İşkence ve Fitne

0

Eziyet ve Fitneler

Asabiyet ve cahiliyet içindeki kimseler, Haşim oğullarının mertebelerini kıskanmış ve inkar etmişlerdi. Allah´ın bahşetti­ği lütuflardan ötürü insanları kıskanmayı adet haline getiren, cahiliyet pisliklerini ibadet alışkanlığına dönüştüren, helal rız­kı haram kılan bilgisizler gerek fert olarak, gerek toplum ola­rak Muhammedi davetin karşısına çıkmış, onu durdurmak iste­mişlerdi. Oysa Muhammedi davet durmadan gelişip geniş alan­lara yayılıyor ve hiç duraksamıyordu. Müşrikler çeşitli hile me-todlarını kullanmış, kendilerine cazip teklifler ileri sürmüş ve bu daveti söndürmek istemişlerdi. Ama onu, asla yolundan sap-tıramamışlardı. Mücadele ve tartışma yöntemini kullanarak davetin sahiplerini aciz duruma düşürmek istemişler, fakat za­rar ve ziyan içinde geri dönmüş ve hüccetler karşısında şaşkın­lığa düşmüşlerdi. Okunan Kur´an-ı Kerim´in etkisini yok et­mek, Peygamber efendimizin Kur´an okuyuşunu boğmak ve so­nuçsuz bırakmak hususunda kendi aralarında anlaşmışlardı.

Bütün bu çabalarına rağmen bir sonuca ulaşamamışlardı. İslamiyet ise kendi yoluna devam etmekteydi. Her ne kadar en­gellerle karşılaşsa, ağır yürüse de, bu davetin seyrini durdura-mıyorlardı. Kendi zanlarmca bu daveti durdurabilmek için sa­dece iki çareleri kalmıştı:

1- Güçsüz kuvvetsiz müslümanlara karşı sürekli bir eziyette bulunmak. Barışı ve huzuru tercih eden, kalbini iman ile süsle­yen, imanın kendisine sabrı vazife saydığını ve belalara karşı direnmeyi inanç haline getiren, gücü yetse bile kötülüklere misliyle mukabelede bulunmamayı prensip edinen mü´minlere karşı sürekli eziyette bulunuyorlardı. Eziyete uğrayan mü´min-lerin başında risaletin sahibi Muhammed (sav) ile, onun dostu ve sadık arkadaşı Ebu Bekir vardı. Güçsüz, kuvvetsiz, aşiretsiz kölelerle yoksul kimseler de bunlar arasındaydı.

2- Muhammed (sav)´in üzerinde terbiyevi bir otoritesi bulun­duğunu zannettikleri kimselerin -ki bu da Ebu Talib idi- yar­dımlarına müracaat etmek. Müşrikler, Hz. Muhammed´i dur­durması için, Ebu Talib´in yardımını istemişlerdi. Çünkü Ebu Talib, Muhammed (sav)´in amcasıydı ve onu daha küçük yaş­tayken koruması altına almıştı. Ebu Talib, Haşim oğullarının reisi idi. Büyüdükten sonra da Muhammed´i himayesinde bu­lunduruyordu.

Müşrikler bu iki çareyi de denediler, ama bir sonuç alama­yınca mü´minlere karşı eziyetlerini artırdılar ve zulümlerini bütün mü´minlere teşmil ettiler. Zulümlerini fert planında sı­nırlı tutmadılar. îmanlısıyla imansızıyla bütün Haşim oğulları­nın Muhammed (sav)´in yanında yer aldıklarını ve aşiretçilik bağlarıyla onu himaye ettiklerini gördüler. Ancak Ebu Leheb, Haşim oğullarının dışında kalmış, Allah´ı inkar etmiş, akraba­lık bağlarını hiçe saymış, hamiyet duygusunun yabancısı ol­muştu. Aşiret ve yardım prensiplerini terketmişti. Yeğeni Mu­hammed´i düşmanlarına teslim etmiş, dolayısıyla derin bir sa­pıklığa düşmüştü.

Zayıf ve Korumasız Müminlere Eziyet

îbn îshak der ki: Müşrikler müslüman ve Resulullah (sav)e tabi olan sahabilere saldırmaya başladılar. Her kabile, kendi arasında müslüman olan- fertlerine hücum etti. Onları hapset­tiler. Çeşitli eziyetlere ve dayaklara maruz bıraktılar. Mekke-i Mükerreme´de sıcakların şiddetlendiği zamanlarda kızgın kum­lara ve taşların altına yatırdılar. Zayıf ve korumasız müslü-manları dinlerinden caydırmak için çabaladılar. Bazı müzmin­ler, karşılaştığı bela ve eziyetin şiddeti karşısında dayanama­yıp dinden çıktı. Bazıları da dininde sebat etti ve Cenab-ı Allah onları korudu. Sadık mü´minler, davetin ilk aşamasında imana koşan köle müzminlere yardım ediyorlardı. Yoksullara, uğradık­ları eziyetlere karşı sabredip dayanabilmeleri için yardım elini uzatıyorlardı. Peygamber (sav) efendimiz hem kendi hem eşi Hatice´nin malını bu zayıf mü´minler için harcıyordu. O işe, da­vet hususunda kendisine engel olmaması için bütün mal ve mülkünden ayrılıp kurtulmakla başladı. Elindeki malı zayıf ve korumasız iman ehline yardım olarak sarfetti. Bu durumda kö­le mü´minler, hürriyet dinini kucaklayınca eziyetlerin en şid-detlisiyle karşılaştılar.

Bilal ve Kardeşleri

îlk müslümanlardan biri Ümeyye bin Halefin kölesi olan Bi­lal b. Rabah´tı. Efendisi onun öğle vakti, sıcağın şiddetlendiği sırada dışarı çıkarıyor, Mekke-i Mükerreme´nin Batha denilen mıntıkasına götürüyor, sırtı üzerine yere yatırıyor, sonra da adamlarına emredip büyük bir kaya parçasını göğsünün üstüne koyduruyor, arkasından da şöyle diyordu: “Ya Muhammed´i in­kar edip hat ve Uzza´ya ibadet edersin, ya da Ölünceye kadar bu halde kalırsın!” Bilal, Muhammed (sav)´i inkar edip şirke dön­mek uğruna bu bela ve eziyetlere tahammül ediyor ve “Allah bir, Allah bir!” diyordu. Uğradığı işkencenin şiddetinden, acıla­rını biraz olsun hafifletmesinden dolayı yüksek sesle ve sık sık bu cümleleri telaffuz ediyordu. Işjte o, bu işkence altında inler­ken, oradan geçmekte olan mürüvvet sahibi bir mü´min ona yardım ediyordu. Yardımına koşan bu adam, Ebu Bekir (r,a)tı. Ebu Bekir, Bilal´in efendisi Ümeyye´ye Şöyle demişti:

“-Şu miskine eziyet etmekten Allah´tan korkmuyor musun Bu zulmün ne zamana kadar devam edecek

-Bunu yoldan çıkaran zaten sensin.. Uğradığı bu işkenceden de kurtarsana!

-Kurtarırım. Benim yanımda bundan daha güçlü zenci bir köle vardır. Senin dinine daha çok bağlıdır. BilaVin karşılığın­da onu sana vereyim.

-Kabul ettim.”

Böyle diyen Ümeyye bin Halef, bu alışverişten kazançlı çık­tığını zannetmişti. Çünkü BilaTe karşı daha güçlü bir köleye sahip olmuştu. Onun yularına daha çok sahip olacaktı. Yeni kö­le de, itaatinde kalacaktı.

Ebu Bekir sevinç içinde Bilal´i alıp götürdü ve Cenab-ı Al­lah´ın kendisine bahşettiği nimet sayesinde onu azad etti. Bilal artık İslam´ın müezzini olmuştu. Ebu Bekir. Bilal´le birlikte altı mü´min köleyi daha azat etmiş, böylece azat ettiklerinin sayısı yediyi bulmuştu. Bu yedi kişiyi Cenab-ı Allah, bu ümmetin sıd-dıkı olan Ebu Bekir (r.a)´ın vermiş olduğu fidye sayesinde hür­riyetlerine kavuşturmuş ve nimetine mazhar kılmıştı. Bunlar­dan biri Bedir ve Uhud gazalarında cihad eden Amir bin Fü-heyre idi. Diğerleri ise Ümmü Ubeys, Zenbere en-Nehdiye ve kızı idi. Bu ikisi, Abdüddar oğulları kabilesinden bir kadına ait idiler. Hanımları kendilerini un öğütmeye göndermiş ve: “Al­lah´a andolsun ki, sizi asla azad etmeyeceğim!” demişti. Ebu Bekir oraya uğramış ve hanımlarına: “Yeminini boz” demişti. Kadın da: “Bu işi sen hallet. Çünkü onları yoldan çıkaran sen­sin. Onları azad eden de sen ol” dedi.

Ebu Bekir: “Onları kaça satarsın ” diye sorunca, kadın fi­yatlarını söyledi. Ebu Bekir de “ben ikisini de satın aldım ve artık onlar hürdürler” dedikten sonra cariyelere yönelip: “Ar­tık hanımınızın ununu geri verin” dedi. Cariyeler: “Ununu ta­mamen öğüttükten sonra geri versek olmaz mı ” diye sordular. Ebu Bekir de, siz bilirsiniz karşılığını verdi.

Yine bir gün Hz. Ebu Bekir bir cariyeye uğradı. Müslüman olmadan önce Ömer (r.a) o cariyeye İslam´dan dönmesi için iş­kence eder, bıkıp usanıncaya ve yoruluncaya kadar döverdi. Ebu Bekir o cariyeyi de satın alıp azad etti. [1]

Ebu Bekir´in azad ettiği köle ve cariyelerin sayısı artıp yok­sullara ve korumasızlara yardımı fazlalaşmca babası -henüz müşrik olduğundan dolayı- ona şöyle demişti: “Ey oğlum, zayıf ve güçsüz köleleri azad ettiğini görüyorum. Halbuki güçlü kuv­vetli köleleri satın alıp azad etsen, hiç değilse onlar seni korur ve sana yardımcı olurlar.” Babasının bu önerisine Ebu Bekir şu cevabı verdi: “Babacığım ben bu yaptıklarımı yüce Allah´ın rızasını kazanmak için yapıyorum.” Rivayete göre Hz. Ebu Be­kir´in bu sözleri üzerine şu ayet-i kerimeler nazil olmuştur:

“Elinde bulunandan verenin, Allah´a karşı gelmekten sakı­nanın, en güzel söz olan Allah´ın birliğini doğrulayanın işlerini kolaylaştırırız. Ama, cimrilik eden, kendini Allah´tan müstağni sayan, bu güzel sözü yalanlayan kimsenin güçlüğe uğramasını kolaylaştırırız. O kimse ölüp ateşe yuvarlandığı zaman, malı ona fayda vermez. Bize düşen sadece doğru yolu göstermektir. Şüphesiz ahiret de, dünya da bizimdir. Sizi alevler saçan ateşle uyardım; oraya yalanlayıp yüz çevirmiş olan o en azgından başkası yaslanmaz. Arınmak için malını veren, en çok sakınan kimse ise ondan uzak tutulur. O yaptığı iyiliği birinden karşılık görmek için değil, ancak yüce Rabbinin hoşnudluğunu gözete­rek yapmıştır. Elbette kendisi de hoşnud olacaktır.” (Leyl: 5-21)

——————————————————————————–

[1] Ibn Hişam, Sıret, el, 8.317, 318, 319.

Yasir Ailesi ve Diğerleri

Yasir ailesinin tamamı müslüman olmuş, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah´a iman etmişti. Maddi durumları za­yıf, korumasız ve köle idiler. Ailenin başı Yasir´di. Oğlu Ammar ve eşi Sümeyye ile birlikte işkenceye uğratılmıştı. Ebu Cehil onlara zulümde o kadar ileri gitmişti ki, elindeki mızrağı Sü-meyye´nin önüne saplayarak onu öldürmüştü. Böylece Sümey­ye, İslam tarihinde dini uğruna canını veren ilk şehit olmuştu.

Ammar da en şiddetli işkencelere uğratılmıştı. Fakat o bu işkenceleri gönül rızasıyla kabul etmişti. Bir gün işkence altın­da iken Resulullah (sav) onun yanından geçmiş ve ona: uEy Eba Yokzan, sabret!” diye seslenmiş ve sonra da şöyle dua et­mişti: “Allah´ım! Ammar bin Yasir ailesinden hiç kimseye azap etme.”

Mahzum oğulları da bu aileye öğle sıcağında Mekke´nin kız­gın ve cehennemleşen taşlıkları üzerinde eziyet ederlerdi. Yine böyle bir eziyet altındayken Peygamber (sav) efendimiz onların yanından geçerken: “Sabredin, ey Yasir ailesi! Doğrusu sizin yeriniz cennettir” demişti.

Bazan mü´minlere o kadar eziyet ederlerdi ki, onları dinle­rinden döndürürlerdi, işkenceye uğrayan mü´minler, azap ve işkencelerin baskısı altında küfür kelimelerini söylerlerdi. Yine bir defasında Ammar´a işkence yaparlarken Resulullah (sav) aleyhinde konuşmadan onu serbest bırakmamışlardı. Ammar, söylediği bu aleyhteki sözleri gelip Resulullah´a anlatmış, Resu­lullah da ona, kalbi imanla dolu olduğu halde, zorlanarak kendi aleyhinde söylediği sözlerden ötürü Ammar´a bir günah teret-tüb etmeyeceğini bildirmişti.

Said bin Cübeyr´in anlattığına göre, kendisi Abdullah bin Abbas´a şöyle sormuş: Müşrikler, mü´minlere, dinlerini terket-mekte mazur olacak kadar eziyet etmişler midir

Buna cevap olarak Abdullah bin Abbas şöyle demiştir; Evet… Müşrikler mü´minlere eziyet eder, onları döver, incitir, aç ve susuz bırakırlardı. Öyle ki, eziyetlere uğrayan bir mü´min, yediği darbelerin şiddetinden dolayı yerinde oturamaz hale gelirdi. Neticede onlar, müşriklerin arzuladıkları fitneye düşer ve Lat ile Uzza´nın Allah´tan başka iki tanrı olduğunu söylemek zorunda kalırlardı.”

Bu konuda îbn Kesir şöyle der: Bu gibi durumlarla ilgili ola­rak Cenab-ı Allah şu ayet-i kerimeyi inzal buyurmuştur:

“inandıktan sonra Allah´ı inkar eden, -kalbi imanla yatış­mış olduğu halde (inkara) zorlanan değil, fakat küfre göğüs açan, (küfürle sevinç duyan)- kimselere Allah´tan bir gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır. Bu, onların dünya hayatını ahirete tercih etmelerinden ve Allah´ın da inkar eden kavmi doğru yola iletmeyeceğinden ötürü böyledir. Onlar öyle kimse­lerdir ki, Allah kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiş-tir. Ve işte gafiller de onlardır. Gerçekten onlar, ahirette ziyana uğrayacaklardır,” (Nahi: 106-109)

Bu durumdaki mü´minler uğradıkları hakaret ve ağır işken­celerden ötürü küfür sözünü söylemekte mazur idiler. Cenab-ı Allah bizi, gücü ve kuvveti ile korusun.” [1]

——————————————————————————–

[1] İbn Hişam, Siret, el, s.321.

Rezil Etmekle Tehdit

Müşrikler eziyetin her çeşidini uyguladılar. Arkası ve koru­yucusu olmayan zayıf mü´minlere eziyet ve işkencelerde bulu­nuyor, onları şiddetle dövüyorlardı. Ebu Cehil o kadar ileri gitti ki, bir mızrağı, mü´min bir kadının avret yerine saplayarak onu şehid etti. Bunu yaparken de insani edebten ve Arap asa­letinden ötürü sıkılmadı. Koruyucusu olmayan aşiretsiz ve hi­mayesiz bütün mü´minler bu durumdaydılar. Ama müşrikler, arkasında kendisini koruyacak bir aşireti olan mü´minleri dö­vemiyor, sadece toplum içinde itibarlarını sarsıcı hakaretlerde bulunuyorlardı. Bu işi de, onların en acımasızı olan Ebu Cehil üstlenmişti. “Siret” adlı eserinde îbn îshak bu konudan bahse­derken şöyle der:

“Fasık Ebu Cehil, bir adamın müslüman olduğunu duyun­ca, eğer o adam şerefli ve asil kimselerden ise, Kureyş içinde onu ayıplar ve kötülerdi. Ona: “Senin için daha hayırlı olan atalarının dinini terk mi ettin Doğrusu biz seni horlayacak ve görüşünün sakat olduğunu ortaya koyacağız!” derdi. Müslü­man olan kişi eğer tüccarsa, ona şöyle derdi: “Allah´a andolsun ki, senin ticaretini durduracak ve kesada uğratacağız. Malını telef edeceğiz.” Eğer müslüman olan kişi zayıf ve korumasız ise Ebi Cehil onu döver ve başkalarını da ona karşı kışkırtırdı.” [1]

Kafirlerin büyük şahsiyetlerinden biri müslüman olduğu za­man, onu öldürmeye yanaşamasalar da, Ebu Cehil gibileri onu kınamaktan ve ayıplamaktan geri durmazlardı. Ama onu öldü-remezlerdi. Çünkü arkasındaki aşireti, cahiliyet asebiyeti uğru­na onu himaye etmeye ve kan davasını gütmeye kalkardı.

Yine bazı kimseler müslüman olmuşlardı. Ancak Ebu Cehil gibi, Mahzum oğulları da bunlara kötülük yapmak istemişlerdi. Daha önce belirttiğimiz yöntemi uygulayarak onları kınamak, onlara karşı cahillik etmek istemişlerdi, ama bu müslümanla-rm kavimlerinin kendilerine arka çıkmalarından çekinmiş ve bu iş için kavimlerinden izin istemiş, gereken izni de almışlar­dı. Şöyle demişlerdi: “Şu yeni gençleri kınamak ve cezalandır­mak istiyoruz. Böyle yapmakla başkalarını emniyete almış olacağız.” Bu sözü, daha önce işaret ettiğimiz grupla birlikte islam´a giren Velid oğlu Hişam´ın kardeşi sebebiyle Hişam´ın kendisine söylemişlerdi. Hişam da onlara şu karşılığı vermişti: “Bunu yapabilirsiniz. Onu size bırakıyorum. Ona gerekli cezayı verin, ama sakın onu öldürmeyin. Allah´a andolsun ki, eğer kardeşimi öldürecek olursanız, be ı de sizin en şerefli adamınızı öldürürüm.” Bunun üzerine kendisinden izin isteyenler, kendi kendilerine şöyle demişlerdi: “Allah´ım buna lanet et. Eğer kar­deşi elimizde ölürse o içimizdeki en şerefli adamı öldürecektir.” Bundan sonra, bu işten vazgeçtiler.[2]

Başkasında alacağı olan bir kişi müslüman olunca, müşrik­ler onun alacağını geciktirir, hatta ödemezlerdi. Bunlardan biri de, Habbab bin Eret idi. Korumasız ve aşireti olmayan bir kim­se olduğu için müşrikler ona eziyet ederler, yaptığı işlerin ücre­tini kendisine ödemezlerdi.

Buhari Habbab bin Eret´in şöyle dediğini rivayet eder: “Ben demircilik yapıyordum. As bin Vail´e bir kılıç yaptım. Gidip hakkımı istedim. Bana: ´Hayır Vallahi Muhammed´i inkar et­mediğin takdirde alacağını Ödemeyeceğim” dedi. Ben de: “´Ha­yır Vallahi sen ölüp sonra diriltilmedikçe Muhammed´i inkar etmeyeceğim´ dedim. O da bana şu cevabı verdi: ´Ben ölüp de sonra diriltildiğim zaman mal ve evladım olacaktır. O zaman yanıma gelirsen hakkını öderim!” Onun böyle cevap vermesi üzerine Cenab-ı Allah şu ayet-i kerimeyi indirdi:

“Ayetlerimizi inkar eden, ve: ´Bana elbette mal ve çocuk veri­lecektir´ diyeni gördün mü O, görülmeyeni mi biliyor, yoksa Rahman katından bir söz mü almıştır Hayır, söylediğini yaza­cağız ve onun azabını uzattıkça uzatacağız. Bahsettikleri şeyler bile kalacaktır. Kendisi bize tek olarak gelecektir.” (Meryem: 77-80)

——————————————————————————–

[1] İbn Hişam, Siret, el, s.321

[2] İbn Hişam, Siret, el, s.321

Peygamber Efendimizin Sabrı Tavsiye Etmesi

Peygamber (sav) efendimiz imanın, zorluklara katlanmayı gerektirdiğini, dünyada hak davetin icab ettirdiği şeylere ta­hammül etmenin ahiret sevabını artıracağını, ayrıca Cenab-ı Allah´ın, imanları sebebiyle imtihana uğrayan mü´min kulla­rına yardımcı olacağını açıklayarak mü´minlere sabrı telkin ediyordu.

Buhari, Habbab bin Eret´in şöyle dediğini rivayet eder: “Peygamber (sav)in yanına uğradım. O, Kabe´nin gölgesinde, başını abasının üzerine koyup uzanmıştı. Biz o esnada müşrik­lerden şiddetli eziyetler gördüğümüz için, kendisine: “Ya Resu-lullahl Bizim için Allah´a dua etsen olmaz mı ” dedim. Bunun üzerine kalkıp oturdu. Yüzü kızarmıştı. Bana dedi ki: “Bizden önceki milletlerden bazı kimselerin vücutları demir taraklarla taranır; kemikleri, etleriyle sinirlerinden ayrılırdı. Buna rağ­men bu eziyetler onları dinlerinden döndürmedi. Başlarının or­tasına testere konulur, vücutları ikiye yarılır, yine dinlerinden geri dönmezlerdi. Mutlaka Cenab-ı Allah, bu daveti tamamla­yacaktır. Öyle bir zaman gelecek ki, bir yolcu San´a´dan yola çı­kıp Hadramut´a kadar gidecek, yolda aziz ve celil olan Al­lah´tan başka hiçbir şeyden korku duymayacaktır. Ancak siz acele ediyorsunuz.”

Mü´minler, Mekke´deki cehennemleşen taşlık ve kumlukla­rın sıcaklığından ve bu sıcak yerlerde müşrikler tarafından ezi­yete uğratılmalarmdan ötürü hallerini Peygamber (sav)e şika­yet ettiler. Peygamber efendimiz onlara sabretmelerini tavsiye etti. Sabırsız iman olmazdı. Kur´an-ı Kerim´in bildirdiği haber­leri onlara nakletti. Bu haberlere göre cennet, sabrın karşılığı olacaktı. İmtihandan geçmek zorunluydu:

“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelme­den cennete gireceğinizi mi sandınız Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve onunla birlikte inananlar: ´Allah´ın yardımı ne zaman ´ di­yecek olmuşlardı, iyi bilin ki Alah´ın yardımı yakındır.” (Bakara: 214)

Şunu da belirtelim ki Peygamber efendimiz eğer o müşrikle­re beddua etmiş olsaydı, Cenab-ı Allah onları yeryüzünden sö­küp koparırdı. Ama kendilerinden sonra îslam davetinin bayra­ğını taşıyacak kimseler yeryüzünde kalmayacaktı. Bu sebeple­dir ki, Peygamber efendimiz, Cenab-ı Allah´ın ´Eğer diliyorsa Mekke´nin yanındaki Ahşebeyn dağlarını müşriklerin üzerine devireyim´ buyurması üzerine şöyle demiştir: uCenab-ı Allah´ın müşriklerin soylarından kendisine ibadet edecek kimseler çıka­racağını umuyorum.” Gerçekten de Allah, Peygamber efendi­mizin bu umudunu tahakkuk ettirmişti. O müşriklerin soyla­rından, Allah´a ibadet eden kimseler çıkmışlardı. Hatta bir kıs­mı mücahit olarak Allah yolunda kılıç sallamıştı. Yine o müş­riklerin soylarından bir kısmı İslam nurunu yeryüzünün doğu­larına ve batılarına ulaştırmıştı.

Share.

About Author

Leave A Reply