Kıblenin Değiştirilmesi ve Orucun Farz Kılınması

0

Peygamber efendimiz sadece savaşla, seriyyeler ve heyetler göndermekle, anlaşmalar yapmakla, Medine-i Münevvere´nin iç ve dış işlerini düzenlemekle yetinmedi. Bunlardan ayrı olarak, yüce Allah´ın vahyine dayanarak, bir devlet kurdu. O kendi he-va ve hevesinden değil*, kendisine vahyedilen ilahi vahye daya­narak konuşurdu. Ancak cihadla ilgili bazı küçük düzenleme ve uygulamaları Peygamber efendimiz yapıyordu. Böylece o, ken­disinden sonraki dönemlerde halifelere ve devlet adamlarına iyi bir örnek koymuş oluyordu. Zaten Resulullah (sav) de mü­minler için güzel örnekler vardır. Sadece devlet tanzim etmekle de yetinmedi. Bunun yamsıra, Rabbinden aldığı mükellefiyet­ler üzerine ibadetlerle de uğraştı. Onun, toplumda güçlü bir ruh oluşturmak için, sosyal yükümlülükleri de vardı. Sağlam, birbirine bağlı, tutarlı sosyal bir düzen kurmak ve kendisine bağlı olan kimselerden oluşan güçlü ve birleşik bir kuvvet teş­kil etmek için uğraştı. Onun oluşturduğu toplum, bireyleri bir­birini koruyan, birbirine dayanan tutarlı bir toplumdu.

İşte Cemaziyel-evvel, ya da Cemaziyel-ahir ayı ile Recep ve Ramazan ayları arasındaki dönem, şer´i hükümlerin, özellikle ruhu ve toplumu güçlendirmekle ilgili ibadet hükümlerinin ko­nulduğu bir dönem olmuştur. Bu dönemde kıble, Kudüs´den Kabe-i Muazzama´ya doğru çevrilmiştir. Yine bu dönemde Ra­mazan orucu farz kılınmış, oruçla birlikte fitır sadakası da veci­be olarak bildirilmiştir. Bunlar, ileride de açıklayacağımız gibi, iki toplumsal farizadır. Kıblenin Kudüs´de bulunan Mescid-i Aksaldan Kabe-i Muazzama´ya çevrilmesindeki gaye, Cenab-ı Allah´ın, putlara inanma döneminin bittiğini insanlığa ilan et­mesiydi. Artık putların ortadan kaldırılma döneminin başladı­ğını insanlara bildirmek içindi.

Kıblenin Kâbe-i Muazzama´ya Çevrilmesi

Mirac´da, namazın beş vakit olarak farz kılınması ve şartla­rına riayet ederek eksiksizce yerine getirilmesi halinde elli va­kit sevabının kazanılacağı bildirildikten sonra, müslümanların daha önce Kudüs´teki Mescid-i Aksa´ya yöneldikleri kıble, Ka­be-i Muazzama´ya çevrildi. Daha önceleri Mekke´de iken nıü´minler Kabe-i Muazzama´yı ortaya alarak, Kudüs´deki Mes­cid-i Aksa´ya yönelip namaz kılarlardı. Peygamber efendimiz Medine-i Münevvere´ye hicret ettikten sonra iki kıbleyi ortala­yarak namaz kılma imkanı kalmamıştı. İki kıbleden birini ar­kaya almak mecburiyeti doğmuştu. Peygamber efendimiz de putlarla kuşatılmış olan Kabe-i Muazzama´yı arkasına alıp Ku­düs´e yönelerek namaz kılmaya başladı. O zamanlar Kabe´deki putları kaldırıp yok etme izni henüz verilmemişti. Eğer bu du­rumda, Kabe´ye yönelerek namaz kılmış olsaydı, putlarla kuşa­tılmış olan Kabe´ye yönelip orayı kıble edinmiş olacaktı. Pey­gamber efendimiz bütün bunlarla birlikte, kıblenin Kabe-i Mu­azzama´ya çevrilmesini ve oranın putlardan temizlenmesini bü­yük bir istekle arzulamaktaydı. Cenab-ı Allah ona, geçici bir süre için Kudüs´deki Mescid-i Aksa´ya yönelmesini emretmişti. Peygamber efendimiz de Rabbinin emrine uyarak Kudüs´deki Mescid-i Aksa´ya yönelerek namaz kılıyor, böylece Kabe-i Mu­azzama´yı arkasına almış oluyordu. Ama bu geçici bir süre için­di. Sonunda yine Kabe-i Muazzma´ya yönelerek namaz kılacağı günler gelecekti. Oraya doğru yöneldiği zamanda çevresindeki putları kaldırıp atmasına ve Beyt-i Haram´ı temizlemesine izin verilmiş olacaktı.

İşte bütün bu sebeplerden dolayı Peygamber (sav) efendimiz noksanlıklardan münezzeh olan yüce Rabbine, Kabe-i Muazza-ma´ya döneceği günün yaklaştırümasmı dileyip dua ediyordu. Çünkü oraya dönmesi, Peygamberlerin atası İbrahim´in Kabe-sine dönmesi demekti. Oraya yönelerek namaz kılması da nok­sanlıklardan münezzeh olan yüce Allah´ın, yardımıyla, kısa ya da uzun bir zaman içinde çevresindeki putları atıp Harem-i Şe­rifi temizlemesine izin vermek demekti. Bu zaman, insan öm­rüne göre uzun olsa bile, aslında gerçek hesaba göre çok uzun bir zaman değildi.

İşte bu dönemde Peygamber efendimiz, Allahü Teala´dan uzak mesafeyi yakın kılmasını diledi. Yahudiler, Peygamberi­mizin Kudüs´deki Mescid-i Aksa´ya yönelmesini, onun İsrailo-gutlarının peygamberlerinin izinde yürüyeceği manasına yoru­yorlardı ki, bu da onların hayalperest kalplerindeki batıl bir ve­himden başka bir şey değildi. Onların nefisleri hayal eder, son­ra zanneder, sonra da itikad ederdi. Kendi kuruntularına uy­mayan dinlere inanmayanlar hep böyledirler.

Bedir savaşından kısa bir süre önce Cenab-ı Allah Kabe´nin çevresindeki putları ve onların hakimiyetini yok etmesi için, el­çisine izin verdi. Bedir günü hak ile batılın birbirinden ayrıla­cağı gün olacaktı. İşte bunun içindir ki, yüce Allah kıbleyi Ku-düs´den Mekke´ye çevirdi ve artık Peygamber efendimiz Kabe-i Muazzama´yı kıble edindi. Çünkü noksanlıklardan münezzeh olan Allah´ın şu buyruğu nazil olmuştu:

“insanlardan bazı beyinsizler: “Onları üzerinde bulundukla­rı kıbleden çeviren nedir ” diyecekler. De ki: “Doğu da batı da Allah´ındır. O, dilediğini doğru yola iletir. Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun. Biz, peygambere uyanı, ökçesi üzerinde geriye dö­nenden ayıralım diye, eskiden yöneldiğin Kabe´yi kıble yaptık. Bu, Allah´ın yol gösterdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah, sizin imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz Al­lah, insanlara şefkatli, merhametlidir. (Ey Muhammed), biz se­nin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu (gökten haber bek­lediğini) görüyoruz. (Merak etme) Elbette seni hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. (Bundan böyle) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Nerede olursanız, yüzlerinizi o yöne çevirin. Ki­tap verilenler, bunun rableri tarafından bir gerçek olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir. Sen ki­tap verilenlere her türlü ayeti (mucizeyi, delili) getirsen bile, yi­ne onlar senin kıblene uymazlar; sen de onların kıblesine uya­cak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Sana gelen ilimden sonra onların keyiflerine uyarsan, o takdirde sen, mutlaka zalimlerden olursun.” {Bakara: 142-145)

Kıblenin Kabe-i Muazzama´ya çevrilmesi bu nass ile gerçek­leşti. Bu Kur´an nassı iki şeye işaret etmektedir:

1- “Onları, üzerinde bulundukları kıbleden geri çeviren ne­dir ” diyen ve müminlerin Kudüs´e yönelerek orayı kıble edin­melerine sevinen ehl-i kitap, kıble değiştirilmesi olayını tuhaf bulmuşlardı.

2- Kur´an ayeti, kıblenin Kudüs´deki Mescid-i Aksa´ya yöne­lik oluşunun geçici bir hüküm olduğunu ifade etmektedir. Bu geçici hüküm, sebebi ortadan kalkınca yürürlükten kalkmıştır. Biz bu sebepten dolayı mezkur hükmün neshedildiğine inanmı­yoruz. Sadece hükmünün zamanı gelince sona erdiğine inanıyo­ruz. Zaten bunu bizzat Allahü Teala açıklamıştır.

Şimdi de kıblenin Kudüs´den Mekke´ye, yani Kabe-i Muazza­ma´ya çevrildiği zaman meselesine gelelim. Bu konuda çeşitli rivayetler nakledilmiştir. Ama hepsindeki ortak nokta, olayın Cenıaziyel-ahir ayından sonra olduğudur. İhtilaf, bu olayın Re­cep ayında mı, yoksa Şaban ayında mı olduğu konusundadır. Katade, Zeyd bin Eşlem ve Abdullah bin Abbas´dan gelen riva­yete göre bu, Recep ayında meydana gelmiştir. Ama Şaban ayında vuku bulduğunu ifade eden rivayetler de vardır. İbn İs-hak´m sözleri de bu yöndedir. Çünkü o, bu değişim olayının Ab­dullah bin Cahş seriyyesinin teşkilinden sonra gerçekleştiğini söylemektedir. Abdullah´ın seriyyesi ise Recep ayının son gün­lerinde teşkil edilmiştir. İbn İshak bu konuda şöyle der:

“Kıblenin değişmesi olayı, Abdullah bin Cahş gazvesinden sonra vukubuldu. Resulullah´ın Medine´ye hicretinden 18 ay sonra, Şaban ayında meydana geldiğini söyleyenler de olmuş­tur. Bu sözü İbn Abbas´dan, İbn Cerir rivayet etmiştir. Sahabi-lerden bazısı da böyle demişlerdir. Büyük çoğunluğa göre, bu değişim olayı Şaban´ın ortalarında, yani hicretten 18 ay sonra vuku bulmuştur. Muhammed bin Sa´ el Vakıdi´nin ifadesine gö­re Şaban´ın ortalarındaki çarşamba gününde kıble değiştiril­miştir.” Hafız İbn Kesir de kıblenin Şaban ayının ortalarında değiştiğini söyleyen bu rivayetten yanadır. Çünkü cumhur bu rivayeti desteklemektedirler. Alimlerin çoğunluğu, kendileri için doğruluğu sabit olmayan rivayetlere meyletmezler. Biz de, aralarında alimler olmak üzere insanların kabul ettikleri riva­yetleri, batıllıkları hakkında kesin ve tercihe şayan deliller bu­lunmadıkça reddetmemek görüşünden yanayız. Şaban ayının ortasında, yani 15. gününde müslümanların büyük kutlamalar yaptıklarım görüyoruz. Bundaki dayanakları da o günün müba­rek bir gün olduğu görüşüdür. Zaten kıblenin Kudüs´teki Mes-cid-i Aksa´dan Mekke´deki Kabe-i Muazzma´ya çevrildiği gün de o güne tesadüf etmektedir ki, bu iki olay da mukaddestir. Pey­gamber efendimiz bu günde büyük bir sevinç hissetmiştir. Şunu da belirtelim ki, Ibn Kesir, Peygamber efendimizin Medine´ye hicretinden, kıblenin değiştirildiği güne kadar 18 ayın geçtiğini ifade etmiştir. Yapılan araştırma neticesinde Peygamber efen­dimizin Medine´ye hicreti, Rebiul-evvel ayının 12. gecesinde vu­ku bulmuştur. Böylece kıblenin değişmesi zamanına kadar 18 ay değil, 17 ayla birkaç gün geçtiği ortaya çıkmaktadır.

Ramazan Orucu

Buraya kadar anlattıklarımız kıble ile ilgiliydi. Ramazan orucunun farz kılınmasına gelince, İbn Cerir´in rivayetine göre bu, mübarek Şaban ayında olmuştur. Nitekim kıblenin Mescid-i Aksa´dan Kabe-i Muazzama´ya çevrilişi de Şaban ayında olmuş­tur. Rivayete göre Ramazan orucunun farz kılınması üç dönem­de olmuştur. Şöyle ki:

Birinci Donem: Peygamber (sav) efendimiz Medine-i Mü-nevvere´ye geldiğinde Yahudilerin aşure günü oruç tuttuklarını görmüştü. Bunun ne olduğunu onlara sorduğunda şöyle demiş­lerdi: “Bu günde noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah Musa peygamberi kurtarmıştır.” Bunun üzerine Peygamber efendimiz de: “Musa´ya biz sizden daha yakınız” demiş ve aşure günü oruç tutmuş, müslümanlara da bu günde oruç tutmalarını emretmişti. İşte bu, orucun birinci dönemiydi. Bu orucun tutul­ması Peygamber efendimizin içtihadiyle yapılmıştır. Bunu böy­le anlamak mümkündür. Ancak´ bunun ilahi vahye dayandığını düşünmemiz gerekir. Yoksa Peygamber efendimiz Allah tara­fından vahiy gelmeden insanların herhangi bir ibadette bulun­malarını emretmezdi.

İkinci Dönem: Bu dönemde Cenab-ı Allah´ın şu buyruğu nazil olmuştur: “Ey inananlar, sizden öncekilere yazıldığı gibi, (günahlardan) korunmanız için sayılı günler olarak sizin üze­rinize de oruç yazıldı; sizden kim hasta veya seferde olursa tu­tamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutar, ihtiyarlıktan ya da şifa ümidi kalmamış hastalıktan ötürü) oruca güç yetire-meyenlerin fidye vermesi, bir yoksulu doyurması lazımdır. Bu­nunla beraber gönül isteğiyle kim bir iyilik yapar (oruç tutar)sa o, kendisi için iyidir. Bilirseniz oruç tutmanız, sizin için daha ” (Bakara 183-184)

İbn Kesir´in söylediğine göre, bu dönemde müminler oruç tutmak veya tutmamak arasında serbest bırakılmışlardı. Dile­yen oruç tutar, dileyen ´tutmazdı. Tutmayanlar bir miskine ye­mek yedirirlerse, bu oruç yerine geçerdi. Üçüncü dönemi anlat­tıktan sonra bununla ilgili düşüncelerimizi inşaallah açıklaya­cağız.

Üçüncü Donem: Orucun farz kılınması Ramazan ajanda ol­muştur. Bununla ilgili olarak yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Ramazan ayı, ki insanlara yol gösterici, hidayeti, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırd edip açıklayıcı olarak Kur´an o ay­da indirilmiştir, kim (o zaman aya yetişir) ayı görürse oruç tut­sun. Kim hasta olur yahut seferde bulunursa, tutamadığı gün­ler sayısınca başka günlerde oruç tutsun. Allah sizin için kolay­lık ister, güçlük istemez. Sayıyı tamamlamanız, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah´ı tekbir etmenizi ister. Şükredesiniz diye (size bu kolaylığı gösterir.)” (Bakara ıssj

İbn Kesir, bu dönemle ilgili iki durum anlatmaktadır:

1- O dönemde müslümanlar gün batışından sonra, uyuyun­caya kadar yiyip içiyorlardı. Uyuduktan sonra artık yemeleri ve içmeleri yasaklanırdı.

2- Bu sonuncu durumda Cenab-ı Allah onlara, güneşin batı­şından fecre, karanlıkla aydınlığın birbirinden seçilişine kadar yemelerini, içmelerini, hammlarıyla cinsel ilişkide bulunmala­rını helal kılıp şöyle buyurmuştu:

“Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. On­lar sizin elbisenizdir. Siz de onların elbisesisiniz. Allah, sizin kendinize yazık etmekte olduğunuzu bildi de tevbenizi kabul edip sizi affetti. Artık şimdi onlara yaklaşın ve Allah´ın sizin için yaz(ıp takdir etmiş ol)duğunu talep edin; şafağın beyaz ip­liği siyah iplikten ayırd edilinceye kadar yiyin, için; sonra gece oluncaya dek orucu tamamlayın; mescidlerde ibadete çekilmiş iken kadınlara yaklaşmayın. Allah, insanlara ayetlerini böyle açıklar ki, korunup sakınsınlar.” (Bakara: 187)

Hafız Ibn Kesir´in sözleri üzerinde bazı görüşler ileri sürmek istiyoruz. Şöyle ki:

a- İbn Kesir, orucun farzlığından bahsederken inü´min kim­senin oruç tutup tutmamak arasında serbest bırakıldığını; oruç tutmadığı takdirde tutamadığı günün orucuna karşılık bir yok­sula fidye olarak yemek yedirmesi gerektiğini ifade etmiştir. Belki de o, bu hükmü, Cenab-ı Allah´ın: “Oruca güç dayananla­rın fidye vermesi, bir yoksulu doyurması gerekir” mealindeki buyruğundan çıkarmıştır. Biz ise selefi salihine ya da onların bir kısmına uyarak deriz ki: İlk zamanlarda da olsa, hiç kimse oruç tutup tutmamak arasında serbest bırakılmamıştır. Çünkü bu, orucun farzlığına aykırıdır. Halbuki orucun farzlığı Cenab-ı Allah´ın şu buyruğunda kesin bir şekilde sabit olmuştur:

“Ey inananlar, sizden öncekilere yazıldığı gibi (günahlar­dan) korunmanız için sizin üzerinize de sayılı günler olarak oruç yazıldı.”

Bu ayet-i kerimede ´yazıldı* ifadesinin kullanılması ile oru­cun farzhğı kesinlik kazanmış ve orucun farzlığının ezeli bir şe­riat olduğu, mü´minlerin uymakla mükellef oldukları sürekli bir fariza olduğu beyan edilmiştir. Nitekim bu, müslümanlar-dan önceki ümmetlerin üzerlerine de farz kılınmıştır. Sonra Ce-nab-ı Allah, orucun insanı takvaya ulaştırıcı bir vesile olduğu-´nu ifade etmiştir. Allah´ın ipine sarılıp takvalı olmak ise, her halü karda mü´minden istenen bir husustur.

b- Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, sefer veya hastalık sebebiyle ruhsatlı kılınan mü´minlerin, diğer günlerde oruç tutmalarını farz kılmıştır. Oruç tutulması gereken günle­rin mahdut ve belirli zamanda bulunduklarını beyan etmiştik. Bazı mazeretler sebebiyle bu günlerde oruç tutma imkanı kay­bolduğu takdirde, orucun başka zamanlarda kaza edilmesi ge­rekir. Eğer mü´minler oruç tutup tutmamak arasında serbest bırakılmış olsalardı, bu seçenekten bahsedilir ve diğer günlerde orucun kaza edilmesi gerekli olmazdı; bu ruhsat yolcuya ya da hastaya tanınırdı.

c- Orucun farz kılındığını belirten ayet-i kerimenin arka dan gelen ayet-i kerimede: “Ramazan ayı ki, o ayda Kur´an dirilmiştir” denilmektedir. Bu iki ayetin aynı nassta olmalaı akıl kabul etmez. Çünkü bunlardan biri neshedici diğeri nesh olunandır. Bu iki ayetin uzlaştırılması neticesinde mey na çıkan anlam şöyle olmaktadır: Ramazan ayı, oruç tutulm gereken sayılı günleri açıklayan bir aydır. Yani farz olan or Ramazan ayındadır.

d- “Oruca güç yetiremeyenlerin…” mealindeki ayet-i kerin den anlaşıldığına göre, bazı kimseler olanca güçlerini hare diklan halde, oruç tutamadıkları ve bunların daha sonra ka etmeye de imkanlarının olmayacağı açıklanmaktadır. Bu d rumdaki kimseler, tutamadıkları günlere karşılık fidye ve inekle yükümlüdürler. Rivayete göre, bu kesin hüküm, on tutmak için olanca güçlerini harcadıkları halde, oruç tutam; yan yaşlı insanlara mahsustur. İbn Abbas´dan böyle bir rivayt gelmiştir. Kötürüm ve iyileşmesine ümit olmayan kronik hast da bu hükme tabidir.

e- “Bununla beraber, gönül isteğiyle kim bir iyilik yapa (oruç tutarjsa o, kendisi için iyidir” ayet-i kerimesi, mü´minü oruç tutup tutmamak serbestiyetine sahip olduğunu ifade et memektedir. Bu ayet-i kerimeden açıkça anlaşılan, farz oru< değil, nafile oruçtur. Hafız İbn Kesir´in Ramazan orucunun farz kılınmasından sonraki dönemle ilgili olarak anlattıklarına eleştirel bir gözle bakmamız gerekir. Onun anlattığına göre, gün batışından son­ra, uyuyuncaya kadar mü´minin yeme, içme ve cinsel ilişkide bulunma serbestiyeti vardı. Ancak uyuduktan sonra bütün bu şeyler yasak olurdu. Daha sonra gelen bir ayet-i kerime gere­ğince, bütün bu sayılan şeyler şafağın atmasına kadar, müzmi­ne mubah olmuştur. Bu konuda biz deriz ki, böyle bir şey Kur´an nassı ile sabit değildir. Bunu isbatlayıcı bir hadis de yoktur. Sabit olan husus şudur ki müzminlerin tümü, ya da bir kısmı uyuduktan sonra da yeme, içme ve hanımlarıyla cinsel ilişkide bulunma gibi faaliyetler içinde görülmüşlerdir. Bunu ya kendi anlayışlarından, ya da gördükleri bir nassdan dolayı yapmışlardır. Peygamber efendimizden bu konuda rivayet edil­miş bir nassı araştırdığımız takdirde böyle bir nasla karşılaş­mayız. Kuvvetli görüşe göre, müminler aşırı takvalıhklannda” dolayı böyle bir anlayışa sahip olmuşlardır. Bunu şu ayet-i ke­rime de isbat etmektedir: “Kendi nefislerinize yazık ettiğinizi Allah bildi.” Yani sizin kendi nefislerinizi günahtan korumak istediğinizi Cenab-ı Allah bilmiştir. Rağıb el-İsfahani bu ayet~i kerimede geçen ve “nefislerinize yazık ettiğiniz” şeklinde tercü­me ettiğimiz “hıyanet” kelimesinin, hıyanetin acılığı anlamına geldiğini söylemiştir. Kanaatime göre nefse hıyanet, onu güç yetiremeyeceği şeylerle yükümlü kılmak demektir. Her halde sahabüer de bunu böyle anlamışlardır. Kur´an-ı Kerim de duru­mu tashih edip açıklığa kavuşturmuştur. Bir mümin olarak öy­le inanıyorum ki, orucun farz kılındığını beyan eden ayetlerin hepsi, baştan sona kadar aynı anlam birliğini taşımakta ve ara­larında nesheden, ya da neshedilen herhangi bir ayet bulunma­maktadır. Doğrusunu en iyi bilen elbetteki Allah´tır. Sadaka-i Fıtr´ın Farz Kılınması Yine hicretin ikinci yılında Cenab-ı Allah sadaka-i fıtri farz kıldı. Olayların akışından da anlışıldığma göre, bu, orucun farzlığma tabi olan bir vecibedir. Bunun içindir ki, Peygamber efendimiz, sadaka-i fıtrin farz kılındığı konusundaki hutbesini Ramazan bayramından bir, ya da iki gün önce ilan etmiştir. Bu konuda Hafız İbn Kesir şöyle demiştir: “Hicretin ikinci yılında Peygamber (sav) efendimiz, bayram namazı kıldırdı. İnsanlar namaz yerine gittiler. Orada Peygamber efendimize tabi olarak bayram namazını kıldılar. Mızraklarla önünde yürüdüler. Zü-beyr´in Necaşi tarafından hediye edilen bir mızrağı vardı. Zü-beyr mızrağıyla Peygamber efendimizin önünde yürürdü. Zübeyr, toplu bayram merasimlerinde İslam cemaatinin bir­liğini, ibadet eden mü´minlerin güç birliği ettiklerini, yüce Al­lah´ın yardımıyla aziz ve muzaffer olduklarını, zelil olmadıkla­rını, üstün ve şerefli olduklarım düşmanlara hissettirmek için Peygamber efendimizin önünde mızrakla yürürdü. Tarihi kronolojiden de anlaşıldığına göre, sadaka-i fıtr, bü­yük Bedir olayından sonra farz kılınmıştır. Çünkü Peygamber efendimiz bayram gününden bir, ya da iki gün önce bu sadaka­ların farz kılındığını açıklamıştır. Ramazan orucuna gelince; o, büyük Bedir hadisesinden Önce, Şaban ayında farz kılınmıştır. Son devir rivayetçileri de ze­katın hicri ikinci yılda farz kılındığın söylemişlerdir. Ramazan orucuyla sadaka-i fıtra dair sözlerimizi tamamla­madan önce, söylenmesi gereken iki hususa değinmek istiyo­rum: 1- Sarih hadis-i şerifler sadaka-i fıtrin müekket sünnet, ya da Hanefiler´in dedikleri gibi, vacib değil, farz olduğunu ifade etmektedirler. Tirmizi, Peygamber efendimizin Mekke-i Mü-kerreme´de hacılar arasına bir adam göndererek şu ilanı yay­masını emrettiğini rivayet etmektedir: “Bilin ki, sadaka-i fıtır; kadın, erkek, hür, köle, büyük, küçük her müslümana vacibtir* Yani zengin olan her müslümamn, bakmakla yükümlü olduğu kişilerin sadaka-i fıtrini ödemesi vacibtir. Bu konuda Ibn Kay­yım şöyle der: “Sadaka-i fıtri sadece düşkün kimselerin almala­rı, Peygamber efendimizin sünneti gereğidir. Bu sadaka, zeka­tın verildiği sekiz sınıfa taksim edilmez. Zekatın verildiği sekiz sınıf ise şu ayet-i kerimede açıklanmıştır: “Sadakalar (zekatlar) Allah´tan bir farz olarak ancak fakir­lere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan (zekat toplayan) me­murlara kalpleri (İslam´a) ısındırılacak olanlara, kölelik altın­da bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya mahsus­tur.” (Tevbe: 60) Peygamber efendimiz zekatın verildiği bu sınıflara sadaka-i fıtrin verilmesini emretmemiştir. Sahabilerinden hiçbiri de sa­daka-i fıtri bu sınıflara taksim etmemiştir. Onlardan sonra ge­lenler de bu yolu izlemişlerdir. Hatta Hanbelilerin bir kavline göre, sadaka-i fıtri sadece düşkünlere vermek gerekir. Başkala­rına vermek caiz olmaz. Kuvvetli olan görüş de budur. Bu sada­kayla düşkün kimselerin bayramlarda sevindirilmesi amaçlan­mıştır. Onları bayram gününde dilenmekten kurtarmak gere­kir. Nitekim Peygamber efendimiz de bu yolda tavsiyede bulun­muştur. 2- Oruç büyük Bedir savaşından Önce farz kılınmıştır. Çünkü oruç nefsi terbiye edip frenler ve sabır ruhunu geliştirir. İrade­yi yükseltir. Bunlar da nefsi cihadın vasıtalarıdırlar. Çünkü ci­hadın temel unsuru sabırdır. Orucun farz kılınması, ileride ge­lecek olan Bedir savaşma karşı dayanıklı olmalarını sağlamak için müminleri hazırlamıştır.

Share.

About Author

Leave A Reply