Hz.Muhammed (s.a.v) deki İnsani Tekamül

0

Peygamber Efendimizin risaletle görevlendirilmesini anlat­madan önce bu konuya değindik ki Cenab-ı Allah´ın, yaratılmışlar arasından alemlere rahmet elçi olarak seçmiş olduğu şahsiyeti kamil ahlakıyla birlikte, tanıyalım ve rabbinin O´nu yüce bir ter­biye ile eğitmiş olduğunu öğrenelim. Çünkü onun risaîeti, insan­ların kemale davet edilişi idi. O, beşeri nitelikleri içinde mutlak kemal idi. O´nun, ilahi vahiy yoluyla değil de fıtraten sahip olduğu karekter ve moral özellikleri öğrenmek istiyoruz. Her ne kadar bu karekter ve moral özellik, vahyin getirdiği prensiplere uygun idiy­se de bu, yapısal özelliğinin gereği idi. Ayrıca Kur´an-ı Kerim´in O´nu nasıl terbiye ettiğini de anlatmak istiyoruz. Kur´an´ın terbi­yesi sayesinde kuvvetli bir ahlaka sahip olmuştu. Aişe (r.a.)´nin de dediği gibi: “O´nun ahlakı Kur´an idi” O´nun, vahyi prensiplerle paralellik sağlayan fıtri ahlakını anlatmak istiyoruz. Ümmetini davet ettiği, Ümmetinin de davetine uyarak yaklaştıkları halde, yine de tam olarak ulaşamadıkları ahlakım anlatmak istiyoruz.

Kadi İyaz´ın Kitabüşşifa adlı eserinin mukaddimesinde Pey­gamber Efendimizin özellikleri anlatılırken şöyle denmektedir

“insanlardaki güzellik ve olgunluk özellikleri iki kısma ayrılır: Bunlardan biri fıtratın gerektirmiş olduğu dünyevi ze zaruri özel­liklerdir. Dünya hayatının zaruretleridirler. Bir de dini müktese-bat olan hasletler vardır ki, bunların failleri övülürler. Bu özellik­lere sahip olan imseler, derece itibariyle Allah´a yaklaşırlar. Sonra bunlar da iki gruba ayrılırlar: Bunlardan biri, sadece iki Özel­likten birine mahsus olup diğeriyle içice girip imtizaç eder. Salt zaruri olan özellik, insanın irade ve çabasıyla elde edilmez; bu, in­sanın özünde var olur. Bu nitelikler Peygamber Efendimizde bu­lunduğundan dolayı yaratılış ve ahlakı mükemmeldi. Görünüşü güzel, aklı kuvvetli, anlayışı sağlıklı, dili fesahatli ve kendisi de ali cenab idi. Beslenmesi, uyuması, giyinmesi, barınması, evlen­mesi, mal ve itibar kazanması gibi hayati zaruretlerini gerektirdi­ği nitelikleri de buna ilave etmek mümkündür

Uhrevi müktesabata gelince bunlara örnek olarakda şer´i fazi­letlerle yüksek moral Özellikleri, mesela din, ilim, hilim (yumuşak huyluluk) sabır,´ şükür, adalet, zahidlik, suskunluk, sevecenlik, vakar, merhametlilik, güzel huyluluk iyi geçinme ve benzeri huy­ları gösterebiliriz ki, bütün bunlar, güzel ahlak adı altında topla­nırlar.”

Yukarıdaki ifadelerden anlaşıldığına göre Kadi İyaz, peygam­ber efendimizin sahip olduğu Özellikleri iki kısma ayırmıştır:

1- İnsani yaratılış sayesinde elde edilen nitelikler. Bunlar, fıt­ratın kemali olup peygamber efendimizin bedeni özellikleri de bunlara ilave edilebilir.

2- Şer´i prensipleri doğrultusunda elde edilen güzellikler. Bun­lara örnek olarak da alçak gönüllülük, yumuşak huyluluk, sabır, şükür ve güzel muamele gösterilmiştir. Genel olarak insani er­demleri aynı potada eriten güzel ahlakla ilgili nitelikler bu kısım­da mütalaa edilirler. Şer-i şerifin ve vahyi ilahinin hükmü gere­ğince kazanılan bu sıfatlara cömertlik, tevazu, sabır, fesahat, ağırbaşlılık, yumuşak sözlülük, latif muamelede bulunmak, zaaf ve zillete düşmeksizin yumuşak görünmek, şiddete kaçmadan doğru sözlülük örnek olarak gösterilebilir. İnsanın sağlam fıtra-tıyla vahiy bu güzel huylarda bir araya gelirler. Nitekim bu güzel sıfatların hepsi Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v)´de mevcut idi. Hem sağlam fıtratı hem de cenab-ı Allah´ın ikramı sayesinde risa-let görevini almadan önce bu niteliklere sahip kılınmıştı. Cenab-ı Allah O´nu, yaratılmışlara peygamber olarak göndermeye hazır­lamak için bu özelliklere sahip kılmıştı.

Biz andığımız kitabın bu bölümünde anlatılan ve insani fıtat gereğince Cenab-ı Allah´ın onu sahip kıldığı özellikleri anlataca­ğız. Bu sıfatların bir kısmı muamelelerle diğer kısmı insani ilişkiler; sevgi, merhamet, şefkat ve fesahatla ilgiliydi. Bu vasıflar onu risalete ve peygamberlik yükünü omuzlamaya hazırlıyordu. Bu özellikler peygamberlikle görevlendirildikten (bi´set) sonra da kendisinde devam etmiş iseler, bu cenab-ı Allah´ın onda meydana getirmiş olduğu bir lütfudur. Cenab-ı Allah, bu özellikleri onun bünyesine tohum olarak ekti insanlar da o tohumlardan yeşeren yemişleri elde ettiler. Ashabın bir kısmının söyledikleri gibi bu ni­telikler bi´setten sonra onda meydana gelmiş değildirler. Aksine bu nitelikler, bi´seti süresince kendisinde oluşmuşlardır. Üstün güce sahip kudretli Allah bu nitelikleri onda varetrniştir. Kamil bir insan olması ve risalet yükünü omuzlamaya hazırlıklı olması için Cenab-ı Allah, bu nitelikleri onda meydana getirmiştir.

Aklının Mükemmelliği

Hiç bir insanın aklı, Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v.)´in aklı kadar mükemmel olmamıştır. Kendisine vahiy inmeseydi ve gök­ten hitap edilmeseydi bile, bir devlet kurmak, erdemli ve temiz bir toplum meydana getirmek için aklı tek başına yeterli olurdu. Fa­kat Cenab-ı Allah O´na olan nimetini tamamladı. O´nu kitap sahi­bi bir peygamber yaptı. İdraki sayesinde elde. ettiği şahsi kazancın yanısıra, ona yüksek bir insani nitelik ve doğru yola iletici ilahi ri-saleti verdi. Bunlardan birincisi, ikincisinin önülü durumunday­dı. Bu ikisinden her biri diğerine muhtaçtı. Biri, diğeri olmadan varlığını koruyamazdı. Peygamberlik aklı kamil, fikri müdrik ol­mayan kimselere verilmezdi. Şahsiyeti yüce olan Resulullah´ı yü­ce rabbimiz seçerek peygamberliğe mahal kıldı. Emanetini O´na yükledi. İnsan aklı çok yüksek niteliklere sahip olsa bile, risalete mutlaka muhtaçtır. Çünkü yalnız başına akıl, yaşadığımız ve kı­yamete değin yaşanacak zamanlarda ilgili önlemlerle donanmış olamaz. Akıl, ancak yaşadığı zamanla ilgili önlemleri alabilir. Vahyin hidayeti olmadan akıl, ileriki zamanları düşünemez. İle­riyi perdeleyen Örtüleri aralayamaz. Geleceğini göremez. Şu hal­de geleceğini öğrenebilmesi için, Cenab-ı Allah´ın O´na bilgi ve ilim vermesi gerekir. Görünen ve görünmeyen alemleri bilen, yal­nızca Allah´tır. Akıl her ne kadar güçlü de olsa kendi zamanından başka zamanların tedbiriyle donanamaz. Rabbimizin katındaki her şey, bir ölçü iledir.

Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v.), donanmış olduğu mükem­mel aklı ile gelişip büyüdü. Bu nitelikli aklı sayesinde akranların­dan üstün oldu. Delikanlılık çağına gelince, aklı onu daha bir özel­likli kılmaya başlamıştı. Bu durumunu dedesi Abdülmuttalib far-ketmişti. Bu nedenle de O´na kamil insanların ahlakını öğretmek için yanına almıştı.

Ağırbaşlı ve mütekamil bir insan olan Muhammed (s.a.v.), de­desi Abdülmuttalib´in vefatından sonra amcası Ebu Taîib´in evine gitti. Onun çocukları arasında yüksek bir mevki elde etti. Sofrada yemek yerken onlar gibi yarıştırmıyordu. Elini yemeğe uzatıp sı­kıntıya girmiyor, izdiham yaratmıyordu. Aksine az yemekle yeti­nerek vakarını koruyor, hırsa kapılmıyordu.

Neticede amcası onun bu halini farkederek daha bir ilgiyle gö­zetmeye başladı. Kendisine ayrı tabakta yemek verdi. Ve kendi ço­cuklarıyla birlikte yemek yarışına girmesini Önledi. Nihayet pey­gamber efendimiz, para kazancak bir yaşa geldi. El emeği ile yiye­ceğini sağlamak için, koyun çobanlığı yapmaya başladı. Onuruna leke getirmeden, kişiliğine bir eksiklik bulaştırmadan gücü ora­nında dünya menfaatini ve kazancını elde etmeye çalıştı.

İleriyi gören aklı sayesinde ömrünün ileriki yılları için hazırlı­ğa girişti. Kendini, kavminin uğraş alanı olan ticarete hazırladı. Kavmi, ticaretle rızkım temin ediyor, kuvvetini bu yolda harcıyor­du. Amcası Ebu Talib´e, kendisini Kureyş´in ticaret kervanıyla birlikte Şam´a götürmesi için ısrarlı bir teklifte bulundu. Amacı pazarlarda yapılan alış verişler üzerinde ihtisas sahibi olmak, ge­lir gider yollarını öğrenmekti. Henüz 12 yaşındayken amcasına böyle bir teklifte bulunmuştu. Bu kervanla birlikte gittiği ticari seyahatten döndükten sonra, aklı bu alandaki tecrübe ile dolmuş­tu. Pazarlar hakkında bilgi sahibi olarak az-çok mallarla ticaret yapmaya başladı. Malın hangisinin kazanacağım, hangisinin za­rar edeceğini biliyordu. Aklının mükemmelliği dolayısıyla bu ta­cir genç, Kureyş toplantılarına katılıyordu. Kureyş´in düzenlediği toplantılarda hazır bulunuyor, orada söylenen haklı sözlere rıza gösteriyor, batıl sözlere karşı da nefretini yansıtıyordu. Batıl şey­leri asla tasvip etmiyordu. Hülasa bu toplantılarda nelerin söylen­diğini araştırmak istiyordu. Ayrıca “Hilf ül-Fudul” topluluğu ara­sında bir üye olarak da yerini almıştı. Bu toplulukta üye olarak ye­rini almış olması, kızıl tüylü koyun sürülerine sahip olmaktan daha çok hoşuna gitmişti. Bu topluluk kadar hakka yardımcı olacak hiç bir güç göremiyordu. Hakkın ve hakikatin her tarafa yayılma­sından sonraki İslamiyet döneminde dahi böyle bir topluluk üyesi olarak göreve çağnlsaydı, mutlaka icabet ederdi. Çünkü o böyle bir topluluğu şerefli ve üstün bir topluluk olarak görmüştü.

İşte böyle… Onun idrak edici bir akla sahip kılındığını görüyo­ruz. İyisini kötüsünden ayırd etmek, hastalıklarına çare bulmak için toplumla kurduğu bağlantıları ve edindiği tecrübeleri ile bu idrak edici aklını daha da mükemmelleştirmeye çalışmıştı. Cenab-ı Allah, kendi lütfü ile O´na ihsanda bulunduğu takdirde top­lumun yaralarına merhem olmaya çalışacaktı.

O´nun dış görünüşlere değil de hakikatlere nüfuz eden akli gü­cünden söz ederken delilsiz taklitlerden nefret edişini debelirtme-miz gerekiyor. O, bir delile ve hakikatlere dayalı sabit bir ilme da­yanmadan helal ve haram hükümlerini vaz´ eden cahiliyet adetle­rinden nefret etmişti. Puta secde ettiği asla görülmüş değildi. Çünkü aklın hükmü, kendi şahsı için fayda veya zarara malik ola­mayan putlara secde etmemeyi gerekli kılıyordu. O, putların anıl­masından, putlara ibadet edilmesinden rahatsız oluyordu. Henüz genç bir insanken rahip Buhayra´nın Lat ve Uzza adına kendisine yemin ettirmesi anında: “Lat ve Uzza´dan nefret ettiğim kadar hiç bir şeyden nefret çimiyorum !” diyerek red cevabım vermişti.

Kendisine Lat ve Uzza adına yemin veren bir tacir ile anlaş­mazlığa düşmüş ve bu şekilde yemin etmeye yanaşmamıştı. Emin bir insan olduğunu anlayan tacir, O´na yemin verdirmeden hakkı­nı teslim etmişti.

Kavminin, ibrahim´in hac menasikinin dışına çıkarak uydu­ruk adetler icad etmeleri, Kabe´ye olan aşırı tutkunlukları ve say­gıları (!) nedeniyle Arafat´ta vakfe yapmaktan vazgeçerek hac me-nasikinde değişiklik meydana getirmeleri durumunda Muham-med bin Abdullah (s.a.v.), kamil aklı ile gelip İbrahim peygambe­rin hac menasikine göre hareket etmiş, vakti içerisinde Arafat´ta vakfe yapmıştır. Onun bu aklından daha mükemmel bir akıl var mıdır Bütün bunlar, ancak tartışmaya girmeden hikmet ile aklı­nı kullanan, kavrayış sahibi bir insandan beklenebilir. Çünkü tartışma ve mücadele, taraflar arasında çekişme meydana geti­rir. Çekişmenin olduğu yerde de şüphe belirir. Çekişen taraflar arasında da hakikatler darmadağın olup zeval bulurlar.

Kureyşliler´in tümü O´nun aklının mükemmelliğini, idrakinin güçlülüğünü anlamışlardı. Tartışmanın kızıştığı, kılıçların çekil­mek ve eğerlerin bağlanmak üzere olduğu bir sırada hakemliğine razı olmuşlardı. Oturum başkanı kendisim öne çıkmak ve anlaş­mazlığa düşen insanlar arasında hak ile hüküm vermek üzere ça­ğırdığında, Kureyşliler onun hakemliğine razı olmuşlardı. Çünkü onun vereceği hüküm, aklın ve hakkın hükmü olacaktı. Akıllı ve hikmetli davranmayan hangi şahsın hakemliğine insanlar rıza gösterirler ! O, basireti sayesinde insanları hükmüne boyun eğ­dirdi. Hacer´ül-Esved´i duvardaki yerine koyma hususunda her­kesi ortak bir nokta etrafında topladı. Hiç bir kabileye ayrıcalık tanımadı. Hepsine ortaklaşa taşıttı. Başta taşı kendi eliyle alıp yaygının ortasına koydu. Kabile temsilcileri yaygının ucundan tutarak taşıdılar, duvardaki yerine getirdiler. Sonra kendisi tek başına taşı alıp iki mübarek eli ile duvardaki yerine yerleştirdi. Bunu aklının üstünlüğü sayesinde keşfetmişti. Oradaki herkes, onun yaptığına razı olmuşlardı.

Aklının mükemmelliği sayesinde, cahili gelenekleri sürdüren­lerle birlikte olmadı. Asabiyet ağzıyla konuşmadı ve asabiyet et­rafında mücadele vermedi. O, barış ve ahenk severdi. Savaş ve düşmanlık sevmezdi. Bu nedenle “Ficar” savaşına katılmadı, an­cak amcalarım korumak amacıyla yüreğindeki acıma duygusuyla oklarını toplayıp veriyordu. Bu da akrabalık sevgisinden ileri ge­liyordu. Yoksa saygınlıkları ve haram ayları hiçe sayan “Ficar” sa­vaşı nedeniyle bu işi yapmış değildi.

Bi´setten önceki hayatı boyunca Abdullah oğlu Muhammed (sav)´in, kendi heva ve heveslerini frenlediği, herkesçe bilinen bir gerçektir. Çocukluğunda, çocukların yaptığı basit işlere tevessül etmemiştir. Gençliğinin baharın -da iken dahi gençlerin yaptığı gayri meşru hareketlerde bulunmamıştır. Erişkin bir erkek olup ahlakı mükemmelleştikten ve bedeni olgunluğa erdikten sonra da, kendisine layık olmayan durumlara düşmemiştir. O, kendi he­veslerine hakim olan güçlü ve dirayetli bir insan. Heveslerinin pe­şine düşmezdi. Şehveti, onu serkeşliğe yöneltemezdi. Çünkü he­veslerin gücü ve buyurganlığı zayıfladığında, hakkın gücü ve oto­ritesi kuvvetlenir. Şehvetin hidddet ve şiddeti azaldığı zaman akıl söz sahibi olur. Aklın hükmü ise, heveslerle şehvetlerin hükmüne zıttır. Akıllı ve efendi kimse, hevesleri ile şehvetlerine hakim olan insandır. Bu gibi kimselerin akıllan söz sahibidir. Nefislerle gö­nüllere heva ve heves girdiği zaman, akıl, yolunu şaşırır; berraklı­ğı bulanır. Abdullah oğlu Muhammed (sav), Kureyşliler´in en akıllısıydı. Çünkü onun hevesi, Mekke´nin büyüklerinde görüldü­ğü gibi kendisine hakim olamamıştı.

Kadi Iyaz, Peygamber Efendimizin aklının üstünlüğü ve bu­nun İslamiyetteki etkileri hususunda şöyle der:

“Peygamber efendimizin akimin mükemmeliğine, zekasının keskinliğine, duyularının güçlülüğüne, lisanın fesahatine, hare­ketlerinin mutedilliğine, şemailinin güzelliğine gelince, şüphesiz ki o, insanların en akıllısı ve en zekisi idi. Onun, halkın dahili ve zahiri durumlarına hükmedişini, avam (yığın) ve havassı (elit) idare edişini düşünen bir insan; şemailinin güzelliği, davranışla­rının göz alıcılığının yanı sıra, kavrayışının mükemmelliğini de müşahede eder. Bütün bunların ötesinde Cenab-ı Allah, ona ilim vermiş ve şeriatı bildirmişti. Bunları öğrenmesi, daha önceki bir eğitiminden ve´ teşebbüsünden kaynaklanmıyordu. Daha önce hiç bir kitap mütalaa etmiş değildi. Bütün bunlar onun aklının üstün­lüğünden, zekasının keskinliğinden kaynaklanıyordu.

Veheb bin Münebbih bu konuda şöyle der: “Yetmiş bir kitabı okudum. Hepsinde de Peygamber (sav)´in, insanlar içinde en mü­kemmel akla sahip bir insan olduğunu, görüşünün üstün olduğu­nu gördüm.”

Başka bir rivayette Veheb şöyle der: “Okumuş olduğum kitap­ların hepsinde gördüm ki, Cenab-ı Allah, dünyanın kuruluşun­dan sonuna kadar insanlara akıl vermiştir. Bütün insanlara ver­miş olduğu akıl, Peygamber Efendimize vermiş olduğu aklın ya­nında ancak dünyadaki bütün kum tanelerinin yanında sadece bir kum tanesi kadardır.”[1]

Ibn Kesir şöyle der: ” Akıl sahibi herkes Muhammed (sav)´in, Cenab-ı Allah´ın yarattıklarının en akıllısı, hatta mutlak surette en akıllısı ve en mükemmeli olduğunu bilir.” [2]

Bi´setten sonra aklının ürünleri, reayasını yönetmesi esnasın­da açık seçik bir şekilde görülmüştür. Cenab-ı Allah ona seri hü­kümleri ve Reayaya göstermesi gereken şefkat ile merhameti vahyediyordu. Zalimin elini tutup zulmüne engel olması, hakkı ba­tıla karşı himaye etmesi gerektiğini vahyediyordu. Ancak reayası­na hakkı uygulama hususunda uygun bir yöntem seçmesi için onu yetkili kılıyordu. Uygulamalarında şeriatın hükümlerini açıkla­ma bakımından bir hataya düştüğü takdirde, yüce Allah kendisini uyarıyordu.

Cenab-ı Allah´ın kendisinin insiyatifine bırakmış olduğu husus­larda Peygamber Efendimiz, akıllı siyaseti ve hikmetli yönetimi ile aklının üstünlüğünü insanlara göstermiştir.

Bir zamanlar münafıklık olayı şiddetlenmiş, münafıklar gemi azıya alıp müslümanlara çok zarar vermeye başlamışlardır. Hz. Ömer, Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v.)´den, münafıkları Öldür­mesi için kendisine izin vermesini istedi. Muhammed (s.a.v.), ona cevaben şöyle buyurdu: “İnsanlar, Muhammed kendi ashabını öl­dürüyor demesinler.”

Bilahare münafıklık olayı daha da şiddetlendi. Ancak her aile kendi arasında bulunan münafıkı öldürmeye yöneldi. Bu durum­da Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştu: “Hani Ömer nerede Senin dediğin zaman onları öldürmüş olsaydık bugün onları öl dürmek isteyen bazı kimseler bize darılacak ve bizden kopacaklar­dı.”

O bu hikmetli aklı ile rabbinin risaletini karşıladı. Bu hikmetli aklıyla erdemli şehir olan Medine´yi idare etti. Medine, Allah´ın hükmüne, emir ve yasağına göre idare edildi. Orada İslam nizamı tatbik edildi.

——————————————————————————–

[1] Kadi İyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 43.

[2] Ibn Kesir, el-Bidaye Ve´n-Nihaye, c. 6, s. 65.

Belağati

Resulüllah (s.a.v.), Kureyşliydi. Kureyşliler arasında doğup bü­yümüştü. Kureyş kabilesi, Araplar arasında en fasih lisan ile ko­nuşan kabileydi. Peygamber Efendimiz, hac mevsiminde Mekke panayırlarında hazır bulunur, oralarda irşad edilen şiirlerin edebi tadım alırdı. Hevazin kabilesi arasında, Sa´d oğulları içinde fasih arapçayı öğrenmişti. Hevazinliler, Arapların en fasih konuşanla­rıydılar. Böylece onun konuşmasında ve beyanında, akim dili ile mensup olduğu medeniyetin dili bir araya gelip birleşmişti. Buna bedeviliğin saflığı da karışmıştı. Bunun yanı sıra konuşmalarında tatlılık ve akıcılık vardı. Lehçesi, bedevilerin en fasih lehçesi idi.

İşte bütün bu sebeplerden ötürü Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v.) insanlar arasında en fasih konuşan bir kimse olmuştu. Hik­met ve açık kelimelerle meramını ifade ediyordu. Başkalarına öğü­dü bulunduğu zaman ağzından çıkan kelimeler, inci gibi saçılırdı. Bu kelimelerden hiçbiri batıl ve boşuna söylenmiş değildi. Geniş manaları kısa cümlelerle ve açık seçik kelimelerle ifade ederdi.

İnsanların birbirleriyle ilişkileri ve kendi aralarında eğlenme­leri hususundaki beyanlarında istihfafın eseri görülmez, tatlı ve yumuşak sözleri, insana teselli verici bir rüzgar gibi kalpleri etki­lerdi. Tatlı su; kalpleri dinçleştirir, gönüllerin susuzluğunu gide­rir.

Bi´setten sonra Ümmü Mabed, konuşmasını şöyle tasvir etmiş­tir: “Sustuğunda, üzerinde bir vakar görülürdü. Konuştuğunda da heybeti ve tatlı konuşması görülürdü. Konuşması açık seçik olup kelimeleri lüzumsuz ve işe yaramaz değildi. Kelimeler, aynı ipe saplanmış boncuklar gibi ağzından düzgün bir şekilde çıkar­dı.”

Risaletle görevlendirilişinden sonra Peygamber Efendimizin yaptığı konuşmaların tavsifi işte buydu. Bi´setten önceki amacı da böyleydi. Bi´setten sonra da böyle oldu. Risaletine mahal, vahyine nail olması için Cenab-ı Allah O´nu seçmişti. O hem açık seçik, hem de veciz konuşurdu. İfadesi kısa, anlamlan genişti. Ağdalı konuş­maz, kelimeleri anlaşılmaz değildi. Yumuşak sözlü olup kelimele­rinde sertlik görülmezdi. Kendini zorlamadan güzel kelimelerle konuşurdu. Sözleri tatlıydı. Tatlılaştırmak için yapmacık süsle­melere yönelmezdi. Kelimelerinde ve konuşmasında tabii bir gü­zellik vardı. Bu tabiiliğinde yapmacık yumuşaklıklar veya sertlik­lerden eser yoktu. Sözlerinde ilahi ilhamın manaları vardı. Cenab-ı Allah, onun kelimelerini saflıkla güzelleştirmişti. Çünkü o keli­meler, saf bir nefisten ve iman dolu kalpten çıkıyordu. Kalbinde imanla birlikte doğruluk da vardı. Kelimeleri, kendi nefsi gibi saf­tı. Lekelerden arınmıştı. Onun sözlerini, Cahiz şöyle tasvir etmiş­tir:

“Kullandığı kelimeler kısa, ama manası genişti ve tasvir edile-miyecek kadar yüksekti.´Tekellüften uzaktı. Uzatılması gereken yerde sözü uzatır, kısaltılması gereken yerde kısaltırdı. Garip keli­meler kullanmazdı. Argo kelimelerden uzak dururdu. O hikmet mirasını konuşurdu. Ancak günahtan uzak kelimelerle konuşurdu. Hakikatleri te´yid eder, ilahi tevfikten hoşnut olurdu. Cenab-ı Allah, onun bu sözleri üzerine sevgi ve muhabbet akıtmıştı. Onu kabul ile örtmüştü. Sözlerinde heybet ile tatlılığı bir araya getir­mişti. Güzel ilham ile kelime sayısındaki azlığı bir araya getirmiş­ti. Sözlerini tekrarlamaya ihtiyacı yoktu. Dinleyicilerin de tekrar­latmaya ihtiyaç duydukları görülmemiştir. Cümlelerinden bir ke­lime düşmediği gibi, sürçü lisan da yapmamıştır. Sözlerine karşı bir delil ileri sürülememiş, karşısında bir hasım duramamış, onu hiç bir hatip susturamamıştır. Bilakis uzun cümlelere kısa keli­melerle başlamıştır. Hasmını, yine ancak onun bildiği hususlarla susturmaya yönelmiştir. Hep doğru deliller ileri sürmüştür. Hak yolla amacına ulaşmak ve mücadeleyi kazanmak istemiştir. Bu hususta zorbalıktan medet ummamıştır. Rakibini susturmak için ayağım kaydırmaya yeltenmemiştir. Kimseyi ayıplamamış, kim­seye lakap takmamıştır. Konuşması ne çok çabuk ne de çok ağırdı. Kelimeleri ne fazla, ne de eksikti. Sonra insanlar, Peygamber (s.a.v.) efendimizin kelamı kadar yararlı, doğru, dengeli, güzel, üsluplu, kolay telaffuzlu, anlamı açık, aydınlık bir söz ve ifade tar­zı işitmiş değildirler.”

Peygamber Efendimizin sözlerinde anlam tutarlılığının yanı sıra, ortama uygunluk da vardı. Sözleri dinleyicilerin kulaklarını rahatsız etmezdi. Aksine tatlı suyun akışı gibi rahatlık ve yumu­şaklıkla insanların yüreklerine akardı. Öyle olunca da o güzel söz­lerle kapsamlı ifadeler arasında bir uyum sağlanırdı. Dinleyicile­rin idrakleri zorlanmaz, kulakları rahatsız edilmezdi. Konuşma­sında bir tatlılık vardı. Sözler açık seçik konuşan bir dilden dökü­lürdü. Harfler, mahreçlerinden düzgün bir şekilde çıkarak yerle­rine konulurlardı. Dinleyenler, kelimelerin güzelliğinden sözle­rin tatlılığından, manaların özgünlüğünden dehşete düşerlerdi. Katı olmayan bir üslup seçerdi. Konuşmasında asla tekellüf ve yapmacıklık yoktu. Aişe (r.a.) anamız, Peygamber Efendimizin konuşmasını değerlendirirken şöyle demiştir:

“Resulullah (s.a.v.), sizler gibi kelimeleri hızla ve peşpeşe ko­nuşmazdı. Aksine o, açık seçik bir şekilde konuşur, dinleyenleri de, söylediklerini hafızalarına yerleştirirlerdi.”

Peygamber Efendimiz ağır konuşurdu. Sözleri alel acele ağzın­dan çıkarmazdı. Hatta Aişe anamızın rivayetine göre, dinleyicile­ri Peygamber Efendimizin ağzından çıkan sözlerdeki harfleri saymak isteselerdi, sayabilirlerdi. Hiç şüphesiz bu konuşmanın en anlaşılır ve hitabın en belagatlısıydı. Çünkü konuşmadaki süku­net, dinleyiciye kelimelerin güzelliğini ölçme ve mana üzerinde düşünme fırsatı verir. Bu yolla konuşmacının sözlerini hafızasına kazıyabilir. Kendini zorlamadan ve usanç getirmeden onun fikir­lerini, düşüncelerini izleyebilir. Ama çabuk konuşma halinde din­leyici, konuşmacının kasdettiği manayı takip edemezse amacım kavrayamazsa bıkkınlığa kapılabilir.

Peygamber Efendimiz kekelemeden, açık ve net bir şekilde ko­nuşurdu. Sözlerinde, konuşma kusurlarından hiçbiri yoktu. Sa­kin ve derin bir sesle konuşurdu. Doğruluk, O´nun sözlerini güzel-leştirir ve kalbe nüfuz ettirirdi. Fikir soranları hakka ve doğruya yöneltirdi. Ses ahengi güçlü ve sakindi. Kaba konuşmaz, kelime­lerinde sertlik görülmezdi. Fıtri nağmelerin derinliğinin yanı sıra sesinde bir güzellik vardı. Gürültüye meydan vermeden açık bir sesle konuşurdu.

Rivayete göre Peygamber Efendimizin iki şerefli torunundan biri olan Ali oğlu Hasan (r.a.) Resulullah´ın yanında büyüttüğü Mü´minlerin anası Hatice diğer evliliklerinden birinden olma Hind bin Ebi Hale: “Resulüllah nasıl konuşurdu ” diye sormuş.

Hind şu karşılığı vermiş: “Resulüllah (s.a.v.) sürekli mahzun ve düşünceliydi. Hiç rahat etmezdi. Gerekmediği yerde konuş­mazdı. Sükutu uzun sürerdi. Kelimeleri, dilinin tamamını kulla­narak telaffuz ederdi. Dil ucuyla konuşmazdı. Yumuşak konuşur, kabalık göstermezdi. Başkalarını tahkir etmezdi. Az olsa bile ni­meti tazim ederdi. Hiç bir şeyi kötülemezdi. Övülmesi gerekme­yen şeyi de övmezdi. Şahsi öfkesinden dolayı kimseye karşı sert çı­kış yapmazdı. Ancak hakka saldırı olduğu zaman haktan yana olur ve direnişe geçerdi. Bir şeye işaret edeceği zaman elinin ta­mamı ile işaret ederdi. Bir şeyi tuhaf karşıladığı zaman elini çevi­rirdi. Hayret ettiği hususlarda konuşurken sağ elinin baş parma­ğını sol elinin ayasına bastırırdı. Öfkelendiği zaman çekip gider, sevindiği zaman da gözünü kırpardı. Güleceği zaman tebessüm­den ileri gitmezdi.”

O´nun kelimelerinin etkileyiciliği ve sözlerinin parlaklığı ile konuşmasının güzelliği hususunda raviler ne derlerse desinler, yine de belağatini tam manasıyla anlatamazlar. Ondan aktarılan konuşmalarım dinlediğimiz zaman konuşmalarında toparlayıcı bir bilgiyi, her dinleyicinin hoşuna giden ifadeleri görürüz. Keli­melerinde ilhamın nüfuz ve insicamını, hikmetleri ve güzel kay­nağı görürüz. Konuşmalarında, yumuşaklıkla kolaylığı bir araya getirmiş, kaba kelimeleri yumuşakça kullanmıştır. Sözlerinin an­lamı gizlenmemiş, açıkça görülmüştür. Onun kelimeleri mana, hatıra ve kaynak bakımından gönülleri etkisi altında bırakırdı. Kalplerde yer bulurdu. Delil olarak kullanılan konuşması sıra­dan dinleyici kalabalığı tarafından derhal benimsenirdi. Aynı doğrultuda konuşması havastan oluşan kimselerin Önüne delil olarak ileri sürüldüğünde, dinleyiciler tarafından yine benimse­nirdi. Her insan, kavrayış gücü ne olursa olsun, sözlerini anlardı. Konuşurken Peygamber Efendimiz, garip oldukları için garip, tatlı oldukları için de tatlı sözleri özellikle seçmezdi. Ağzına geleni muazzam bir üslupla telaffuz ederdi. Sözlerini nfk ve yumuşaklık ile insicamlı cümleler ve fıtri fesahat ile kullanırdı. Sadece onu sevdiğimizden dolayı değil, hakikate olan aşkımızdan dolayı bu hakkı teslim ediyoruz. O´nun konuşmasını vasfettikten sonra Ca-hiz´in şu sözlerini tekrarlamamız hak oldu. Cahiz, ´Bu sözleri sa­dece onu sevdiğinden ötürü kullanmış,´ denilmesin diye çok titiz davranmış ve şöyle demiştir: “Belki de ilmi kapasitesi olmayan ve sözlerin değerini anlamayan bir kimse, zanneder ki Peygamber Efendimizin sözlerini, aslında bulunmayan unsurlarla niteleye­rek süsledik; Övüp şereflendirdik. Hayır, asla böyle bir şey yapma­dık. Fazladan konuşma, alimlerce haram kılınmıştır. Hikmet sa­hipleri katında yapmacıklık, çirkin görülmüştür. Yalancılar, fı-kıhçılar nazarında itibarsız sayılmıştır. Benim peygamber sözü­nü gereğinden fazla övdüğümü methettiğimi iddia eden kimse, sapıklığa düşmüş ve emeği boşa gitmiştir.

Peygamber Efendimizin kitabındaki belagatı ve sözündeki ke­mali ifadeye çalışırken haddi aştığımızı söyleyen kimse, gerçek­ten günah söz söylemiştir. Çünkü onun insani beyan hususunda ulaştığı yüksekliğe, kimseler ulaşamamıştır. Bu, su götürmez bir gerçektir. Biz haddi aşmadık hatta onun belagatinin derecesine ulaşamadık ve ulaşanlayız da.

Kadi İyaz´m Muhammed (s.a.v.)´in fesahat ve belagatini dile getirmeye çalışırken söylediği sözleri okuyucuya aktarmamız hak olmuştur. Allah kendisinden razı olsun, Kadi İyaz bu konuda şun­ları söylemektedir:´

“Lisan fesahatine ve söz belağatine gelince, Peygamber (sav) efendimiz bu meziyetler için en faziletli bir örnek olmuştur. Onun fesahat ve belagat örneği olduğu, herkesçe bilinmektedir. Sözleri­nin yapısı sağlıklıdır. İlgi çekici aydınlıkları vardır. Kısa ve veciz konuşurdu. Sözleri saf, kelimeleri net ve doğru anlamlıydı. Yap-macıklığa yeltenmezdi. Uzun manaları kısa kelimelerle ifade ederdi. Görülmemiş bedii hikmetlerle sözlerini süslerdi. Bütün Arapların lehçelerine vakıftı. Her ümmete kendi diliyle hitab ederdi. Lehçeleriyle diyalog kurardı. Belagat ile konuşur ve böyle­ce tartışırdı. Oyleki sahabilerinin çoğu, bazan söylediği sözleri açıklamasını ve şerhetmesini isterlerdi. Konuşmasını ve sözlerini zihnine alıp üzerinde düşünen kimse, bunu anlar ve bu gerçeği ka­bullenir. Sadece Kureyş, Ensar ve Hicaz ehliyle konuşmazdı. Bunların yanı sıra Vatifet´ül-Hindi, Kutun bin Harise el Alimi, Eş´as bin Kays, Vail bin Hacer el Kindi ve diğer Himyer kabilele-riyle Yemen hükümdarlarıyla konuştuğu, hepimizin malumu­dur.”[1]

Bu ifadeler gösteriyor ki Peygamber (sav) efendimiz, Arapların bütün lehçelerini bilirdi. Çünkü Mekke-i Mükerremede ikamet etmişti. Hac mevsimlerinde Mekke´ye Arapların muhtelif kabile­leri gelirlerdi. Kendisi de onların lehçelerini öğrenmeye özen gös­terirdi. Zekası da bunu kavrayacak derecede yüksekti. Her duy­duğunu öğrenebilecek kapasitede idi. Çevresinde cereyan eden her şeyi hafızasına yerleştirebilirdi. Bazı rivayetçilerin anlattık­larına göre o, Farsça ve Bizansça kelimelerin bir çoğunu bilirdi. Romalılara göndermiş olduğu mektupları da bunu te´yid eder. Bir mektubunda Herakliyus´a şöyle hitap etmişti: “Müslüman ol, be­ladan kurtul, Yoksa Berisilerin günahı senin üzerine olur.” “Beri­si” kelimesi Bizans dilinde, “Avam tabakası ile çiftçiler ve diğer halk” kesimi anlamına gelir. Arapların lehçelerini ve dil farklılık­larını bilmiş olması, Cenab-ı Allah´ın kendisini umumi olan ilahi risalet için hazırladığını ispatlamaktadır. Bir çok lehçeleri ve dil farklılıklarını bildiğine delil olarak Kadi İyaz, O´nun Hemedanlılara, Vail bin Hacer´e yazmış olduğu mektuplarım ileri sürmekte­dir. Bu kelimelerini de, doğruluk bakımından Kureyş kelimele­riyle denkleştirmiştir.

Sonra Kadi İyaz, “Şifa” adlı eserinde şöyle der: “Onun mutad konuşmalarına, bilinen fesahatine ve bize aktarılan hikmetlerine gelince, bu konuda bir çok kitaplar yazılmıştır. Sözlerinden bazı­sına başkalarının fesahati asla denk olamaz. Cümlelerinden ba­zısına başkalarının belagatı asla yetişemez. Örneğin şöyle buyur­muştur;

“Müslümanların kanları birbirine denktir. Onların en düşük­leri bile ümmetlerini korumaya gayret eder. Onlar, başkalarına karşı tek bir eldirler.”

“İnsanlar, tarak dişleri gibi eşittirler.”

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”

“Kendisi için düşündüğün iyiliği, senin için düşünmeyen kim­senin arkadaşlığında hayır yoktur.”

“insanlar madenler gibidirler.”

“Haddini bilen kimse helak olmaz.”

“Kendisine danışılan kişi güvenilir olmalıdır.”

“Hayır söyleyip kazanan, ya da sükut edip salim kalan kimseye Allah rahmet etsin.”

“Müslüman ol ki beladan salim olasın ve Allah senin sevabını iki kez versin.”

“Kıyamet gününde en çok sevdiğim ve en fazla yakınımda otu­ran, sizin güzel ahlaklılarınız, omuzu düşük (mütevazi), başkala­rıyla kolayca arkadaşlık eden ve edileniniz olacaktır.”

Peygamber Efendimiz kendisini ilgilendirmeyen boş şeylerden konuşmazdı. Başkalarına verebileceği şeyi verir ve cimrilik et­mezdi.

Resulullah yine şöyle buyurmuştur; “iki yüzlüler, Allah katın­da itibar görmezler.”

Peygamber Efendimiz insanlan dedikodu yapmaktan, çok soru sormaktan, mallarını israftan verilmesi gerekeni vermemekten, annelere eziyet etmekten ve çocukları diri diri gömmekten sakın-dırmıştır.

“Her nerede olursa Allah´tan kork. Kötülüğün ardı sıra bir iyi­lik yap ki onu silip götürsün, insanlara güzel ahlakla muamele et”

“İşlerin en hayırlısı, orta yolda olanıdır.”

“Dostunu ihtiyatla sev çünkü o, günün birinde sana düşman olabilir.”

“Zulüm, kıyamet gününün karanlığıdır.”

Bazı dualarında da şöyle demiştir: “Allah´ım senin katından bir rahmet diliyorum. O rahmet ile kalbim doğru yola iletilip sü­kun bulsun. Onunla işlerim düzene girsin. Dağınıklığım düzel­sin. Görmediğim durumları İslah edilsin. Görünürdeki duru­mum esenliğe kavuşsun ve yücelsin. Davranışlarım arınsın. Doğ­ru yola iletileyim. Ülfet sahibi olayım. Onunla bütün kötülükler­den korunayım. Allah´ım ölüm anında kurtuluş diliyorum. Şehit­ler mertebesine kavuşmak, mutlu kimselerin yaşantısına ermek ve düşmanlara karşı muzaffer olmak diliyorum.”

Peygamber Efendimizin bazı hutbe, nutuk ve dualarının bazı cemaatlar tarafından aktarılan örneklerini sunmuş olduk.”[2]

Bundan sonra Kadi İyaz, Peygamber Efendimizin bazı kabile­lerle yaptığı muahade ve barış anlaşmasının metinlerini aktar­mıştır. Bazı kabilelerle yapmış olduğu anlaşmalardaki hüküm­lerle ince şartlan hiçbir katip yazamamış, hiç bir anlaşmacı tevsik edememiştir. Çünkü onun ifadeleri, mukayese kabul etmeyen, başkaları tarafından ifade edilemeyen yüksek bir seviyededir. Şa­nı takdir edilemiyecek edebi bir zirvededir. Muhammed (s.a.v)´in ifadeleri o kadar beliğdir ki, ondan önce hiç kimse o güzellikte ifa­deler kullanamamıştır. Allah kendisinden razı olsun, Kadi İyaz bu konuda şöyle der:

“Daha önce benzeri görülmemiş ve ifadelerinin yüceliği kimse­ler tarafından takdir edilememiş sözlerini naklettim. Örneğin ´sa­vaş kızıştı´, ´Burnu üzerine düşüp öldü1, ´Mu min aynı delikten iki defa ısırılmaz1, ´mutlu kişi başkalarına öğüt verendir. [3]

İşte böyle… Kadi İyaz, Peygamber Efendimizin nebevi kela-mmdaki fesahat ve belagatı ispatlıyor. Örnek olarak da yukarıda­ki veciz sözlerini gösteriyor. O sözlerde parlak manalar ve nur fış­kıran sözler vardır. O edebi sözleriyle, varlığın hakikatlerim for­müle ediyor.

O´nu gören ve onunla bir arada yaşamış olan sahabilerinin bu konudaki sözlerim” ve siretinde nakledilen ifadeleri bir tarafa bı­rakıp kendisine sahih olarak nisbet edilen Müdevven hadislere yöneldiğimiz; bu hadiselerde beyan ve ifade düzgünlüğünü, lafızlardaki muhkem manaları araştırdığımız zaman şu sonuçlarla karşılaşırız:

a- Ağzından çıkan sözler, kolay ve akıcı bir biçimde çıkardı. Sözlerinde tabii bir güzellik vardı. Birbirleriyle uyum içindeydi­ler. Kelimeleri veciz olarak birbirlerini izlerlerdi. Sözlerindeki anlam bütünlüğü sağlıklı ve belirlenmiş bir amaca yönelikti. Dü­şüncelerini rahatlıkla dile getirirdi. Sözlerinde tabiat güzelliği gi­bi bir güzellik müşahade edilirdi. Bu hakikatleri anlamak istiyor­sanız; onun kanaate davet edici, az ile yetinmeye çağına ve inatçı­lıktan vazgeçmeyi tavsiye edici sözlerine kulak verin:

“Zenginlik, mal çokluğuyla değildir. Asıl zenginlik gönül zen­ginliğidir. ”

Yine dilerseniz, Onun nefse hakimiyete davet edici sözlerine kulak verin:

“Kuvvetli kişi, başkalarını yere yıkıp mağlup eden kimse değil­dir. Kuvvetli kişi, öfke anında kendi nefsine hakim olan kişidir.”

O´nun bu derin manalar ifade eden ve kolay anlaşılır olan sözle­ri, insanların gönlüne işlerdi. Bütün öğüt ve yönlendirmeleri böy­leydi. Bu nedenle sözleri çabucak hafızalara nakşedilirdi. Onun söylediği sözler, hafızalara yerleştirilmek için söylenen sözlerdi.

b- Nebevi belağatin özelliklerinden biri de Peygamber Efendi­mizin sözlerinin, fıtri akılların kapasitesinin üstüne çıkmayışıy-dı. Onun sözleri, derin manalar ifade etmekle birlikte fazla çaba sarfedilmeden anlaşılırdı. Ve ruhlara derinden derine nüfuz eder­di. Havas tabakasına mensup kimseler, bilmedikleri şeyleri onun sözlerinden öğrenirlerdi. İslam ümmetinin birliği ve yardımlaş­malarının gerekliliği hususunda söylemiş olduğu sözüne bakın:

“Mümin mümin için, birbirini tutan bina (taşları) gibidir.”

“Karşılıklı sevgi ve merhametleri bakımından mü´minlerin durumu, bir cesedin durumu gibidir. Cesetteki organlardan biri hastalandığı zaman diğer organları uykusuzluk ve ateş ile ona destek olurlar.”

Yüreklerindeki kin ve öfkeyi sökememelerine rağmen barış an­laşmasına katılanların bu muahedesini şu ifade siyle değerlendi­riyor:

“Kin temeli üzerine kurulan barış!” Doğrusu her insan bilir ki kalpler fasittir. Zahiren yapılan sulh, kalplerde saklı olan kini or­tadan kaldırmaz.

Çalışmanın erdeminden sözederken Peygamber Efendimiz her insamn kendi geçimini sağlaması gerektiği, kendisinden yararla­nılması için de başkalarının yardımına hazır olması gerektiği hu­susuna değinerek şöyle buyurmuştur: ´Yüksekteki el, alçaktaki elden daha hayırlıdır,”

Anlaşmazlığa düşülmemesi gereken bir hususta şöyle demişti: “Bu işte iki keçi boyri”zmrıyla vuruşmasınlar.”

Cenab-ı Alah´ın hayır ve bereketinin yeryüzüne tevdi edildiği­ne, her yere rızıktan yana kendi hissesinin verildiğine işareten şöyle buyurmuştu: “Her yer, kendi seması ile (mıhlanır.)”

Erkeklerin hanımlarına şefkat ve yumuşaklıkla davranmaları gerektiğine şu sözleriyle işarette bulunmuştur: “Yavaş ol. Şişele­re yumuşak davran (yoksa onları kırarsın).”

Bütün bunlar, Arap edebiyatında daha önce örneklerine rast­lanmamış özgün özdeyişlerdi. Bunların manaları açık, maksatla­rı belirgindi. Avam tabakasına mensup kimseler de bunları ra­hatlıkla anlayabilirlerdi. Havas tabakasına mensup kimselerin kulakları, bu kelimelerden rahatsız olmazdı. Aksine herkes, daha önce bilmedikleri şeyleri bu kelimelerde görüp öğrenmişti.

c- Peygamber Efendimizin sözleri; hikmet taşıyan, uzun mana­ları kısa kelimelerle ifade eden sözlerdi. Kelime sayısı azdı. Fakat yeni manalar taşırdı. Daha önce bilinmeyen sözler söylerdi. Bakı­nız, bir defasında kendisine şöyle bir soru yöneltilmişti: “Ağızla­rımızdan çıkan kelimelerden ötürü hesaba çekilecek miyiz ”

Cevaben şöyle buyurmuştu: “insanları yüzüstü cehenneme dü­şüren şey, dillerinin mahsulünden başka bir şey midir ”

Akrabalarının birbirlerinden kopması ve ilişkilerinin kesilme­si durumunda sıla-i rahim yapıp akrabalarına ziyarete giden kim­se için şöyle demişti:

“Karşılıklı ziyarette bulunan kimse sıla-i rahim yapmış değil­dir. Ancak karşı tarafın ilişkiyi koparması durumunda ziyarete giden kimse sıla-i rahim yapmıştır.”

“Konuşup kazanan, ya da susup beladan salim kalan kula Al­lah rahmet etsin.”

d- Açıkça görüldüğü gibi Peygamber (sav) efendimiz, akıl ve vicdanlara hitap ederdi. Konuşurken bazı kelimelerden hoşlan­madığı, ya da anlam zorlamalarına kaçtığı görülmemiştir. Bilakis kelimeler, ağzından rahatlıkla akıp giderdi. Tatlı ve düzgün konuşurdu. Sözlerinde irşat ve yönlendirme vardı. Mü´minleri, söz ve davranışlarında olumlu olmaya ve düşünmeden başkalarını taklid etmemeye davet edici sözlerine bakın:

“Sizden herhangi biri, her hususta başkalarıyla beraber olma­sın. Böylesi der ki: insanlar iyilik ederlerse ben de iyilik ederim; insanlar kötülük ederlerse ben de kötülük ederim Böyle olmayın, ama nefsinizi ağır tutun, insanlar iyilik yaptıklarında siz de iyi­lik yapın. Kötülük yaptıklarında kötülükten uzak durun.”

e- Peygamber Efendimizin sözlerinde yapaylık yoktu. Onun sözleri zatı itibariyle bedii bir değer taşımaktaydı. Sözlerinde ba-zan seciler görülmüştür, ama bu secileri amaçlayarak üretmiş de­ğildir. Bu, onun sözünün muhkemliğinden ve sağlamlığından doğmuştur. Örneğin bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: “Al­lah o kula rahmet etsin ki, konuşunca kazandı. Veya susunca be­ladan salim kaldı.”Şüphesiz ki bu sözde seci vardır. Ya da secie yakın ifadeler vardır. Ama bu sözü söylerken herhangi bir yapay­lığa ve kelimeleri zorlamaya yeltenmemiştir. Onun ağzından çı­kan her kelime, mutlaka bir mana için kullanılmıştır. Yerinde kullanmıştır. Eğer onun sözlerindeki bir kelimeyi değiştirecek olursanız mana bozulur. Örneğin yukarıdaki hadis-i şerifte geçen “ganime” kelimesini -taşıdığı zengin manalarla birlikte- o manayı taşıyan başka bir kelime ile değiştirmemiz mümkün müdür Böy­le yaptığımız takdirde cümledeki vecizlik ve insicam bozulacak­tır. Aynı şekilde hadisin sonundaki “selime” kelimesini de değiş­tirme imkanımız yoktur. O kelimenin taşıdığı ırz ve lisan selame­tine dair manaları başka bir kelimede bulamazsınız. Peygamber Efendimizin sözlerinde aklın coşkun yansımaları müşahede edil­mekte ve inatçı tutumdan uzak durulduğu görülmektedir. Pey­gamber Efendimiz hikmetli sözlerden başka şeyler söylememiş­tir. Hep faziletten sözetmiştir. Onun konuşmasının amacı da buy­du. Sözlerinde bir tatlılık vardıysa da bunu, kelimeleri zorlayarak meydana getirmiş değildir. Cümle yapısına zorki bir düzen getir­memiştir. Tabii sözü perdeleyen yapaylıklara yönelmemiştir. Ve­zin ve kafiyelerin gürültüsü altına girmemiştir. Onun sözlerinde­ki güzellik tabii idi. Lafızlarındaki süsler yapmacık değildi. Tıpkı hamamda konuşan kimsenin sesinin kendiliğinden yankı yapma­sı gibi sözlerinde bir seci ve yankı görülürdü. Bunu isteyerek yap­mazdı. Bütün bu özellikler doğal olarak konuşmasında görülürdü. Seri hakikatleri, fikhi manalardaki incelikleri açıklarken de bu özellikler müşahede edilirdi. Örneğin akidlerdeki batıl şartları ve bu şartların geçersizliklerini açıklarken şöyle buyurmuştur:

“Bazı kimselere ne oluyor ki, Allah´ın kitabında bulunmayan şartlan akidlerinde şart koşuyorlar Allah´ın kitabında bulun­mayan bir şart geçersizdir. Bu, yüz şart da olsa batıldır. Allah ´m yargısı haktır. Allah´ın şartı daha güvenilir ve daha sağlamdır. Velilik hakkı azad edene aittir.”

Görülüyorki ifadelerindeki güzellik, muhkem bir insicam için­dedir. Sözlerindeki güzellik, herhangi bir süsleme cihetine gidil­meden kendiliğinden zuhur etmektedir. Bütün bunlara rağmen sözlerinde derin fıkhi anlamlar taşımaktadır. Bunu fıkıhçılar kavrayabilirler Gerçi fıkıhta belli bir seviyeye erişememiş olanlar bile bu sözleriyle neleri amaçlamış olduğunu anlayabilir. Herhan­gi bir fikri zorlama ve çabaya ihtiyaç kalmadan, sözleri açık seçik bir şekilde ağzından dökülmüştür. Kelimeleri derli toplu, cümle­leri insicamlıdır. Doğrusu güzel şeyler sağlam ve açık sözlerle ifa­de edilebilirler.

f- Kıssaları anlatırken tasvir üslubunu kullandığı görülmüş­tür. Kıssalardaki hakikatleri ve ibret noktalarını ağzından su mi­sali akan sözlerle ifade buyurmuştur. Anlatmış olduğu kıssaları okuyan, ya da dinleyen kimseler amaçlanan şeyleri rahatlıkla an­layabilir, hedeflenen gerçek manaları kolaylıkla kavrayabilirler. Lafızda israfa gidilmemiş, manalar eksik bırakılmamıştır. Tefer­ruata dalmadan meramını tam bir şekilde ifade etmiştir. Lüzum­suz şeyler söylememiştir. Örneğin Buharı ile diğerlerinin rivayet etmiş oldukları mağara arkadaşlarının kıssasını aktaralım bura­ya:

“Bir ara üç kişi yolda yürümekte iken yağmura yakalandılar. Bir dağdaki mağaraya sığındılar. Dağın üst taraflarından kopar büyük bir kaya parçası, gelip mağaram kapısına dayandı. Kapıyı tamamen kapattı. Birbirlerine dediler ki: Allah için işlemiş oldu­ğumuz salih amellerinizi hatırlayın. Bu amellerinizi söyleyerek Allah´a yalvarın, belki Cenab-ı Allah kapıyı bizim için açar.

Aralarından biri dedi ki: “Allah´ım benim yaşlı ebeveynim, zev­cem ve küçük çocuklarım vardı. Onları beslerdim. Akşam dönü­şünde davarlarımdan sağdığım sütü eve götürür, önce ebevey­nime verir, çocuklarımdan önce onlara içirirdim. Günün birinde bir ağaç beni meşgul etti. Ancak akşam olunca eve gelebildim. Ebeveynimin uyumakta olduklarını gördüm. Her günkü gibi da­varı sağıp sütü getirdim. Yanı başlarına durdum. Onları uykula­rından uyandırmak istemedim. Sütü onlardan önce çoculara ver­mek de hoşuma gitmedi. Halbuki çocuklar ayaklarımın yanında bağrışmaktaydılar. Tan yeri ağanncaya kadar bu halde bekle­dim. Ey Rabbim eğer bunu senin rızanı kazanmak için yaptığımı biliyorsan, kapıyı azıcık arala da semayı görebilelim.”

Cenab-ı Allah kapıyı biraz araladı, aradan semayı görebildi­ler.

Diğeri ise şöyle dedi: ´Allah´ım benim bir amcam kızı vardı. Er­keklerin, kadınlara duydukları sevginin en şiddetlisi olan bir sev­giyle onu sevdim. Onu istedim, ama o isteğime cevap vermedi. Ni­hayet ona yüz dinar götürdüm. O yüz dinarı elde edinceye kadar çok yorulmuştum. Dinarları götürüp ona verdim. Bacaklarının arasına oturduğumda bana: “Ey Allah´ın kulu, Allah´tan kork. Bekaretimi ancak nikah ile çöz.” dedi. Ben de bacaklarının ara­sından kalkıp gittim. Ey Rabbim eğer bunu senin rızanı kazan­mak için yapmış isem, kapıyı bizim için biraz daha arala.” Böyle dedikten sonra kapı biraz daha aralandı.

Üçüncüsü ise şöyle dedi: ´Allah´ım ben bir ölçek pirinç karşılı­ğında bir işçi tutmuştum, işini tamamladığında “Hakkımı ver.” dedi. Bir ölçek pirinci verdim, pirinci kabul etmedi. Ben de pirinci onun namı hesabına ekmeye başladım. Hasattan elde ettiğim pa­ralarla bir inek ve yavrusunu elde ettim. (Yine günün birinde ba­na gelerek): “Allah´tan kork hakkımı yeme ve bana zulmetme.” de­di. Ben de: “Şu ineği ve yavrusunu git al” dedim. ´Benimle alay mı ediyorsun1 Allah´tan kork ve benimle alay etme´, dedi. Ben de: “Se­ninle alay etmiyorum. İneği ve yavrusunu al.” dedim. Bunun üze­rine ineği ve yavrusunu alıp gitti.

Allah´ım eğer bunu senin rızanı kazanmak için yaptığımı bili­yorsan, mağaranın kapısının kalan kısmını da bizim için aç.´ Böyle demesi üzerine Cenab-ı Allah, mağaranın kapısının kapalı kalan kısmını da açtı.”

Şu gerçek kıssanın üzerinde biraz duralım. Bu kıssadaki ifade­ler kolay ve düzgündür. Ayrıca bu ifadelerin yanı sıra bazı fiillerin tasviri de yapılmaktadır. Bu fiiller, faillerinin gönlünden zuhur etmiştir. Bu fiilleri yapanlar, Cenab-ı Allah´ın rızasını amaçlamışlardır. Hadis-i şerif, ibret ve mana bakımından doğru olmanın yanı sıra, açık ve net ifadelidir. Bu kıssadan elde edilen ibret ve manalar şunlardır:

1- Ameller, niyetlerle kaimdirler ve Cenab-ı Allah, ancak iyi amelleri kabul buyurur. Amelin iyi olması da ancak onunla Al­lah´ın rızasının amaçlanmasıyla mümkündür. Allah katında bu­lunan şeyleri talep eden kimse, mal, şeref ve itibar peşine düşmez. Sadece Allah´ın rızasını arzular. Nitekim peygamber (s.a.v.) efen­dimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Sizden biriniz, sevdiği şeyi Allah için sevmedikçe iman etmiş olamaz.”

2- Yüce Allah´ın takdiri, O´nun ilminde değişmez bir düzene gö­re seyreder. O´nun takdir ettiği sonsuz hikmete göre cereyan eder. Eksikliklerden münezzeh olan yüce Allah, kendisine yönelen kimselerin sıkıntısını giderir. Darda kalan kimsenin duasına ica­bet eder. Tabiiki darda kalan kimsenin kalbi ihlaslı ve hedefi ha­yır olup Cenab-ı Allah´ın katında bulunan şeyleri amaçlamış ise, duasına icabet edilir. Nitekim noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“(O) ülkelerin halkı inanıp (Allah´ın azabından) korunsalardı. elbette üzerine gökten ve yerden bolluklar açardık.” (Araf: 96)

3- Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, insanlara, özel­likle yakınlarına fayda veren, olumlu işlere yönelen olumlu mü´minleri mükafatlandırır. Nitekim anılan hadis-i şerifte de gö­rüldüğü gibi o üç kişiden biri ebeveynine iyilikte bulunmuş, onları kendi küçücük yavrularına tercih etmiştir. Yavrularını açlıktan kıvranır vaziyette bıraktığı halde ebeveyninin yanı başında, şa­fak sökünceye kadar beklemiştir. Onları rahatsız etmemiştir. Bu da onların rızasını tercih edişinden dolayıdır. Çocukları kendisin­den bir parça olduğu halde ebeveynini onlara tercih etmiş olması, aslında ebeveynini kendine tercih etmesi demektir. Çocuklarını ebeveynine tercih etmiş olsaydı aslında kendini ebeveynine tercih etmiş olurdu. Ebeveynini çocuklarına tercih etmiş olması, aslında ebeveynini kendinden üstün tutması demekti. Onun bu durumu şu ayeti kerimeye uymaktadır:

“Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi (Yoksul kardeşlerini) öz canlarına tercih ederler.” (Ha§r:9.)

4- Andığımız hadis-i şerifte sözü edilen üç şahıstan ikincisinin yaptığı gibi serden, bütün imkanların mevcut olmasından sonra-uzaklaşıp kaçmak, kişinin sevap kazanmasına yol açan olumlu iş­lerdendir. Fazilet, olumluluktur. Olumsuzluk değildir.

5- Sözkonusu hadis-i şerifte sözü edilen üç kişiden üçüncüsü­nün yaptığı gibi hakkı sahibine vermek, İslamın faziletindendir. Başkalarının hakkına göz diken kimse Allah´a yakın olamaz. Al­lah´a en yakın kişi, başkalarının hakkını yemeyen, hak sahibine, hakkını veren kimsedir. Bu arada anılan kıssa, işçinin ücretinin ödenmesinin zorunluluğuna işaret etmektedir. Alın teri kuruma­dan hakkını vermenin zorunlu olduğunu ifade etmektedir. Şüp­hesiz ki, Cenab-ı Allah, güzel iş yapanın ecrini zayi etmez.

g- Şunu da belirtelim ki peygamber (s.a.v.) efendimizin akdet­miş olduğu muahedelerdeki sözlerinin muhkemliği, belağatin en yüksek örneğini, ahlakın en güzel numunesini teşkil etmektedir. Akdetmiş olduğu muahedelerle dikkate almadığı hiç bir hak kal­mamıştır. O, hakları açık seçik bir tarzda ifade etmiştir. Belirsiz­likleri giderici, çekişmeleri önleyici olup, kavram kargaşalığına yer bırakmamıştır. Taraflara yüklenilen görevlerin hepsini açık ifadelerle, karmaşıklığa meydan vermeyecek, zulme mahal bırak­mayacak bir şekilde kayda geçirmiştir. Anlaşmalarını sarih bir şekilde kaleme aldırmıştır. Şartların tamamını yazıya dökmüş­tür. Çünkü şartların bulunduğu yerde haklar kesilir.

Çağımızın yöneticileri, Peygamber Efendimizin dikte ettirdiği muahede metinlerini ihlaslı bir şekilde inceleyecek olur ve hakka yönelmek isterlerse; kaynak olarak, ümmi peygamberimizin dik­te ettirdiği muahede metinlerinden daha zengin bir kaynak bula­mazlar. Allah izin verirse, Peygamber Efendimizin siyasetini ele aldığımız zaman bu konuda ayrıntılı açıklamalarda bulunacağız.

——————————————————————————–

[1] Kadi İyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 44.

[2] Kadi İyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 46.

[3] Kadi İyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 46.

Kamil Ahlak

a- Merhamet

Eksikliklerden arınmış olan yüce Allah, şerefli peygamberine şöyle demiştir:

“Ve doğrusu sen, büyük bir ahlak üzerindesin.” (Kalem: 4.) İmam Ahmed bin Hanbel´in “Müsned” adlı eserinderivayet et­tiğine göre peygamber (s.a.v.) efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Ben ancak ahlaki güzellikleri tamamlamak için gönderil­dim. ”

“Rabbim beni terbiye etti. Edebimi güzel yaptı.”

Ahlakın kemali ifadesi çok kısa olmakla birlikte zengin an­lamlar ihtiva etmektedir. Bu kelime, fazilet sevgisini, fazilete tut­kunluğu ve faziletin hakkını vermeyi kapsamaktadır. Ayrıca hüs­nü muaşereti, sevginin letafetim, sıla-i rahmi, uzak-yakm komşu iyiliği, insanları sevmeyi, onlara merhamet etmeyi, mütevazi ol­mayı, güler yüzlülüğü, insanları sevecen bir çehre ile karşılama­yı, ağır başlılığı, yumuşak huyluluğu, kabalıktan uzak durmayı, öfkeyi bastırmayı, nefse hakimiyeti, hayayı, tanınan tanınmayan herkese selam vermeyi, elde mevcut şeylerle cömertlik etmeyi, el­de mevcut bulunmayan şeylere karşı zühd göstermeyi, kabalık­tan sakınmayı, kötülüklere karşı afkarhğı, hataları müsamaha ile karşılamayı, kötülüğe iyilikle karşılık vermeyi, kalbi kinden arındırmayı, cahiliyetten yüz çevirmeyi, karşılıklı sövüşme ile tartışmadan uzaklaşmayı, kolaylık göstermeyi, zorluk göster­mekten sakınmayı kapsamaktadır. Özetle güzel ahlak; nefsi ter-biyelendirmeyi vicdan eğitmeyi, insanlarla ülfet peyda etmeyi, onlara yakın olmayı, onlara karşı alçak gönüllü olmayı, zayıflara şefkatli olup onlara yakın olmayı, onların acılarına ortak olmayı, sevinçlerine katılmayı, günaha karışmadan insanlarla beraber olmayı kapsamına almaktadır.

Doğrusu güzel ahlak, hakka daveti etkilemektedir. Delil ve mukayese güzel ahlakın hak yoluna daveti etkilediği oranda bir etkiye sahip değiller. Güzel ahlak, Peygamberlik niteliklerinden-dir. Muhammedi ahlakın doğurduğu olumlu sonuçlarla ilgili ola­rak Cenab-ı Allaha şöyle buyurmuştur:

“Allah´ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davran-dm ve eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, gider­lerdi. Öyle ise onlar(ın kusurların)dan geç, onlar için mağfiret di­le. (Yapacağın iş(ler) hakkında onlara danış. Bir kere de azmettin mi, artık Allah´a dayan; çünkü Allah kendine dayanıp güvenenle­ri sever.” (Ali İmran: 159.)

b-Af

İnsanları hak yola iletmesi, dosdoğru yola kavuşturması için Cenab-ı Allah, Muhanımed (s.a.v.)´i hazırlamıştı. Ona kamil ah­lak bağışlamıştı. Kamil ahlakı sayesinde insanların kalplerini

birbirine ısındırmış, onları bir araya getirmişti. Ancak taşkınlık edip büyüklük taslayan ve heveslerini hakka tercih eden kimse­ler, bu birlik ve beraberliğin kapsamı dışında kalmışlardı. Pey­gamberlikle görevlendirilmesinden önceleri de aşiretini sever, dostlarını kendine yakın tutardı. Kimseye düşmanlıkla davran­mazdı. Bilakis kavmi arasında temiz bir melek olmuştu. Çirkin söz ve fiillerden uzak dururdu. Heveslerine uymaz heveslerinin serkeşliğine fırsat vermezdi. Kimseye düşmanlıkla mukabelede bulunmaz, kavga ve gürültü çıkarmazdı. Söz ve fiillerinde kabalı­ğa ve çirkinliğe yanaşmazdı. O doğru sözlü ve güvenilir bir insan­dı. Muhtaca yardım eder, zayıfın imdadına koşardı. Zamanın mu­sibetleri karşısında felaketzedelere yardım elini uzatırdı. Allah´ın yasakları çiğnenmedikçe ya da faziletler tecavüze uğramadıkça, kendisine zulmedenleri affederdi.

Meryem oğlu Isa müsamahakâr olup kötüleri affederdi. Pey­gamberlerin tamamının ahlakı böyleydi. Özellikle Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v.)´in ahlakı da böyleydi. O olumlu bir insandı. Olumsuz değildi. Hayır işler, kötülükten uzak dururdu. Sabırlı ve müsamahakar bir tacirdi. Rivayet olunduğuna göre Kureyşli-ler´den biri, bi´setten önce peygamber efendimizle bir alış veriş yapmıştı Fakat Muhammed (S.A.V.)´de bir alacağı kalmıştı. Pey­gamber Efendimiz onu üç gece bekledi. Adamın kaybolup da hak­kı zayi olmasın diye alış veriş yapmış olduğu yere gidip orada bek­ledi.

Onun bu ahlakı peygamberlik sonrasında da devam etmiştir. Bu güzel ahlakı, İslam davetini yaparken kendisine destek ol­muştu. Kötülükleri affetmeyi kendine şiar edinmişti. Rabbinin: “Affı (kolaylık yolunu) tut, iyiliği emret, cahillere aldırış etme.” Emrine uyarak cahiliyetten yüz çevirmişti. Onun bu güzel ahlakı, insanları delile gerek kalmadan imana çekiyordu. Her ne kadar hakkın kendisi asıl itibariyle açık ve net idiyse de onun bu güzel ahlakı hakka daha da açıklık ve netlik kazandıryordu. Affın, insa­nı Islama davet edici bir unsur olduğunu ortaya koyan bir olayı aktaralım size

Garis bin Haris, bir ağacın altında istirahate çekilip uyumakta olan Resulüllah (s.a.v.)´i öldürmeye yeltendi. O esnada çevresinde bulunan insanlar da çevreye dağılmış dinleniyorlardı. Peygamber Efendimiz uyandığında Garis´in yanı başında dikilmiş ve kılıcını çekip kafası üzerinde durdurmuş olduğunu gördü. Garis: “Seni benden kim kurtarır ” diye soruyordu. Peygamber (sav) inanmış bir kalp ve sadık bir lisan ile: “Allah koruyacaktır.” dedi. Böyle de­yince de Garis´in elindeki kılıç yere düştü. Bu defa Peygamber Efendimiz kılıcı alıp Garis´e doğrultarak: “Ya seni benden kim kurtaracak ” diye sordu. Garis: “Bu kılıcı eline alanların en hayi-lısı ol.” deyince Peygamber efendimiz onu bıraktı ve affetti. Ga-ris´in nefretten sonra kalbi Peygamber Efendimize ısınmaya baş­ladı. Daha önceleri onu öldürmek isterken bilahare onun yoluna davet eden bir insan oldu. Kavmine dönerek insanları Muham-med´e ısındırmaya ve dinine yaklaştırmaya çalışıyor, şöyle diyor­du: “Allah´ın en hayırlı kulunun yanından size geldim.”

Peygamber efendimizin ahlaki güzelliklerinden söz eden ve mü´minlerin anası Hatice´nin, önceki evliliklerinden doğan oğlu Hind bin Ebi Hale şöyle demektedir: Resulülîah (sav) dilini tutar, konuşmazdı. Ancak milleti ilgilendiren, onları nefret ettirmeyen ve birbirine ısındıran hususlarda konuşurdu. Her kavmin büyü­ğüne ikramda bulunur, onu onların basma emir tayin ederdi. İn­sanları sakındırıp uyarırdı. Hiç kimseye kötülük düşünmezdi. Ashabının durumunu araştırır ve insanlara, halkın durumunu sorardı. İyi kimselere iyilikte bulunur ve desteklerdi. Kötü kimse­leri kınar ve ayıplardı. Mutedil olup anlaşmazlık çıkaran bir insan değildi. Halkın gaflet içine düşüp batıla meyletmelerinden kork­tuğu için, kendisi uyanık dururdu. Her duruma karşı hazırlıklı idi. Hakkı teslim etmede kusur göstermezdi. İnsanların seçkin ve hayırlıları ona arkadaş olurlardı. En çok nasihat tutan kimse, onun yamnda üstün kimse idi. Onun yamnda en yüksek makam­da bulunan kimse, insanlara iyilikte bulunan kimse idi. [1]

Onun topluluk arasında nasıl davrandığına ilişkin bilgiler ve­ren Hind bin Ebi Hale, şöyle demektedir: Halkın toplu oturduğu yere vardığında neresi boş ise oraya otururdu. Başkalarım da böy­le yapmaya özendirir ve bu yolda emir verirdi. Toplantıda bulu­nan herkese paymı verirdi. Yani herkesle ilgilenirdi. Birlikte ol­duğu kimseler Meclis arkadaşları kadar önemsediği kimsenin ol­madığım anlarlardı. Bir kimse bir ihtiyacı hususunda kendisiyle konuştuğu zaman onu sabırla dinler, hemen çekip gitmezdi. Ancak kendisiyle konuşmakta olan kimse sözünü bitirip gitmeye yö­neldiği zaman oradan ayrılırdı. Kendisinden herhangi bir husus­ta dilekte bulur an kimseye makul cevap verirdi. İnsanların hep­sine güzel ahlak ve sabırla davranırdı. Hak hususunda herkes onun yanında eşitti. Onun oturduğu meclis, hikmet, haya, sabır ve emanet meclisi idi. Onun oturduğu meclislerde sesler yüksel-mezdi. Haram şeyler övülmezdi. Hatalar işlenmezdi. Yanında oturmakta olan herkes mutedil olup takva hususunda birbirleriy­le yarışırlardı. Mütevazi kimseler olup büyüklerini sayar, küçük­lerine merhamet ederlerdi. Muhtaç kimseleri kendilerine tercih eder, yabancının hukukunu korurlardı.

Resulüllah (s.a.v), her zaman güleryüzlü, yumuşak huylu, mü­tevazi, merhametli bir kimse idi. Kaba, gürültücü, kavgacı, kötü söz söyleyici, ayıplayıcı, lüzumundan ziyade şakacı değildi. Hoş­lanmadığı şeyleri görmezden gelirdi. Umduğu şeyler hususunda ümitsizliğe kapılmaz, elde edemediği şeylerden ötürü de hayıf-lanmazdı. Tartışmadan, kendisini ilgilendirmeyen şeylerden ve ısrardan uzak dururdu. İnsanları da bu üç şeyden uzak tutmaya çalışırdı. Hiç kimseyi ayıplayıp kötülemez, gizli taraflarını araş-tırmazdı. Ancak sevabını umduğu şeylerden sözederdi. Konuştu­ğu zaman, yanında bulunan kimseler başlarını önlerine eğip din­lerlerdi. Tıpkı başlarının üzerinde bir kuş duruyormuş da onu ür­kütmemek için kafalarını kaldırmıyor gibiydiler. Sustuğu zaman onlar konuşmaya başlarlardı. Yanındayken birbirleriyle tartışıp çekişmezlerdi. Meclis arkadaşlarının güldükleri şeye kendisi de gülerdi. Onların beğendiklerini kendisi de beğenirdi. Garip kim­seleri sabırla dinler, dileklerine kulak verirdi. Öyleki O´nun asha­bı, konuşurken çok yumuşak huylu olduğunu görürlerdi. Kimse­nin sözünü kesmezdi. Ancak kendisiyle konuşan kimse yanından ayrılacağı zaman kendisi de ayrılır ve sözünü noktalardı. Yumu­şak huyluluk gösterir, kötülükten sakınır, takdir ve tefekkür ederdi. İnsanlara eşit şekilde bakar ve onları dinlerdi. Lüzumlu şeyler üzerinde tefekkür ederdi. Kendinde hem yumuşak huylu-luğu hem de sabrı birarada toplanmıştı. Hiç bir şey gözünden kaç­mazdı. [2]

——————————————————————————–

[1] Ibn Kesir, el-Bidaye Ve´n-Nihaye, c. 6, s. 33.

[2] Ibn Kesir, el-Bidaye Ve´n-Nıhaye, c. 6, s. 33.

Örnek Ahlak

Yukardaki başlığı kısaca değerlendirelim. Hak davetçisi ve Al­lah tarafından omuzuna yüklenilen risalet sahibinin ahlakının nasıl olması gerektiği ve bu ahlakın davete icabete etkisi husu­sunda mezkur cümlenin delalet ettiği mana üzerinde de durma­mız icabediyor.

Muhammedi davetin harikalarını sayan bazı yazarlar derler ki “Muhammed (s.a.v.)´ in en görkemli yanı, ahlakıydı. O´nun ahlakı, insanoğulları arasında harikulade bir şeydi. Ahlakı, meleklerin-kinden daha yüceydi. Çünkü meleklerin ahlakı yaratılışlarının gereği olarak güzelleşmiştir. Çünkü onlar: “Allah´ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmezler ve emredildikleri şeyi yaparlar.”

Muhammed (s.a.v.)´de İsa peygamberin mücerred ruhaniyeti yoktu. Aksine Onda insani ruhaniyet vardı. Ayrıca bedeni istek ve artık vardı.Tabii ki bununla birlikte ruhi soyutlanışda vardı. Mu-hammed(s.a.v.), insanlarla ilişkisinde kendisinden insanın örnek nitelikleri tecelli ederdi. Tabiatında ilahi bir ruhaniyet vardı. Ah­lakı, terbiye ve iradesine hakimdi. Edep ve iradi davranış O´nun karekterine sinmişti. İffetliydi ama kadınlardan da uzak değildi. Asla fuhşiyata ve kötülüğe sapmamıştı. Ondaki fazilet kendisini kötülüklere karşı korumuş, serden uzak tutmuştu. Kadınlardan uzak duran kimsenin gösterdiği iffet; kendisini baskı altında tu­tan şehvetleri ve kendisine sorun çıkaran hevesleri bulunan kim­senin gösterdiği iffet kadar kıymetli olamaz. İki kuvvet arasında­ki çarpışma sonucunda zafer iffetin, galibiyet faziletin olacaktır. Kendiliğinden ve ucuza maledilen şey, çarpışma ve galebe netice­sinde elde edilen şey kadar değerli olamaz.

Beslemesi Hind bin Ebi Hale´nin ifadesine göre Muhammed´in nitelikleri arasında ilk sırayı dil tutumluluğu almaktadır. Sanki o´nun dili bir kapalı sandık içindeydi de umduğu bir hayır, sözkonusu olmadan dilini kıpırdatmaz ve konuşmazdı. Nefrete karşı insanları teşvik etmezdi. Aksine muhataplarını ilgilendiren ve onlara yarar sağlayan hususlarda konuşurdu. Konuşmasında muhataplarının gönüllerini birbirine ısındırır, kalplerini birbiri­ne yaklaştırır, gariplerini de onlara dost kılardı. Hak sahibine hakkının verilmesini emrederdi. Tartışmaya girmez, kırıcı sözler kullanmazdı. Hiç kimseyi kötülemezdi. Dil sürçmesinden çekin­diği için gereksiz yere konuşmazdı. Yasaklara karşı çıkmazdı.

Muhatabı sözünü bitirmeden araya girmez ve sözünü kesmezdi. Konuştuğu zaman, sözü açıklayıcı ve hikmetli olurdu. Hülasa O; diline hakimdi. Gerek duymadan konuşmazdı. Ancak bir hakkın ortadan kaldırılacağı, ya da batıla dalınacağı zaman ağırlığını or­taya koyarak konuşurdu. Kalpleri birbirine ısındırmak, insanları birbirine dost kılmak, iyi bir şeye önayak olmak gerektiği zaman konuşurdu. Dili, iradesinin dışına çıkmazdı. Aksine dili iradesi­nin tamamlayıcısıydı. İradesinin hakimiyeti altındaydı. Zaten iradesi de Hak içindi.

2- Peygamber Efendimizin ahlaki nitelikleri bakımından ikin­ci sırayı ashabı ile ülfet kurması onlarla arkadaşlık kurması al­maktadır. O´nun yüksek duyguları ashabının duyguları ile bü­tünleşmişti. Ruh ve yüreklerinin içine dolmuştu. Yüksek şahsi­yetli olanlarına ikramda bulunur, düşük seviyede olanlarını da yüceltmeye çalışırdı ki kendini Peygamber Efendimizin ve asha­bının bir arkadaşı bilsin. Sevgisini ashabının arasında eşit olarak dağıtırdı. Herkese arkadaşlık hakkını verirdi ki sahabilerinden her biri, onun ilgisine mazhar olduğunu anlasın. Güzel bir durum­la karşılaştığında beğendiğim ve o şeyin güzel olduğunu ilan eder­di. Çirkin bir şeyle karşılaştığı zaman da yol gösterici ve güvenilir bir kimsenin yumuşaklığıyla arkadaşlarının dikkatini çeker, on­ları uyarırdı. Onlarla ülfet peyda eder, nefret ettirmez, kendine yaklaştırır uzaklaştırmaz ve batıl karşısında da susmazdı.

Ashabının gafil kalıp batıla meyletmelerinden korktuğu için hep uyanık dururdu. Kimseye karşı kalbinde kötü duygular taşı­mazdı. Onları kötülüklerden kurtarmaya çalışırdı. Kendisinden bir kötülük geleceğini zanneden kimseleri uyarma hususunda çok titizdi. Böylelerini, suratını asmadan kaba söz söylemeden uyarır ve sakındındı. Bütün ´davranışlarında sıcak alaka göste­rir, insanlarla arkadaş olmaya çalışır, başkaları da onu kendine yakın görürdü. Kalbini insanlara açardı. Böyle yapardı ki insan­ların hayırlıları kalplerinde gizledikleri şeyleri açıklasınlar. Di­ğerleri de gönüllerinde sakladıkları kötü şeyleri açıklamaktan utansınlar. Bilakis böylelerinin kötü duyguları kalplerinde hap­sedilsin ve açığa çıkarılmasın. Belki de böyle yaptıkları takdirde o kötü duygular gizlenip yokolur ve durumları düzelirdi. Çünkü çir­kin huylar, nurdan ve sudan uzak kaldığı zaman solar belki de kuruyup giderler.

3- Peygamber Efendimizin üçüncü sıradaki özelliği de müteva-zi ve kerem sahibi oluşuydu. Tevazuunda alçalma ve zillet yoktu. O, bir topluluğa girdiğinde neresini boş bulursa, oraya otururdu. Ashabını da böyle davranmaya teşvik ederdi. Onlarla yanyana ve omuz omuza otururdu. Rahmet kanadını onlara dokundurur, bu hususta onları eşit tutardı. Yumuşak ve alçakgönüllüydü. Hoşu­na gitmeyen şeyi gördüğünde, onu görmezden gelirdi. Ancak sus­ması irşat görevini bırakması anlamına gelmezdi. Bu gibi durum­larda mutlaka hakkı söylerdi. İrşat görevini yerine getirirken de yumuşak bir biçimde uyarıda bulunur, hatta bazen işaretle yeti­nirdi. İşaretin yetmediği durumlarda taarizde bulunurdu. O da yetmezse umumi uyarıda bulunurdu. Bazı kimselerin kötü dav­randıklarını ve çirkin fiiller işlediklerini görünce bu kötülüklerini ve çirkinliklerini yüzlerine vurmaz, bilakis şöyle derdi: “Bazı kimselere ne oluyor ki şöyle ve şöyle yapıyorlar ” Şüphesiz ki kınama genel ifadelerle yapıldığı zaman kimseyi incitmez. Umu­mi ifadelerle yapılan kınamalar şüphesiz ki daha etkili olur.

Peygamber Efendimiz çok az şaka yapardı. Şaka yaptığı zaman da hikmetli ifadelerle yapardı, Yaptığı şakalarla bazı gerçekleri açıklamayı gözetirdi. Örneğin halası Safîye´ye şöyle demişti: “ih­tiyarlar cennete giremezler.” Bunun üzerine halası ağlamaya baş­lamış, ağladığını görünce de şöyle demişti: “Cennete girerken gö­ğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar olacaksınız.”

O´nun bu ifadesinde yumuşak ve latif bir şaka vardır. Ama aym zamanda bu ifadelerle ahiretle ilgili bir durumu da açıklamakta­dır.

4- Peygamber Efendimiz´in dördüncü sıradaki sıfatı, kabalık­tan ve katılıktan uzak oluşudur. O kimseye karşı kaba ve katı dav­ranmaz, kimseyi kötülemez ve ayıplamazdı. Başkalarının gizli ta­raflarım araştırmaz, kötü konuşmaz, çirkin söz etmez doğru olsa dahi hoşa gitmeyen ifadeler kullanmazdı. Ancak bir hakkın zayi olmasına veya batılın galebe çalmasına sebebiyet verecek durum­larda ağır da olsa, kaba da olsa hakkı söylemekten çekinmezdi. Bu gibi durumlarda susmak doğru değildir. Hakkın kaybolmasından endişe duyduğu zaman, konuyu açıklar ve ağır kelimeleri seçme­ye gerek duymadan gerekeni söylerdi.

5- Peygamber Efendimiz mutlak surette insanları kötüle­mekten sakınırdı. Ancak hakkın gerektirdiği zorunlu hallerde bunu yapmaktan da çekinmezdi. Fakat üstü kapalı ifadeler kulla­nır sevabını umduğu hususları konuşurdu, insanlara yararlı ola­cak şeyler anlatırdı.

6- Peygamber Efendimiz, önce de işaret ettiğimiz gibi hep sus­mayı tercih ederdi. O´nun susması, konuşmaktan aciz oluşundan değildi. Aksine susması, konuşmadan önce düşünen kimsenin susmasıydı. Kendisi gibi yüksek bir şahsiyete sahip olmayan şey­lerin kendisi aleyhinde şüyu bulmasından sakındığı için susardı. O´nun susması hilimdi, akıldı. Bazı şeyleri görmezden gelmesi ve kötü söz söylemiş olanı affetmesi gerektiği zaman susardı.

7- Kendi şahsını ilgilendiren şeylerden ötürü öfkelenmezdi. An­cak Allah için ve ilahi yasakların çiğnenmemesi için öfkelenirdi. İlahi yasakların çiğnendiğini gördüğü zaman, Allah´ın haddini tatbik edinceye kadar susmazdı.

Hind Bin Ebi Hale´nin Peygamber Efendimiz´in evsafı hakkın­da söylediği sözleri aktardık. Hind, gözlemci bir kişiliğe sahipti. Ufak işaretler ve küçücük bakışlar dahi O´nun gözünden kaçmaz­dı. Kalplerdeki şekülenişleri sezinlerdi. Bilinçaltı oluşumları açı­ğa çıkarırdı. Kelimelerin ifade ettiği peygamberimizin bazı nite­liklerini özetle aktarmış olduk.

Şimdi de Peygamber Efendimiz´in nasıl vefakar bir arkadaş, yumuşak huylu, kabalıktan ve zorbalıktan uzak bir insan olduğu­nu anlamamız için kendisiyle arkadaşlık etmiş olan kimselerin kendisi hakkında söyledikleri sözlerin bir kısmım aktaracağız:

Urve bin Zübeyr, teyzesi ve mu minlerin annesi Aişe (ra)´dan ri­vayet ediyor. Aişe ki, Peygamber Efendimiz ile hayat arkadaşlığı yapmıştır.Peygamber Efendimiz bütün bir insanlığın sorumlulu­ğunu omuzlarken bu uğurda savaşır ve cenk alanlarını kateder-ken Aişe O´nunla hayat arkadaşlığı yapmıştır. Aişe, Muham-med´in ahlakı hakkında şöyle demiştir:

“Resululîah (sav), ne bir hizmetçiyi ne de bir kadını eliyle döğ-müş değildir. Allah yolunda cihad için olmadıkça hiç bir şeye eliy­le vurmuş değildir. İki şey arasında seçim yapacağı zaman, gü­nah olmadığı takdirde o şeylerin en kolayını ve en sevimli olanını seçmiştir. Kendi şahsı için başkalarından intikam almamıştır. Ancak Allah´ın yasakları çiğnendiği zaman Aziz ve Celil Allah adına intikam almıştır.”

Ebu Hureyre, Peygamber Efendimiz´i şöyle anlatır:

“O (bir kimseye yöneldiğinde) tamamen yönelirdi, (bir kimse­den ayrılıp gideceği zaman da) tamamen sırtını dönüp giderdi. Anam babam O´na feda olsun, asla kötü iş yapmaz ve kötü söz söy­lemezdi. Çarşılarda bağırıp çağırmaz ve gürültü yapmazdı.”

Bu büyük sahabinin Peygamber Efendimiz´in hakkında yap­mış olduğu bu tavsif, Peygamber Efendimiz´in insanlara nasıl davrandığını ortaya koymaktadır. Ebu Hüreyre, O´nu şu üç nite­likle vasfetmiştir:

1- Peygamber Efendimiz bir insana yöneldiği zaman bütün cep­hesiyle ona yönelirdi. Profilden karşılamazdı.Veya dilinin ucuyla onunla konuşmazdı.Yahut Önemsemeyen insanların karşılayışı gibi karşılamazdı. Aksine yönelirken net ve açık bir şekilde tam olarak yönelirdi. Ayrılırken de aynı şekilde sırtını dönüp ayrılır ve giderdi. Sözünü tamamlamadan kimseden ayrılıp gitmezdi. Kar­şısındaki kimsenin konuştuklarının tamamım dinlerdi. Muhata­bı konuşurken sırtım dönüp gitmez ve yüz çevirmezdi.

2- İnsanlara kötü sözlerle cevap vermezdi. Konuşmayı asli mec­rasının dışına çıkarmazdı. Beslemesi Hind bin Ebi Hale´nin O´nun hakkında yaptığı tavsiflerde de buna işaret etmiştik.

3- Peygamber Efendimiz çarşılarda ve pazarlarda başkalarıyla tartışmaz, bağırıp çağırmaz ve öfkelenmezdi. Aksine O´nun bütün söz ve davranışları yerli yerince ve güzeldi. Önce de işaret ettiği­miz gibi o mütevazı idi. Son derece alçak gönüllüydü. Hükümdar ve peygamber ya da hükümdar ve kul olma mertebelerinden birini seçme hakkına sahip kılınmış; O da kul ve peygamber olmayı seç­mişti.

Alemlere rahmet olarak Allah tarafından gönderilmiş olan Peygamber Efendimiz işte böyle bir şahsiyetti. Cenabı Allah O´nu cahiliyet taassubunun ve soy övüncünün hakim olduğu bir toplu­ma peygamber olarak göndermişti. Onlara gönderilen peygam­berleri, zorba bir hükümdar olmakla kul bir peygamber olmak arasında seçim yapmak hakkına sahip kılınmış, Oda kul-pey-gamber olmayı seçmişti. Çünkü O insanlara gönül yoluyla yaklaş­mak arzusundaydı.Onlara büyüklük taslamak istemiyordu. İr-şad, ancak insanlara yakın olan kimseler tarafından gelir. Onlara karşı üstünlük taslayan kimseler irşad görevini yapamazlar. Böyleleri toplumu irşaddan daha da uzaklaştırır.

Ebu Ümame (ra)´den rivayet:

“Resulüllah (sav) bir değneğe dayanarak yanımıza geldi. Ge­lince biz huzurunda ayağa kalktık. Bu halimizi gören resulüllah şöyle buyurdu: “Birbirlerine tazimde bulunan acemlerin kalkışı gibi kalkmayın! Ben ancak köle yeyişi gibi yemek yiyen ve köle otu­ruşu gibi oturan bir kulum!”

Kadi Iyaz´m “Şifa”adlı kitabında şu ifadelere rastlamaktayız: Hz.Ömer´in rivayetine göre Resulüllah (sav) şöyle buyurmuştur:

“Hıristiyanların Meryem oğlu İsa´yı haddinden fazla büyüt­tükleri gibi beni büyütmeyin. Ben sadece bir kulum (Benim için) Allah´ın kulu ve elçisi deyin.”

Enes (ra)´m rivayetine göre aklına bir şey takılan kadının biri Peygamber Efendimize´gelerek: “Benim sana soracağım var.” Peygamber Efendimiz de ona cevaben şu karşılığı vermiş: “Ey fa­lanın annesi, Medine´nin hangi sokağında dilersen otur, ben de seninle birlikte oturacak ve ihtiyacını giderinceye kadar yanın­dan ayrılmayacağım.”[1]

Resulüllah (sav), ailesi içinde de mütevazi idi. Ev işlerinde ha­ne halkına yardım eder, çalışmaktan geri durmazdı. Kendi elbise­sini yıkar, koyununu sağar elbisesini yamar, ayakkabısının sökü­ğünü diker, kendi hizmetim kendi görür, devesini bağlar su taşı­yan hayvanının yemini verir, hizmetçiyle birlikte yemek yer ve eş­yasını taşırdı.

Medine´deki cariyelerden biri, kendisine yardım edecek bir er­keğe ihtiyaç duyduğunda Resulüllah (sav)´e rastlamıştı. Resulül­lah onun ihtiyacını gidererek yardımına koşmuş ve işini görmüş­tü. Sonra da şerefinden hiçbir şey eksilmeksizin kendi işine dön­müştü.

——————————————————————————–

[1] Kadi Iyaz, eş-Şıfa, c. 1, s. 76.

Heybeti

Zelilce olmayan tevaazuuyla birlikte Peygamber Efendimiz´in kalplere saldığı bir heybeti vardı, Allah tarafından alemler için el­çi seçilen Peygamber Efendimiz´in heybeti diğer insanların hey­betinden çok daha şiddetliydi. Fazla heybet sahibi olduğunu bildi­ğinden ötürü tevazu gösterirdi. Bu tevazu ile insanlara lutufkâr muamelede bulunurdu. Heybetle alçakgönüllülüğünün kaynağı birdi. Heybetle tevazu özdeşleşmişti. Ancak güçlü şahsiyet sahibi kimseler alçalmadan tevazu gösterirler. Böyieleri yapıp yapma­dıkları işlerde ezikliğe kapılmadan tevazu gösterirler.

Peygamber Efendimiz´in sahabeleri arasında oturuşunu anla­tanlar O´nun heybetinin yüksekliğine, vakarının ve davranışının güçlülüğüne işaret ederler. Peygamber Efendimiz´in bulunduğu mecliste ağırbaşlılık hüküm sürerdi. Konuşmaya izin vermediği zaman kimseler konuşamazdı. Sustuğunda meclis arkadaşları da susarlardı.O´nun sözünün dışına çıkmaz, iradesinin uzağında kal­mazlardı. Ama O tevazu ve itmi´nanı asla elden bırakmazdı. Çoğu kez kendisiyle konuşanlara yakın olmak için yanlarına gidip otu­rurdu. Onları doğru yola iletmek isterdi. Kadınlar bulunduğu yer­de oturdukları zaman bazen ileri geri konuşur, kaba sözler ederler­di. O, bakışlarıyla onları susturmaya kadir olduğu halde konuş­malarına engel olmaz, onları susturmazdı. Yine günün birinde ba­zı kadınlara irşaatta bulunmaktaydı. Kadınlar sözünü keserek ba­zı sorular yöneltiyorlar ve yüksek sesle konuşuyorlardı. O esnada Ömer (ra) içeriye girdi. Kadınları, peygamber efendimizin sözünü keserek sorular yönelttiklerini ve bağrıştıklarını gördü. Fakat ka­dınlar, Hz. Ömer´in içeri girdiğini görünce sustular. Susmalarını gören peygamber efendimiz dişleri görünecek şekilde tebessüm buyurdu. Ömer: “Allah seni hep güldürsün ya Resulullah niçin gü­lüyorsun ” diye sorunca o şerefli, merhametli ve şefkatli resul şu cevabı verdi: “Bu kadınlar sen gelmeden Önce bana karşı yüksek sesle konuşup bağrışmaktaydılar. Seni görünce sustular.”

Ömer: “Ey nefislerinin düşmanları olan kadınlar! Resulul-lah´tan korkmuyorsunuz da benden mi korkuyorsunuz !” diye on­lara çıkıştı. Kadınlardan biri: “Ama sen katı ve kabasın ey Ömer!” dedi. Bu sekide konuşan kadını Resulullah (sav) susturdu ve o güç­lü heybetli insanın, yani arkadaşı Ömer´in katı yürekli olmadığım ifade ederek şöyle dedi: “Hayır! Şeytan Ömer´in geçtiği yollarda yürüyemez!”

Hz. Ömer, Peygamber efendimizden daha heybetli değildi. Bilâkis peygamber efendimiz hem heybetli, hem de sevimliydi. Fa­kat o kalplere nüfuz ederdi. Heybetini korkunç hale getirmezdi. O, insanlara doğru you gösermek için heybetliydi. Hem heybetliyken, hem mütevazi iken gayesi irşattan başka bir şey değildi. Bi´setinin başlangıcında heybetine dair aktarılan haberler çeşitlidir. Bu hu­susta çeşitli olaylar aktarılmıştır, ama peygamber efendimiz bu heybetim çok nadir kullanmıştır. Maksadı da, insanların yaptığı İslâm devletine icabet etmeleriydi. Davetine hem heybeti, hem de rağbeti katardı. Amaç, kıyamet gününde Allah´ın rızasını kazan­maktan başka bir şey değildi. Fakat şirkin önderleriyle karşılaştı­ğı ve görüştüğü zaman onların ilâhi gazaba sebep olarak istihzala-rıyla karşılaştığında onları, Allah´ın azabıyla başbaşa bırakırdı. Ondaki kuvvet, ilâhi bir heybetten doğuyordu. Buna ilişkin iki olayı anlatacağız:

1- Anır bin As´ın rivayet ettiğine göre Peygamber (s.a.v.) efendi­miz günün birinde Kâbe-i muazzamayı tavaf ediyordu. Kureyşten bazı kimseler Kabe´nin çevresinde oturmaktaydılar. Tavaf esna­sında Peygamber efendimiz yanlarından geçtikçe O´na laf atıyor­lardı. Rahatsız olduğu yüzünden anlaşılıyordu. Bu saygısızlıkla­rını, peygamber efendimiz tavafın yedi şavtanı tamamlayıncaya kadar sürdürdüler. Tavafı tamamladıktan sonra onlara dönerek sağlam bir azim, kuvvetli bir iman ve heybetle şöyle dedi: “Ey Ku-reyş topluluğu! Yüzler çirkin oldu. Burunlar yere sürüldü. Ben si­ze Ölüm getirdim!” Bunu, ya da buna benzer sözleri söyledi. Onun bu sözleri Kureyşîileri ürküttü ve paniğe düşürdü. Böyle dedikten sonra hepsi de ona güzel sözler söylemeye ve gönlünü almaya baş­ladılar: “Ey Ebal Kasım, rahat ve bereket içinde yoluna devam et. Biz senden asla kötülük görmedik”.

Hiç kuşkusuz ondaki bu insani heybeti, alemlerin rabbi kendi­sine bahsetmişti. Dolayısıyla ayırıcı özelliklerden biri de heybe­tiydi. Onun Kureyşlilere yapmış olduğu tehdit; güçlü, kuvvetli ve heybetli bir kimseden sudur ettiği için müşrikleri etkilemiş, onla­rı ürkütmüştü.

2- İnsanlar içinde Peygamber efendimize en çok taşkınlık eden, Amr bin Hişam´dı. İslâm tarihi ona hakettiği Ebu Cehil unvanını vermiştir. Şerefli bir kimse olmadığı için ağzına geleni söylerdi. Kötülük yapmasını engelleyecek yüksek bir ahlâkı da yoktu. Yü­reğine çöreklenmiş bulunan kini onu ileriye itiyordu. Peygamer efendimiz,insanlarm Muhammedi davete karşı şefkat duyguları­nı harekete geçirmek için onun kötülüklerine ve taşkınlıklarına sabrediyordu. O tağutu, şerre yönelme halinde kendi haline bıra­kıyor ve zorbalığına sabırla direniyordu.

Araplardan birinin Ebu Cehil´de alacağı vardı. Ebu Cehil, adamın borcunu ödemekte gecikiyor, ödemek istemiyordu. Öde­mediğini gören alacaklısı, Mekke´nin önde gelen Ebu Cehil benze­ri kimselere başvurarak yardımlarını istedi. Onlar da işi alaya alarak alacaklıyı Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v. )´e havale etti­ler. Adamcağız, Peygamber efedimizin yanına giderek yardımını istedi. Peygamber efendimiz de onunla birlikte Ebu Cehil´in evine gitti. Kapıyı vurdu. Ebu Cehil sarsıntı ve ürküntü içinde kapıya çıktı. Muhammed´in azminin verdiği korkudan dolayı her tarafı titriyordu. Peygamber efendimiz ona: “Adamın borcunu öde” dedi. Ebu CemTdeki cahiliyet mütekebbirliği alçalmaya başladı. Zillet gösterip boyun eğdi. Hor ve hakir bir şekilde boyun büküp adamın borcunu ödedi. Böylece emsalleri olan müşrikler arasında gülünç duruma düştü. Peygamber efendimiz kendisinin heybetinden ür­ken kimselerin korkusunu hafifletirdi. Günün birinde yanına bir adam gelmiş, onun heybeti karşısında titremeye başlamıştı. Pey­gamber efendimiz ona: “Kendine gel ben bir hükümdar değilim. Sadece Kureyş kabilesine mensup, ekmek yiyen bir kadının oğlu­yum”.

Ebu Hüreyre´den rivayet: “Peygamber (s.a.v.) efendimizde bir­likte pazara gittik. O bir kaç don satın aldı. Terazi başında duran adama da: “Tart ve tartının hakkını ver” dedi. Böyle deyince tacir, Peygamber efendimizin eline atılıp öpmeye başladı. O´da elini geri çekti ve şöyle dedi: “Bu, Acemlerin kendi hükümdarlarına yaptık­ları bir muameledir. Oysa ben hükümdar değilim. Sadece sizden biriyim.” Böyle dedikten sonra satın aldığı donları teslim aldı. Ben taşımak için elinden almak istedim. Bana şöyle dedi: “Bir şey satın alındığı zaman sahibinin onu taşıması gerekir.”

İnsanların çok azında tevazu ile heybet bir arada bulunur. Ab­dullah oğlu Muhammed (s.a.v.), heybetin en yüksek derecesine ulaşmıştı. Aynı zamanda tevazu derecelerinin de en yükseğine ulaşmıştı. Bu tevazu nedeniyle ihtiyaç sahiplerine ve zaaf içinde bulunan kimselere yanaşır, zayıf ile ünsiyet kurar, ihtiyaç sahip­leri de ihtiyaçlarını gidereceğini kendisinden umarlardı.

Büyüklük taslayanların çoğu, zafiyet hisseden ve kendilerinde şahsi iktidar bulamayan kimselerdir. Bunlar heybetlerini kulla­nır, büyüklük taslayarak zaaflarını örtmeye çalışırlar. İnsanları ezip sırtlarından geçinmeye gayret ederler ki, eksiklerini gidersin ve zaaflarını hafifletsinler; ya da kaynağı servet olan yapay hey­betler yaratırlar. Oysa malları ve servetleri ellerinden gidince heybetleri de gider. Heybetlerinin kaynağı belki de makam ve mevkidir. Bununla üstünlük taslarlar. Oysa makam ve mevkile-rinden düşürüldükleri zaman, küçülür ve silinirler. Fakat Cenâb-ı Allah´ın kendilerine bahşetmiş olduğu fazilet ve manevi kuvvete dayanırlar. Böyleleri yapmacık heybete, insanlara karşı üstünlük taslayıp taşkınlık yapmaya gerek duymaz ve insanları ezip hor görmezler.

İlimden, ahlâktan ve faziletten kaynaklanan fıtri heybet ile te­vazu, aynı ağacın iki dalı gibidirler. Bunlar ile tevazu asla birbir­lerinden ayrılmazlar. Çünkü fıtri heybet, sun´i gıdaya muhtaç de­ğildir. Bilâkis bu türde olan heybet, sahibinin mütevazi olmasını da gerektirir ki sahibi, insanlarla ülfet etsin ve sosyal olgunluğa erişsin.

Af ve Müsamaha s

Af ve müsamaha, selim kalpten ve yüce ahlâktan kaynaklanır. Allah hem kendisinden, hem babasından razı olsun Aişe anamız, Peygamber (sav) efendimizin ahlakıyla ilgili olarak şöyle buyur­muştur: “Onun ahlâkı, Kur´an idi” Peygamber efendimiz Kur´anm hidayetini tatbik etmiş, onun yoluna tabi olmuş, asla sapmamış ve doğru yoldan dışına çıkmamıştır. Çünkü yüce Allah O´na şu emri vermişti:

“Affı (kolaylık yolunu) tut, iyiliği emret, cahillere aldırış etme ” (Araf: 199)

Yine Peygamber efendimiz, Cenâb-ı Allah´ın şu kavli şerifine kulak vermişti:

“iyilikle kötülük bir olmaz (sen, kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmalık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir .” (Fussılet: 34)

Cenâb-ı Allah bi´setten önce peygamber efendimizi risalete ha­zırlamıştı. İnsanların hatalarım bağışlar, yanlışlıklarını görmez­den gelirdi. Af ve müsamaha, ancak kin ve öfkeden arınmış olan bir kalpte bulunur. İnsanları hakka yöneltmeye çalışan bir kim­senin ileriye doğru bakması, geriye yönelmemesi gerekir. Kin ve öfkeye iltifat etmemesi icab eder. Herkesin durumuna göre muhasebe etmesi gerekir. Aksi takdirde geriye doğru gider. Gelecekte yapması gereken işleri düşünemez olur. Mazide kalan rahat­sızlıklarından kaynaklanan öfkesini dindirmeyi düşünür. İnsan­ları hakka davet edici risalet görevini üstlenen kimse, kendisini hazırdaki durumu düşünmekten alıkoyan gerici değildir. Bilakis böyleleri gelecek için hazırlık yapmaya çalışır.

Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v.)´i, Rabbi en güzel bir şekilde terbiye etmişti. En büyük hidayet yolunu ve en kuvvetli risalet yü­künü omuzlaması için Rabbi onu yaratmıştı. Onu güzel bir ahlak ile terbiye etmişti. Gönlü her zaman Cenab-ı Allah´ın kendisi için hazırlamış olduğu hak davetini omuzlamaya hazırdı. Kendini bu yola adamıştı. Kalbinde sakladığı bir kini yoktu. Risalet görevini en mükemmel bir şekilde tebliğ etmeye kendini vermiş; bunu ken­di nefsi için kaçınılmaz bir görev bilmişti. Kin ve öfke, ruhunu meşgul etmemişti. Kalbi, düşmanca duygularla dolmamıştı. Gö­ğüslere ve kalplere takılan kin dikenleri, insanı çalışmaktan ve salih amel işlemekten alıkoyar; insanlarla onların bağlantısını bozar, aralarına düşmanlık fikirlerini yerleştirir. Oysa Allah´ın peygamberi, kinle meşgul olmaktan çok daha yüksek mevkilerde bulunmaktaydı.

Allah tarafından risaletle görevlendirilmeden önce Peygamber Efendimiz işte bu vasıfta ve bu konumda idi. Bütün hayatı boyun­ca cahili kinle uğraşmadığı bilinmektedir. Düşmanca duyguları etrafa saçmamıştır. Aksine o risaletinin son zamanlarında da tam bir müsamaha ve affı ilan ediyordu. Peygamberlere yakışan güçlü bir azimle şöyle diyordu:

“Bilesiniz ki cahiliyetten kalma kan davaları kaldırılmıştır, ilk kaldırdığım kan davası, amcam Abdulmuttalib oğlu Haris´ir, kan davasıdır ´

Bi´setten sonra da kin ve düşmanlığa meydan verecek açıkları kapatmaya son derece özen gösteriyordu. Halk arasında koğucu-luğu, -doğru da olsa- laf gezdirmeyi yasaklayarak bu amacını gerçekleştirmişti. Sahih hadisde sabit olduğuna göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Hiçbiriniz, başka birinizin söylediğini bana ulaştırmasın. Ben selim bir kalple aranıza çıkmak istiyorum. ” [1]

Son derece affedici ve müsamahakar olduğundan, böyle olmayı sevdiğinden dolayı kendisini ilgilendiren bir haksızlık ve saygı­sızlık karşısında hiç kimseyi kınamamıştır. Resulüllah (s.a.v.)´in hizmetkarı Enes bin Malik konuyla ilgili olarak şöyle der:

“Allah´a andolsun ki Resulüllah, yaptığım hiçbir şey içinniçin böyle yaptın, yapmadığım birşey için de niçin böyle yapmadın de­memiştir.”

Yine sefer ve hazar halinde ona hizmet etmiş olan Enes (r.a.) şöyle der:

“Resulüllah (s.a.v.), insanların en güzel ahlaklısı idi. Bir iş için beni bir yere göndermek istedi. Ben de gitmem dedim. Ama kal­bimde, Resulüllah´m emretmiş olduğu yere gitme düşüncesi var­dı. Dışarı çıktım; pazarda oyun oynamakta olan çocukların yanı­na vardım. Bir de baktım ki Resulüllah (s.a.v.), arka taraftan ge­lip kafamı tutmuş, kendisine baktığımda gülüyordu ve “Ey Enes-cik, sana emrettiğim yere gittin mi ” diye sordu. Ben de “Evet gidi­yorum Ya Resulüllah” diye cevap verdim.”

Bunun üzerine Resulüllah (s.a.v.)´in hizmetkarı Enes, kendisi­ne emredilen işi yapmak üzere yoluna devam edip gitti. [2]

Peygamber efendimizin nübüvvet haberleri arasında şüphesiz bu haber, küçük görünmektedir. Ama mana bakımından büyük­tür. Bu haberde Peygamber efendimizin müsamahakarlığı ve ah­laki yüceliği görünmektedir.

1. Kendisine karşı inatçılık eden hizmetçisini affedip asiliğini müsamahayla karşılamıştır. Zahiren emrini reddeden Enes´i kı­namamış ve azarlamamıştır. Bu asiliği nedeniyle onu sorgulama-mış, bilakis onu kendi takdiriyle başbaşa bırakmıştır. Bu işi kendi rızasıyla yapmasını beklemiştir.

2. Güzel af ve müsamahakarlığının, Enes´in gönlünde ne gibi sonuçlar doğurduğunu öğrenmek için, Enes´in peşine düşerek onu izlemiştir. Müsamaha ve toleransı ile Peygamber Efendimiz gö­nülleri bir güneş gibi aydınlatmıştır. İnsanları zorlamadan, sıkış­tırmadan öfke ve gazapla kalplerini kilitlemeden, onlara kardeş­çe davranmıştır.

3. Emrine karşı gelen Enes´e öfkelenmemekle yetinmemiş, ay­nı zamanda kendisiyle şakalaşmış ve kafasını avucuyla tutmuş; sonra da şakalaşarak ey “Enescik” diye seslenmiştir. “Enescik” di­yerek onu nazlandırmak istemiştir. Halbuki Enes kendisine karşı gelmiş ve buyruğunu reddetmişti.

Sonra da müsamaha ve affın; zahiri davranışlardan yola çıka­rak sorguya çekilmekten vazgeçmenin zaferini ilan edercesine şöy­le demiş:” Sana emrettiğim yere gittin mi ”

Bu nübüvvetin olgunluğunu ve yolunu kaybedip ürkmüş nefis­leri hakka davet eden peygamberi ahlakın yüceliğidir. Görüldüğü gibi af ve müsamaha ile insanlara yaklaşarak ünsiyet peyda etmiş­tir.

Yine aynı Enes şöyle diyor: “Peygamber Efendimizle birlikte yolda yürümekteydim. Üzerinde kaba astarlı bir aba vardı. Arabi-nin biri onu yakalayarak abasının ucunu tutup şiddetle çekti. Ara­bi abasını çekmekte iken ben Resulüllah´ın omuzuna baktım. Aba­nın yaka kısmı omuzunu kızartmıştı. Sonra Arabi şöyle dedi: “Ey Muhammedi Adamlarına emret de senin yanında bulunan Al­lah ´m malından bana versinler.” Peygamber Efendimiz arabiye dönüp gülmeye başladı. Sonra da ona yardımda bulunmaları içiı ilgililere emir verdi.”

Peygamber efendimizin bu af ve müsamahakarlığı bi´setinden önce de vardı. Şahsına şiddetli eziyet verdikleri zaman da böyle davranırdı. Kureyş´in şiddetli baskı ve eziyetlerine karşı yumuşak sözlerle karşılık verirdi. Eziyete karşı müsamahakarlıkla karşılık­ta bulunurdu. Bu hali ile Cenab-ı Allah onun vasıtasıyla dilediği kullarını hidayete erdiriyordu. Eğer af ve müsamahakarlığı esas olmasaydı, Lut peygamberin dilediği gibi kavmine bela ve musibet gelmesini Allah´tan isterdi. Nuh (a.s.) rabbine şöyle niyazda bulun­muştu:

“Rabbim, yeryüzünde kafirlerden tek kişi bırakma. Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar ve yalnız ahlaksız ve nankör (insanlar) doğururlar.” {Nuh 26-27)

Fakat Cenab-ı Allah peygamberlerin bazısını bazısına üstün kılmıştır. Her ümmetin bir peygamberi vardır. Bu peygamberlerin ahlakı, ümmetini hidayete ve doğruluğa iletmeye elverişli bir ah­lak olmalıdır.

Rivayet olunduğuna göre Kureyşliler peygamber efendimizi ya­lanlayıp ona aşın derecede eziyet verdiklerinde Taife giderek Sa-kif kabilesine sığınmıştı. Fakat Sakif kabilesinin Önde gelen adamlan, ayak takımlarını kışkırtarak Peygamber efendimize saldırt-mışlardı. O esnada Cebrail (a.s.) gelerek kendisine şöyle demişti: “Doğrusu Cenab-ı Allah kavminin sana karşı cephe alışını ve sana kötülükle mukabelede bulunuşunu görüp işitmiştir. Bunun için de dağların meleğine, senin emrine girmesi için buyruk vermiştir.”

Bunun üzerine dağların meleği Peygamber efendimize seslene­rek: “Dilediğin gibi bana emir ver, dilersen Ahşebeyn (Mekke-i Mü-kerreme´yi çevreleyen iki dağ) dağlarını kaldırır, bu kavmin üzeri­ne bırakırım”

Ali cenab ve müsamahakar Peygamberimiz Cenab-ı Allah´a şöyle dua etmiştir: “Allah´ım milletimi bağışla. Çünkü onlar bil­miyorlar. ”

îbn El-Münkedir´in anlattığına göre Cebrail (a.s.), Peygamber (sav)´e şöyle demiştir: “Doğrusu yüce Allah göklerle yere ve dağla­ra, sana itaat etmeleri için emir vermiştir.”

Peygamber efendimiz: “Belki Cenab-ı Allah tevbelerini kabul eder umuduyla onlara beddua etmeyi erteleyeceğim” demişti.

Peygamber efendimizin af ve Özverisi, kendisine eziyet eden, kendisiyle savaşan, her türlü baskı ve işkence yöntemini kullanan ve çeşitli tuzaklar kuran kavmini affederken görülmüştür. Zalim ve işkenceci kavmine karşı kuvvetli bir zafer elde ettiğinde onları bağışlamıştı. Cenab-ı Allah´ın başarılı kılması sonunda Mekke-i Mükerreme´yi fethettiğinde Kureyş topluluğuna seslenmişti. Kendileri muzaffer olsalardı, şahsına ve müminlere karşı neler yapacaklarını düşünmemiş, aksine kendisi gibi yüce bir şahsiye­tin onlara nasıl davranması gerektiğini ve gönüllerini hoş tutup kalplerindeki kini gidermek için nasıl muamelede bulunmasının icab ettiğini düşünmüştü. Bu düşünce içinde yeri gelmiş bir dost­luk havasına bürünerek onlara şöyle demişti: “Size ne yapacağımı sanıyorsunuz ” Onlar da: “Şerefli ve alicenap bir kardeş şerefli ve alicenap kardeş oğlu! Senden sadece hayır yapacağını bekliyoruz” demişlerdi. Bunun üzerine kendisi de şöyle demişti: “Kardeşim Yusuf un, kardeşlerine dediğini size söylüyorum: Bugün size kı­nama yok, Allah sizi bağışlar; o merhametlilerin merhametlisi-dir! Gidin bakalım artık serbestsiniz.”

Islamiyette yeni bir dönemi karşılamak için bu sözüyle gönül-lerdeki kin ve düşmanlıkları sona erdirmiş, düşmanca duyguları kulak ardı etmişti.

Hak yoluna davet eden kimsenin, nefsini iki şeyden arındırma­sı gerekir:

1. Daha önceleri insanların kendisine yaptıları eziyetlerden haksızlık ve kötülüklerden doğan acı ve kederleri kalbinden çıka­rıp atmalıdır. Onlara kötülükle mukabelede bulunmamalı, kal­bini intikam duygularıyla doldurmamalıdır. Haklı da olsa, elden alınmış bir hakkı geri almak için de olsa, öc alma duygusunu gön­lüne yerleştirmemelidir. Bunun çaresi de, insanın geçmişteki kö­tülükleri unutması ve düşmanlarına müsamahayla karşılık ver­mesidir. Unutmanın yegane yolu budur. Geçmişteki kötülükleri affetmek, kurtuluşa davet eden, hakka çağıran kimseyi güçlendi­rir.

2. Hak davetçisi bencillikten uzak durmalı, kendini düşünme­melidir. Bu da başkalarını kendi şahsına tercih etmesini gerekti­rir. Davetini yaptığı inanç uğruna kendini feda etmesini icap et­tirir. Bencillikten kalbi temizlemek, ancak batıla yol açmayacak şekilde haklardan feragat etmek ve başkalarının hukukuna bo­yun eğmekle mümkün olur. Bunu yaparken de umumun hakkını savunmaktan vazgeçilmemelidir. Davetçi, kendi kişisel hakkını unutur, hatta şahsıyla ilgili hakları önemsemeyip ihmal eder, ama umumun hukukunu çiğnetmez. Davetinin icaplarını gözardı etmez. Umumun haklarını korumaya kendini verebilmek için, kendi haklarından fedakarlık edip özveride bulunur.

Hak davetçisinin ve insanlar arasında haktan yana olan kim­selerin bu nitelikte olması gerektiğine göre, alemlerin rabbi tara­fından elçi olarak gönderilen şahsın nasıl olması gerekir O kendi hukukunu unutur, şahsına yapılan tecavüzleri bağışlar, ama in­sanların hukukunu hatırında tutardı. Umumun haklarının bir bölümünün dahi çiğnenmesine müsaade etmezdi. Müminlerin annesi Aişe (r.a.), Peygamber efendimizin vasıflarını anlatırken şöyle demiştir: “Kötü söz söylemez, kaba davranmaz, gürültü çı­karmaz, çarşı pazarlarda bağırıp çağırmazdı. Kötülüğe kötülükle mukabelede bulunmaz, bilakis affedip bağışlardı.”

Özetle Peygamber efendimiz hep hayrı taşımıştır. Nefsini, baş­kalarına tecavüzde bulunmaya yönelten şeylerden uzak tutardı. Hep faydalı olmuştu. Allah rızası için olmadıkça, kimseye karşı tiksintisini belirtmez, öfkelenmez ve buğz etmezdi.

——————————————————————————–

[1] İbn Kesir, el-Bidaye Ve´n-Nihaye, c. 6, s, 38.

[2] İbn Kesir, el-Bidaye Ve´n-Nihaye, c. 6, s, 38.

Hayası

Haya, insanın sahip olduğu manevi bir sıfattır. Eseri insanın davranış ve eylemlerinde görülür. Hayâlı kişi, insanların nefreti­ni mucib davranışlarda bulunmaz. Alışkın olmadıkları işleri yapmaz. Fazilete aykırı hareketlerde bulunmaz ve kötü sözler söylemez. Rezilce işleri alenen yapmaz; insanların kabulle karşı­lamadıkları işlere girişmez. Günaha sebep olmadıkça toplumun gönlünü hoş edecek işlerde bulunur.

Şunu da belirtelim ki haya ile karıştırılan veya ilk görüldüğü anda haya ile çeliştiği zannedilen başka bir sıfat da vardır. Bazı kimseler hayanın nefsi zaafîyet olduğunu ve haya nedeniyle sus­manın bir nevi riya ve gösteriş olduğunu zannetmişlerdir ki, bu yanlıştır. Çünkü gerçek haya zaaf değildir. Zaaftan da kaynak­lanmaz. Aksine olgunluktan kaynaklanır. Çünkü hayâlı kimse, ancak olgun ve kamil davranışlarda bulunarak insanlara görün­mek ister. Yine asıl itibarıyla rezil işlerin kendisinden çıkmama­sına özen gösterir. Bu, bir zaaf değildir. Aksine toplumu çözüntü ve sosyal bağlardan kopup, insani rabıtalarla ilişkiyi kesme nok­tasına getirecek olan kirlerden ve pisliklerden arındırmaktır.

Cesaret ile haya bir arada bulunurlar. Hatta bunların bir ara­da bulunması, kişinin olgunluğun zirvesine ulaştığını gösterir. Yeri gelince hak sözü söylemek, haya ile uyum sağlar. Hak sözü gerektiğinde söylemeyip sükut ile geçiştirmek, haya sayılmaz. Bi­lakis bu, boyun eğmektir. Haya, faziletleri korumaktır. Rezillikle­rin ortaya çıkmaması için gerekli baskıyı yapmaktır. Hayanın, doğru sözü ve hakkı söyleme hususunda cesarete etkisi olduğuna göre o, hakka davet edici kimseyi, şiddete başvurmadan yumu­şaklıkla konuşmaya yöneltir. Bu, sertçe konuşmaktan daha uy­gun ve daha tesirlidir. İnsanları doğru yola daha çok iletir. Eğer hak, yüksek sesle ve alenen konuşmayı gerektiriyorsa, bu kuvvet vasfını alır ki, haya buna engel değildir.

Hiç kimse, hayanın riya ve gösteriş olduğunu zannetmesin. Haya, sadece hakkı söylemeyi gerektirir. Hakkı örtbas etmemeyi icap ettirir. Batıla göz yummayı gerektirmez. Haya, sahibini hak­kı öne sürme imkamna eriştirir. Böyleleri işi sağlamca ele alarak hakkı savunurlar. Fakat davalarım, kabalığa yönelmeden, yumu­şak bir üslupla dile getirirler.

Kadi İyaz, “Şifa” adlı eserinde hayanın açıklamasını yaparken şöyle der

“Haya ve kötülükleri görmeme sıfatına gelince, şunu deriz ki: Haya, insamn yüzünü örten bir perdedir. Hoşlanılmayan bir iş ya­pıldığında bu duygu belirir. Ya da yapılmaması yapılmasından daha hayırlı olan bir durumla karşılaşıldığında bu duygu belirir. Kötülükleri görmeme vasfına gelince bu, insanın kendi tabiatı icabı olarak hoşlanmadığı şeyleri görmezden gelmesi demektir. Peygamber (s.a.v.) efendimiz insanların en hayâlısı idi. Onların bilinmemesi gereken taraflarını görmezden gelirdi. Yüce Allah buyurmuştur ki: “Bu (hareketiniz) Peygambere eziyet ediyor. Fa­kat o (size bunu söylemekten) utanıyordu. Amma Allah hak (ki söylemek)ten utanmaz .” (Ahzap53)

Ebu Said El Hudri (r.a.)´den rivayet:

“Resulüllah (s.a.v.), örtüsü içindeki bakire kızdan daha hayâlı idi.” [1]

Peygamber efendimizin hayası, genel hal ve hareketlerinde gö­rülürdü. Bütün davranış ve hareketlerinde hayâlı olduğunu is­patlayan bazı davranışlarını örnek göstereceğiz:

a. Fazla cömert olduğundan dolayı bazı sahabileri onun evine giderek yemek yerler, sonra da konuşmaya dalarlardı. Bu da Pey­gamber (s.a.v.) efendimize eziyet veriyor, onu rahatsız ediyordu. Evi içinde ızdırap çekiyordu. Aynı zamanda hane halkı da bu du­rumlardan rahatsız oluyorlardı. Ama kendisi, sahabilerine evden çıkmalarını söylemeye utanıyor, ya da bu hususta onlara herhan­gi bir işaret vermekten çekiniyordu. Nihayet Cenab-ı Allah, bu hususta mü´minleri terbiye etmeyi üstlendi. Resulünü hayatının yasalarına aykırı davranmaktan affedip şöyle buyurdu:

“Ey inananlar, yemeğe çağrılmadan peygamberin evlerine gir­meyin (şayet yemek haricinden size izin verilmiş de girmişseniz) yemek vaktini gözetlemeyin (yemek gelsin diye oturup durmayın). (Yemeğe) davet edildiğiniz zaman girin; yemeği yiyince dağdın. (Birbirinizle veya ev halkıyla) söze dalmayın. Çünkü bu (hareketi­niz) Peygambere eziyet ediyor. Fakat o (size bunu söylemekten)-utanıyordu. Ama Allah, hak(kı sÖylemek)ten utanmaz. Onlardan, (yani peygamberin hanımlarından) birşey istediğiniz zaman per­de arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temizdir. Sizin, Allah´ın Resulüne eziyet etmeniz ve kendisinden sonra onun eşlerini nikahlamanız asla ola­maz. ” (Ahzap 53)

b. Onun hayâlı davranışlarından biri de şöyleydi: Bir hakkın zayi edilmesi durumunda haksızı karşısına almazdı. Bilakis bir kimsenin, hoşlanmadığı bir işi yaptığını haber aldığında onu karşısına alıp da niçin şer1 an caiz olmayan bu işi yaptın demez, ancak şu yolu izlerdi: Topluma hitap ederek şöyle derdi: “Bazı kimselere ne oluyor ki şöyle yapıyorlar, veya böyle diyorlar .” Bu hi­taptan sonra halkın umumunu, hoşlanmadığı o işi yapmaktan sa-kındırırdı. Ama duyduğu o kötü fiili işleyen kimsenin adından söz etmezdi. Çok hayâlı olduğundan dolayı umumi olarak yasaktan bahseder, yasaklanmış bir davranışta bulunan kimsenin ismini açıklamazdı. Protestosunu kapsamlı ve genele yöneltirdi. İsten­meyen bir davranışta bulunması muhtemel herkese genel hitapta bulunurdu. Şunu da belirtelim ki işlenen çirkin fiil, şahsını ilgi­lendirdiğinde kimseyi kmamazdı. Protestosunu, sadece suç işle­yen kişiye yöneltmeden genel ifadelerle yapardı. Bütün bunlarla birlikte o, her işini hikmetlice yapardı. Çünkü suç işleyen kimseyi karşısına alıp onu kınayacak olsaydı, suçlu eziklik duyar ve peri­şan olurdu. Belki de suçluyu defalarca kınamak ve ayıplamak, onun, suçu tekrarlamasına ve sürekli suç işlemesine neden olur­du. Ayrıca suçluyu azarlayıp rezil etmek, ona karşı şeytana yar­dımcı olmak demekti. Nitekim Peygamber (s.a.v.) efendimiz, içki içen bir kimseyi cezalandıran sahabilerin, suçluya “Allah seni re­zil etsin” dediklerini duyduğunda şöyle demişti: “Suçluya karşı şeytana yardım etmeyin!”

c. Peygamber efendimiz nadir görülen suçlardan birinin işlen­diğini haber aldığında, suçluyu karşısına alıp onu suçtan sakın-dırmazdı. Aksine, onu engellemeleri için ashabına teşvikte bulu­nurdu. Bir defasında, üzerinde safran beyazıyla boyalı süslü ve bakanların gözlerini kamaştıran bir elbiseyi giymiş olan biri yanı­na geldi. Elbisenin olgun kimselere yakışmayan bir giysi olduğu­nu gördüğü halde onu, bu elbiseyi giymekten alıkoymamıştı. An­cak adam yanından çıkıp gittikten sonra, sahabilerin bazılarına, onu bu elbiseyi giymekten men etmelerini emretmişti. Çünkü Peygamber efendimizin o adamı, söz konusu elbiseyi giymekten menetmesine öncelikle hayası mani olmuştu. İkinci olarak da yaptığı kötü işi ilan etmenin adama ağır geleceğini hissettiğinden onu uyarmamıştı. Üçüncü olarak da o elbiseyi giymekten sakın-dırmakla, adamın toplum içinde eziklik duyacağını düşünmüştü. Bu nedenle bu adamı kendisi men etmemiş, sakındırmaları için sahabilerini görevlendirmişti.

d. Peygamber efendimizin hayâlı ve insanlara karşı latif, se­vecen olduğunu gösteren davranışlarından biri de şu idi: Bir adamla karşılaşıp konuştuğunda profilden değil, vücudunun ta­mamı ile yönelerek konuşurdu. Adam sözünü bitirmeden ve çekip gitmeden kendisi gitmezdi.

Peygamber efendimizin hizmetçisi Enes (r.a.)´den rivayet olunduğuna göre Peygamber efendimiz, biriyle karşılaştığında, muhatabının konuşmasını bitirmesinden önce kimse ayrılmazdı.

Yine Enes´in rivayet ettiğine göre bir şahıs kendisiyle tokalaş-tığı veya kendisi başka biriyle tokalaştığı zaman karşı taraftaki şahıs elini çekmeden kendisi çekmezdi. Adamın biri kendisine sır vermek istediği zaman eğilir, kulağını onun ağzına yaklaştırırdı. Adam konuştuğu süre içinde başını eğik tutardı.

Biri çıkıp da diyebilir ki: Peygamber efendimizin hayası ve in­sani nitelikleri davetini yapma hususunda kendisine kolaylık sağlamış mıdır Yoksa bu nitelikleri şahsi bir özelliği olup hak da­veti ve risalet tebliği ile bir ilgili yoktu, denilebilir mi

Buna cevaben deıiz ki: Davetçinin ahlakı, insanları yapılan da­vetin alanına çeker. Eğer davetçi kötü huylu, kavgacı ve gürültü­cü olursa, insanlar kendisinden nefret ederler. Davetine de icabet etmezler. Ancak davetin rengiyle değil de özüyle ilgilenen yalın hak aşıkları, bu gibi şeylere aldırmayarak davetine icabet ederler.

Güzel ahlak, kişioğlunun ilgisini çektiğine ve onu doğruluğa yönelttiğine göre ruhsal ilginin konusu olan ahlakın en güçlü yan­sıması en güçlü ahlaktır. Haya, sahibini öyle erdemli kılar ki, ho­şa gitmeyen şeylerle insanların karşısına çıkmaz. Aksine alışkın oldukları şeylerle karşılarına çıkar ki, bilinçaltı bir tepkiye yol aç­masınlar ve haktan uzaklaşmasmlar. Eğer davetçi kaba davranıp sert ve kötü konuşursa, davetine köstek olur. Ondaki istiskal ve ağırdan alma, davetinin reddedilmesine neden olur. Haya ile bir­likte yumuşak huyluluğun olması, zaaftan değildir. Bu bilakis in­sanın hak üzerindeki kuvvetinden kaynaklanır. Bu niteliklere sa­hip olan kimselerin davetleri kolayca mesafe kateder ve insanla­rın gönüllerinde yer tutar. Peygamber efendimizin evsafım anlatan Ebu Talib oğlu Ali (r.a.), şöyle demiştir: “Peygamber efendi­miz insanların en geniş yüreklisi idi. En doğru lehçeyi konuşandı. Yumuşak huylu ve güzel geçindi idi.”

Peygamber efendimizde güzel ahlak ile hayanın ve hakka tu­tunmanın bir arada bulunması, onu, insanları hak hususunda güzellikle uyarmaktan alıkoymamıştır. Bu sayede o, kalplere nü­fuz etmiş ve amacına ulaşmıştır.

Onunla bir arada yaşamış olan sahabilerden Ibn Cübeyr, onda haya, terbiye ve hoş sohbetin bir arada bulunduğunu isbatlayan bir kıssa nakletmektedir. Şöyle ki: “Resulüllah (s.a.v.)´le birlikte ´Merrüzzahr´ denilen yere vardık. Ben bahçemden çıkmıştım. Bir de baktım ki, kadınlar toplanmış, sohbet ediyorlar. Hoşuma gitti­ler. Eve döndüm. Dolaptan süslü bir elbise çıkarıp giydim. Sonra da kadınların yanına varıp oturdum. O esnada Resulüllah (s.a. v.) de kubbesinden (evinden) çıkıp yanıma geldi ve ey Ebu Ab-dillah, ne diye kadınların yanında oturuyorsun diye sordu ve çe­kip gitti. Ben de peşine düşüp dedim ki: Ya Resulüllah, benim ser­keşlik edip kaçan bir devem var, ona bir bağ arıyorum.”

Ben böyle dedikten sonra Resulüllah (s.a.v.) çekip yoluna gitti. Ben de peşine düştüm. Nihayet abasını çıkarıp helaya girdi. Def-i hacette bulunduktan sonra çıkıp abdest aldı ve yanıma geldi. Ba­na “Ey Eba Abdillah! Serkeşlik eden deveni ne yaptın ” dedi Son­ra birbirimizden ayrılarak yolumuza gittik. Daha sonra nerede karşılaşırsak bana mutlaka şöyle derdi: “Selam sana ey Eba Ab­dillah! Serkeşlik edip kaçan deven ne yaptı ”

Ben acele ile Medine´ye gittim. Fakat mescidden ve Resulül-lah´ın yanında oturmaktan uzak durdum. Uzun bir süre sonra mescidin tenhalaşacağı saati gözledim. Mescid tenhalaşınca içeri girip namaz kılmaya başladım. O esnada Resulüllah (s.a.v.) evi­nin odalarından birinden çıkıp bana doğru geldi, iki kısa rekat namaz kıldıktan sonra yanıma gelip oturdu. Ben de yanımdan kalkıp gider ve beni bırakır umuduyla namazı uzattıkça uzattım. Peygamber efendimiz bu durumu görünce şöyle dedi: “Ey Eba Ab­dillah! Sen namazı dilediğin kadar uzat, sen buradan gitmedikçe ben buradan gidecek değilim.” Ben kendi kendime dedim ki: “Al­lah´a andolsun ki Resulüllah (s.a.v.) den özür dileyecek ve onun gönlünü serinleteceğim.” Namazı tamamladıktan sonra peygam­ber efendimiz bana şöyle dedi: “Selam sana ey Eba Abdillah! Ser­keşlik eden deven ne yaptı ”

Ben de dedim ki: “Ey Allah´ın Resulü! Seni hak din ile gönderen Allah´a yemin olsun ki, ben müslüman olduğumdan beri devem serkeşlik edip kaçmamıştır.” Bunun üzerine Resulüllah (s.a.v.) iki ya da üç kez bana: “Allah sana rahmet etsin” dedi ve ondan sonra da artık bana takılmadı.[2]

Değerli okuyucu Peygamber efendimizin, sahabelerini kötü söz söylemeden haya çemberinin ve Muhammedi hidayetin dışına çıkmada nasıl terbiye ettiğini görüyor musun Bir adamın kadın­larla bir arada oturduğunu, onlardan hoşlandığını ve onların ho­şuna gitmek için de güzel giysiler giyindiğini görüyor; kadınlar arasında niçin oturduğunu soruyor, o da cevap verirken yalan söy­lüyor. Bu adam iki hata işlemiş oluyor:

1. Kadınlar arasında oturan adam haya perdesini parçalıyor ve onların arasına giriyor.

2. Sonra da orada oturmasına gerekçe olarak da aslı olmayan birşey söylüyor.

Peygamber efendimiz ona sürekli bir biçimde niçin oturduğu­nu soruyor ve bu sorusunu ısrarla tekrar ediyordu. Çünkü daha ilk anda kendisine verdiği cevapta yalan bulunduğu vehmine ka­pılmıştı. Adamın gerçeği söylemediğini sezinlemişti. Bu nedenle mezkur soruyu tekrarlamıştı. Adamın tevbe ve istiğfarda bulun­masını sağlamak için bu soruyu defalarca ona yöneltmişti. Ayrıca söylediği yalandan ötürü de af ve mağfiret dilemesi için şakavari bir halde anılan soruyu ısrarla yöneltmişti. Mizahi bir üslupla yö­nelttiği bu soruyla aslında onu kınamayı amaçlamıştı. Nihayet adam, işlediği günahı ikrar etmiş, Peygamber efendimize karşı yalan söylediğini itiraf etmişti. İtiraf da tevbe kapılarının ilkidir. Adamın, peygamber efendimizle karşılaşmaktan kaçması da, onun işlediği günahtan ötürü pişman olduğunu göstermektedir.

——————————————————————————–

[1] Kadi Iyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 68.

[2] İbn Cevzi, el-Vefa bi Ahbaril Mustafa, c. 3, s. 449.

Cömertliği

Kendisiyle gururlanma ve övünme amacı güdülmezse cömert­lik, elbette ki hayır kapılarından biri olur. Cömert kişi, ihtiyaç sa­hiplerine yaptığı iyilik ve bağışları başa kakmaz. Yardım dileye­nin yardımına, muhtacın ihtiyacına koşar. Allah katındaki sevabı umarak sadaka verir. Bu yaptığı iyiliklere karşılık olarak da in­sanlardan karşılık ve şükran beslemez. Böyle olunca da cömert­lik, toplumsal yönü olan güzel bir ahlak olmaktadır. Toplum bi­reyleri arasında sevgi bağlarını tesis etmektedir. Hikmet sahiple­ri, faziletin hikmet, cesaret, iffet ve cömertlikten ibaret dört şey olduğunu söylemişlerdir. Cömertlik, umumi bir erdem olup ancak kendi şahsı üzerinde toplumun haklarını hisseden kimselerde gö­rülür.

Peygamber efendimiz cömertti. Elinde bulunan şeyi kendisi muhtaç olsa bile başkasına verirdi. Mü´minlere, kendileri muhtaç olsalar bile, başkalarım kendi nefislerine tercih etmelerini öğret­mişti.

Peygamber efendimizin cönıertliğiyle ilgili olarak İbn Abbas´ın şöyle dediği rivayet edilir: “Hayıryapma hususunda Peygamber efendimiz insanların en cömerdi idi. Özellikle Ramazan ayında, oldukça cömert davranırdı. Cebrail kendisiyle buluştuğunda Pey­gamber efendimiz, esen rüzgardan daha çok cömert davranırdı.” Cömertlik onun ayrılmaz bir vasfı idi. Cömertliği hep yukarıya doğru yükselir, asla alçalmazdı. Cömertlik derecesi Ramazan ayında daha da artardı. Özellikle Cebrail´in kendisiyle Kur´an müzakere ettiği Ramazan´ın son on gününde cömertlik derecesi daha da yükselirdi. Bi´setinden önce de cömertlik ahlakıyla ah-laklanmıştı. Nitekim bu ahlakı ve bu vasfı bi´setinden sonra da de­vam etmişti. Sahip olduğu bütün niteliklerin olumlu yanları art­mıştı. Hatice (r.a.), ona şöyle demişti: “Sen muhtacı kalkındırır, yoksulu kazandırırsın.”

“Eş-Şifa” adlı kitapta şöyle bir olay nakledilmektedir: “Pey­gamber efendimiz, Hevazin kabilesine esirlerini iade etmişti. Esirler altı bin civarındaydı. Abbas, kendisine taşınamayacak ka­dar çok altın vermişti. Abbas´a doksan bin dirhem fidye yükünü yüklemişti. Bu fidyeler bir hasırın üzerine bırakılmış, sonra da Peygamber efendimiz onları müsiümanlara dağıtmıştı.” Peygam­ber efendimiz, son derece cömert olduğundan dolayı kendisine ge­tirilen ganimetleri müsiümanlara dağıtırdı. Şahsı için fazla bir-şey ayırmaz, kendisine yetecek kadarını alırdı. İhtiyaç içinde bu­lunan hiçbir kimsenin isteğini geri çevirmez, cömertliğiyle onun ihtiyacım karşılardı. Bütün varını bu uğurda feda etmekten çe­kinmezdi. Başkalarının ihtiyacını vermek için borç altına girerdi.

İhtiyaç sahiplerinin taleplerini karşılamak için mevcut malı yok­sa, borç altına girerdi. Adamın biri, bir ihtiyacını gidermesi için kendisinden bir miktar mal istemişti. Ona “Yanımda birşey yok­tur. Ancak benim namıma gidip başkasından birşeyler satın al. Alacaklı yanıma geldiğinde hakkını öderim” demişti.

Hz. Ömer, Peygamber efendimizin, yanında verecek bir malı bulunmadığı zaman ihtiyaç sahiplerinin borçlarını üstlendiğini görmüş ve ona “Ya Resulullah böyle yapmaya Allah seni mecbur etmemiştir. Gücünü aşan işleri yapmakla yükümlü değilsin ” de­mişti. Rasulüllab, arkadaşı ve veziri Ömer el-Faruk´un böyle de­yişinden hoşlanmamıştı. Çünkü o, Cenab-ı Allah´ın kendisine verdiği fıtrat ve karekteri ile kendinin arasına başkalarının gir­mesini istemiyordu. Çünkü o bu seciye ve karekteri ile diğer ke­rem ve cömertlik sahiplerinin üstüne yükselmişti. Hz. Ömer´in, peygamber efendimize böyle dediğini gören Ensardan bir adam şöyle demişti: “Ya rasulüllah! Allah yolunda malımı harca. Arşın sahibinin senin malını azaltacağından korkma.” Adamın bu söz­leri üzerine Peygamber efendimiz, önce yüzünü ekşitmiş, bilaha­re tebessüm etmişti. Yüzünü astıktan sonra güler yüzle adama dönerek: “Ben zaten böyle yapmakla emrolunmuşum ” demişti. Bu haberi “Tirmizi” rivayet etmiştir.

Cömertliği, rabbine aşırı derecede güvenmesinden kaynakla­nıyordu. Sebeplere sarılmakla birlikte rabbine karşı aşırı bir gü­ven duygusu beslemekteydi. Ayrıca insanları kendine tercih edi­yor, bu nedenle cömert davranıyordu. Muhtaç gördüğü herhangi bir kişinin ihtiyacını gidermek için kendini zorluyordu. Onun cö­mertliği yalın cömertlik türünden değil bir nevi yükümlülük tü-ründendi. O, kendini cömert davranmaya mecbur hissediyordu. Davranışlarıyla, sözünü doğrulayan peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Her kim mal bırakırsa mirasçılarına bırakmıştır. Her kim ço­luk çocuk bırakırsa, bana aittir ve onlar benim sorumluluğumda-dır.”

İnsanların malları kendilerine aittir. Ancak vermekle yüküm­lü oldukları zekatları, kendilerine ait değil de yoksullara aittir. Kendi geçimlerini sağlayamayanlar, peygamberin bakım ve so­rumluluğu altındaydılar. O yalnız basma onların yüklerini omuz-luyordu. Çünkü yoksullar Allah´ın bakıp geçindirdiği kimselerdir.

Resulullah da onların yüklerini omuzunda taşıyordu. Hizmetçisi Enes bin Malik, şöyle demiştir: “Resulullah hiç bir şeyi saklayıp biriktirmezdi”

Ebu Hüreyre´den rivayet edildiğine göre adamın biri Peygam­ber efendimizin yanına gelerek ondan bir şeyler istedi. Peygam­ber efendimizin yanında ona verecek bir şeyi yoktu. Bunun için de başkasından borç alarak o yoksula verdi.

Peygamber efendimizin cömertliği gittikçe artıyordu. Öyle ki isteyen kimseye elbisesini çıkarıp verdiği de olmuştur. Tabara-ni´nin ibn Ömer´den rivayet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) efen­dimiz, elbiseci bir adam görmüş ondan 4 dirheme bir gömlek satın almıştı. Gömleği giyip dükkanın dışına çıktıktan sonra Ensardan bir adamla karşılaşmıştı. Adam: “Ya Rasulüllah bana bir gömlek giydir de Allah sana cennet giysilerinden birini giydirsin” dedi. Adamın bu isteği üzerine Peygamber efendimiz gömleğini çıkarıp ona giydirdi. Sonra dükkan sahibine dönerek, ondan 4 dirheme bir gömlek daha satın aldı. Yanında 2 dirhemi kalmıştı. Azıcık yü­rüdükten sonra yol kenarında bir cariyenin ağlamakta olduğunu gördü. Ona: “Niçin ağlıyorsun ” diye sorunca cariye şöyle dedi: “Ya Rasulüllah! Sahiplerim bana un satın almam için 2 dirhem para verdi. Fakat paraları kaybettim. Cariyenin ağlayışına daya­namayan Peygamber efendimiz yanında kalan 2 dirhemi çıkarıp ona verdi ve yoluna devam etti. Fakat cariyenin ağlamaya devam ettiğini görünce onu yanına çağırdı ve “Niçin ağlıyorsun İşte 2 dirhemi de benden aldın ” diye sordu. Cariye: “Sahiplerimin beni dövmelerinden korkuyorum” deyince Peygamber efendimiz onu yanına alarak sahiplerine götürdü. Selam verdi. İçeridekiler sesi­ni tanıdılar. Sonra gelip, “Anamız babamız sana feda olsun Ya Ra­sulüllah, seni buraya kadar yorup getiren sebep nedir ” diye sor­dular. Peygamber efendimiz, “Şu cariyeyi döveceğinizden kork­tum da buraya kadar geldim” deyince sahibi “Artık o Allah rızası için serbesttir. Onu alıp götürebilirsin” dedi. Bunun üzerine Pey­gamber efendimiz de onlara hayır ve cenneti müjdeledi.

Peygamber efendimizin yanında 10 bereketli dirhem vardı. Bu dirhemlerin bereketli olduklarım Peygamber efendimiz şöyle ifa­de buyurmuştu: “Cenab-ı Allah 10 dirheme bereket kattı. Onun Peygamberine ve Ensardan bir adama birer gömlek giydirdi. Ve bir cariyeyi de hürriyetine kavuşturdu. Kendi kudreti ile bizi rızıklandıran Allah´a hamdederim” [1]

Peygamber (s.a.v.) efendimiz malını Allah yolunda harcar, in­sanları da mallarım bu uğurda harcamaya teşvik ederdi. Cömert idi. Kendisine rızkım Cenâb-ı Allah´ın vereceğine sonsuz güveni olduğundan dolayı cömert davranırdı. Bilal´a şöyle derdi: “Ey Bi­lal malını Allah yolunda harca, arşın sahibinin, senin malın, azaltacağından korkma”

Bir hadis-i şerifinde de şöyle buyurmuştur: “Her sabah iki me­lek yeryüzüne iner. Bunlardan biri şöyle der: “Allah´ım malını se­nin yolunda harcayana zenginlik ver.” Diğeri de şöyle der: “Al­lah´ım cimrilik edenin malını zayi et.”

Peygamber efendimizin bu cömertliği sadece risaletle görev­lendirilmesinden sonra olmamıştır. Risaletle görevlendirilmesin­den sonra cömert olduğu gibi daha önceleri de cömert idi. Bu konu­da ibn Kesir şöyle der: “Peygamber efendimiz bi´setten önce de sonra da; hicretten önce de sonra da yoksulların, öksüzlerin, zayıf­ların ve düşkünlerin sığınağı olmuştur.”

Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v.)´in cömertliği, maldan yüz çeviren, malı istemeyen ya da kendini dünya hayatından soyutla­yan kimsenin cömertliği gibi değildi. O, mal geldiği zaman yüz çe­virmezdi. Bilâkis helal yollardan mal kazanmak arzusundaydı. Kazancında temizlik vardı. Murdarlık yoktu. Ancak zayıflara, ök­süzlere, dullara ve düşkünlere ulaşmak, onların yardımına koş­mak için malı bir vasıta olarak görürdü. Kazancını temiz ve güve­nilir eliyle onlara ulaştırırdı.

Peygamber efendimiz ticaret yoluyla hem kendisi hem de güve­nilir, iffetli ve temiz zevcesi Hatice için kazanç sağlama yolunda, ticari bir muhit olan Mekke´de elde etmiş olduğu çalışma dene­yimlerini kullanıyordu. Kazancı, sadece şahsı ve zevcesi için de­ğil, yoksullara düşkünlere ve zayıflara zevcesiyle birlikte yardım­da bulunmak için elde ediyordu.

İsa Peygamberin maldan uzak durduğu ve zahidane bir hayat yaşadığı rivayet edilir. O, kazanmak için çaba göstermemiş aksi­ne kazançtan kendini soyutlamıştı. Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v.)´e gelince o, hayatla iç içe olmuş, çalışıp çabalamış, ömrünün baharında mal elde etmek için ticaret yapmıştır. Elde ettiği kazancı zayıflara harcamıştır. O bir işçi gibi kendini işe vermiştir. Tabii ki hem İsa´da hem Muhammed´de fazilet ve üstünlükler vardı, ancak Muhammed (s.a.v.)´in zahidliği olumlu idi. Çünkü o mal kazanır, temiz kazanç ile mal elde ederdi. Bu kazancı umuma yarar sağlayan bir kazançtı. Ya ziraatla uğraşır, elde ettiği ürün­lerden yararlanırdı, veya elinin emeğiyle kazanç sağlardı ki, böy­lece toplumsal servetin nemalanmasına katkıda bulunurdu. Ya­hut yeryüzünün hayır ve bereketlerini bir iklimden diğer iklime ticaret vasıtasıyla aktarırdı. Bunda umuma faydalar vardı. Sonra elde etmiş olduğu kazancı, o cömert insanın elinde kalmazdı. Ka­zancı başkalarına da sirayet ettirir, diğer insanları da kendi ka­zancından faydalanırdı. Öyle ise ondaki zahidlik olumlu, emek is­teyen ve faal bir zahidlikti.

——————————————————————————–

[1] ibn Kesir, el-Bıdaye Ve´n-Nihaye, c. 6, s. 65.

Şefkat ve Merhameti

Resulüllah (s.a.v.), şefkatli ve merhametli bir insan olarak va­sıflandırılmıştır. Şefkat ve merhamet, birbirine yakın anlamlar ifade eden iki kelimedir. Cenab-ı Allah, peygamber efendimizin bu vasfıyla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

“Andolsun, içinizden size öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, müminlere şefkatli, mer­hametlidir. ” (Tevbe 128)

“(Ey Muhammed), biz seni ancak alemlere rahmet olarak gön­derdik. ” (Enbiyâ 107)

Bu konuyla ilgili olarak yazdığımız bahislerde de kesin olarak açıkladığımız gibi, rahmetin eserleri genel olur. Peygamber efen­dimiz de buna işarette bulunmuştur. O, insanları rahmete çokça özendirmiştir. Ashabından bazısı şöyle demiştir: “Ey Allah´ın re­sulü! rahmetten çokça bahsediyorsun. Biz de eşlerimize ve çoluk çocuğumuza merhamet ediyoruz.” Bunun üzerine peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: “Benim istediğim bu değildir. Asıl istediğim şey, bütün topluma merhamet etmenizdir .”

Şefkat ile eşanlamlı olan merhamet, özeî bir konumda bulu­nurlar. Peygamber efendimizde bütün topluma ve umuma karşı merhamet duygusu bulunduğu gibi özel bir şefkati de vardı. An­cak bu özel şefkati, umuma olan merhameti ile çelişmediği zamanlar varlığını gösterirdi. Peygamber efendimiz Allah´ın takdir ettiği cezayı (had) gerektiren suçu işleyen zalim ve günahkarlara karşı da şefkat gösterirdi. Bu nedenle Cenâb-ı Allah şu uyarıcı buyruğunu vermişti:

“Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vu­run; Allah´a ve ahiret gününe inanan (insan)lar iseniz Allah´ın dini(ni uyguluma hususu)nda sizi, onlara karşı acıma duygusu tut(up engelle)mesin. Müminlerden bir grup da onlara yapılan azaba şahit olsun.” (Nur2)

Peygamber (s.a.v.) efendimiz çekingen yaratılışlı kimselere merhametle yanaşırdı. Onlara şefkat göstererek dostluk kurar, kendine yakın tutardı. O ürkek ve katı yapıdaki kimseleri kazan­masını bilirdi.

Rivayete göre Arabinin biri Peygamber efendimizin yanma ge­lip ondan bir şeyler istemiş Peygamberimiz de ona vermişti. Sonra da “Sana yeterince ihsanda bulundum mu ” diye sorunca Arabi: “Hayır, pek iyi bir şey vermedin ” demişti. Arabinin böyle demesi­ne öfkelenen müslümanlar kalkıp onu dövmek istemişlerdi. Pey­gamber efendimiz, yerlerinde durmalarını işaret ettikten sonra kalkıp evine gitmiş, o Arabiye bir şeyler daha göndermişti. Sonra gelip, “Şimdi sana yeterince iyilikte bulundum mu ” diye sorunca, Arabi şu karşılığı vermişti: “Evet Allah sana, ailene ve aşiretine hayırla mukabelede bulunsun.” Peygamber efendimiz ona demiş­ti ki: “Daha önce dediğini dedin ve ashabımın gönlünde sana kar­şı kırgınlık meydana geldi. Eğer dilersen şimdi benim yanımda söylediğin sitayişkâr sözlerini onların huzurunda da tekrarla ki, sana karşı kalplerinde meydana gelmiş olan kırgınlık ortadan kalksın.” Arabi, evet diye cevap verdi. Ertesi gün akşam vakti ge­lip Peygamber efendimizin yanına durdu. Peygamber efendimiz şöyle dedi: “Şu Arabi bizim hakkımızda söylediğini söyledi. Biz de ona fazladan ihsanda bulunduk. Bunun üzerine o iyiliğimizden hoşnut oldu.”

Arabi de şöyle karşılık verdi: “Evet. Allah sana, ailene ve aşire­tine hayırla mukabelede bulunsun. ”

Arabinin böyle demesi üzerine Peygamber efendimiz şu açıkla­mada bulundu: “Benimle şu adamın durumu, devesi ürküp kaç­mış olan bir adamın durumuna benzemektedir. Devesini yakala­mak için insanlar peşine düşüp kovalarlar. Kovaladıkça da hayvancağız daha da kaçıp uzaklaşır. Sahibi, takibe koyulmuş olan insanlara seslenerek şöyle der: ´Benimle devemin arasından çı­kın; ben ona sizden daha merhametliyim ve onun durumunu siz­den daha iyi bilmekteyim.´

Adam devesine cepheden yaklaştı ve onu yakalayıp yerdeki süprüntülerin üzerinden kaldırdı. Sonra da yanına getirdi yere çöktürdü yükünü sırtına vurup bağladı sonra da kendisi üzerine binip o insanlara karşı durdu. Ben de eğer bu adamın söylediği sözlerinden ötürü sizinle onu başbaşa bırakmış olsaydım, onu öl­dürürdünüz. Dolayısıyla o da cehenneme giderdi ,” [1]

Bu hadis, Peygamber efendimizin İslâm davetini ve irşadını yaparken hikmetle davrandığını, insanları hak yola iletirken ür­kütmediğini, bilâkis ürkek kimseleri kendine yaklaştırdığını, on­ları cezalandırmadığını, tam aksine hakka yakın kıldığını, helak etmediğini, farklı yapıdaki insanları akıllıca idare ettiğini, şidde­te başvurmadan onları doğru yola yönelttiğini haber vermekte­dir. Bu hadis-i şerifte peygamber efendimizin tam bir şefkate sa­hip olduğunu, bu şefkatinin de gönüllere ilaç olduğunu müşahede etmekteyiz. Şiddet hiçbir zaman için çare değildir. Aksine şiddet, kaba davranarak insanları haktan koparmaya ye uzaklaştırmaya yol açarak; kötülükte ısrar etmeye neden olur. İnsanların kötülük çemberinin dışına çıkmalarına engel olur.

Bütün bu yöntemlerde ilâhi risaleti tebliğin kemal noktası açıklanmaktadır. Yöneticinin, idaresi altında bulunan kimseleri nasıl yöneteceği ve onları hak noktasına nasıl getireceği, onları nasıl himaye edeceği Öğretilmektedir.

Peygamber efendimizin şahsi şefkati, kendisiyle ilişki kuran kimseler tarafından muamelelerinde müşahede edilmiştir. O, eş­lerine, akrabalarına, uzak yakın bütün taallukatma merhamet ve şefkatle davranırdı. Örneğin amcası Abbas, Bedir gazasında esir düştüğünde uyuyamaz olmuştu. Amcasının iniltisini duyduğun­da ağlamaya başlamıştı. Bu meselede birbiriyle çelişen iki durum görülmektedir:

1. Amcası Abbas için elem duymuştu. Çünkü amcası esir düş­müş ve esaretin acılarını tadıyordu. Bundan dolayı ona karşı şid­detli bir şefkat duygusunu hissetmeye başlamıştı. Fazlasıyla üzü­lüyordu.

2. İnsanlar arasında eşit muameleyi gerektiren adalet. Buna göre aynı mucib sebeplerle karşısına çıkan kimselere eşit muame­lede bulunması gerekiyordu. Hem şefkat sebeplerini, hem de ada­letin mucib sebeplerini bir kişinin kendinde bir arada bulundur­ması pek zordur. Ancak bu, Muhammed (s.a.v.) için pek de zor de­ğildi. Peygamber efendimizin hem şefkatli hem de adaletli dav­randığı, kendi damadına yönelik uygulamalarında açıkça görül­müştür. Damadı bir gazada esir düşmüştü. Onu, hürriyetine ka­vuşabilmesi için fidye vermekten affetmemişti. Esirlerini, fidye olmadan serbest bırakmayı kabul etmemişti. Damadı, kendi zevcesi ve Muhammed (s.a.v.)´in kızı Zeyneb´i babasına gönder­mişti. Zeyneb kendi çeyizi olan bir mücevheri, kocasının kurtuluş fidyesi olarak Peygamber efendimize takdim etmişti. Bu mücev­her, Peygamber efendimiz nazarında kadınların en şereflisi ve en kıymetlisi olan Hatice tarafından kızı Zeyneb´e düğün hediyesi olarak verilmişti. Zeyneb, bu mücevheri fidye olarak babasına takdim ederken babasının şefkatli gönlünde merhamet duygu­suyla adalet duygusu karşı karşıya geldi. Onun mübarek kalbi bu duyguların etkisi altında kaldı. Kızına karşı son derece şefkatliy­di. Bu mücevheri görünce, geçmişteki anıları tazelendi. Bu anılar onun nazarında en vefakâr, en kıymetli, en şefkatli, en aziz kadın olan Hatice´ye aitti. Her ne kadar anıları tazelendi, kızına karşı şefkat duygulan kabardıysa da esirler arasında ayrım yapmadan adaleti tatbik etmesi gerekiyordu. İşte bu noktaya gelindiğinde çok zor bir durumla karşılaşmıştı. Duyguları kuvvetlenmiş, kalbi adalet ve şefkat duygularının etkisi altında kalmıştı. Muhammed (s.a.v.) gönlünde tazelenen anıların çokluğundan ve bunlara kar­şı görevini de yerine getirmesi gerektiğinden dolayı ağlamaya başladı. Fidyeler üzerinde hak sahibi olan gazilerle mücahitleri huzuruna çağırdı. Ne yapacağını onlara sordu. Görüşlerini aldı. Kendi görüşünü onlara zorla kabul ettirmek istemiyordu. Netice­de hak sahibi olan mücahitlerle gaziler, fidye olarak takdim edi­len mücevheri sahibesine, yani Zeyneb´e iade etmesini önerdiler.

Bu rivayette Peygamber efendimizin hem babalık şefkatini hem de iyi, temiz, şefkatli ve iffetli zevcesinin anılarını, bunların yanı sıra yapılması gereken adalet görev anlayışını kendinde top­ladığını müşahede etmekteyiz. Şüphesiz ki babalık şefkati görev ile çelişmez. Şefkati en çok insanlara uyguladığı eşitlikte görülmüştür. Kızı Zeyneb´in oğlunun can çekişmekte olduğunu duydu­ğunda da şefkat duyguları kabarmıştı. Zeyneb, bu ümmetin pey­gamberi olan babasına ölmekte olan torununu görmesi için haber göndermişti. Fakat o şefkatli insan, can çekişmekte olan torunu­nu görmeye dayanamayacağını bildiğinden dolayı kızına şu me­sajı iletmişti: “Doğrusu, aldığı da verdiği de Allah´a aittir. Her şe­yin, onun katında belli bir eceli vardır. Sabredelim ki ibret ala­lım.”

Fakat Zeyneb, babasının gelip can çekişmekte olan torununu görmesi için ısrar ediyordu. Bu iş için babasına yemin vermişti. Neticede Peygamber efendimiz, beraberindeki sahabilerle birlik­te Zeyneb´in evine gelmişlerdi. Çocuğu alıp kucağına koymuş ve çocuk kucağındayken can vermişti. Çocuğun ruhunu teslim etti­ğini gören Muhammed (s.a.v.)´in gözlerinden yaşlar boşanmaya başlamıştı. Onun bu halini gören Sa´d bin Ebi Vakkas, “Bu da ne, ya Resulüllah ” diye sorunca, Resulüllah şöyle cevap vermişti: “Bu, Allah´ın dilediği kulunun kalbine yerleştirdiği rahmetidir. Allajı, ancak merhametli kullarına rahmet eder.”

Peygamber efendimizdeki görev yapma sorumluluğu ve şefka­ti, oğlu İbrahim´in vefatı anında da açıkça müşahede edilmişti. Yaşı ilerlediği halde Cenâb-ı Allah, İbrahim´i ona bağışlamış, son­ra da bu emanetini geri almıştı. Peygamber efendimizin bir baba olarak, İbrahim´in vefatında gösterdiği hüznü, başka hiçbir za­man görülmemişti. Çünkü başına gelen bu ağır musibetten dolayı ağlamaya başlamıştı. Üsame bin Zeyd, Muhammed (s.a.v.)´in ağ­ladığını görünce feryad-ı figan etmeye başlamıştı. Onun bu halini gören Peygamber efendimiz yasaklayıcı mahiyette şu ifadelerle onu uyarmıştı: “Ey Üsame! Ağlamak rahmandandır, bağırıp ça­ğırmak şeytandandır!”

Peygamber efendimiz bir yandan ağlıyor, bir yandan da şöyle diyordu: “Ölüm haktır. Gönül hüzünlenecektir. Gözyaşaracaktır. Ey ibrahim! Doğrusu senin bizden ayrılmandan ötürü biz hüzünlenmekteyiz.”

ibrahim´in vefat ettiği günde güneş tutulmuştu. Onu ve babası­nı sevenler, “Güneş, ibrahim´in vefatından dolayı tutuldu” dedi­ler. Ama vehimlerden uzak ve sahih inancın peygamberi, hüznü­nü unutarak insanların dikkatini çekmişti. Ya da görev anlayışı hüznünü bastırarak insanlara uyarıda bulunmuştu. Zaten onun durumu hep böyleydi. Kalkıp toplumun huzuruna çıktı ve şu söz­leri irâd etti: “Doğrusu Güneş ile Ay, Allah´ın (kudretini isbatla-yan) ayetlerinden iki ayettirler. Ne bir kimsenin ölümü, ne de bir kimsenin yaşaması için tutulmazlar.”

Böyle dedikten sonra imam olup, insanlara Güneş tutulması (Küsuf) namazını kıldırdı.

Abdullah oğlu Muhammed (sav) her zaman için şefkatli, seve­cen, merhametli bir kimseydi. Ancak beşerî duyguları hiç bir za­man görevinin üstüne çıkmamıştır. Aksine görevini her şeyin üs­tünde tutmuştur. Onun, görevini başka her şeye tercih etmesi el­bette ki şanına yaraşırdı. Şefkat ve merhameti sadece bazı kimse­lere özgü değil, aksine herkesi şümulüne alırdı. Bazan öfkelenirse de kızgınlığı, sadece hak ve hakikat içindi. Kalbi her zaman için kötü duygulardan arınmış ve takvalı idi. İnsanlara kötülük yap­ma düşüncesini taşımazdı. Umumi rahmeti her zaman onu etkisi altında tutardı. Rahîm olan rabbine yalvarıp yakarırken şöyle derdi:

“Allah´ım ben insanlardan biriyim. İnsanların öfkelenişi gibi ben de öfkelenirim. Herhangi bir adama beddua etmiş isem, onu koru ve temizle. Kıyamet gününde onu kendine yakın eyle. ”

Peygamber efendimizin şefkati, hayatının tümünde tezahür etmişti. Aklına bir şey takılan kadının biri, yolda ona yaklaşarak derdini kendisine anlatmaya başlamıştı. O da eğilerek kadının derdini dinlemeye başlamıştı. Kadının gönlüne sükûnet vermişti.

Cariyenin biri efendisi tarafından un satın alması için kendisi­ne verilen parayı düşürüp kaybetmişti. Ağladığım gören peygam­ber efendimiz, un parasını kendi cebinden ödemişti. Efendilerinin kendisini dövmelerinden korkan cariye ağlıyordu. Peygamber efendimiz onu dayaktan kurtarmak için beraberine alıp efendile­rinin evine götürmüştü.

Torunları Hasan ile Hüseyin´den biri, kendisi seccadede iken sırtına çıkıp oturmuştu. Onu rahatsız etmemek için secdesini uzatmıştı. Şefkatli ve merhametli dedesinin sırtından ininceye kadar peygamber efendimiz onu rahatsız etmiyor ve sırtından in­dirmiyordu.

Ağlamakta olan bir çocuğun sesini duyan Peygamber efendi­miz namazını çabuk kılıp selâmını vermişti ki, ağlayan çocuğa merhamet eden biri gitsin de onu sustursun.

Adamın biri çıkıp da şöyle diyebilir: “Peygamber efendimizin şefkatli olduğu herkesçe kabul edilen bir husustur. Ancak onun bu şefkatinin peygamberliği veya mü´minlerin yöneticiliği ile bir bağlantısı var mıydı İsa Peygamberin şefkati, onun -devlet ku­rucusu olmasa da- ruhaniyetinden kaynaklanıyordu,”

Bu soruya cevaben deriz ki: “İsa peygamber risalet sahibi idi. Bu risalet görevinin gereği olarak, kendilerini hakka davet ettiği kimselere karşı şefkatli ve merhametli olması normaldi. Şefkat, risalet ve davetin gereklerindendir. Şefkatli ve merhametli kimsenin yaptığı davete temiz kalpler, imanlı gönüller icabet ederler. Şu halde insanları, davetçiye çeken şey, kabalık ve katılık değil, merhamet ve şefkattir. Hakka davet eden nefislerin bir kıs­mını Cenâb-ı Allah, davetçinin iman gücü ve şefkati ile hakikate açar. Yine davet edilen insanların bir kısmının gönüllerinde, hak­ka icabet etmek için delil ve belgelere ihtiyaç hissederler. Bunlar, burhan ve delil ehlidirler. Peygamberlerle beraber, izhar edecek­leri mucizeleri vardır. Öte yandan hakka davet edilenlerin bir kıs­mının üzerinde de perdeler vardır. Bunlar, hakikate burhan ve gerçekler ile davet edilirler. Bunlara tekrar tekrar davette bulu­nurlar. Eğer hak ve hakikate karşı tecavüzde bulunurlarsa tuzak­ları başlarına geçirilir.

Şefkat, yöneticiliğin gereklerindendir. Resulüllah (s.a.v.), yö­neticilere, yönetimleri altında bulunan kimselere merhametli ve şefkatli davranmaları çağrısında bulunmuştur. Halka karşı zor­ba, katı, horlayıcı bir tavırla yaklaşmamalarını Öğütlemiştir. Bu­nunla ilgili olarak da şu duayı yapmıştır:

“Allah´ım! Ümmetimin başında yönetici olarak bulunup da onlara merhamet eden kimseye sen de merhamet et. Ümmetimin başında yönetici olarak bulunup da onlara katı davrananlara sen de katı davran,”

Peygamber efendimizin bu duasını en iyi anlayanlardan biri, Emir ul-Mü1 minin Hattab oğlu Ömer hazretleri olmuştur. O, pey­gamber efendimizin gösterdiği doğru yoldan yürümüş, onu kendi­ne örnek edinmiştir. Halka karşı şefkatli ve merhametli olduğunu hissetmediği kimseleri yönetici kimseleri yönetici olarak tayin et­memiştir. Ancak gerektiğinde de haddi tatbik eden insanların bu tutumları şefkat ve merhamete aykırı değildir. Çünkü kamuyu il­gilendiren hususlarda şefkat ve merhamete yer yoktur.

Hz. Ömer´in vali tayin etmeyi düşündüğü kimselerden biri Hz. Ömer´in yanına gitmiş, Hz. Ömer´in kendi çocuklarından birini Öpmekte olduğunu görünce şöyle demiş: “Ey mu´mirilerin emiri, çocuğunu mu öpüyorsun ” Onun bu sorusu karşısında Hz. Ömer, “Evet, sen çocuğunu öpmez misin ” diye mukabil bir soru yönel­tince, adam hayır diye cevap vermiş. Bu cevabı karşısında Hz. Ömer şöyle demişti: “Ben de seni vali tayin etmeyeceğim! Çünkü çocuğuna merhamet etmeyen kimse halkına hiç merhamet etmez! ”

——————————————————————————–

[1] Kadi lyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 72.

Doğruluğu, Güvenilirliği ve İffeti

Peygamber efendimizin doğru sözlü olduğunu söylemeye gerek yoktur. Aynı şeklide onun güvenilirlik ve iffetinden bahsetmek de fuzulidir. Çünkü o, doğruluğuyla tanınan sadık bir kimseydi. Aklı tekamül ettikten sonra ruhunu teslim edinceye kadar yaşadığı sürece, yalan söylediği asla görülmemiş ve duyulmamıştır.

Yalancılık, Arap büyüklerinin ahlâkından değildi. Akıllarına, ruhlarına, dillerine ve düşüncelerine hükmeden zorba bir hü­kümdarın bulunmadığı ülkelerde yaşamış olmalarından dolayı elde ettikleri Özgürlük, onları doğru konuşma melekesine sahip kılmıştı. Bir mükafat elde etme umuduyla yağcılık yapan kimse-lerdeki yaltaklanma, onlarda yoktu. Çünkü zorba hükümdarların yönettiği yerlerde yaşayan kimselerde ayrılmaz iki nitelik mev­cut olur: Bu niteliklerden biri nifak, diğeri de yalancılıktır. Çünkü nifak, asıl itibarıyla yalandır. Yalansa, nifakın ayrılmaz özellikle-rindendir. Bu nedenle Peygamber (s.a.v.) efendimiz şöyle buyur­muşlardır:

“Münafıkın alameti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, Va´det-tiğinde sözünü yerine getirmez; kendisine güvenildiğinde hiyanet eder.”

Araplarda nifak ya da yalancılık görülmemiştir. Ancak melik­lerin ya da melikler gibi emirlerle müstebit hükümdarların yönet­tikleri beldelere komşu mıntıkalarda yaşayan araplarda müna­fıklık ve yalancılık müşahede edilmiştir. Örneğin Şam´daki Gas-sanilerle Numanlılara yakın mıntıkalarda yaşayan araplarda bu gibi vasıflar görülmüştür. Bu yörelerde yaşayan araplarda müna­fıklık, yalancılık, yağcılık gibi niteliklerin bulunması normaldi.

Münafıklıkla yalancılığın gerisinde emanete hıyanet de görülür­dü.

Tarihi rivayetlerde nakledildiğine göre şirkin lideri Ebu Süf-yan ile Bizans İmparatoru Herakliyus arasında Peygamber efen­dimizle ve onun şerefli soyuyla ilgili bir konuşma cereyan etmişti. Bu konuşma esnasında Ebu Süfyan, “Muhammed bizim aramız­da yüksek soya sahip bir kimsedir. Kendisine tabi olan kimseler­den de soy bakımından üstündür” demişti. Ayrıca Ebu Süfyan, Peygamber efendimizin ahlakıyla ilgili sorulara, yalancılığa sap­madan doğru cevaplar vermiş ve Herakliyus´a anlattığı hakikat­lerin eserinden öfkelendiği halde şöyle demiştir: “Araplar arasın­da yalan söylediğime ilişkin bir söylentinin hafızalara yerleşme­sinden korkmasaydım, bu hususta mutlaka yalan söylerdim.”

Mekke, Medine araplarıyla sahra ortalarındaki Arapların ara­sında yalancılığa cevaz verilmediği, bilinen bir husustur. Nifak hasleti de böyleydi. İslâm davetine icabet eden müslümanlar ara­sında da münafıklığa rastlanmamıştır. Ancak Yahudiler müna­fıklık etmişlerdir. Yahudilere komşu bulunan Medineli müşrikler de münafıklığa bulaşmışlardır. Müslümanlar güçlenince bunlar münafıklık yapmaya başlamışlardı.

Şu halde Muhammed (s.a.v.)´in, sadık kimseler arasından sa­dık bir insan olduğunu söylemek garip karşılanmamalıdır. Fakat Peygamber efendimizin doğruluğu, Mekke ve havalisinde yaşa­yan diğer kimselerin doğruluğundan apayrı idi. Ondaki doğruluk ve sadakat, Cenâb-ı Allah´ın kendisini alemlere rahmet ve resul olarak hazırladığı kimseye yaraşan bir sadakat ve doğruluk idi. Peygamber efendimiz, sadece doğru sözlü değildi. Doğru sözlü ol­manın yanı sıra duygu, gönül ve fiil bakımından doğru ve sadık bir kimse idi. Duygu sadakatinden kasıt onun eşyaya ve şahıslara ba­karken onları doğru bir şekilde tavsif etmesidir. Görünen dış kı­sımların arka planındaki gizlilikleri açığa çıkarmasıdır. Sonra nefis ve gönül bakımından doğru oluşuna gelince o, hayrın yerleri­ni bilir böylece hayır fiiller işlerdi. Şerrin yerlerini de bilir, böylece serden uzak dururdu. O maksat ve heveslerinde, amaç ve gayele­rinde doğru bir insandı. Hakikatleri net bir şekilde algılar ve onla­ra yönelirdi. Bu yönelişinde asla eğriliğe yer yoktu. Onun idraki de müstakim ve doğru idi. Gönül ve vicdan ile ilgili her hususta sadık ve doğruydu.

İmanın esası, amel söz ve izanda ihlaslı olmaktır. îmanın ya­lanla bir arada bulunduğu asla tasavvur edilemez. Nübüvvetin­den sonra kendisine şöyle bir soru yöneltilmişti: “Mü´min korkak olur mu ” Cevaben şöyle buyurmuştu: “Olabilir.”

Yine sorulmuştu: “Mü´min cimri olabilir mi Cevaben: “Cim­ri olabilir” demiştir.

“Mü´min yalancı olabilir mS” diye sorulunca şu cevabı ver­mişti: “Mü´min yalancı olamaz”

Çünkü yönelimlerde söz ve davranışlarda yalan ile ihlas, birbi­rinin zıddı olan iki şey olup bir arada bulunamazlar.

Peygamber efendimizin güvenilirliğine gelince şunu bilmemiz bu*hususta bizim için yeterli olacaktır. Bütün Kureyşliler onun güvenilir bir insan olduğunu görmüş ve tasdik etmişlerdi. Niha­yet O´na “el-Emin” (Güvenilir) adım vermişlerdi. O, güvenilirlikle bilinir ve güvenilir insan anlamına gelen “el-Emin” adıyla çağrı­lırdı. Doğrusu güvenirlik ile sadakat, birbirinden ayrılmayan iki kardeştir. Doğruluk olmadan güvenirlik, güvenirlik olmadan doğruluk mümkün değildir. Doğruluk, bütün erdemlerin insanda bulunmasını gerektirir. Yalan ise, bütün rezilliklerin yuvasıdır.

Peygamber efendimizin iffetine gelince bu, cenâb-ı Allah´ın onu sefahate düşmekten korumasıdır. Şehvetlerle sapıklıkların yam sıra mutlaka her çeşidiyle eğlence ve lehviyatta bulunur. Ce-nab-ı Allah onu, sadece heves ve sapık şehvetlerden korumamıştı. Bunların yanı sıra onu şehvetlere ve heveslere yönelten ön fiiller­den ve sebeplerden de korumuştu. Masumane de olsa o´nu heves ve eğlencelere karşı koruma çemberi içine almıştı.

Önce de anlattığımız gibi o genç bir delikanlı iken, çeşitli eğlen­celerin düzenlendiği bir ev düğününe gitmeyi arzulamıştı. Fakat oraya yaklaştığında Cenâb-ı Allah o´na ağır bir uyku vermişti. Böylece eğlenceye katılmamıştı. Ertesi sabah güneşin sıcaklığı onu, uykusundan uyandırmıştı. Başka bir gece eğlenceyle karşı­laşmamıştı. Neticede Cenâb-ı Allah, onu sefahata düşmekten ko­rumuştu. Böylece evleninceye kadar şehvetlerin tahakkümü ve azıtmış heveslerin hegemonyası altına düşmemişti. Evlenince, helal yoldan şehvetini tatmin etmişti.

Ahde Vefası

Kişinin seciyesi, kendisiyle irtibatı ve güzel arkadaşlığı bulu­nan kimselerin hukukuna ne kadar riayet ettiğiyle anlaşılır. Seci­yeli kimseler, arkadaş hukukuna riayet eder. Dostluk ve arkadaş­lık bağlarını asla koparmaz. Dostluk ve arkadaşlıkla ilgili anıları hatırlar ve inkâr etmez.

Vefakârlık, alıcenab insanların vasfıdır. Peygamber efendimi­zin vefakârlığı kadar Cenâb-ı Allah ona müsamahakâr bir ahlâk bahsetmişti. Hayra inanan bir karekter sahibi olup hayır ehli kimseleri tanırdı ve onların hukukuna riayet ederdi. Peygamber efendimizin arkadaşlarına ve dostlarına karşı vefakâr olduğu, onun temiz siretini okuyanların bakışlarında müşahede edilir. Şöyle ki:

a- Vefakarlığım en açık bir şekilde anlatan lisan, onun mu min-lerin anası Hatice´ye karşı gösterdiği vefakârlıktır. Hatice´nin ar­kadaşlarını sever; Hatice´nin adı anılınca onu hayırla yadeder ve hep güzelliklerinden bahsederdi. Onun arkadaşlarıyla olan bağ­lantısını devam ettirirdi. Öyle ki Peygamber efendimizin sevgili zevcesi ve mü´minlerin anası Aişe (r.a.) bu hususta şöyle demiştir: “Hatice´yi kıskandığım kadar hiçbir kadını kıskanmadım. Çün­kü Peygamber efendimizin hep ondan bahsettiğini duyardım. Bir koyun kestiğinde onun etini Hatice´nin dostlarına hediye ederdi. Günün birinde Hatice´nin bacısı Peygamber efendimizin yanına girmek için izin istedi. Peygamber efendimiz onu buyur etti. Kadın yanına girdi. Ona güler yüz gösterdi. Ve halini, hatırını sordu. Kadıncağız yanından çıktıktan sonra Peygamber efendimiz bana şöyle dedi: “Bu kadın, Hatice´nin sağlığında da yanımıza gelirdi.´

Güzel ahidlere ve sözlere riayet edip vefakârlık göstermek, ki­şinin imanına delalet eder. Kâinatın en ulu şahsiyetinin vefakâr olduğunu söylememiz bu hususta yeterlidir. Peygamber efendi­mizin, insanların en vefalısı olması zorunluydu. İyi ve temiz zev­cesi Hatice´ye karşı vefalı olduğunu gösteren Örneklerden biri de şudur: Peygamber efendimiz Hz. Hatice´den çok defa övgüyle söz ettiğinden dolayı bir defasında Hz. Aişe ona şöyle demişti: “O bir acuzeden başka neydi ki Allah sana ondan daha hayırlı (bir ka­dını) verdi.” Aişe´nin böyle demesi üzerine Peygamber efendimiz şu karşılığı vermişti: “Şunu iyi bil ki Allah ondan daha hayırlı (bir kadını) bana vermedi. İnsanlar beni inkâr ederlerken o bana iman etti. insanlar beni yalanlarken o beni doğruladı, insanlar beni mahrum bırakırken o kendi malıyla bana yardımcı ve destek­çi oldu. Başka kadınların vermediği çocukları cenâb-ı Allah onun vasıtasıyla bana nasip etti.”

Peygamber efendimiz Hz. Hatice´yi aşırı derecede sevdiğinden dolayı, Hatice´nin önceki evliliklerinden doğan çocuklarından bi­rini gördüğü zaman ona şefkat ve sevgisini yağdırırdı. Bir defasın­da Hatice´nin Önceki evliliklerden doğan oğlu Hale´nin sesini duy­duğunda odadan dışarı çıkıp sevinç ve ferahla, “Hale, Hale..” diye seslenmiş, onu yanına alıp ikramda bulunmuştu ve çok kıymet vermişti.

b- Peygamber efendimizin vefakârlığını ve dostuklara kıymet verdiğini dostlukları unutmadığını ispatlayan en açık davranışla­rından biri de şudur: Ebu Katade´nin rivayet ettiğine göre Pey­gamber efendimizin yanına Habeş kralı Necaşi tarafından bir he­yet gelmişti. Necaşi, daha önceleri Habeşistan´a hicret eden müs-lüman heyeti barındırmış ve onlara ikramda bulunmuştu. Kral Necaşi´nin gelen heyetini Peygamber efendimiz ayakta karşıla­mış, onlara hizmet etmiş ve ikramlarda bulunmuştu. Sahabiler: “Ya Rasulüllah onlara senin yerine biz hizmet ederiz ” dediklerin­de o, vefakâr ve dostlukların kıymetini bilen Peygamber (s.a.v.) efendimiz şöyle cevap vermişti: “Doğrusu bunlar bizim arkadaş­larımıza ikramda bulunmuşlardı. Onlara bizzat mukabelede bu­lunmak istiyorum.”

Evet Muhammed (s.a.v.) iyiliğe karşı iyilikle mukabelede bulu­nurdu. Eğer böyle yapmasaydı insanlar arasında kadirşinaslık ve vefakârlık denen hasletler kaybolup giderdi. Peygamber efendi­miz insanlara bir nümune-i imtisaldı.

c- Peygamber efendimizin vefakar ve kerem sahibi olduğunu, sevecen, kendisiyle dostluk arkadaşlık gibi irtibatları bulunan kimseleri unutmadığını, aradan uzun zamanlar geçse de hatıra­ları hafızasında tuttuğunu ispatlayan örnek davranışlarından bi­ri de şudur: Alicenab insan, zayıf da olsa güçlü de olsa, ilişkileri ye­ni de olsa kendisiyle arkadaşlık edenlerin arkadaşlıklarını unut­maz. Peygamber efendimiz Hevazin kabilesinden müslümanla-rın eline geçen esirler arasında Şeymâ adındaki bir kadına rastla­mıştı. Bu kadın, onun süt kardeşiydi. Onu görür görmez tanıdı. Tanıyınca da abasını sırtından çıkarıp yere yaydı ve Şeyma´yı abasının üzerine oturttu. Ona şöyle bir Öneride bulundu: “Eğer is­tersen Mekke´de benim yanımda kalır, ikram ve sevgi görürsün. Yok eğer bunu istemezsen sana bir miktar yardımda bulunur ve seni kavmine gönderirim.” Peygamber efendimizin bu önerisi üzerine süt kardeşi Şeyma, kavminin yanına gitmeyi tercih ettiği­ni söyledi. Peygamber efendimiz de onu kavmine gönderdi.

Amr bin Said´den rivayet: Günün birinde Resulüllah (sav) otur­maktayken süt babası yanına gelip oturmak istedi. Peygamber efendimiz üzerindeki giysilerden birini çıkarıp yere yaydı. Süt ba­bası o yaygının üzerine oturdu. Sonra anası geldi, anası için de bir giysisini çıkarıp yere serdi ve o giysinin üzerine oturttu. Sonra süt kardeşi geldi, Peygamber efendimiz kalkıp onu da karşıladı ve önüne oturttu.

d- Peygamber efendimiz, kendisine dostluk gösterisinde bulu­nan kimselere karşı vefakar davranırdı. Hatta kendisinin doğu­mu esnasında sevinç gösteren bir cariyeye de ikramda bulunmuş­tu. Bu cariye Ebu Leheb´e ait olup, ilk doğduğu zamanlarda pey­gamber efendimizi emzirmişti. Ayrıca peygamber efendimizin do­ğumu esnasında Ebu Leheb´e giderek bir yeğeninin doğmuş oldu­ğunu müjdeledi. Ebu Leheb de bu müjdesinden dolayı onu azad et­mişti. Peygamber efendimiz sürekli olarak o kadınla irtibatta bu­lunur, ona haber salıp, halini sorar, yardımda bulunurdu. Sağ ol­duğu sürece o kadından yardımım ve ilgisini kesmememişti. Ka­dıncağız vefat ettikten sonra peygamber efendimiz onun akraba­larının bulunup bulunmadığım sormuş, hiç bir akrabasının ha­yatta olmadığını kendisine bildirmişlerdi. Bunun üzerine pey­gamber efendimizin o kadınla olan irtibatı, ister istemez kesilmiş oldu.

Peygamber efendimizin ahlâki güzelliklerinden biri de onun akrabalarını ziyaret edişi ve akrabalık bağlarını korumasıydı. Akrabaları her ne kadar kendisine yardımcı ve destekçi olmadıysalar da onlara yakın ilgi gösterirdi. Sadece kendisini ziyaret edenleri değil, ziyaret etmeyenleri de ziyaret ederdi. Rivayete gö­re Peygamber efendimiz bazı akrabalarından bahsederken şöyle buyurmuştur: “Onlar bana yardımcı olmadılar. Yalnız onlar içir bir rahim (akrabalık bağı) vardır ki ben onun ıslaklığıyla ıslana-

(15) Kadİ İyaz. eş-Şifa, c. 18, s. 74-75.

Share.

About Author

Leave A Reply