü çok zor olan bir şarttı. Özellikle Ebu Cendel, bağlı bulunduğu zincirlerle sürünerek müslümanlarm yanına geldi­ğinde, müşrik velisine iade edilmesi, müslümanlarm çok ağırı­na gitmişti.

Mezkur şartın bu bölümü zayıf imanlılar için görünürde ta­hammülü zor bir husus idiyse de bunun tatbikatı, sonuçta müş­riklere zarar vermişti. Peygamber «fendimizle mü´minler, bun­dan zarar görmemişlerdi. Öyle ki bu şartı kendileri anlaşma metnine yerleştirmiş oldukları halde yürürlükten kaldırılması­nı isteyenler yine müşriklerin kendileri olmuştu.

Şimdi de siyer kitaplarının ve sahih hadis kaynaklarının açıklamalarına göre bu şartın nasıl tatbik edildiğini anlatalım:

Kendisine ilk olarak bu şartın tatbik edildiği şahıs Ebu Bu-sayr Utbe bin Şeyd bin Cariye olmuştur. Bu zat, müslü-manlığa girip Mekke-i Mükerreme´de hapsedilenlerdendi. bir fırsatım bulup hapishaneden kaçmış ve Peygamber (sav)in ya­nına gitmişti. Bazı müşrikler mezkur şart uyarınca Peygamber (sav)e mektup yazarak Ebu Busayr´ın, Medine´ye gönderilen adamlara teslim edilmesini istemişlerdi. Onu teslim alıp Mek­ke´ye getirmeleri için Amir bin Lüeyy kabilesinden bir adam­la kölesini Medine´ye göndermişlerdi. Bu iki kişi, peygamber efendimizin yanına gittiler. Ebu Busayr da yanındaydı. Adam­ların teslim almak istemeleri üzerine Peygamber efendimiz, Ebu Busayr´a şöyle dedi:

“Ey Ebu Busayrf Bildiğin şartın gereği olarak seni bu adam­lara teslim ettik. Şarta uymamak ve hıyanet etmek, dinimize yaraşmaz. Şüphesiz ki Allah, senin ve beraberindeki güçsüz kimseler için bir çıkış yolu ve genişlik yaratacaktır.”

Ebu Busayr, şöyle sitem etti: “Ya Resulullah! Dinimden dolayı öldürmeleri için beni müşriklere geri mi veriyorsun ”

Peygamber (sav) efendimiz onu teskin ederek şöyle buyurdu: “Ey Ebu busayr, bunlarla beraber yola koyul. Şüphesiz ki Al­lah, senin ve beraberindeki güçsüz kimseler için bir çıkış yolu ve genişlik yaratacaktır^”

Ebu Busayr, peygamber efendimizin buyruğuna uyarak iki müşrik adamla birlikte yola koyuldu. Yolda onlarla konuşmaya daldı ve sohbeti koyulaştırdı. Kendisini götürmekte olan Beni Amirli adam, içinde ona karşı güven duydu. Bir ara Ebu Bu­sayr, “Ey Beni Amirli kardeş, kılıcın keskin midir ” diye sordu. O da: “Evet, keskindir. İstersen al da bak” diye cevap verdi. Böyle deyince Ebu Busayr kılıcı kınından çıkardı. Keskinliğini denemek istedi. Sonra da kaldırıp beni Amirli adama vurdu ve onu öldürdü. Ölenin kölesi geri dönüp hızla Resulullah´ın yanı­na koştu. Koşarak geldiğini gören ve mescitte oturmakta olan Resulullah, “Bu adam paniğe kapılmış” dedikten sonra ona: ´Yazıklar olsun sana, neyin var \” diye sordu. O da: “Adamı­nız, arkadaşımı öldürdü.” dedi. Durumu açıkladı. Beni Amirli adamın nasıl öldürüldüğünü anlattı. Sonra Ebu Busayr, kılıcı­nı kuşanmış vaziyette gelip Hz. Peygamberin huzurunda dur­du. “Ya Resulullah, sen üzerine düşeni yaptın. Vermiş olduğıun sözü yerine getirmeni Allah sana nasib etti. Beni düşman mille­te teslim ettin. Ben de, dinimden dolayı işkenceye uğratılmak­tan, dinimden döndürülmekten ve gururumla oynanmaktan kendimi korudum.” dedi. Onun bu sözleri üzerine Hz. Peygam­ber şöyle buyurdu: “Nasıl bir adam bu! Sanki savaş kışkırtıcı­sı… Yanında adamları olsa, savaş alevlerini tutuş tur acakl”

Ebu Busayr, bu sözleri duyunca peygamber efendimizin, kendisini tekrar Kureyş müşriklerine iade edeceğini sandı. Ama o, kendi kendine güven telkin ediyordu. Zaten kendine gü­venebilecek kadar da güçlüydü. Peygamber (sav)in huzurundan çıktı ve deniz sahilindeki “îs” bölgesine gidip üslendi. Zayıf ve korumasız müslümanlar, Ebu Busayr´m yaptıklarından haberdar olmuşlardı. Hz.Peygamberin ona: “Beraberinde adamla­rı olsa sanki savaş alevlerini tutuşturacak]” dediğini de duy­muşlardı. Güçsüz ve korumasız olan her müslüman, kendini eza ve cefadan kurtarmaya çalışıyor, Ebu Busayr´ın adamları arasına katılıyordu. Hudeybiye´de zincirlere vurulu vaziyette Resulullah´m yanına gelip dehalet eden ve müşriklere iade edi­len Ebu Cendel de hapisten kaçarak Ebu Busayr´ın yanına gelmiş ve adamları arasına katılmıştı. Zayıf ve korumasız müslümanlar, artık Resulullah´m yanına değil, Ebu Busayr´ın yanına gider oldular. Çünkü Hudeybiye anlaşması gereğince Resulullah (sav), yanına gelen Mekkeli müslümanlan, tekrar Mekkeli velilerine iade ediyordu. Bu sebeple de zayıf müslü­manlar, Ebu Busayr´ın sahildeki üssüne gidiyorlardı. Bunlar bir çete oluşturarak Kureyş´in ticaret yolunu kesmeye başladı­lar. Kureyşlilere ait bir kervanın yola çıktığını duyar duymaz, gelip onun yolunu kesiyor, kervandaki mallara el koyuyorlardı. Bu durumda kureyşliler, Hudeybiye anlaşmasının anılan şartı­na tutunmakta kendileri için bir fayda kalmadığını gördüler. O şartı uygulamaktan vazgeçtiler. Çare kalmayınca, Kureyşlilere mukabil saldırılarda bulunmak, müslümanlar için zorunlu hale geldi. Artık anlaşmaya uyma zorunluluğu da kalmamıştı. Çün­kü daha Önce onlar müminlere eza ve cefada bulunmuşlardı. Fitneye düşme korkusu, müşrikleri, can kurtarma yollarını aramaya yöneltmişti.

Kureyşliler, Peygamber efendimize elçi göndererek merha­met dilendiler. Kendilerini affedip reddetmemesini ısrarla iste­diler. Hudeybiye anlaşmasının başlangıçta müminleri rahatsız edip endişelendiren maddesi, sonuçta müminlerin yararına ol­du. Anlaşmayı imzalarken bu şartın, sonuç itibariyle müminle­rin yararına olacağım ne Hz. Ömer, ne de diğerleri anlayama­mış, ama Peygamber efendimiz nübüvvet nuru sayesinde idrak etmişti. Bu, Cenab-ı Allah´ın peygamber lisanıyla açıkladığı bir ilhamıydı: “Zayıf müminler için Allah bir genişlik ve çıkar yol yaratacaktı” Kureyşliler mezkur şartın yürürlükten kaldırıl­ması için girişimde bulununca, Hz. Peygamber, arkadaşlarıyla birlikte müminlere destek olsunlar diye Medine´ye gelmesi için Ebu Busayr´a haber saldı. Haberiyle birlikte bir de mektup gönderdi. Mektup, ancak Ölmek üzereyken Ebu Busayr´a ulaşti. Kendisi deniz kıyısındaki ts´de vefat etti. Ama arkadaşları, Medine´ye, Hz. Peygamberin yanına döndüler.

Zayıf ve Güçsüz Müslümanların Hicreti

Şirk diyarında iman eden müslümanlara sefer kapısı açılıp da Hudeybiye´nin o zalimane şartı geçersiz kılınınca peygamber (sav) efendimiz, müslümanları şirk diyarında horlanmış vazi­yette kalmamaya, başka diyarlara hicret etmeye teşvik etti. İl­ke olarak İslamiyet, müslümanlann bir arada toplanmalarını ve dağınık vaziyette kalmamalarını öngörüyordu.

Peygamber efendimiz aralarından çıkıp gitmeye gücü yettiği takdirde bir müslümanın müşrikler arasında ikamet etmesini men ediyordu. Müşrik ile savaştığı halde onunla bir arada ya­şayanın da müşrik gibi olacağını söylüyordu. Tevbe kapısı ka-panmadıkça hicretin devam edeceğini, güneş batıdan doğma­dıkça tevbe kapısının kapanmayacağını söylüyordu. Hicretin ardısıra hicretlerin geleceğini insanların en hayırlılarının hic­rete tutunanlarının olacağını söylüyorlardı. Böyle demekle Pey­gamber efendimiz, gücü yettiği takdirde zayıf ve kormasız müs­lümanlann , müminlerin toplu bulundukları yerlere hicret et­melerini istemiş oluyordu. Çünkü bu durumdaki bir kimsenin, diğer müslümanların toplu bulunduğu yere hicret etmesiyle iki şey gerçekleşiyordu:

1- Korumasız müslüman, horlanmışlık ve ezilmişlikten kur­tulacak, küfrün ya da şirkin velayetinden çıkıp onur, fayda ve müminlerin sözlerinin geçerli olduğu yere geçecekti. Müminler, Allah´ın ve Hakk´ın dostluğuna ehildirler. Bu dostluk ve velayet güçtür, güvenliktir, istikrardır. Zaten, Kur´an-ı Kerim de bunu öngörüyor:

“Kendilerine yazık edenlerin canlarını melekler aldıkları za­man onlara: “Ne yaptınız bakalım ” deyince, ´Biz yeryüzünde zavalı kimselerdik* diyecekler. Melekler de: ´Allah´ın arzı geniş değil miydi Hicret etseydiniz!´ cevabını vereceklerdir. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü dönülecek yerdir! Çaresiz kalan, yol bulamayan zavallı erkek, kadın ve çocuklar müstesnadırlar, işte Allah´ın bunları affetmesi umulur. Allah affedendir, bağışlayandır. Allah yolunda hicret eden kişi, yeryüzünde çok bereketli yer ve genişlik bulur. Evinden, Allah´a ve peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah´a düşer. Allah bağışlar ve merhamet eder.” (Nisa:´97-100)

Peygamber (sav) in nassları genel hüküm taşır. Kur´an-ı Ke-rim´in nassları da mutlaka uygulanması gereken nasslardır.

2- Hicret vasıtasıyla müminler bir araya gelip toplanmış olurlar. Topluluk ve cemaatleşme vardır. Cemaatleşmek ise birliği sağlar ve islam´ın heybetini korur.

Zayıf ve güçsüz kalınan yerden îslami kuvvetin bulunduğu yere intikal etmek, her zaman uyulması istenen bir prensiptir. Ancak bu prensibe, Peygamber efendimizin “Mekke fethinden sonra hicret yoktur)* mealindeki hadisi ile itiraz edilebilir. Bu itiraza cevaben deriz ki:

Bu hadiste sözü edilen hicretten kasıt, Mekke´den Medine´ye veya başka bir beldeye yapılacak olan hicrettir. Mekke´nin fet­hinden önce hicrete ihtiyaç vardı. Çünkü o zamanlarda müslü-manlar, dinleri hususunda fitneye uğratılıp eza ve cefa görü­yorlardı. Dini şiarlarını yerine getiremiyorlardı. Cenab-ı Allah Mekke´nin fethini müslümanlara müyesser kılarak orada İsla-mi hükümler tatbik edilip orası İslami bir belde haline gelince hicret etmek için artık sebep kalmamıştı. Aksine hicret, artık istenmeyen gereksiz bir şey olmuştu. Belki de hicret, artık fay­da veren değil de zarar veren bir şey durumuna gelmişti. Şayet hicret devam etmiş olsaydı, Kabe-i Muazzanıa´nm yakınlarında ikamet edip Harem-i Şerifin hizmet ve bakımını üstlenen kim­seler de kalmayacak, her biri bir tarafa çekip gidecekti. Halbu­ki Harem-i Şerif ve çevresi Allah´ın yerküresi içinde peygamber efendimizin en çok sevdiği mübarek bir yerdi.

Seriyye ve Heyetler

Hicretin 6. senesi idi. Bol bol İslami davette bulunuluyor; in­sanların İslami davete uymaları ve İslami hakikatlerin açıklan­ması için etrafa seriyyeler ve tebliğ heyetleri gönderiliyordu. Bu etkinliklerin en belirgin olanları iki gazve idi. Bu gazveler­den biri, hicretin 6. senesinde olduğunu ileri sürenlere göre Mustalik Oğulları gazvesi, diğeri de Hudeybiye gazvesi ya da barışıdır. Hudeybiye gazvesi başlı başına bir feth-i mübindi. Hicretin 8. senesinde gerçekleşecek olan Mekke fethi için bir zemin hazırlamıştı.

Hicretin 6. senesinde Hudeybiye´den önce de bazı seriyyeler düzenlenmişti. Çünkü bu gazve, Hendek muharebesinden son­ra yapılmıştır. Peygamber efendimiz, İslam´ın iman ve burhan gibi manevi kuvvetim, Allah tarafından desteklendiği ve mağ-lub edilmez bir dini olduğu için de maddi kuvvetini görmüştü. bu sebeple de mezkur senede Ebu Ubeyde Amir bin Cerrah´ı kırk piyade adamla birlikte Zil-Kıssa´ya göndermişti. Bunlar oraya varır varmaz, halk korkularından dağbaşlarma kaçmış­lardı. Bu seriyye, yöre halkından birini esir alıp Resulullah (sav)ın yanına getirmişlerdi. Bu olay hicretin 6. senesinin Re-biü´l-evvel ayında cereyan etmişti.

Yine bu senede peygamber (sav) efendimiz, Zeyd bin Hari-se´yi Süley oğullarına göndermişti. Zeyd ve beraberindeki he­yete, Süley oğullarının yerini Müzeymeli bir kadm göstermişti. Zeyd´in seriyyesi, Süleym oğullarının davar ve mallarım gani­met edinip bazı adamlarını esir almışlardı. Esir alman erkekler arasında seriyyeye yol göstermiş olan Halime kadının kocası da vardı. Peygamber efendimiz, Halime´ye esir kocasını bağış­lamış ve her ikisini de serbest bırakmıştı.

Hudeybiye barışından önce hicretin 6. senesinde Kureyşlile-re ait mallara müslümanlarca el konmuştu. Bu mallar arasın­da, Resulullah (sav)m kerimesi Zeyneb´in kocası As bin Re-bi´e ait olanlar da vardı. Bir savaşta esir düşen As bin Rebi´i Peygamber efendimiz, kızı Zeyneb´i kendisine iade etmesi için, fîdye almaksızın serbest bırakmıştı. As da bu sözüne sadık ka­larak Zeyneb´i, babası Resulullah (sav)e göndermişti.

Elindeki malı alınıp beraberindeki arkadaşları öldürül-dü-ğünde As, Medine´ye kaçmıştı. Medine´ye vardığında Resulul-lah´m kızı Zeyneb´e sığınmıştı. Resulullah (sav) ona ikramda bulunmuş, Zeyneb´in onu korumasını onaylamış, kendisinden zorla aldıkları kervan mallarını yine kendisine iade etmeleri için ilgililere emir vermişti. Kervanı yağmalamış olanlar, yağ­maladıkları her şeyi ona geri vermiş ve asla zayiatı olmamıştı. Geri aldığı malları Mekke´ye götürüp sahiplerine teslim etmiş, emanetleri sahiplerine vermişti. Bu işi tamamlayınca da müs-lüman olduğunu açıklamış ve Medine´ye hicret etmişti.

Ibn İshak´ın naklettiği bu rivayet, A s´ın, hicretin 6. senesin­de ve şu ayetin nüzulünden önce müslüman olduğuna delalet etmektedir:

uEy iman edenler! İnanmış kadınlar hicret ederek size gelir­lerse onları deneyin, hicretlerinin sebebini inceleyin.” (Mumtehme: 10)

Bu, aynı zamanda Vakıdi´nin de rivayetidir. Ancak Hafız Ibn Kesir, As bin Rebi´nin hicretin 8.senesinde müslüman ol­duğunu, İslam´a girişinin, müslüman kadınların kafir erkekle­rin nikahlan alatmda kalmalarının haram kılınmasından son­ra vuku bulduğunu söylemiştir.

Ben, Vakıdi´nin ve Ibn İshak´ın rivayetinin sahihliğinden yanayım. Çünkü bu rivayetler, yukarıdaki ayet-i kerimeyle da­ha çok uyum sağlamaktadırlar.

Yine hicretin 6. senesinin Şaban ayında Abdurrahman bin Avf kumandasındaki bir seriyye savaş için değil de, halkı İs­lam´a davet etmek üzere Devmetül-Cendel´e gönderildi. Pey­gamber (sav) Abdurrahman´a, itaat etmeleri halinde onların hükümdarlarının kızıyla evlenmesini emretmişti. Devmetü´l-Cendel halkı teslim oldular. Abdurrahman da, hükümdarları­nın kızı Temadür binti Esba* el-Kelbiyye ile evlendi. Bu ka­dın, Abdurrahman bin Avf ´m oğlu Ebu Seleme´nin anası-dır.

Yine hicretin 6. senesinde peygamber efendimiz Hz. Ali´yi yüz kişilik bir müfreze ile Esed bin Bekr oğulları kabilesine gönderdi. Peygamber efendimiz bunların adam yağmalamakta olduklarını ve müslümanlara karşı Hayber yahudilerine yar­dım etmek niyetinde olduklarını ve Peygamber efendimizle sa­vaşmaya hazırlandıklarını haber almıştı. Hz. Ali kumandasın­daki müfrezeyi bu sebeple onların üzerine göndermişti. Bu müfreze gece gündüz yol aldı. Yolda onların bir casuslarına rastladı. Casus, kabilesinin Hayber´e gittiklerini, hurma karşı­lığında Hayber yahudilerine yardım etmeyi kendisinin Önermiş olduğunu itiraf etti. Böylece Peygamber efendimiz, kendisine karşı birliklerin ve toplulukların oluştuğu haberini aldı. Hu-deybiye´den sonra bunların üzerine yürümesi artık normaldi.

Akel ve Ureyne Seriyyesi

Ibn Kesir, bu seriyyenin hicri 6. senede Hudeybiye sulhün-den önce harekete geçtiğini söylemiştir. Vakıdi´nin de aynı se­ne Şevval ayında yani Hudeybiye sulhünden bir ay önce bu se­riyyenin harekete geçtiğini söylediği, Ibn Kesir tarafından ak­tarılmıştır. Hudeybiye sulhu ise şevvalin ardısıra gelen Zi´l-ka-de ayında gerçekleşmiştir.

Anlatıldığına göre, Ureynelilerin üzerine gönderilen bu se-riyye Kürz bin Cabir kumandasında harekete geçmiştir. Ureyneliler Resulullah (sav)ın çobanlarını öldürmüş ve davar­larını sürüp götürmüşlerdi. Resulullah (sav) de yirmi süvariyi Kürz bin Cabir kumandasında üzerlerine salmış, bu seriyye, gasbedilen davarları geri almıştı.

Bu olay hakkında nakletmemiz gereken bazı rivayetler var­dır. Bu rivayetleri nakledecek ve ne kadar sağlam olduğunu ve Resulullah´a nispet edilip edilemeyeceğini açıklayacağız. Şöyle .ki:

Buhari ve Müslim´de Ebu Kalabe yoluyla Enes bin Ma-lik´den rivayet olunduğuna göre Akel ve Ureyne mıntıkasından bir grup insan Medine´ye gelip müslüman olmuşlardı. Bunlar Medine´nin havasından rahatsız olmuş, durumlarını gelip Re­sulullah (sav)a anlatmışlardı. Resulullah (sav) de, Medine dı­şında zekat malı develerin bulunduğunu, gidip o develerin süt ve sidiklerini içmelerini (böylece iyileşeceklerini) söylemişti. Develerin bulunduğu yere gidip Allah´ın dilediği bir zamana kadar orada kaldılar. Sonra da çobanı öldürerek develeri sürüp götürdüler. İmdat isteyen biri Peygamber efendimize geldi. Gü­neş henüz yükselmemişken sabah erkenden Peygamber efendi­miz onları yakaladı. Demir ısıtarak gözlerini dağladı. Ellerini ve ayaklarını kesip kızgın güneşin altında susuz vaziyette on­ları bekletti. Susadılar, su istediler. Susuz öldüler.

Bu hadisin bir başka rivayetinde Enes şöyle demiştir: “On­lardan birinin fazlaca susamış olduğu için, ağzı ile yeri kemir­mekte olduğunu gördüm.”

Bubari ile Müslim´in bir diğer rivayetinde peygamber efen­dimizin emir vererek gözlerine mü çektirdiği bildirilmiştir.

Muhaddislerden bir cemaatin rivayetine göre Hanefilerin bü­yük fıkıhçılarmdan Kemaleddin bin Hümam bu konuda şöy­le demiştir: Bu hadisi rivayet eden kaynakların sayısı ne kadar çok olursa olsun, bu hadis, haddir. Hadis ilminin mütehassısla­rı bu hadisin ravilerinin mutemed, senedinin muttasıl olduğu­nu, ahad olsa dahi senedinde münkerlik bulunmadığını söylü­yorlar. Ancak metnine baktığımızda, şer´i prensiplere aykırı ol­duğu gerekçesiyle bu hadisin metin ve sened bakımından zayıf olduğunu görmekteyiz. Hadis metninin, Peygamber efendimiz tarafından ortaya konulan prensiplere üç yönden aykırı düştü­ğünü görmekteyiz. Şöyle ki:

1- Bu rivayette, gözlere mil çekilerek insan vücuduna işken­ce yapıldığından söz edilmektedir, işkence ise yasaklanan bir şeydir. Yasaklanmadığını söyleyenler olsa da önce biz deriz ki, Peygamber (sav) efendimiz ne Uhud´da, ne de Hendek´te öldü­rülen müşrik ölülerinin vücutlarına işkence yapmış değildir. Bu da, işkencenin önceden beri yasak olduğunu gösterir. Saha-, bilerin o Ölülere böyle yapmış oldukları söylenecek olursa, bu, o müşriklerin savaş suçu işlemiş olmaları sebebiyledir ki bu da bir nevi hadd olur. Bu suçu işleyenlerin haddini Cenab-ı Allah şöyle açıklıyor:

“Allah ve peygamberiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgun­culuğa uğraşanların cezası öldürülmek veya asılmak yahut çapraz olarak el ve ayakları kesilmektir.” (Maide- 33)

Bu ayet-i kerimede, gözlere mil çekerek cezalandırmaktan sözedilmemektedir.

Sahabilerin Ureyneîilere işkence yaptıklarından ve gözlerine mil çektiklerinden haberdar olmuş ama bu yaptıklarını protes­to etmemiştir. Peygamber efendimiz insanın susuz bırakılarak Öldürülmesini yasaklamıştır. Ama mezkur rivayette anlatıldığı­na göre, Ureynelileri susuz bırakarak Ölüme terketmiştir. Öyle ki aşın susamışlıklarmdan yeri kemirmeye başlamış ve bu hal­de ölmüşlerdi. Rivayetteki ifadelere bakılırsa, Peygamber efen­dimizin, sahabilere, Ureyneîilere böyle yapmalarını emretme-miş olduğu söylenemez. Çünkü rivayetten anlaşıldığına göre Peygamberimiz bu işkencelerden haberdar olmuş ama bu yapı­lanları protesto etmemiştir.

3- Peygamber (sav) efendimiz “Öldürdüğünüzde, güzelce öl­dürün” demiştir. Ureynelileri kısasen öldürmek, onlara bu şe­kilde işkence yapılmasını caiz kılmazdı. Peygamber (sav) efen­dimiz, savaş halinde düşman ölülerine işkence yapılmasını ya­saklamıştı. Kaldı ki Ureyneliler, İslam´a karşı savaşan muha­rip kimseler de sayılmazlardı.

Özetle deriz ki haberin Peygamber efendimize nispet edilme­si sahih olmaz. Çünkü bu haberde anlatılan hususlar, Peygam­ber efendimizin ortaya koymuş olduğu Islami prensiplerle bağ­daşmamaktadır. Bu nedenle de bu haberin Peygamber efendi­mize nispetinin sahih olmadığını düşünüyoruz.

Yol Kesme ve Asilik

Fıkıhçılar yoî kesme veya meşru düzene karşı isyan suçunun cezası hususunda Peygamber efendimize nispet edilen rivayet­lerle birlikte Ureynelilerin kıssasını anlatmakta ve Peygamber efendimizin Ureynelilere uyguladığı cezanın, Kur´an-ı Kerim´de anlatılan yol kesme cezasına uyduğunu söylemektedirler. An­cak biz, mezkur rivayette Peygamber efendimiz tarafından uy­gulandığı iddia edilen tatbikatın, yol kesme suçu hakkında Kur´an-ı Kerim´de anlatılan cezaya tamamen uymadığını düşü­nüyoruz. Zira bu suçun cezası olarak Kur´an-ı Kerim´de göze mil çekmekten ve insanın susuz bırakılarak ölüme terkedilme-sinden sözedilmemektedir. Güya o insanlar, aşırı derecede su­samış olduklarından dolayı yeri kemiriyor, yine de kendilerine su verilmiyormuş! Böyle bir fiilin peygamber efendimiz tarafın­dan veya onun emriyle başkaları tarafından yapılmış olduğunu kabul etmiyoruz.

Her ne ise, Kur´an-ı Kerim´in bu konudaki nassını naklede­cek ve bu nassın, Ureynelilerin kıssasına ne kadar uyduğunu anlatacağız. Bu cezayla ilgili olarak Cenab-ı Allah şöyle buyu­ruyor:

“Allah ve peygamberiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgun­culuğa uğraşanların cezası öldürülmek veya asılmak yahut çaprazvari el ve ayakları kesilmek ya da yerlerinden sürülmek­tir. Bu onlara dünyada bir rezilliktir. Onlara ahirette büyük bir azap vardır. Ancak onları yakalamanızdan önce tevbe edenler bunun dışındadır. Biliniz ki Allah, bağışlar ve merhamet eder.” (Maıde. 33-34)

Şüphesiz ki yolkesicilik nitelemesi, Ureynelilere uygun düş­mektedir. Bu suçun bazı cezaları -el ve ayak kesme- kendileri­ne tatbik edilmişti.

Madem ki meşru düzene başkaldırma ve yol kesme suçlarına değindik. Şu halde bu suçlarla ilgili bazı hükümlere de işaret etmemiz gerekiyor. Bu hükümlerin de ancak bir siyer kitabında anlatılabilecek kadarına değinecek, ayrıntılarını da fıkıh kitap­larına bırakacağız.

Muharip ya da yol kesiciler, adam Öldürmek veya hırsızlık yapmak amacıyla bir araya gelip yola çıkan kimselerdir. Bun­lar, haklılıklarını gösteren bir tevile yeltenmeden devleti ifsad edip bozgunculuk yapmak, şer ve fesadı yaymak için güç oluş­turup devlete karşı mukavemete girişirler. Malikilere göre -ki biz de onların görüşlerine katılıyoruz- sadece adam Öldürmek ve hırsızlık yapmak, bu suçun kapsamına girmez. Bu saydıkla­rımızın yanısıra zina etmek, içki içmek gibi suçlar da bu kapsa­ma girerler. Sıvı olsun, katı olsun, içme ya da dumanlama yo­luyla olsun, bütün sarhoş edici ve uyuşturucu maddelerin kul­lanımı da bu kapsama girer.

Bu asilerin oluşturdukları kuvvet şehir içinde veya dışında da olsa, suç işlediklerinde, yardım istenildiği zaman yardımcı­lar mazlumların yardımına ulaşamazlarsa, aynı hüküm geçeri olur. Fıkıhçılar bu konuda çeşitli görüşler ileri sürerek ihtila etmişlerdir.

îmam Malik´e göre dalavere yoluyla para harcayıp suç işlet tirenler de bu cezaya çarptırılırlar. Kur´an´ın nassı bütün bı hususları kapsamına alacak niteliktedir.

Bu suçlar için ölüm, asma, el ve ayakların çaprazvari kesil mesi, sürgüne gönderme cezaları belirlenmiştir. Sürgüne gön derilirken de, bir daha suç irtikab edemeyecekleri uzak bir yer gönderilirler. İmam Ebu Hanife, hepsini de sürgün cezasında] saymıştır. Çünkü amaç, bu canilerin suç işlemek için bir aray gelmelerini engellemektir.

Çoğu fikıhçılara göre adil devlet başkanı, suçlara göre cez takdir etme yetkisine sahip olduğu görüşündedirler. Bu canile bir araya gelip de bir adam öldürürlerse, öldürme fiiline karışmış olanları da olmayanları da öldürülür. Çünkü direkt olarak öldürme işine bulaşmamış olsa da, arkadaşlarına yardımcı ol­muştur.

Hem hırsızlık yapıp, hem adam öldürmüşlerse, kendileri de öldürülüp asılırlar. Bu suçu direkt olarak işlemiş olanla olma­yanlar eşit şekilde cezalandırılırlar. Hırsızlık yapıp mal yağma­larlar ama adam öldürmezlerse, elleriyle ayakları çaprazlama kesilir. Sağ el kesilince, beraberinde sol ayak da kesilir.

Kendi aralarında anlaşarak suç işlemeye yönelir ama suç iş­leme imkanını bulamazlarsa, toplu durdukları yerden çok uzaklara sürgün edilirler. Bu, sözlerinde tabiine uyan Cumhur-u fukahanm ve sahabilerden Abdullah bin Abbas´ın görüşü­dür, îmam Malik ise, devlet başkanının, -işledikleri suç ne olursa olsun- onlara bu cezayı verip vermemekte serbest olduğu görüşündedir. Çünkü asli suç, -herhangi birini işleme imkanım bulmuş olmasalar da- bu masiyetleri irtikab etme hususunda anlaşmış olmalarıdır. Devlet başkam onları suçtan caydırmak için uygun gördüğü cezayı verir.

——————————————————————————–

[1] Ahabiş: Mekke´nin aşağı tarafında bulunan Hubşi dağının yanında toplanarak kendi arala­rında ittifak kuran ve Kureyş, Huzaa, Kinane kabilelerine mensup kimselerden oluşan bir müttefik gurubu. (Çev.)

Share.

About Author

Leave A Reply