İmana İlk Koşanlar

0

Daha önce dört şerefli insandan ve onların İslam´a ilk giren kimseler olduklarından bahsetmiştik. Bunlardan biri, mü´min-lerin annesi ve Resulullah´ın teselli kaynağı Hz. Hatice idi. Hz. Hatice, Peygamber efendimizin evini sükunet yeri ve istirahat bahçesi haline getirmişti. Düşmanların verdiği zahmet ve ken­disinin Allah yolunda yaptığı mücadeleden sonra, evine gelir dinlenir ve Hatice´den iyilikler görürdü. Onda sevecen ve dost­luk dolu bir kalp görürdü. Peygamber efendimize o kadar ik­ramda bulunur, o kadar sevgi ve şefkat gösterirdi ki; düşman­ların kendisini yalanlamalarından ve attıkları iftiralardan duy­duğu sıkıntı, onun bu sevgi,şefkat ve ikramı sayesinde yok olup giderdi.

Hatice´den sonra Ebu Bekir´den bahsetmiştik. Ebu Bekir, kalbini ihlasla Allah´a bağlayan sadık bir arkadaştı. Doğru söz­lülerin büyüğü Ebu Bekir Resulullah Muhammed´in gerçek dostuydu. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, Ebu Bekir, hiç te­reddüt etmeden müslüman olmuştu. Hz. Hatice, Varaka bin Nevfel ve Muhammed (sav) arasında risalet konusunda geçen müzakereleri, Hakim bin Hüzzam´ın ağzından duyar duymaz hemen koşup Peygamber efendimizin yanına gitmiş ve müslü­man olmuştu.

Peygamber efendimizin amcasının oğlu Hz. Ali´nin de henüz on yaşındaki bir çocukken düşünüp karar verdikten sonra müs-lüman olduğunu anlatmıştık. Müslüman olmadan önce İslami­yet hakkında babası ile istişarede bulunmak istemişti. Ama ba­basına gitmeden, kendi başına düşünmüş ve kararını vermişti. Amcası oğlu Muhammed (sav)´in yanına dönüp müslüman ol­duğunu bildirmişti. Daha küçücük bir çocuk, körpecik bir fidan­ken düşünüp kesin bir kanaate varmış ve îslam´a girmişti.

Risaletle görevlendirilmeden önce, Peygamber efendimizin yanında kalmayı tercih eden, hür bir kimse olarak anne ve ba­basına gitmek istemeyen, bu nedenle de Muhammed (sav)´in yanındaki köleliği anne ve babasının yanındaki hürriyete üs­tün tutan Zeyd bin Harise´nin imana girişini de anlatmıştık. Anne ve babasının yanında olmaktansa, Peygamber efendimi­zin yanında köle olmayı tercih ettiği için Hz.Muhammed (sav) ona ikramda bulunmuş ve onu hür bir evlat olarak kendi ya­nında alıkoymuştu. Zeyd onun mirasçısı olmuştu.

Ebu Bekir´in tslamV girişi, onun bazı arkadaşlarının da İs­lamiyet´le tanışmalarına vesile olmuştu. Ebu Bekir seven ve sevilen bir kimseydi. Bu konuda Muhammed bin îshak şöyle der:

“Ebu Bekir kendi kavmi tarafından sevilen insanlarla ünsi-yet kuran bir-kimseydi. Kureyşliler arasında asil bir aileden ge­liyordu ve bilgi sahibiydi. îyiyi kötüden ayırdetme yeteneğine sahipti. Ahlaklı bir ticaret adamıydı. Herkes tarafından sevilip sayılır ve kendisine fikir danışılırdı. Çünkü bilgili, varlıklı, hoşsohbet ve ticaretten anlayan bir kimseydi. Meclisine katılan, kendisine güvenip arkadaşlık kuran kimseleri İslam´a davet et­meye başladı. Zübeyr bin Avam, Osman bin Affan, Talha bin Ubeydullah, Sa´d bin Ebi Vakkas, Abdurrahman bin Avf haz­retleri onun vasıtasıyla müslüman oldular.” [1]

Hz. Ebu Bekir, bu yüksek şahsiyetleri Peygamber efendimi­ze getirip takdim etti. Onlar da müslüman oldular. Bundan sonra diğer dostlarını ve arkadaşlarını İslam´a davet etmeye, onların da İslam nuruyla aydınlanmasına sebep oldu. Araların­da Osman bin Mazu´n, Ebu Ubeyde Amir bin Cerrah, Ebu Se­lem bin Abdül Esed, Erkam bin Ebi´l-Erkam gibi şahsiyetlerin de bulunduğu ikinci bir gurubu getirip Peygamber efendi­mize takdim etti. Bunlar da müslüman oldular.

Allah´ın lütfü sayesinde müslümanların sayısı artıyordu. Nefsi saf, kalpleri temiz kimselerin ihlasları sayesinde, müslü­manların sayısı çoğalmaya başlamış, nihayet 38´e ulaşmıştı. Bunların arasında İslam´a girmiş ve gönüllerine iman nuru yerleşmiş kadınlar da vardı. Bu kadınlardan biri, Ömer bin Hattab´m kızkardeşi Ümmü Cemil´di. Onun kocası Zeyd bin Nüfeyl de müslüman olanlar arasındaydı.

Ebu Bekir az sayıdaki bu müslümanların, sayılarının artma­sını beklemeden, tslam davetini yaymak için cihada başlamala­rını istiyordu. Fakat davet ve tebliğin sahibi Muhammed (sav), müslümanların sayısı çoğalıncaya kadar tedbirli davranmayı uygun görmüştü. Çünkü Ebu Bekir´e göre, sayıları az olan müs­lümanların, akrabaları sayesinde güçleri az değildi. Nitekim Peygamber efendimiz, Ebu Bekir´in ısrarı üzerine daveti gizli­likten çıkarıp açık bir şekle dönüştürdü. O, davete önce yakın akrabasını uyarmakla başladı ve sonra bunu alenileştirdi. Ar­tık bu sayede davet, herkes tarafından konuşulan bir konu ha­line geldi. Ama aralarında îslam´ı kabul eden kimselerin sayısı gerçekten nadir denecek kadar azdı. Fakat İslam´a karşı çıkan­ların sayısı çoktu. Bu arada islam´a ve müslümanlara karşı çe­kimser davrananlar da vardı. Bunlar ne muvafakat ediyor, ne de düşmanlık gösteriyorlardı.

Her ne ise, Peygamber efendimizin cihada alenen başlama­sından Önce, Ebu Bekir´le Peygamber efendimiz daha önemli bir faaliyette bulundular. O esnada zaten herkes kendi aşireti­ne ve kabilesine koşup akrabalarını islam´a davet etmeye baş­lamıştı. Ebu Bekir´e Peygamber efendimiz, Mescid-i Haram´a gittiler. Ebu Bekir kalkarak, orada bulunan topluluğa hitap et­meye başladı. Ibn Kesir bu konuuda şöyle der: “Resulullah´tan sonra insanları ilk olarak Allah´a davet eden ve Peygamber efendimize imana çağıran Ebu Bekir olmuştur. Onun bu ko­nuşması üzerine müşrikler galeyana gelerek Ebu Bekir´e ve müslümanlara saldırdılar. Onu Mescid-i Haram´ın bir köşesi­ne sıkıştırarak dövdüler. Ebu Bekir ayaklar altında kaldı. Şid­detli darbeler yedi.” [2]

Hz. Muhammed (sav)´in İslamiyet´i, Haşim oğullarıyla Ab-dülmuttalib oğullarına, Safa tepesinin hemen yanında açıkça ilan etmesinden sonra İslam, ışığın karanlıklar içinde yayılışı gibi insanlar arasında tanınmaya başladı. Ka´b bin Lüey evla­dından olan Mazun oğulları, Ubeyde bin Haris bin Abdülmutta-lib, Said bin Zeyd bin Nevfel, karısı ve Hattab oğlu Ömer´in kız-kardeşi Fatıma, Umeyr bin Ebi Vakkas, Abdullah bin Mesud el-Hüzeyli, Esma binti Ebu Bekir ve diğer bazı Mekke ileri ge­lenleri İslam´a girdiler. Bunlar her ne kadar zengin ve lider du­rumunda olmasalar bile, Mekke´nin asil insanlarıydılar.

Öte yandan İslam´a daha önce koşan bazı korumasız ve güç­süz kimseler de olmuştu. Örneğin Amir bin Füheyre, bun­lardan biriydi. Amir, Ebu Bekir´in azatlısıydı. Daha önceleri Esed´in kölesi iken, Ebu Bekir onu satın alıp hürriyetine kavuş­turmuştu. Suhayb bin Sinan da İslam´a koşan güçsüz ve koru­masız kimselerdendi. Rivayete göre o, Abdullah bin Cüd´a´nm kölesiydi. Asıl olarak Anadolu´lu (Rum) olduğu da söylenir. Çünkü o, Rum diyarmdayken esir imiş. Bilal-i Habeşi de İs­lam´a koşan güçsüz ve korumasız kimselerdendi. Müşriklerden birinin kölesi iken çok şiddetli eziyet ve işkencelerle karşı kar­şıya kalmıştı. Nihayet Ebu Bekir onu satın alıp hürriyetine ka­vuşturdu.

Yasir, oğlu Ammar ve annesi de İslam´a koşan güçsüz ve ko­rumasız bir aileydi. Yasir, Kahtan Arapları´ndan olup Müzhiç bölgesindendi. Oğlu Ammar, Ben-i Mahzum kabilesine mensup bir adamın kölesiydi. Çünkü anası Sümeyye onların cariyesiy-di. Fakat çocuğunu doğurunca hürriyetine kavuştu. Doğan ço­cuk, kölelik hususunda annesine tabidir. Hürriyeti hususunda babasına tabi değildir. Bu, Romalıların kölelik düzeni olup Araplar´a da onlardan geçmişti.

Habbab bin Eret de İslam´a koşan zayıf ve korumasız kimse­lerdendi. Onunla birlikte diğer bazı güçsüz ve korumasız insan­lar da İslam´a koşmuşlardı. Asıl onlar dünyanın ve ahiretin iyi­liklerine koşmuşlardı. Her ne kadar başlangıçta eziyete uğra-mışlarsa da, sonuçta hayrı elde etmişlerdi. Nitekim Cenab-ı Al­lah şöyle buyurmaktadır:

“Biz de istiyorduk ki, o yerde zayıflatılanlara lütfedelim, on­ları önderler yapalım, onları (ötekilerin mülküne) mirasçı kıla­lım.” (Kassas. 5)

Birçok aileler İslam´a girmişlerdi. Muhammet! (sav)´in dave­tinden habersiz olan bir tek ev bile kalmamıştı. Müslümanlar sayı olarak az olsalar bile Mekke´nin her evinde mutlaka bir müslüman ya da kalbi İslam´a meyletmiş bir kimse bulunuyor­du. Müşrikler, putların saltanatının kökten sarsılmakta oldu­ğunu hissetmişlerdi. Artık o taşlar hakimiyetlerini yitirmek üzereydiler. Putlara bağlı kalmakta devam eden kimseler, puta olan inançlarından değil, put adına bir menfaat elde etmek is­tediklerinden dolayı bağlılıklarını devam ettiriyorlardı. Mu-hammed (sav)´in diri, mevcudiyetim kendi zatıyla devam etti­ren ve ortağı olmayan Allah´a davet etmesi, putların itibarları­nı kaybetmeleri için yeteri bir sebepti, islam daveti, vehimleri giderinceye kadar, insanların zihinlerine yerleşen ve gönülle­rine sirayet eden bir düşünceydi. Putların artık bir taş olmak­tan öteye gidemedikleri düşüncesi yayılmaya başlamıştı. Puta bağlanan kimse ona inandığından değil, menfaat peşinde oldu­ğundan dolayı bağlanıyordu. Böyleleri sapıklık ve aşırılıkların­da devam ediyorlardı.

İslamiyet Kabilelere Yayılıyor

Cenab-ı Allah´ın, Peygamberi´ne, Rabbinin emirlerini açıkça ilan etmesini emretmesinden sonra, Peygamber efendimiz top­lulukların arasına giriyor, çarşı pazarda dolaşıyor, meclislere katılıyor, insanları Rabbinin emrine davet ediyor ve ilahi buy­rukları onlara açıklıyordu. Dinleyici bulduğu zaman kabilelere gidip İslami davette bulunuyor, Hac ibadetinin eda edildiği za­manlarda hacıların yanlarına gidiyordu. Toplulukları bulama­dığı zaman fertlerle sohbet ediyordu. İnsanlar ona soruyor, o da Cenab-ı Allah´ın kendisine vahyettiği şeylerle, davet sahibine yaraşır bir müsamahakarlık ve nübüvvet nurunun parlaklığı ile cevap veriyordu. Hac, ya da Umre için Allah´ın beytine he­yetler halinde gelen kabilelerle ya da ticaret ve ortaklık için Mekke´ye gelen insanlarla konuşmaya, sohbet etmeye başladı. Bu kabileler arasında gönülleri İslam´a yönelen ve kulak veren kimseler gördü. O.nun davetini dinlediler. Allah´ın birliğine iman ettiler. İslam davetinin kabilelere ulaşmasına vesile olan hususlardan biri de Ebu Zerr-i Gıfari´nin ve Ezd kabilesine mensup Dammad´m müslüman olmaları olmuştu.

Beyhaki, Ebu Zerr-i Gıfari´nin müslümanlığını anlatırken, onun şöyle dediğim rivayet eder: “Resulullah (sav)´ın yanına gittim. Ona, “Esselamu Hleyke ya Resulullah” dedikten sonra ´Allah´tan başka tanrı olmadığına Muhammed´in de Allah´ın elçisi olduğuna şehadet ederim´ diyerek şehadet kelimesini söy­ledim. Bunun üzerine Resulullah (sau)´ın yüzünde sevinç izleri belirdi.”

Öyle anlaşılıyor ki, Ebu Zerr´in müslüman olması, daha önce cereyan eden bazı olayların bir sonucudur. Bu olaylar sonucun­da Gıfar oğulları kabilesi İslamiyet´ten haberdar olmuş ve Pey­gamber (sav)´in daveti o kabilenin arasına intikal etmişti. Ebu Zerr, bu davetin mahiyetini araştırmaya başlamış, sonunda Peygamber efendimizin yanına varmadan, onun sadakat ve dü­rüstlüğünü anlamıştı.

Konuyla ilgili olarak Buhari, İbn Abbas´m şöyle dediğini ri­vayet eder:

“Peygamber efendimizin risalede görevlendirildiği haberini alan Ebu Zerr, kardeşine: “Mekke´ye git. Kendisine gökten ha­ber geldiğini ve peygamber olduğunu iddia eden şu adam hak­kında bir şeyler öğren. Onun sözlerini dinle ve görüp duydukla­rını bana anlat” dedi.

Kardeşi Mekke´ye giderek Peygamber efendimizin konuşma­larını dinledi ve Ebu Zerr´in yanına dönüp ona şöyle dedi: “Onun ahlaki güzellikleri emrettiğini ve şiir olmayan sözler ko­nuştuğunu gördüm.”

Ebu Zerr: “Gönlümü rahatlatacak sözler söylemedin ve beni tatmin etmedin” diyerek Mescid-i Nebevi´ye geldi. Resulullah (sav)´ı tanımadığı için, onu araştırmaya başladı. Ama onu baş­kalarına sormak da istemedi. Nihayet gece oldu. Yatmak için uzandı. Yabancı biri olduğu için, Hz. Ali onu evine götürmek is­tedi. O da Hz. Ali´nin peşine takılıp evine gitti. Birbirlerine her­hangi bir şey sormadan, yatağa girip yattılar. Sabah olunca Ebu Zerr, kırbasını ve erzak torbasını sırtına vurup yine Mes­cid-i Nebevi´ye gitti. O gün de akşama kadar orada kaldı. Ak­şam oluncaya kadar Peygamber efendimiz yine onu görmemiş­ti. Akşam olunca Ebu Zerr, yatmak için bir kenara çekildi. Hz. Ali yine yanma gelerek ona: “Senin nereli olduğunu öğrenecek zamanı hala gelmedi mi ” dedi. Sonra onu yerinden kaldırıp evine götürdü. Yine ikisi, sabaha kadar birbirlerine bir şey sor­madılar. Üçüncü gün akşamleyin Hz. Ali yine onu alıp evine götürdü ve: “Buraya geliş sebebini bana anlatmayacak mısın ” diye sordu. Ebu Zerr de: “Eğer bana aradığımı bulmak husu­sunda yol göstereceğine söz verirsen geliş sebebimi anlatırım” dedi. Hz. Ali de Resulullah´m gerçekten hak Peygamber oldu­ğunu anlattıktan sonra, kendisine şöyle dedi: “Sabah olunca peşime düş, beni takip et. Eğer senin için korkulacak bir durum görürsem bir duvarın dibinde $u dökecek gibi yaparım, sen de geçip gidersin. Ama normal bir şekilde yoluma devam edersem, sen de peşimden gelir ve girdiğim yere girersin.” Böyle yaptılar. Hz. Ali yola koyuldu. Nihayet Hz. Ali Peygamber efendimizin yanına girdi. Ebu Zerr de onu takip etti. Ebu Zerr, Peygamber efendimizin sözlerini dinledikten sonra, hemen müslüman oldu. Allah´ın peygamberi ona şu tavsiyede bulundu: “Kavmine dön. Benden bir haber gelinceye kadar onlara bir şey söyleme.” Ebu Zerr ise şu cevabı verdi: “Seni hak ile gönderen Allah´a yemin olsun ki, ben onların arasına katılıp hakkı açıkça ilan edece­ğim,” Böyle dedikten sonra, oradan çıkıp Kabe´nin yanında yüksek sesle şöyle dedi: “Allah´tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed´in de Allah´ın elçisi olduğuna tanıklık ederim.” Bu­nu işiten müşrikler, onu dövmeye başladılar. Ebu Zerr, yediği dayak sonucu yerinden kalkamaz hale geldi. [3]

Ebu Zerr´in dayak yediğini gören Hz. Abbas, Ebu Zerr´i ko­rumaya çalıştı ve müşriklere şöyle seslendi: “Yazıklar olsun si­ze! Bunun Gıfar kabilesinden olduğunu bilmiyor musunuz Kabilesi, sizin Şam´a giden ticaret yolu üzerindedir. Bundan çekinmez misiniz ” Fakat Ebu Zerr, ertesi gün yine aynı yere gelip aynı şeyleri söyledi. Müşrikler onu yine dövdüler ve ayak altma aldılar. Abbas, yine gelip onu müşriklerden kurtardı.

Bu rivayet, İslamiyet´in Mekke dışında da duyulduğunu gös­termektedir. Ravilerin anlattıklarına göre, Gifar kabilesi Ebu Zerr´in peşinden İslamiyet´e girmişler ve ona tabi olmuşlardı. İslamiyet sadece Mekke´ye yakın beldelere değil, Mekke´den uzaktaki Ezd ve Şenue kabilelerine de ulaşmıştı. Onlardan biri olan Dammad adındaki bir şahıs, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, İslamiyet´le müşerref olmuştu. Dammad, cin çarpan ve deliren, ya da kendisine büyü yapılan kimseleri şifaya kavuştu­ran bir kimseydi. Mekke´nin beyinsizleri, Peygamber efendimi­zi küçük düşürmek için, bir plan kurmuşlar ve Mekke´den kal­kıp Dammad´ın yanına varmışlardı. Güya onu, delirmiş olan Muhammed (sav)´i tedavi etmesi için Mekke´ye davet etmişler­di. Bu davetleri üzerine Dammad Mekke´ye gelmiş ve: “Şu deli dediğiniz adam nerede Belki onu Allah, benim ellerimle şifaya kavuşturur” demişti. Sonra Muhammed (sav)´in yanma varmış, ona şöyle demişti: “Ben cinlerden gelen yelleri bağlar ve insan­ları şifaya kavuştururum. Allah benim elimle dilediği kimsele­re şifa verir.” Dammad´m böyle demesi üzerine, Peygamber efendimiz, ona şu kelimelerle cevap vermişti: “Hamd Allah´a mahsustur. O´nu Över ve O´ndan yardım dileriz. Allah´ın doğru yola ilettiğini saptıracak; saptırdığını da doğru yola iletecek kimse yoktur. Allah´tan başka tanrı olmadığına onun bir ve or-taksız olduğuna tanıklık ederim.” Peygamber efendimiz bu sö­zünü üç kez tekrarladıktan sonra, etkisi altında kalan ve gönlü Allah tarafından imana açılan Dammad şöyle demişti: “Allah´a andolsun ki, ben kahinlerin, büyücülerin ve şairlerin sözlerini işittim. Fakat senin sözlerine benzeyeni duymadım. Elini bana uzat da, müslüman olmak üzere sana biat edeyim.” Hz. Mu­hammed (sav) ona elini uzattı. O da müslüman olmak üzere, Peygamber efendimizle biatleşti ve müslüman oldu. Görüldüğü üzere Dammad, Peygamber efendimizin sözlerini işitince ona, sözlerini tekrarlamasını rica etmişti. Çünkü o sözlerin etkisin­de kalmıştı.

Bu anlattıklarımız, İslam´a giren kimselerde görülen haller­di. Bunlar topluca değil teker teker İslam´a girmişlerdi. Ancak rivayete göre, Gifar oğulları kabilesi, topluca îslam´a girmişler­di. Böylece müslümanlarm sayısı gittikçe artıyordu. Muhtelif evlerden ve ailelerden, değişik kabilelerden ve batınlardan in­sanlar İslam´a giriyorlardı. Bu müslümanlar, Mekke-i Müker-reme´nin dışına yayılmışlar, artık İslamiyet çevreye nüfuz et­mişti. Kureyşliler ne yapacaklardı

——————————————————————————–

[1] îbn Hişam, Siret, îbn KeBİr, el-Bidaye ve´n Nihaye, C. 3, S.29

[2] Ibn Kesir, el-Bıdaye ve´n Nıhaye, C 3, S 30

[3] İbn Kesir, el-Bidaye ve´n Nihaye, C. 3, S. 34 –

Share.

About Author

Leave A Reply