Huneyn Gazvesi

0

Huneyn Gazvesinde Teşri Kılınan Şer´i Hükümler Geri Verilmesi Tekeffül Edilen Ariye

Huneyn gazvesinden sözederken hazırlıkların ilk aşamasın­da Peygamber (s.a.v.) efendimizin Safvan bin Ümeyye´den iğre­ti olarak zırh ve silah istediğinden bahsetmiştik. Safvan da peygamber efendimizin isteği üzerine îslam ordusuna iğreti olarak zırh ve silah vermişti. Peygamber efendimiz bu zırhları ve silahları Safvan´a geri vereceğine dair teminat vermiş ve: “Bu , geri verilmesi tekeffül edilen bir iğretidir” demişti. Bu ga­ranti, alınan iğreti malların, îslam ordusu tarafından bir gadre ve hıyanete uğramaksızm sahibine geri verilmesi manasını mı, yoksa telef olduğu yâ da hasar gördüğü takdirde kıymetinin mi sahibine ödeneceği manasını taşımaktadır Fıkıhçılar bu konu­da çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdi. Özetle onlar şu görüş üzerinde icmaa varmışlardır: İğreti mal, onu iğreti olarak alan kimsenin elinde emanet mal gibidir. Muhafazasında kusurlu davranılmaksızm telef olması halinde tazmin edilmez. Ya da iğreti olarak alınmış ve amacı dışında kullanılmışsa telef olsa bile yine tazmin edilmez. Fakat muhafazasında kusurlu davranır, ya da iğreti olarak almış amacı dışında kullanılır ve bu sebeble telef olursa bu, mala karşı bir tecavüz olduğundan do­layı tazminatı gerektirir. Öte yandan iğreti demek teberru ve bağış manasını taşır. îğreti olarak alınış amacı doğrultusunda kullanılırken telef olursa, tazminat ödeme zorunluluğu yoktur. Merhum Şafii şöyle der: Akidlerde ileri sürülen zahiri şartlara, olduğu gibi uymak gerekir. îğreti alma akdinde malın telef ol­ması durumunda tazminat ödeme şartı koşulmuş ise, iğretinin telef olması halinde tazminat ödenir. Bu tazminat, iğreti ak­dinde ileri sürülmüş olana şarttan dolayı Ödenir. Bu, gasp gibi değildir. Çünkü gasp devamlı telefîyetten dolayı tazmin edilir. Gaspedilen mal, telef olduğu takdirde tazminat vermesi zorun­lu olur.

Ariyeye(iğretiye) gelince, bunda asıl kural şudur: îğreti mal, onu iğreti olarak alan kimsenin elinde emanettir. Ona karşı mütecaviz davranmaz. Ancak iğretide, akid yapılması esnasın­da tarafların, tazminat hususunda anlaşmaları caizdir. Özellik­le iğreti akdi, iğreti alanın iğreti mala mütecaviz davranması ihtimalinin söz konusu olabileceği bir malda yapılmaktaysa, Ör­neğin savaş silahı ya da devlete ati bir değirmen üzerinde iğreti akdi yapılmakta ise bu durumda tazminat alma hususunda ge­rekli şartlar koşulabilir.

Ebu Hanife, Malik ve Cumhuru fukahadan bazıları demişler ki: Akid esnasında şart koşulmuş olsa bile, ariyenin tazminatı ödenmez. Çünkü böyle bir şart ariyenin (iğretininin) emanet hükmündedir. Vedia ise tazmin edilmez. Fakat burada vedia ile ariye arasında bir fark bulunduğunu da söylememiz ve bu hu­susta dikkatinizi çekmemiz gerekmektedir.

Ariye(iğreti) sahibinin izni ile kullanılır. Vedia(emanet) ise, kullanılamaz sahibinin izni olmaksızın onu kullanmak, Vedia anlamının dışına çıkmak olur. Sahibinin izni olmaksızın kul­lanmak ise kullananı mütecaviz durumuna düşürür.

Ariyenin tazmin edilmesi gerekmediğini Söyleyen fıkıhçılar, Peygamber efendimizin, telef olması halinde ariyeyi aynı ya da kıymeti ile geri vermediğini söylemişlerdir, ancak o: Safuan bin Ümeyye´ye: “Hayır, senden alınacak olan bu ariye tekrar sa­na iade edilecektir” demekle, alman ariyenin sağlam kalması halinde sahibine geri verilmesi gerektiğine işaret buyurmuştur. Şayet ariye(iğreti) telef olursa kıymetini tazmin etmek düşünü­lemez. Zira Peygamber efendimizden rivayet edilen bazı hadis­lerde “ariye sahibine ödenir” sözü ariyenin sağlam kalması ha­linde sahibine ödeneceği anlamını taşır. Yoksa telef olursa taz­min edilmesine gerek yoktur. Peygamber efendimiz, kendisine: “Ey Muhammedi Bu aldığını gasben mi alıyorsun ” diye soran Safvan´a: “Hayır, bu, geri ödenilmesi tekeffül edilen bir ariye-dir” diye cevap vermiş ve bununla Safvan´ın malını gasb etmek istemediklerini ifade buyurmuş, Peygamber efendimizin Saf­van´a verdiği cevap, ariyenin sağlam kalması halinde aynı ile sahibine ödeneceği anlamına geliyordu. Yoksa telef olması ha­linde kıymetini sahibine tazmin etme anlamını taşımıyordu.

Savaşta telefiyyet verme hükümlerine gelince, düşmanı za­yıflatmak için elden geldiğince telefiyyet vermek caizdir. Örne­ğin Hz. Ali, Hevazin komutanlarından birinin devesini arkadan vurarak ayaklarını kesmişti. Çünkü o komutan sancaktarlık yapmakta ve aynı zamanda bulduğu hedeflere mızrağı ile dar­beler savurmaktaydı. Hz. Ali bir kılıç darbesiyle devesinin ayaklarını kesti, devenin üzerindeki komutan yere düştü, en-sardan biri de üzerine varıp öldürdü.

Bu da gösteriyor ki savaş aracı olarak kullanılan hayvanları telef etmek mubahtır. Bu savaş alanında organlardan birini ke­serek hayvana azap vermek manasına gelmez.

Hevazinlilerden Elde Edilen Ganimetlerden Bir Kısmının Müellefe-î Kuluba Verilişi

v Cenab-ı Allah´ın şu ayetinde sabit olduğu gibi müellefe-i ku­luba zekattan pay verilir: “Sadakalar, (zekatlar) Allah´tan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan (zekat toplayan) memurlara, kalpleri (Islama) ısındırılacak olanlara(müellefe~i kuluba), kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya mahsûstur, (toplanan zekat, ancak bu sayılan yerlere verilir) Allah bilendir, hikmet sahibidir.” (Tevbe.60)

Bu ayet-i kerime, zekatın nerelere verileceğini bildiren bir ayeti kerime olup, zekat paylarını belirlemektedir. Zekattan be­lirli bir pay, iman etsinler ve gerilerinde kalan kavimlerini de imana yöneltsinler diye müellefe-i kuluba verilir. Ayrıca yeni İslama girip malından mahrum kalan, ya da ailesinden kopan kimselere mali destek sağlansın diye bir miktar zekat verilir. Bazı alimler bu sebebten dolayı müellefe-i kulüp payının îslami davet yoluna harcanacağını söylemişlerdir. Onlar için sürekli bir gelir kaynağı olsun diye müellefei kulübün payı, zekatta varlığını devam ettirmektedir. Bu pay, süreklilik vasfı olmayan sadece ganimet kaynağına tahsis edilmez.

Müellefe-i kuluba verilen pay, peygamber efendimizin tasar­rufuna bırakılan beşte birlik bölümden karşılanmıştır. Bu beş­te birlik pay, Peygamber efendimize, onun akrabalarına, yetim­lere, düşkünlere ve yolda kalmış kimselere sarf ediliyordu. Bu hususta yüce Allah şöyle buyurmuştu.

“Eğer Allah´a ve (Hak ile batılın) ayrılma gününde, o iki top­luluğun karşılaştığı (bedir) gün(ün)de kulumuz(MuhammedYe indirdiğimiz (ayetler)e inanmışsanız bilin ki, ganimet olarak ´aldığınız şeylerin beşte biri, Allah´a, Resulüne ve (Allah´ın resu­lü ile) akrabalığı bulunan(lar)a, yetimlere, yoksullara ve yol-cu(lar)a aittir. Allah her şeye kadirdir.” (Enfai 4i)

Müellefe-i kuluba verilen pay, beşte birlik bölümden miydi, yoksa ganimetlerin beşte dörtlük umumi bölümünden miydi

îmam Şafii ile Malik bu payın, Peygamber efendimize tahsis edilmiş beşte birlik bölümden karşılandığını söylemişlerdir. Ge­ri kalan beşte dörtlük pay ise muhariplere taksim edilmiştir. Çünkü beşte dörtlük pay, fatihlerin hakkı idi. Hak sahiplerinin izni olmadan o kısımdan bir şey alınamazdı. Ayrıca peygamber efendimiz de, paylarından bir kısmını alıp müellefe-i kuluba vermek için fatihlerden ve muhariplerden izin istememişti. Mü­ellefe-i kuluba verilen mallar, Peygamber efendimizin tasarru­funa bırakılan beşte birlik bölümün tamamından karşılanmış değildi. Çünkü bu beşte birlik payda beş kısma ayrılmıştı. Bu beş kısmın sadece biri peygamber efendimize bırakılmıştı. Şu halde Peygamber efendimiz kendi payına düşen kısımdan mü-ellefe-i kuluba vermişti. îmam Ahmed bin Hanbel, Peygamber efendimizin, müellefe-i kuluba verdiği malları Allah ve Resulü­ne ait olan “Enfal´den” saydığı görüşündedir. Nitekim yüce Al­lah da bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Sana enfal(ganimet)den soruyorlar. De ki; “Enfal (ganimet) Allah´ın ve Resulün(ün) dür.” (Enfahi)

Ganimetler, işin başındayken hemen taksim edilmezlerdi. Çünkü mücerret fetih işi tamamlanmakla bu ganimetle, fatih­ler için sabit bir hak olmuyordu. Ancak Peygamber efendimiz îslam davetini takviye etmek ve gönülleri îslama ısındınnak, islamdan uzak bulunan kimseleri İslama yaklaştırmak Hin ge­rekli gördüğü harcamaları yaptıktan sonra bu ganimetler, fa­tihler için bir hak haline gelirdi. Şunu da bilmek gerekir ki, İs­lam´da savaş, ganimet toplamak için yapılmaz. Ancak saldırıyı savmak ve İslam çağrısının önündeki yolları açmak için yapı­lır. Gönülleri îslam´a ısındırarak îslami davet için yapılan faa­liyet ve harcamalar tabii ki diğer harcama ve faaliyetlerden da­ha öncedir. Öyleyse ganimetler üzerinde, taksimattan önce de devlet başkanı bazı tasarruflarda bulunabilir. Ganimetler üze­rinde îslami davetin yararına bazı tasarruflarda bulunmak ca­izdir.

Peygamber (s.a.v.) efendimizin enfalden müellefe-i kuluba yapmış olduğu harcama sadece kendisine özgü bir yetki miydi, yoksa kendisinden sonraki müslüman emir ve devlet başkanla­rına da özgü bir yetki miydi Buna cevaben deriz ki:

Böyle bir yetkiyi kullanmak Ebu Bekir, Ömer, Ali ve Ömer bin Abdülaziz gibi emirlere de vaki olmuştur. Çünkü onlar ada­let ve dindarlıkları sebebiyle ganimetleri, islami ve müslüman-lar ile ilahi davet yararına olmayan yerlere harcamazlardı. Ama adalet ve imandan uzak olan diğer emir ve devlet reisleri bu ganimetleri kendi hevesleri uğruna harcayabiliyor. Böyle bir şey ihtimalden uzak değildir. Böyleleri yakınlarım ve dost­larını ganimete yaklaştırır. Asıl hak sahiplerini ise ganimetten uzaklaştırırlar.!

îmam Ahmed bin Hanbel ile diğer sünnet alimlerinin belirt­tiklerine göre peygamber, (s.a.v.) efendimiz müellefe-i kuluba verdiği payları, ganimetleri beşe bölmeden önce vermiştir. Ensardan bazısının delillerinde tezahür eden kırgınlık da onun, ganimetleri beşe bölmeden önce mülellefe-i kuluba pay vermiş olduğunu doğrulamaktadır. Çünkü peygamber efendimiz Ebu Süfyan ile iki oğluna, ganimetleri beşe bölmeden önce pay ver­mişti. Bu da ganimetlerin beşte dördü üzerinde hak sahibi olan kimselerin paylarını eksiltiyordu. Ama asıl müstehaklarm imanlarının kamil oluşu, peygamber efendimizin asli maksadı­nı anlamalarına imkan vermişti. Bu sebeble de kırgınlıkların­dan dolayı pişman olmuşlardı.

Kölelerin Hayvanla Değiştirilmesi

Peygamber (s.a.v.) efendimiz Hevazinli esirlerin, îslama gir­melerinden sonra sahiplerine geri verilmesi için faaliyete giriş­ti. Hevazinli esirler, dört bin civarında idi. Peygamber efendi­miz ile Abdülmüttalip oğulları, ellerinde bulunan Hevazinli esirleri serbest bıraktılar. Diğer mü´minlere de bu hususta ken­disine uymalarını tavsiye etti. İlk Muhacirlerle Ensar, Peygam­ber efendimize gönül rızası ile tabi olup ellerindeki esirleri salı­verdiler. Peygamber efendimizin bu uygulamasına razı olma­yan diğer müslümanlara gelince, onlara şöyle bir öneride bulu­nuldu: Ellerinde esir bulunan kadınlarla çocukları salıverin. Bunlardan herbiri için size ileride kazanacağınız ganimetler­den altışar deve verilecektir!

Bu teahhü üzerine ellerinde esir bulunan bazı müslümanlar da gönül rızasıyla esirlerini salıverdiler. Sadece Uyeyne bin Hı-sm buna yanaşmadı. Lafını ağzında geveleyip salıvermeyi ge­ciktirdikten sonra yanında bulunan esir acuzeyi serbest bırak­tı. Zaten yanında başka bir esir de yoktu.

´ Peygamber (s.a.v.) efendimizin esir sahiplerine yaptığı bu Öneri bir nevi taviz anlamını taşıyor muydu

Fıkıhçılar bu konu üzerinde oldukça tartışmalar yapmış ve neticede iki görüş üzerinde karar kılınmıştır:

1- Vade ve miktar fazlalığı ile birlikte hayvanın satılması, yani takas edilmesi caizdir. Nitekim kölenin hayvanla ya da hayvanın köle ile satılması yani takas edilmesi caizdir.

2- Belirsiz bir vadeye kadar satış da caizdi. Zira peygamber (s.a.v.) efendimiz, yanlarında esir bulunan kimselere, bu esirleri salıvermeleri halinde ileride elde edilecek ganimetlerden her bir esire karşılık altı deve vereceğini vadetmişti.

Birinci şıkka gelince fıkıhçılar şöyle demektedirler: Miktar bakımından farklı olmakla birlikte hayvanları birbirleriyle ta­kas etmek caiz olur ve teslim şartı da aranmaz. Bazı fıkıhçılar bunu, miktar fazlalığının cins birliği halinde caiz olmadığı alış­veriş, ribası mülahazasıyla caiz görmemişlerdir. Cinslerin fark­lı olması halinde takaslık mallardan birinin miktarının diğerin­den fazla olması halinde teslim şartı aranır.

îki beldeden birinin belirsiz bir vadeye kadar ertelenmesine gelince, Ahmed bin Hanbel ile bazı sünnet alimleri -tarafların razı olmaları durumunda- bunu caiz görmüşlerdir. Çünkü bun­da herhangi bir mahzur ve özür yoktur. Ebu Hanife, bunun ilerde taraflar arasında çekişmeye sebebiyet vereceğini söyle­miştir. Taraflar arasında çekişmeye sebebiyet vermesi muhte­mel olan alışverişler ise batıldır.

Peygamber efendimizin uygulamasının alışveriş türünden olduğunu söylemeye gelince, bunun üzerinde ihtilaf edilmiştir. Çünkü bu, peygamber efendimiz ile esir sahipleri arasında ya­pılan bir takas değildir. Bu, ancak mal karşılığında köle azad etmektir. Peygamber (s.a.v.) efendimiz, ellerindeki esirleri ser­best bırakmalarım taleb etmiş, buna karşılık da kendilerine, azad ettikleri kölelerin kıymetini mal ile ödeyeceğini ifade bu­yurmuştur. Ancak salıverilen kölelerin kıymetlerini peygamber efendimiz takdir edecekti. Esir sahipleri de peygamber efendi­mizin kıymet takdirine razı olmuşlardı. Şu halde yapılan bu muamele, şartlı azad etmektir. Alış veriş değildir.

Azad etmek, sahibinin köleyi azad etmesi, ona bir nevi teber­ruda bulunması demektir. Çünkü ona hürriyetini bahsetmekte­dir. Bu da bedel şartı ile yapılan bir hibedir. Hibe ve azad etme­de, diğer akidlerde caiz görülmeyen bazı şeyler caiz görülür. Bu teberruun değeri vadeli para değildir ki miktarının ve evsa­fının belirsizliği, taraflar arasında bir çekişmeye sebebiyet ver­sin. Bu azat etme karşılığında verilen bir bedel olduğuna göre, ileride taraflar arasında herhangi bir çekişmeye sebebiyet ver­mez. Bu sebeble deriz ki: Bu muamelenin ribevi ya da gayrı ri-bevi olduğunu tartışmaya gerek yoktur. Azad etmek bedelinin belirsiz bir vadeye ertelenmesinin caiz ya da gayrı caiz olduğunu tartışmaya da gerek yoktur. Peygamber (s.a.v.) efendimizin yapmış olduğu muamele, bu gibi tartışmalara konu olmaktan tamamıyle uzaktır.

 

Share.

About Author

Leave A Reply