Medine´de İslam Devletinin Kuruluşu

0

Rasulullah (s.a.v)´ın Hutbeleri

Naklettiğimiz bu olaylardan anlaşıldığına göre, İslama giren Ensariler, fert ve topluluk olarak, kapısını Hz. Peygambere ar­dına kadar açıyor; aile ve kabile olarak sayılarının çokluğuna ve güçlü olduklarını, kendisiyle beraber savaşacaklarını söylü­yorlardı. Bütün bunları herhangi bir kayıt ve şart öne sürme­den taahhüd ediyorlardı.

Öyle anlaşılıyor ki bu parlak karşılama, müşriklerin ve özel­likle daha sonraları münafık olanların öfkelerini kabartıyordu. Bunlar açıklayamadıkları öfke ve düşmanlıklarını kalplerinde gizliyorlardı. Rivayete göre Hz. Peygamber hangi evin önünden geçmişse bütün ev halkı kendisini hoş karşılamış ve kendisin­den yana olduklarını açıklamışlardır. Ancak ileride o temiz Me­dine´de nifakın lideri olacak olan Abdullah bin Übeyy bin Selul, Hz. Peygamberi hoş karşılamamıştı.

Musa bin Ukbe´nin anlattığına göre Rasulullah (s.a.v), yolu­na devam ederken Abdullah bin Übeyy Bin Selul´ün evinin önünden geçmiş onu kendi evine davet etmesini beklemişti. Ab­dullah o zaman Hazreç kabilesinin reisiydi. Hz. Peygamberce: “Baksana!.. Seni davet edenlerin evine git” demişti. Onun bu sözünü Hz. peygamber Ensardan bir kaç kişiye anlatınca, Sa´d bin Ubade özür dileyerek şöyle demişti: “Ya Rasulullah, seni göndermekle Allah bize lutufta bulundu. Eğer sen gelmeseydin, onun başına taç giydirecek ve onu kendimize hükümdar yapa­caktık.”

Ebu Eyyub el-Ensari´nin evine indikten sonra Rasulullah (s.a.v) şu üç şeyi yaptı:

1. Bu üç şeyden ilki Cuma namazıydı. Bu namazı Beni Salim bin Amr bin Avf mahallesinde kıldırdı. Öyle anlaşılıyor ki, Cu­ma namazını, o mahalleye ait geniş bir alanda kıldırmıştır. Çünkü o zaman orada mescid bulunmuyordu. Cuma namazını kılmak için Rasulullah (s.a.v.) orayı seçtiği için daha sonra ora­sı, bir namazgah olmuştu. Çünkü kendisi müslümanlarm veliy-yülemri idi.

2. Hutbe: Rasulullah (s.a.v) Cuma namazında müslümanla-ra hutbe okudu. Okumuş olduğu hutbenin metni hakkında iki rivayet vardır. Bunlardan biri, İbn Cerir et-Taberi´nin rivayet etmiş olduğu hutbedir ki, bu diğerine nisbeten uzundur. Diğeri de, Beyhakinin rivayet ettiği daha kısa bir hutbedir. O, naklet­tiği bu hutbenin, tek hutbe olmadığını, bundan başka bir hutbe daha bulunduğunu söylemiştir. Ravileri her ne kadar bazı nok­talardan eleştirilmişlerse de, rivayet ettikleri bu hutbeler, Hz. Peygamber´in sözlerine çok benzemektedirler.

İbn Cerir´in Rivayet Ettiği Hutbe

“Hamd Allah´a mahsustur. Ben, O´na hamdeder, o´ndan yar­dım, bağışlanma ve hidayet dilerim. O´na iman ederim, O´nu in­kar edenlere de düşmanlık ederim. Ben, Allah´tan başka tanrı olmadığına, O´nun bir olduğuna ortağı ve dengi bulunmadığına, Muhammed´in de O´nun kulu ve elçisi olduğuna tanıklık ede­rim.

Peygamberlerin gelmesinin kesildiği, ilmin azaldığı, insanla­rın sapkınlığa düştüğü zamanın kesintiye uğradığı, kıyametin kopma ve alemin sona erme zamanının yaklaştığı esnada Al­lah, onu tam bir hidayet, tam bir nur ve tam bir nasihat olan Kur´an ile göndermiştir.

Allah´a ve Resulüne itaat eden, muhakkak doğru yolu bul­muştur. Allah´a ve Resulüne karşı gelen de, azgınlık ve taşkın­lığa, sapkınlığa düşmüştür. Size, Allah´ın azabından korunmayi tavsiye ederim. Zaten bir müslümamn bir müslümana en ha­yırlı tavsiyesi de, onu ahirete rağbetlendirmesi, ona, Allah´ın azabından korunmayı emretmesidir.

Allah´ın sizi sakındırdığı şeylerden sakınınız. Bundan daha hayırlı ve daha üstün bir öğüt, bundan daha hayırlı ve daha üs­tün bir hatırlatma yoktur. .

Rabbinden korkarak ürpererek ibadet eden kimse için, Al­lah´ın azabından korunmak, arzuladığınız ahiret saadeti için en güvenilir bir yardımdır.

Kim, gizli ve açık her işinde Allah´ın rızasını gözeterek, Al­lah ile arasını düzeltirse, dünyada onun adı hayırla anılır. Öl­dükten sonra da bu, kendinden önce göndermiş olduğu hayra muhtaç bulunduğu bir zamanda kendisine azık olur. Bunun dı­şındaki işlerden uzak durmayı, onlarla kendi arasından uzak mesafeler bulunmasını arzu eder. Allah, sizi azabından sakın­dırır. Allah, kullarına çok şefkatlidir. Sözünü doğrulayan va´di-ni yerine getiren Allah´a and olsun ki, bundan caymak yoktur. Zira yüce Allah, “Benim katımda söz değiştirilmez. Ben, kulla­ra zulmedici de değilim”(Kaf: 29) buyuruyor.

Şimdiki ve gelecekteki işlerinizde, gizli ve açık yaptıklarınız­dan dolayı Allah´a karşı gelmekten sakının kim, Allah´a karşı gelmekten sakınırsa, Allah, onun günahlarını örter sevabını da artırır. Allah´tan korunan kimse, büyük bir kurtuluşa ermiştir. Allah´tan korunmak ise, insanı, Allah´ın azap ve gazabından korur. Allah´tan korunmak, yüzleri ağartır. Rabbi hoşnud kılar. Dereceyi yükseltir.

Nasibinizi alınız. Allah katında ifsatlı olan hareketlerde bu­lunmayınız. Allah, doğruları da yalancıları da bilsin (sınasın) diye size kitabını ve yolunu açıkça öğretmiştir.

Allah´ın size ihsan ettiği gibi, siz de ihsanda bulununuz. Al­lah´ın düşmanlarına düşman olunuz. O´nun yolunda gereği gibi cihad ediniz. Sizi seçip müslümanlar diye adlandırdı ki, helak olan, açık delillerle helak olsun; sağ kalan da açık delillerle sağ kalsın. Allah´tan başkasında kuvvet ve kudret yoktur. O´nu çokça anın. Bugünden sonrası için çalışın. Kim, Allah´la kendi arasını düzeltirse, Allah da onun, insanlarla arasını düzeltir. Çünkü Allah, insanlar üzerinde hükmünü yürütür. İnsanlar ise, Allah üzerinde hüküm yürütemezler. Allah, insanlar üzerinde tasarrufta bulunur. Ama insanlar o´nun üzerinde tasar­rufta bulunamazlar. Allah en büyüktür. Bütün hüküm ve kuv­vet, Allah celle ve ala´nın zatına mahsustur!”

Önce de söylediğimiz gibi bu metinde geçen sözler, Hz. Pey­gamberin öğütlerine çok benzemektedirler. Ancak bu metnin, Hz. Peygamberin hutbelerine göre çok uzun bir metin olduğunu düşünmüyoruz. O´nun hutbelerinde rastlanmayan bazı tekrar­ların bu metinde yer aldığını da görmekteyiz. Ayrıca bu metin­de, Hz. Peygamberin ilk hutbeyi irad etmesinden sonra nazil ol­muş olan medeni ayetler de vardır. Doğrusunu Allah bilir.

îbn Cerir´in rivayet ettiği hutbe hakkında söyleyeceklerimiz bundan ibarettir. Beyhaki´ye gelince o, iki hutbe rivayet etmiş­tir. Bunlardan ilki, Abdurrahman bin Avf in rivayet ettiği hut­bedir. Abrurrahman şöyle der: “Hz. Peygamberin irad ettiği ilk hutbe, Medine-i Münevvere´de irad edilmiştir. Bu hutbe için Hz. Peygamber kalkıp Allah´a hamdetti. Layık olduğu şekilde O´na övgüde bulundu. Sonra şöyle dedi:

Ey insanlar..! Kendiniz için ahiret azığı hazırlayın ve bu azığı kendinizden önce gönderiniz. Elbette bilirsiniz ki, ölecek ve sürünüzü çobansız bırakacaksınız. Sonra alemlerin Rabbi -arada bir tercüman olmaksızın- sizden her birinize: “Sana, be­nim elçim gelip emirlerimi tebliğ etmedi mi Ben sana mal ver­dim, ihsanda bulundum. Sen, bu nimetlerden kendine ahiret payı ayırdın mı ” diyecek. O da sağına, soluna bakacak, hiçbir şey görmeyecek. Sonra önüne bakacak, orada da cehennemden başka bir şey görmeyecek.

Öyleyse, yarım hurmayla da olsa, cehennemden kendisini korumaya gücü yeten, hemen o hayrı işlesin. Onu bulamayan da, güzel bir sözle kendisini korumaya çalışsın. Zira her iyiliğe on mislinden, yediyüz misline kadar sevap verilir. Selam, Al­lah´ın rahmet ve bereketleri üzerinize olsun.”

Beyhaki´nin rivayet ettiği ikinci hutbe ise şöyledir: “Allah´a hamdolsun. Allah´a hamdederim ve O´ndan yardım dilerim. Ne­fislerimizin şerlerinden ve kötü amellerinden Allah´a sığınırız. Allah´ın doğru yola ilettiğini hiç kimse saptıramaz. Saptırdığını da hiç kimse doğru yola iletemez. Allah´tan başka tanrı olmadı­ğına tanıklık ederim. O birdir, ortağı yoktur. Sözlerin en güzeli, yüce Allah´ın kitabıdır. Allah kimin kalbini Kur´anla süsler ve onu küfürden sonra îslamiyete sokar, o da Kur´an´ı insanların sözlerine tercih ederse, işte o kimse, kurtuluşa ermiştir. Doğru­su Allah´ın kitabı, sözlerin en güzeli ve en beliğidir. Allah´ın sevdiğini seviniz. Allah´ı bütün kalbinizle seviniz. Allah´ın kela­mından ve zikrinden usanmayınız. Allah´ın kelamından, kalbi­nize kasvet ve darlık gelmesin. Çünkü o, Allah´ın yaratığı her şeyin üstününü ayırıp seçer. Amellerin en hayırlısını, kulların seçkinlerini (peygamberleri), kıssaların iyisini zikreder. Helal ve haram olan herşeyi açıklar. Allah´a ibadet edin ve O´na hiç bir şeyi ortak koşmayın. O´ndan gereği gibi sakının, pilinizle söylediğiniz güzel sözlerinizle Allah´ı tasdik ve ikrar edin. Al­lah´ın ihsan ettiği rahmetle aranızda sevişiniz. Muhakkak bilin ki Allah, ahdinin bozulmasına gazab eder. Selam, Allah´ın rah­met ve bereketleri üzerinize olsun.”

Hz. Peygamberdin Mescid İnşası

Rasulüllah (s.a.v.)´in Medine-i Münevvere´de başlattığı ve ta­mamladığı üçüncü iş budur. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah´ın “Allah´a karşı gelmekten sakınmak için kurulan mescid” diye değindiği Küba mescidi ile Hz. peygamber mescid yapımına başlamıştı. Ayet-i Kerimede Cenab-ı Allah, o mescid-de, kötülüklerden arınmak isteyen kimselerin bulunduğundan söz etmektedir. Arınmak isteyenleri yüce rabbimiz sever.

Hz. Peygamber, Ebu Eyyub el-Ensari´nin evine konuk oldu­ğunda, Medine-i Münevvere´de bir mescid inşa etmeyi düşün­meye başladı. Bu mescid, mescid-i haram ve Mescid-i Aksa gibi, ziyaretleri için yollara çakıldığı üç mescitten biri olan Mescid-i Nebevi´dir. îbn Şihab ez-Zühri´nin şöyle dediği rivayet edilir: Rasulüllah (s.a.v.)in devesi, mescid-i nebevinin inşa edileceği yere gelip çöktü. Mescidin inşasından önce bazı müslümanlar orayı namazgah edinmişlerdi.

Hz. Peygamberin devesinin çöktüğü arsa, ensardan iki ök­süz gence ait olup, hurma kurutma yeri olarak kullanılıyordu. Bu öksüzler, Esad bin Zürare´nin kefaletindeydiler. Esad, hic­retten Önce islamın Medine´deki ilk davetçisiydi.

Hz. Peygamber, o iki gençle veya vasileriyle veya vasilerinin huzurunda arsa için kendileriyle pazarlık etti. Onlar, “Bu arsa­yı sana hibe ederiz, ya Resulüllah” dedilerse de Rasulüllah kabul etmedi. On dinara onlardan satın aldı. Satın almadan önce etrafı duvarla çevriliydi. Ancak tavanı yoktu. Resulüllah´m Me­dine´ye gelişinden önce Es´ad bin Zürare, orada cemaate namaz kıldırıyordu.

Kıblesi, mescid-i Aksa´ya bakıyordu. Mekke-i Mükerre-me´deyken Rasulüllah (s.a.v.) de Mescid-i Aksa´ya yönelerek namaz kılıyordu. Medine´ye gelince, önce de işaret ettiğimiz gi­bi, o arsaya mescid inşa etti. Orayı, her kenarı 100 zira uzunlu­ğunda kare bir bina olarak tesis etti. İbn Kayyim´in dediğine göre, temelini üç zira derinliğinde kazmış, binasının duvarları­nı kerpiçle örmüştür. Diğer bazılarının dediklerine göre ise du­varlarının bir bölümünü yonu taşıyla inşa etmiştir. Mescidin inşasına, orada hazır bulunan muhacir ve ensarm hepsi katıl­mıştır. Hz. Peygamber de inşaat işinde çalışıyor, taş ve kerpiç­leri bizzat taşıyor, recez bahrindeki şu mısraları okuyordu: “Allah´ım! Ahiret yaşantısından başka yaşantı yoktur. Muha­cirlerle Ensar grubunu affet.”

Sahabiler de şiirler okuyarak kerpiç taşıyorlardı. “Biz otu­ralım da Rasulüllah çalışsın. Vallahi bu, çok sapkınca bir iş­tir.”

Hz. Peygamber, mescidin kıblesini, Kudüs´teki Mescid-i Ak­sa´ya doğru yaptı. Üç kapılı olarak inşa etti. Bir kapısı arka­daydı. Diğer kapısına “Babürrahme” denildi. Üçüncü kapasm-dan da Rasullüllah (s.a.v.) içeri giriyordu. Hurma dallarıyla ona bir direk yapmıştı. Tavanı da hurma saplarıyla Ördürmüş-tü. Mescidin direkleri Hz. Ömer´in halifeliği zamanında çürü­müş, Hz. Ömer de eskileri söktürüp yerlerine yenilerini yaptır­mıştı. Hz. Osman halife olunca, hurma ağacından yapılmış di­rekleri, söktürüp yerlerine, nakışlı taşlardan yapılma sütunlar diktirmiş, tavanı sacla kaplatmış kıble duvarını da taşla ördür-müştü.

Abdülmelik bin Mervan zamanında Hz. Peygamberin ha­nımlarının hücreleri de – ki bunlar dokuz taneydiler- mescide katıldı.

Abbasiler döneminde, üçüncü hükümdar Mehdi, Hicri 160 yılında Mescid-i Nebevi´yi genişletti. Daha sonra Abdullah el-Me´mun da bazı ilaveler yaparak binayı sağlamlaştırdı.

Bu anlatılanlardan çıkan özete göre, Hz. peygamber mescid yaparken, fazla külfet altına girmeyi istemiyor ve sadeliği el­den bırakmıyordu. Onun temiz mescidi, ziyaret edilmesi ibadet sayılan bir mescid olduğu gibi, aynı zamanda kendi meskeniy­di. Orada Hz. peygambere ait dokuz oda vardı. Bir-kısmı hur­ma lifleriyle örtülü, duvarları çamurla sıvalı; bir kısmı da yonu taşlarıyla yapılmıştı. Fakat tavanları yine hurma ağaçlarının lifleriyle örtülüydü ve yüksek değildi-. Hz. Peygamberin kanepe­si tahtadan yapılmış olup, parçaları hurma lifleriyle birbirine bağlanmıştı. O, bütün mahlukatm peygamberiydi, insanlardan her hangi biri, onun yüksek hayatına ulaşabilir mi !

İslam Devleti´nin Kuruluşu

Hz. Peygamber (s.a.v.). Allah´ın mülkünde en çok sevdiği yer olan Mekke-i Mükerreme´den çıkıp Medine´ye hicret etti. Beyt-i Haram Mekke´de bulunuyordu ve burası vahyin iniş yeriydi. Orada aile efradı ve yakınları vardı. Hz. İbrahim´in hatıraları da oradaydı. O, bütün bunları bırakarak Medine-i Münevve-re´ye hicret etti. Bunu da, sırf Rabbinin, bir devlet kurmak için kendisine verdiği emre itaat için yaptı. Çünkü O; ruhbanlık, so­yut ruhanilik veya sadece nefisleri terbiye etmek için gelme­mişti. Aksine, alemlere rahmet olarak gönderilmişti. Hakkı tu­tup kaldıracak, batılı çökertecek, zulmü önleyecek, insanlığı bir araya getirecek, yardımlaşmayı yayacak, bir kısım insanların diğerlerine tahakküm etmelerine sebep olan farkları yok ede­cek, yeryüzünde bozgunculuğu menedecek bir devletin kurul­ması gerekiyordu.

îşte bu nedenle peygamber (s.a.v.)^birbirlerini kötülüklerden uzaklaştıracak, hayır ve iyilikte birbirleriyle yardımlaşacak inançlı, insanlardan teşekkül eden bir devlet kurabileceği Me­dine´ye hicret etti. Üzerine bir devletin kurulduğu bir şeriat ge­tiren bütün peygamberler de böyle yapmışlardı. Nitekim Hz. Musa da böyle bir yol izlemiştir. Kendi kavmine dayanarak, hakkı tutup kaldıracak bir devlet kurmak için, Firayun´un di­yarım terketmiş; bu işi tsrailoğullarıyla birlikte yapmaya, onla­rın arasında onur ve haysiyet ruhunu geliştirmeye çalışmıştı. Adalet, merhamet ve kardeşlik sevgisi bulunmayan kalpte, onur ve haysiyet de bulunmaz. Onurlu ve haysiyetli insan, başkalarına insaf ve merhamet eden kimsedir. Alçak kimse ise, başkalarına zulmeden, onlara acımayan, hatta onlara kin ve düşmanlık besleyen kimsedir. Musa (a.s), zillet ve alçaklıklara maruz kalan tsrail oğullarına güç ve onur kazandırmak, bu ru­hu onlara aşılamak istiyordu. Ama kendisine şu cevabı verdi­ler: “Sen ve rabbin gidin, savaşın. Doğrusu biz, burada oturuculariz.”(Maide: 24)

İsa (a.s.)ın da şöyle dediği nakledilir: “Kayser´in (Roma im­paratorunun) hakkını Kayser´e; Allah´ın hakkını Allah´a ver.” îsa peygamber hiç kimseyle savaşmamış ve bir devlet kurma­mıştır. O, insanları erdem, sevgi ve ruhaniyete çağırmıştır. Bu çağrısını Yahudilerin sebebiyet verdikleri katı bir maddecilik ortamında yapmıştır. Yahudiler, kendileri dışındaki kimselerle atışıyorlardı. Ama Bizans imparatorluğuna boyun eğiyor, o im­paratorluğa karşı baş kaldıramıyor ve itaat ediyorlardı. Cenab-ı Allah´ın da ifade buyurduğu gibi, aşağılanmaya ve alçak bir konumda bulunmaya razı oluyorlardı: uNerede bulunsalar -Al­lah´ın ve insanların himayesinde bulunanlar müstesna- onlara alçaklık damgası vurulmuştur.” (Ai-ıtmran: 112)

Hz. îsa (a.s.) bir devlet kurmak için çalışmamış, fakat güç­süzlere karşı kin ve düşmanlık gösteren, güçlülere boyun eğen, jurnalcilik ve bozgunculuk yapan katı yürekli bir toplum ara­sında kardeşlik, sevgi ve merhamete çağıran bir kimse olmuş­tur. Hz. Muhammed (s.a.v.) ise, bir fetret devrinden sonra er­demli bir devlet kurmak için gelmiştir. Çünkü o, peygamberle­rin sonuncusudur. O ilahi nübüvvet sarayında kurulan son köşktür. Merhametini, imanlı bir cemaate bırakması gerekiyor­du. Risalet tebliğcisinin kendisi olması gerekiyordu ki, tebliğ­den sonra risalet yolunda çıkan engellere karşı dirensin; risale-te davet ve prensiplerini yaymak hususunda rahat bir ortam bulsun. Risaiet, emaneti omuzlayan bu ümmet ve islamı koru­yan bu devlet vasıtasıyla diğer nesillere intikal etsin.

Hz. Peygamberdin hayatında kendi çabasıyla, vefatından sonra da sahabilerinin çabalarıyla kurulan erdemli devlette fa­zilet, adalet ve eşitliğin pratik bir uygulaması yapılmış, insan­lar arasındaki farklılık ve ırkçılık ruhu yok edilmiş, inanç ve Özveri ruhu yayılmış, Allah katındaki sevaplar umulmuştu. Bu da, yeryüzünde ahlaki ilkelere dayalı erdemli bir devletin kurulabileceğini iddia-edenler için, bunun, tatbiki imkansız bir düş olmadığı, aksine hakikati sabit olan gerçek bir iş olduğu husu­sunda kuvvetli bir delildir. İnsanların hukukunu çiğnemekte ileri giden, zulüm hususunda aşırılığa kaçan kimseler, ahlak ve faziletin kişisel ilişkiler olduklarına, bunların, genel anlamda insani ve sosyal ilişkiler için temel teşkil edemeyeceklerine ina­nırlar.

Dinin, sadece insanla Allah arasında bir ilişki olduğuna, yal­nızca mescidlerde, kiliselerde ve havralarda mahsur bulundu­ğunu iddia edenlere karşı, Medine´de bir îslam devletinin ku­rulmuş olması, kuvvetli bir delildir. Zira din, onların iddia et­tikleri gibi olsaydı, Hz. Peygamber, hicret etmez, Mekke´de kal­maya razı olur müşriklerden, inançlarına ilişmemelerini iste­mekle yetinir ve kendisi de onların inançlarına ilişmezdi. Müş­rikler de belki bu hale razı olurlardı. Zaten onlar, Hz. Peygam-ber´in iyi bir ahlaka, doğruluğa, şerefe ve yüksek bir nesebe- sa­hip olduğunu biliyorlardı. Ama Hz. peygamber´in risaletinin et­kisi bundan daha büyük ve pratiği bundan daha kapsamlıydı. “Dün, kul ile Allah arasındaki bir ilişkidir” diyenlerin sözü biz­ce de doğrudur; ancak bu ilişkiyi umumi ve kapsamlı bir ilişki olarak görüyoruz. Bu, sadece namaza ve oruca özgü bir ilişki değildir. Bu, Allah´ın kullarına -renkleri ve ırkları ne olursa ol­sun- merhamet etmesini ve aralarında adaletle hükmetmesini gerektiren bir ilişkidir. Nitekim Peygamber (s.a.v.) şöyle buyur­muştur: “Sizden biri, bir şeyi sevdiğinde onu Allah için sevme­diği takdirde iman etmiş olmaz!”

Tatbik edilen adalet, zulmün ortadan kaldırılması, insanlar arasında merhamet ve eşitliğin yayılması gibi, içinde toplumun çıkan bulunan her hayırlı iş, Allah rızası için yapıldığı takdirde bir ibadet olur. Arabulucu olan ve problemleri halleden bir kim­se, Allah için niyetini halis kılmadığı, yüce ve kudretli Allah´ı razı etmek için insanlara fayda vermeyi istemediği takdirde, işinde başarılı olamaz.

Erdemli bir devletin kurulması için en uygun topluluklar­dan biri, Arap toplumudur. Bu devletin esaslarını Cenab-ı Al­lah Kur´an-ı Kerim´de koymuş ve ayrıca güvenilir elçi vasıtasıy­la da tatbik alanına koymuş ve açıklamıştır. Rasülullah (s.a.v.), ilahi ahkamı uygulama hususunda gerekli yolu çizmiş namaz, oruç, hac ve zekat gibi farz ibadetleri açıklamıştır.

Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah bu devlet için, aileden cemaate, savaşta ve barışta insani ilişkilere kadar bü­tün detaylarıyla işi ele alan bir toplum oluşturmanın temelleri­ni atmıştı. Bu arada kısaca islam devletinin sosyal ve uluslara­rası hedeflerine işaret etmek istiyorum. Bu hedeflerin ilki, bi­reyleri eğitmektir. Bu bireylerden, İslama uygun gruplar oluş­turulacak, bu gruplardan da bir toplum meydana gelecektir. Toplumu kötülüklerden arındırmak için ibadetler farz kılınmış hükümleri infaz edilmiştir. Amaç, iyi kimseleri, kötülerin şerle­rinden korumaktır. Örneğin namazın amaç ve sonuçlarını açık­larken, Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki na­maz, hayasızlıktan ve fenalıktan korur. Allah´ı anmak ne bü­yük Şeydir” (Ankebut 45)

Nefsi temizlemek, ruhun hakimiyeti altına koymak, iradeyi güçlendirmek için de oruç farz kılınmıştır. Oruç tutan mümin, heveslerine esir olmaz; aksine aklı şehvetine egemen olur.

Müslümanların birbirleriyle tanışmaları, rahman´ın sofra­sında durarak vicdanların temizlenip süslenmesi için, hac iba­deti farz kılınmıştır. Zenginin yoksula yardım etmesi ve insan­ların uyum içinde yaşaması için zekat farz kılınmıştır. Ruhu te­mizleyip arındırmak, sosyal ilişkileri geliştirmek, merhamet ruhunu kalplere yaymak ve insanlar arasında yardımlaşma duygusunu geliştirmek yoluyla toplum, olumlu bir şekilde te­mizlenip arındırılmıştır.

İslamiyet, erdemli bir aileyi oluşturmayı hedeflemiştir. Çün­kü aile, sosyal yapının çekirdeğidir. Sosyal yapıyı kurmak için dikilen ilk sütundur. Bu sebeple Kur´an-ı Kerim, aileyle ilgili hükümleri açıklamış karı-koca, baba-evlat arasındaki hak ve yükümlülükleri izah etmiştir.

İbadet ve muamelelerle ilgili şer´i hükümler özet olarak gel­dikleri halde, o hükümleri Hz. Peygamber sadece sözle değil, aynı zamanda uygulamayla da açıklamıştır. Ama aileyle ilgili hükümler Kur´an-ı Kerim´de Cenab-ı Allah tarafından konul­muştur. Eşlerin birbirine karşı yükümlülüklerini, ailevi ilişki­leri, bir afete uğramaları halinde bu ilişkileri tedavi etmenin yollarını beyan buyurmuştur. Miras boşanma ve bunlarla ilgili hükümleri tüm detayları ile birlikte açıklamıştır.

Bütün bunlar, şeriati, asli konumundan saptırmak, Allah´ın kitabında yer almayan bir aile düzenini ortaya koymak isteyen kimselere karşı bir hüccettir. Böyle bir aile nizamı Allah tara­fından kabul edilmez. Çünkü bu, ailenin önemini ve hürriyetini bilmeyen kimseleri taklid ederek bulunmuş olan bir nizamdır.

Kamu Oyu

Hz. Peygamberin kurduğu îslam devleti, Allah´ın, erdemli bir topluluk oluşturma emrini yerine getirdi. Bu sebeple İsla­miyet, insanlar arasında iyiliğin emredilip kötülüğün ortadan kaldırılmasını teşvik etti. Bunu, erdemli bir milletin baş niteli­ği olarak ilan etti. Mekke´deki kamuoyu, putperest bir kamuo­yu olduğu için Mekkeliler, vahdaniyetle savaşmış, murdarlıkla­rı da mubah kılmışlardı. Hz. Peygamber, Kur´an hidayeti ve ilahi tavsiyelere dayanarak, eğrilikleri doğrultan ve murdarlık­ları ortadan kaldıran erdemli bir kamuoyu oluşturmaya yönel­di. Yine Allah şöyle buyuruyor:

“Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fe­nalıktan alıkoyan, Allah´a inanan hayırlı bir ümmetsiniz.” (Ai-i İmran: 110)

Cenab-ı Allah, toplum düzenini bozan kimselerin lanetli ol­duklarını beyan ederek şöyle buyurmuştur:

“îsrailoğullarından inkar edenler, Davud´un t)e Meryem oğlu İsa´nın diliyle lanetlenmişlerdi. Bu, başkaldırmaları ve aşırı gitmeler indendi. Birbirlerinin yaptıkları fenalıklara engel ol­muyorlardı. Yapmakta oldukları ne kötü idi!” (Maıde: 78-79)

Erdemli bir toplum oluşturmak için, her müminin kötülüğü reddetmesi ve ona karşı koyması istenmiştir. Eğer bu emir ye­rine getirilmezse, toplum düzeni bozulur, hayat çekilmez hale gelir. Bu nedenle peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Hadlerde gevşeklik gösteren kimsenin durumu, bir gemiye yer­leşmek için kura.çekip bir kısım üst kata, bir kısmı da alt kata yerleşen kavmin durumuna benzer. Alt kattakiler, su ihtiyaçla­rını temin etmek için, üst kattakilerin yanına gider, onlar da rahatsız olurlar. Bu nedenle alttakiler, bir balta alıp (su bul­mak amacıyla) geminin tabanını delmeye başlarlar. Üsttekiler gelir ve: “Ne yapıyorsunuz1 !” derler. Onlar da”Biz (im, yanınıza gelip su istememiz)den rahatsız oldunuz. Ama bize su lazımdır” diye cevap verir. Eğer üsttekiler onun elini tutup (gemiyi delme­sine mani olurlarsa) hem onu, hem de kendilerini kurtarırlar. Onu (kendi haline) bırakırlarsa, hem onu, hem de kendilerini helak ederler.”

îslamın oluşmasını istediği erdemli topluluk zulmü ortadan kaldırarak adaleti kurar. Bu sebeple peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

“Mutlaka iyiliği emredip kötülükten men´edecek, zalimin el­lerinden tutup (kötülük yapmasına engel olacak) hakka zorla döndüreceksiniz. Ya da (böyle yapmadığınız takdirde) kalpleri­niz birbirine çarptırılacaktır. Sonra dua edersiniz, ama duanız kabul olunmaz.”

Erdemli bir toplumda egemen olan şey fazilettir. Fazilet or­tamında ise hiçbir rezillik boy atamaz ve görülemez. Bu neden­ledir ki, Hz. peygamber (s.a.v.), insanları ahlaklı olmaya teşvik etmiştir. Ahlaklı kimse, hep iyilikle insanların karşısına çıkar. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Hayanın hepsi hayır­dır.” “Her dinin bir özelliği vardır. îslamın özelliği de hayadır.”

Doğruluktan uzaklaşan ve rezaletlerin egemenliğine giren insan topluluklarının ilk belirgin özelliği, haya duygusunu yi­tirmeleridir. Günah işleyerek nefislerine zulmeden kimseler de, hem kendilerini, hem milletlerini hayasızlığa ve rezilliğe düşü­rürler.

Değer ve Üstünlük

Peygamber (s.a.v)in, Medine´de kurduğu devlet, her şeyden – Önce insana değer verilmesi temeli üzerinde yükseliyordu. So­yunun yüksekliği, siyahlık veya beyazlığı, müslüman veya baş­ka dinden olması önemli değildir. Önemli olan insanlıktı. Bu hususta yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki, biz insa-noğlullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık. Temiz şeylerle rızıklandırdık. Yaratıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.” (W 70)

Cenab- Allah, köleye değer vermiş; Kur*an-ı Kerim de onları özgürlüklerine kavuşturmaları için insanlara çağrıda bulun­muştur. Efendinin kendi mülkiyetindeki köleyi ezmesini aşağı­lamasını, ona gücünün yetmeyeceği işleri yüklemesini yasaklamıştır. îmam Ahmed bin Hanbel, bu konuda Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Kölesini tokatlayan kim­senin (suçunun) keffareti, onu azad etmesidir.” Hz. Peygamber, kölenin canıyla hür kimsenin canını, hatta kölenin canıyla efendisinin canını, hukuken birbirine eşit kılmış ve bunu des­teklemek üzere şöyle buyurmuştur: “Kölesini aç bırakanı aç brakırız. Onu öldüreni de öldürürüz!”

Adalet

Kur´an-ı Kerim, her çeşidiyle adaleti emretmiş, onu islamın en başta gelen ilkeleri arasında saymıştır. Bu konuda nakl edi­len bir rivayete göre, kendisine Hz. peygamberin daveti ulaşan Eksem bin Saytî, bu davetin mahiyetini öğrenmeleri için oğul­larım mekke´ye göndermişti. Hz. Peygamber de, onun oğulları­na şu ayet-i kerimeyi okumuştu:

“Allah şüphesiz adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara bakmayı emreder. Hayasızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı yasak eder. Tu-tasınız diye size öğüt verir. “(Nahi: 90) Dosta da, düşmana da ada­leti eşit şekilde uygulamak gerekir. Şunu bize emreden Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: “Bir topluluğa olan Öfkeniz, sizi ada­letsizliğe sürüklemesin. Adil olun. Bu, Allah´a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır.”waide: s) Sevimsiz düşmana bile adil davranmak, takvaya daha yakındır.

Kavram olarak adalet kelimesi, kanuni adalet denen şeyi de kapsamına alır. Buna göre adalet, kanunla eş anlamlı olur. Ve herkese aynı şekilde tatbik edilir. Bu tatbikattan fakir zarar görmez. Yaptığı muamelelerde de zengine iltimas yapılmaz. Bunun esası, uygulamadaki eşitliktir. Bu sebeple peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Hepiniz Adem´densiniz… Adem de topraktan yaratılmıştır. Arabın arap olmayana üstünlüğü yok­tur. Üstünlük ancak takva iledir.”

Hz. Ebubekir de peygamber efendimizin gösterdiği yoldan yürümüş ve şöyle demiştir: “Mazlumun hakkını kendisinden alıncaya kadar, güçlü olanınız benim yanımda zayıftır. Zalim­deki hakkını alıncaya kadar, zayıf olanınız benim yanımda güçlüdür.”

Adalet kavramı, sosyal adaleti de kapsamına alır. Sosyal adalet; her insanın, yasaksız ve kısıtsız olarak insan onuruna yaraşır bir şekilde yaşaması, yeteneklerini kendisine ve toplu­muna faydalı olacak şekilde kullanması, her insanın aklen ve bedenen kendi gücüyle çalışabilmesi için gerekli fırsatların ha­zırlanması demektir. Sosyal adalet, fakirliğin ortadan kaldırıl­ması değildir. Çünkü zenginlik ve fakirlik, halk arasında söy­lendiği gibi, ikisinden birinin yok edilip eritilmesi mümkün ol­mayan ve varlık alanında sabit olarak mevcut bulunan iki ha­kikattir. Sosyal adalet; insanlar arasındaki ayırımcılığı, sınıf sistemine dayanarak insanlara hükmetmeyi, zenginin -mal varlığına dayanarak- fakire tahakkümünü, soylunun -kendi yüksek soyuna dayanarak- alt sınıftaki insana hükmetmesini ortadan kaldırmayı öngörür. Anlamı ve uygulaması bakımın­dan herkes, îslamın yasaları önünde eşit bir konumdadır.

Her mü´minin insanca yaşama imkanlarını bulması gerekir. Kutlu islam devleti; Hz. Peygamberin şu buyruğuna uyarak aciz ve güçsüzlerin bakımım tekeffül eder: “Her kim mal bıra­kırsa (o mal) mirasçılarına ait olur. Her kim bakıma muhtaç ço­luk çocuk bırakırsa, onların bakımı bana ait olur. Onlar, benim sorumluluğuma geçerler.”

Devletlerarası adalet kavramı, Kur´an-ı Kerim´in hükmünde ve peygamber (s.a.v.)in uygulamasında sabit olan üç ilke üze­rinde durur. Bu prensipleri şöyle sıralayabiliriz:

1. Ahde vefa.

2. Misliyle muamelede bulunmak. Ancak bunu yaparken de faziletin saygınlığını hiçe sayan düşmanlara karşı misliyle kar­şılık vermemeliyiz. Onlar kadınlarımızı, çoluk-çocuğumuzu öl-dürürlerse, biz aynı şeyi yapmayız. Onlar faziletin saygınlığını hiçe sayarlarsa, biz aynı şekilde davranmayız. Zira adalet ve fazilet dini, işledikleri günah ve kötülükler hususunda insanla­ra misliyle mukabelede bulunmaya cevaz vermez.

3. Müslümanlar, diğer ülke insanlarıyla ilişkilerini barış esasına dayandırırlar. Bu durum, bir tecavüz oluncaya veya te­cavüz hazırlığı görülünceye veya inanç Özgürlüğüne karşı savaş açılıncaya, hiçbir müminin fitneye düşmeyeceği, inanca saldı-nlmayacağı şekilde dinin bütünüyle Allah´a ait olmasına çağrı­da bulunan îslam davetine karşı duruluncaya kadar devam eder.

Yardımlaşma

îslam devleti, yardımlaşma esası üzerine kurulmuştur. Yüce Allah buyurdu ki: “İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımla­sın. Günah işlemek ve aşırı gitmekte yardım-laşmaymız.” (Maide: 5/2)

îslamın tanzim ettiği her topluluk, takva esası üzerinde du­rur. Yardımlaşma, gerçek kıvamına aile içinde ulaşır. Kadın, sükûnet verir. Koca, himaye eder. Baba ve oğullar, hayatın zor­lukları karşısında birbirleriyle yardımlaşırlar. Kıvançta da or­tak olurlar.

Aileden sonra, komşulardan, mahalle halkından ve akraba­lardan oluşan topluma baktığımızda, bu toplum bireylerinin birbirleriyle olan bağlantılarının kuramının yardım-laşma ol­duğunu görürüz. Peygamber (s.a.v.) komşulara iyi davranılma-sını tavsiye etmiştir. Kur´an-ı Kerim de yakın komşuya, uzak komşuya, iş arkadaşına ve yolculuk arkadaşına iyilikte bulun­mayı emretmiştir. Komşulardan, mahalle veya köy halkından oluşan toplumdan sonra, bunların birleşmesiyle oluşan veya millet topluluğuna baktığımızda, bu toplumu ayakta tutan sü­tunun, yardımlaşma olduğunu görürüz. Toplumun bütün grup­ları, bağlı bulundukları toplumun şanını yüceltmek için çeşitli alanlarda gayret sarfederler. Sarfedilen bu gayretler, aynı ağız­da birleşerek denize dökülen nehirlere, benzerler. Sulan boşa gitmez; aksine verimli ve güzel ürünler verir.

Toplumdaki her grup, kendi başına bir güçtür. Sanat ustala­rı bir güçtür. Tarımcılar birbirleriyle yardımlaşan insanlardan oluşan bir güçtür. Alimler de bu grupların hepsine bilgi deste­ğinde bulunurlar. Bu güçlerin her biri, birbirlerine destek vere­rek elbirliğiyle çalışırlar. Peygamber (s.a.v.), islam devletini müminlerle yardımlaşarak ve onlarla elbirliği ederek kurdu. Kur´an-ı Kerim de en ince manasıyla bu yüce prensibi benimse­yerek geldi. Kur´an-ı Kerim´in tavsiye edip Rasulüllah (s.a.v.)ın gerçekleştirdiği îslam devleti, daha önce hiç kimsenin ilerisine, geçemediği ve kendisine ulaşamadığı bir prensip getirdi. Bu prensip, bozgunculuk ve israf sonucu değil, fakat normal sebep­ler için borçlanmış olup borcunu ödemekten aciz kalan borçlu­ların borçlarının devlet tarafından ödenmesini ön görüyordu. Bu konu için zekat da sarfedilebilirdi. Oysa bazı dönemlerinde Roma hukuku, alacaklının borcunu Ödeyemeyen borçlusunu köle edinmesine bile müsaade etmişti. Buna karşın, Allah´ın iz­niyle Muhammed (s.a.v.)m kurduğu İslam devleti, borcunu öde­mekten aciz kalan borçluların borçlarını ödemeye çalışıyordu.

Ümmet adı verilen topluluğun daha ilerisine, insanlık denen bütüne yöneldiğimizde, Kur´an-ı Kerim´in ve Sünnet´i Muham-mediyye´nin, genel insani ilişkiler temeline dayanarak, bütün inşaların birbirleriyle yardımlaşmalarını zorunlu kıldıklarını görürüz. Peygamber (s.a.v.) efendimiz de kurmuş olduğu tslam devletinde, Cenab-ı Allah´ın şu buyruğu uyarınca, genel insani yardımlaşma esası üzerine çalışıyordu:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir dişiden ya­rattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki, birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz Allah katında endeğerliniz, O´na karşı gelmekten en çok sakınanızdır.” (Hucurat: 13)

Yardımlaşma esasını desteklemek için Kur´an-ı Kerim, in­sanlığın tek bir ümmet olduğunu, soylarının tek kişide birleşti­ğini belirtiyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor: uEy insanlar! sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının, Kendisi adına bir birinizden dilekte bulunduğunuz Al­lah´ın ve akrabanın haklarına riayet ediniz. Allah şüphesiz he­pinizi görüp gözetmektedir.” (Nisa: d

Yahudilerle Beraber

Medine´de ikamet etmeye başlar başlamaz, Hz. peygamber ´ulusal birlik ve barış içinde yaşama´ ilkesini uygulamaya baş­ladı. Yahudiler ve birçok arap kabileleriyle barış anlaşmaları yaptı.

Birisi çıkıp “Yardımlaşma ilkesi, savaşla çelişmez mi ” diye sorabilir. Buna cevap olarak deriz ki: İnsanların hepsi iyi olsay­dı ve bazı devletler savaş için fırsatlar aramasaydı, savaş, işte o zaman yardımlaşma ilkesine ters düşerdi. Ancak kötü insanlar olduğu gibi, kötü devletler de vardır. Kötü insanları, bu kötü­lüklerinden uzaklaştırmak için nasıl ki bazı caydırıcı cezalar gerekiyorsa, kötü devletleri de kötülüklerinden caydırıcı savaş­larla, vazgeçirmek mecburiyeti vardır.

Bu nedenle yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer Allah in­sanların bir kısmıyla diğerlerini savmasaydı, yeryüzünün dü­zeni bozulurdu. Fakat Allah, alemlere lutufkardır.” (Bakara. 251)

Kötülerle savaşmak; hayırda yardımlaşmak ve günah düş­manlığı ortadan kaldırmak için elele vermek gibidir. Hz. Pey­gamberin savaşları da kötülükleri ortadan kaldırmak ve zorba hükümdarların emri altındaki halkı ezmeleri önüne geçmek içindi.

Sevgi ve Rahmet

îslam devleti rahmet ve sevgi esası üzerine kurulmuştu. Bu esas, insanlar arasındaki nefret, kin ve düşmanlığı yasaklıyor­du, îslamda rahmet, salt bir ruhi infial değil, herkese acımak demektir. Sahabilerden bazısı, Hz. Peygambere: ´Ya Rasulal-lah, rahmetten çok bahsettin. Biz de eşlerimize ve çoluk çocu­ğumuza merhamet ediyoruz” demişlerdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle dedi: “Benim istediğim bu değildir. Ben, her­kese merhamet edilmesini istiyorum.” Tüm topluma rahmetin bir gereği olarak canileri suçtan caydırıcı cezalar konulmuştur. Bir başka hadisinde de Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” Peygamber (s.a.v.) efendimiz, zinakarlara acımayı yasaklamıştır. Allah da şöyle buyurmuştur: “Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değ­nek vurun. Allah´a ve ahiret gününe inanıyorsanız. Allah´ın di­ni konusunda o ikisine acımayın.” (Nur. 2)

Ferdlere mahsus olan rahmet, ancak köle, yoksul ve öksüz gibi zayıf ve güçsüz kimselere gösterilmelidir. Nitekim Peygam­ber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Beni zayıflarınızın arasında bırakın. Sizler, sadece zayıflarınızın yüzü suyu hürmetine yar­dım görüp mıhlandırılıyorsunuz!” Bu sebepledir ki, peygam­ber efendimiz, güçsüz ve zayıf kadınların, kölenin ve Öksüzlerin işlerini düzene koymak ve haklarını koruyup gözetmek konula­rında merhametli olmamızı tavsiye etmiştir. Bu anlattıkları­mız, Hz. Peygamberin Kur´an-ı Kerim´in emirleri doğrultusun­da kurduğu tslam devletinin rahmet ilkelerinden sadece bir kısmıdır.

Sevgi ise, insanları birbirine bağlayan en önemli bağdır. Ferdler ve toplumlar sevgiye davet edilmişlerdir. Bu sebeple Peygamber (s.a.v,) efendimiz, selamı yaygınlaştırmayı, sevginin bir görüntüsü saymıştır. Yemek yedirmek de sevginin devamını sağlar. Bu iki haslet, îslamm güzellikleri olarak mütalaa edil­mişlerdir. Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: “îslamın en güzel (haslet)i; yemek yedirmen ve tanıdığın ve tanımadığın herkese selam vermendir.”

Evet, insanlar birbirlerini sevmekle emrolunmuşlardır. Sev­gi, aileyi ayakta tutan bir unsur olarak belirlenmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur ki: “Onun ayetlerinden biri de, kendileriyle kaynaşmanız için, size kendi nefislerinizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet koymasıdır, O´nun (Al­lah´ın) varlığının belgelerindendir,” (Rum:21)

Akrabalar arasındaki sevgiyi devam ettirmek için karşılıklı ziyaretlerde bulunmamız emredilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İyiliğe misli ile mukabele eden kimse, tam manasıyla akrabasına sıla etmiş değildir. Hakiki sıla, kendisi ile münasebeti kesenleri görüp gözetmektir.”

Sadece müslümanlara gösterilen sevgi vacip değildir. Aksi­ne, müslümanlara düşmanlık etmedikleri veya tecavüzde bu­lunmadıkları sürece gayr-ı müslimlere de sevgi göstermek, va­ciptir. Bu, müslümanları, kendi dinlerinden olmayan kimselere nasıl davranacaklarını belirleyen kapsamlı bir kanundur. Bu konuda yüce Allah şöyle buyurmuştur. “Allah, din uğrunda si­zinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyi­lik yapmanızı ve onlara karşı adil davranmanızı yasak kılmaz; doğrusu Allah, adil olanları sever. Allah, ancak sizinle din uğ­runda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarıl­manıza yardım edenleri dost edinmenizi yasak eder; kim onları dost edinirse, işte onlar zalimdir!” (Mümtehine: 8-9)

Bir başka ayette de şöyle buyuruluyor: “Allah´a ve ahiret gü­nüne inanan bir milletin, Allah´a ve peygamberine karşı gelen­lere sevgi beslediklerini görmezsin.” (Mücadele. 22)

Rivayete göre Hudeybiye olayı esnasında, kuzeylilerin kıtlı­ğa maruz kaldıklarını haber alan peygamber efendimiz, buğday alıp Kureyş yoksullarına dağıtması için, Hatip bin ebi Belta ile Mekke´ye beşyüz dinar göndermiştir.

Savaş esnasında bile; bizimle savaşan devletin halkından savaşçı olmayanlara karşı sevgi beslemeli, onlara olan sevgimizi kesintiye uğratmamalıyız. Savaşa katılanlara karşı sevgi beslemez, onlara olan sevgimizi keseriz. Çünkü bunlar, Allah ve rasulüne meydan okumuşlardır.

Özetle islamiyet sevgiyi kesintiye uğratmaz, aksine, devam ettirir. Sevgiyi kesenleri, mezkur alanın dışında mütalaa eder. Allah´ın birleştirilmesini buyurduğu şeyi ayırırlar!

Faydanın Temini ve Zararın Giderilmesi

Adı Kur´an-ı Kerim´de açıklanan, ilkeleri peygamber (s.a.v.) taraından tatbik edilen ve temelleri yine onun tarafından atı­lan İslam devleti, İnsanların dünya ve ahiretteki maslahatları­nın, Kur´an-ı Kerim´de belirlenen esaslar çerçevesinde gözetil­mesi görevini üstlenmişti. “Allah´ın sana verdiği şeylerde ahi-ret yurdunu gözet. Dünyadaki payını da unutma. Allah´ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de iyilik yap. Yeryüzünde bozgunculuk isteme; doğrusu Allah bozguncuları sevmez.” (Kasas: 77) ´ Bu ayette de görüldüğü gibi, toplumsal çıkarların gözetilme­si, telamın amaçlarından biridir. Ancak burada iki hususu göz önünde bulundurmak gerekiyor:

1. Çıkarlarda esas olan, toplumun çıkarlarıdır. En büyük çı­kar payı öncelikle toplumundur. Bununla bireylerin çıkarlarını reddetmiyoruz, ancak onların çıkarları, toplumun çıkarları çer­çevesinde ele alınır. Çoğunluğun zararına yol açmadığı takdir­de, bireylerin çıkarları da münferid olarak ele alınabilir. Ama zarar doğarsa, giderilir. Aralarında uzlaşma imkanı görülmez­se, toplumun çıkarı, bireyinkine tercih edilir. Cihat bu sebeple farz kılınmış ve gaza sonucunda mücahitlere bazı zararlar do-kunsa bile peygamber (s.a.v.) efendimiz, müminleri cihada teş­vik etmiştir. Çünkü cihad terkedildiği takdirde, toplum tehlike­ye düşebilir, kötülük iyiliğe üstün gelebilir.

2. Görevi, vecibeleri yerine getirmek, hukuka riayet etmek, nefsi terbiye etmek gibi manevi maslahatlar ve çıkarlarda, tıp­kı maddi olanlar gibi -hatta daha fazlasıyla- istenirler. İslam nazarında bunlar daha çok rağbet görür. Asli maslahatlar, dün­yevi maslahatlardan önce gelir. Bu sebepledir ki ibadetler, ge­çimden önce düşünülüp ele alınırlar. Doğrusu dünya, ahirette iyi bir yere sahip olmayı temin eden bir vasıtadır. Ahireti düşünmek, akıbet ve sonuç bakımından iyi olur. “Asıl hayat, ahi-ret yurdundaki hayattır. Keşke bilseler!” (Anketmt: 64)

İslamiyet, insanı hayattan el çekmeye çağırmaz. Ama hayatı helalinden kazanmaya ve yasaklarından sakınmaya davet eder. Haramlardan sakınılmadığ takdirde, îslamm maslahat saydığı gerçek maslahatlar kaybolur. Bir maslahatın heder ol­ması durumunda da, Allah´ın yasakladığı bir haram işlenmiş olur. Haram işleyen kimse, başkasının hukukuna tecavüz et­mektedir.

Peygamber (s.a.v) efendimiz işleri inceden inceye araştırır. Allah´ın bu dünyada helal kıldığı hoş ve temiz şeyleri haram saymayı yasaklamıştır. Helal, hoş ve temiz şeyleri haram sa­yanlara karşı Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“Ey Muhammed de ki: “Allah´ın kulları için yarattığı zinet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir ” “Bunlar dünya haya­tında inananlarındır. Kıyamet gününde de yalnız onlar için­dir” de. Bilen kimseler için ayetlerimizi böylece uzun uzun açık­lıyoruz. De ki: “Rabbim sadece, açık ve gizli fenalıkları, günahı haksız yere tecavüzü, hakkında hiç bir delil indirmediği şeyi Allah´a ortak koşmanızı, Allah´a karşı bilmediğiniz şeyleri söy­lemenizi haram kılmıştır.” (A´mf: 32-33) “Ey inananlar! Allah´ın si­ze verdiği temiz rızıktan temiz ve helal olarak yeyin. înandığı-, nız Allah´tan sakının.” (Maide: 87-88)

Görüyoruz ki erdem ve fazilet devleti, insanı temiz ve helal şeylerden yoksun bırakmıyor. Bunlardan mahrumiyet, bu dev­letin benimsediği ilkelere ters düşmektedir. Allah´ın emrine da­yanarak peygamber (s.a.v.) efendimiz, mü´minin, Allah tarafın­dan helal kılman şeyleri haram saymasını yasaklamıştır, tmam Ahmed bin Hanbel, Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu riva­yet etmiştir: “İsrafa ve böbürlenmeye kaçmaksızın yeyiniz, içi-rniz ve giyiniz.” Rivayete göre îmam Ahmed bin HanbePe ve-ra´ın ne o,lduğu sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “Vera, helali istemektir” erdeme dayalı islam devletinde, salt mahrumiyet maksadıyla zahidlik yoktur. Gerçek zahidlik, insanın, şehvete karşı nefsini frenlemeye alıştırıp güç kazanmasıdır. îslam dev­letinde maslahat; nefsi, dini, nesli, aklı ve malı koruma esasına dayanır.

Bu nedenledir ki Cenab-ı Allah, bu maslahatlara tecavüzde bulunan kimseyi, tecavüzü oranında cezalandırmayı vacip kılmıştır.Yapilan tecavüz, eğer yaşamanın ancak kendisiyle ta­hakkuk edebileceği bir şeye karşı işlenmişse, verilen ceza da o nispette ağır olur. Eğer tecavüz bazı zorunluluklar karşısında yapılmışsa verilen ceza, öncekine nisbetle biraz hafif olur. Yapı­lan tecavüz, eğer yaşamayı tamamlayıcı veya konforu sağlayıcı bir şeye karşı işlenmişse, verilen ceza, öncekilerine nispetle da­ha da hafif olur.

Görüldüğü üzere had ve kısas gibi cezalar, kulların masla­hatı için veriliyorlar» Önce de anlattığımız gibi bu cezalar, as­lında kullar için bir rahmettir. Aynı şekilde islam devleti de kullar için maslahat ve rahmet vasıtası olmaktadır. Bu devlette Cenab-ı Allah´ın şu kavl-i şerifi gerçekleşir: “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya ıo7)

Hz. Peygamberin İlk Faaliyetleri

Rasulüllah (s.a.v.)in Rabbi´nin emriyle kurmuş olduğu İslam devletinden bahsederken, bu devletin esaslarına işarette bu­lunmuş, ancak sistem ve hükmünü detaylı olarak ele almamış­tık. Burada ayrıntılara girmeden kısa ifadelerle bu devletin amaçlarını açıklamaya çalışacağız. Böylece iki şey bilinmiş ola­caktır:

1. İslam devletinin dayandığı temeller, heveslere boyun eğ­meyen, düşüncesizce taklid güdülerine tabi olmayan selim akıl­ların benimsediği ilkelerdir. Bu ilkeler arasında, gelip geçici he­veslere kapılmak yoktur. Bu ilkeler, Allah Taala tarafından gönderilen vahiy vasıtasıyla Kur´andan ve sünnet-i nebeviyye-den alındıkları için, istikrarsızlık göstermezler. Bu ilkeler, in­sanların maslahatlarına da uygundurlar. Arabinin birine: “Mu-hammed´e niçin iman ettin ” diye sormuşlar. Nefsi ve fikri müstakim olan arabi, şu cevabı vermiş: “Muhammed´in yap de­diği bir iş için aklın yapma dediğini görmedim. Muhammed´in yapma dediği bir iş için de aklın yap dediğini görmedim.”

2. Bazı kimseler, haksız iddialarda bulunarak dinin sadece ibadetten ibaret olduğunu söylüyorlar. Onlara göre dünya işle­rini düzenlemek insanların göreviymiş. Allah´a yapılan ibadet, ona yapılan bütün taatleri kapsar*. O´nun emrettiği ve yasakla­dığı her şeye riayet etmek, O´na yapılan taatlerdendir.

însani tecrübelerde, zulmü önleyen, hakkı yerine getiren, adaleti uygulayan, îslami bir devletin kurulmasını teyid eder­ler. Bilindiği gibi en eski çağlardan beri bazı devletler kurul­muş, bazı devletler de yıkılmış; halk tabakası da zorba hüküm­darın yönetimleri arasında zayi olup gitmişlerdir. Hükümdar­lar ne kadar zorbalık yapmışlarsa, umumi zulüm de o kadar devam etmiştir. Romalılar zamanında da halk tabakası, kendi­leri üzerinde hegamonya kuran mütegallibenin bir avı haline gelmiştir.

îslamda yönetim tarzını düzenleyen Kur´an-ı Kerim, halkın kendi kendini yönetmesini savunur. Yönetici, önce Allah´a kar­şı sorumlu olup evvela o´nun hükümlerini uygular. Daha sonra o, halka karşı sorumludur. Onlara haksızlık etmez, zorluk çı­karmaz. Ancak Allah´ın hükmü gerektirirse, onlara bazı husus­larda baskı yapıp zor kullanabilir.

Kardeşlik

Peygamber (s.a.v.) efendimiz Medinedeki çalışmasına, îslam toplumunu meydana getiren bireyler arasında önemli bağlar kurmakla başladı. Değişik soylardan ve çeşitli mekanlardan ge­len insanları içine alan. Bir birlik oluşturdu. Değişik nesep ve kabilelerden kurulan bu toplumda şuur birliği vardır, insanları bölüp parçalayan farklılıklar yok edilmiş; ayrıcalıklar kaldırıl­mıştır.

Hz. Peygamber Medine´ye geldiğinde, göç eden diğer müslü-manlarla birlikte kendilerini bağırlarına basan yardım eden ensar ile karşılaşmıştı. Fakat Medine´nin yerlileri arasında akı­tılmış olan kanlar henüz kurumamıştı. Yerliler arasında karşı­lıklı düşmanlık ve nefret duyguları vardı. Aynı yerde yaşadık­ları halde birbirinden nefret eden insanların gönüllerini birbiri­ne ısındırmak için çalışmaya başladı. Bu gibi insanlar, gönülle­rini birbirine sıkı sıkıya bağlayan şartlar olduğu sürece kardeş­lik içinde yaşarlar. Bu şartların başında da Allah´a iman et­mek, O´nun ahkamına boyun eğip teslim olarak, kainattaki varlıkların en temizi olan Muhammed (s.a.v.)in gölgesinde O´na itaat etmek gelir.

“Ravz´ül-Enf adlı eserinde Süheyli der ki: “Rasulüllah (s.a.v.), Medine´ye indiklerinde, gurbet yalnızlığını gidermek, aile ve aşiretlerinden ayrılanlar dolayısıyla duydukları kimse­sizliği ortadan kaldırmak, birbirlerine güç vermelerini temin etmek için, ashabım birbirlerine kardeş yaptı.”

Anlatılan bu husus, kardeşliğin hedeflerinden sadece bir ta­nesidir. Ama öncelikle ve bizzat kardeşlik, inanmış toplum bir­liğini oluşturmaya yönelir. Bu sebeple de önce Muhacirlerle En-sar, arasında ikinci olarak da Evs ve hazreç kabileleriyle, ensar arasında kardeşlik kuruldu. Böylece Rasulüllah (s.a.v.), müslü-manlarm aralarındaki gediği, dostluk ve ülfetle kapatmış oldu. Dostluk ve ülfet, kalpleri yanyana getirir, aradaki nefreti gide­rir. Bu kardeşlik, şerefli asilzade ile güçsüz kölenin birbirlerine alaka göstermesi ve kardeş olmaları için tesis edildi. Bu sebep­le önce Hamza bin Abdül Muttalib ile, Rasulüllah´ın azatlı köle­si Zeyd bin Harise, birbirlerine kardeş ilan edildi. Önce de be­lirttiğimiz gibi, bir cemaat oluşturmak ve eşitlik prensibini pra­tik olarak yerleştimek için böyle bir kardeşlik şarttır.

îbn îshak “Siret” adlı eserinde şöyle diyor: “Rasulüllah (s.a.v.) muhacirlerle ensardan oluşan ashabı arasında kardeşlik tesis etti. Onun söylemediği bir sözü ona mal etmekten Allah´a sığınırız. Bize ulaşan habere göre, “Allah için kardeşler olun” demiş, sonra da Ebu talib oğlu Ali´nin elini tutarak “bu benim kardeşimdir” buyurmuştu. Rasulüllah (s.a.v.); Peygamberlerin efendisi, takva sahiplerinin imamı, kullar arasında, eşi ve ben­zeri bulunmayan alemlerin rabbi´nin elçisiydi. Ebu Taliboğlu Ali ile kardeş oldu. Allah´ın ve Rasulünün aslanı Abdülmuttalib oğlu Hamza, Rasulüllah (s.a.v.)in azatlısı Zeyd bin Harise ile kardeş oldu. Uhud gününde savaşa katıldıklarında, ölümle kar­şılaştığı sırada Hz. Hamza vasiyetini kardeşi Zeyd´e yapmıştı. Ebu Talib oğlu Cafer ile Muaz bin Cebel de kardeş olmuşlardı. Ebubekir es-Sıddık (r.a.) ile Harice bin Zübeyr de kardeş olmuş­lardı. Böylece peygamber efendimiz, muhacirlerle ensardan kardeş olanları birer birer saymış, Müezzini Bilal´in de Ebu Ru-vayha ile kardeş olduğunu ilan etmişti. Bu ikisi arasındaki kar­deşlik, Rasulüllah´ın kardeş kıldığı diğer sahabiler arasında ol­duğu gibi kopmaksızm devam etmişti.

Emirül mü´minin, Hattab oğlu Ömer (r.a.), Şam´da nüfus kü­tüklerini düzenletirken Bilal de oraya gelmiş, mücahid olarak orada ikamet etmişti. Hz. Ömer, kiminle aynı kütüğe kayd olmak istersin ” diye sorunca o da, “Rasulüllah beni kendisiyle kardeş yaptığı için Ebu Ruvayha´mn kütüğüne kaydet. Çünkü ondan hiç ayrılmayacağım” demiş, bunun üzerine Hz. Ömer de-Bilal (r.a.)´i; Ebu Suvayha ile aynı kütüğe kaydetmişti.

îbn Kayyum, Hz. Peygamberle Hz. Ali´nin kardeş oldukları konusundaki rivayeti kabul etmemiş ve bu konuda şunları söy­lemiştir: “Peygamber efendimiz, muhacirlerle ensarı kardeş kıl­dıktan sonra, ikinci olarak muhacirleri kendi aralarında birbir­leriyle kardeş yapmıştır. Bu arada Ali´yi de kendisi kardeş edinmiştir. Kesin olan, birincisi, yani muhacirlerle ensarm bir­birleriyle kardeş kılınmalarıdır. Muhacirler İslam kardeşleri, hemşeri ve akraba oldukları için, ayrıca kendi aralarında bir­birleriyle kardeşlik tesis etme ihtiyacında değillerdi.

Eğer bu durumda Peygamber efendimiz bir kimseyi kendine kardeş edinecek olsaydı; insanlar arasında en çok sevdiği hicret yoldaşı, mağara arkadaşı, sahabilerin en faziletlisi ve en üstü­nü olan Ebubekir es-S,iddık´i seçerdi. Zaten bir defasında şöyle buyurmuştu: teYeryüzü halkından bir kimseyi dost edinseydim, mutlaka Ebubekir´i dost edinirdim.

Görülüyor ki tbn Kayyım, çok uzak bir ihtimal olduğu için, Hz. peygamberle Hz. Ali´nin kardeş olduklarını bildiren rivaye­ti reddetmiştir. Ancak o, kardeşliğin, sadece muhacirlerle ensar arasında tesir edilmiş olduğunu kabul etmiştir. Çünkü muha­cirlerin ensarm destek ve korumasına ihtiyaçları vardı. Onun için ensar ile kardeş kılındılar. Kendi aralarında kardeş kılın­maya ihtiyaçları yoktu. Aynı şekilde ensarm da kendi araların­da kardeş kılınmaya ihtiyaçları yoktu.

Bu konuda Ibn Kayyım, İbn Kesir´e muvafakat ederek, îbn tshak´m nakilleri hususunda şöyle demiştir: “îbn îshak´ın an­lattığı bazı şeyler üzerinde düşünmek gerekir. Peygamber efen­dimizin herhangi bir kimseyle kardeş olduğu iddiasını bazı alimler reddetmekte ve bu konuda gelen rivayetlerin sahih ol­madıklarını söylemektedirler. Çünkü birbirlerine destek olma­ları ve kalplerinin birbirine ısınması için muhacirlerle ensar birbirlerine kardeş kılınmışlardı. Oysa Peygamber efendimizin ensar veya muhacirlerden herhangi biriyle kardeşlik tesis et­mesinin gereği ve anlamı yoktu. Zeyd bin Harise ile Hz. Ham-za´nın kardeş kılınmaları için de bir sebeb yoktu. Ancak şunu söylemek gerekir ki, peygamber efendimiz, Hz. Ali´nin idaresini başkalarına yüklememiş´tir. Çünkü onu babası Ebu Talib´in sağlığında küçük bir çocuk olarak yanına almış ve bakımını, nafakasını üstlenmiştir. Aynı şekilde Hamza (r.a.)da, Zeyd bin Harise´nin idaresini ve nafakasını üstlenmiş ve bu bakımdan peygamber efendimiz onları kardeşi ilan etmiş olabilir. Doğru­sunu Allah bilir.” [1]

Biz, gerek muhacirlerin, gerek ensarm kendi aralarında kar­deşlik tesis ettikleri görüşünü kabul ediyoruz. Çünkü İbn Ke­sir, bu ispatlayıcı rivayetin şahinliği üzerinde konuşmamış tır* Kardeşlik tesisinin sebebini muhacirlerin ensarlı kardeşlerin­den yardım ve şefkat görmelerinei bağlamak delilsiz bir görüş­tür. Aksine bu, Kur´an-ı Kerim´in de açıkça belirttiği gibi, hicre­tin, yardım ve barındırmanın zahirine dayanılarak ileri sürü­len bir iddiadır. Zanmmıza göre sahabiler arasında kurulan kardeşliğin, amacı sadece birlik-beraberlik ve şefkat değildir.

Bu kardeşlik başka sonuçlar da doğurmuştur. Şöyle ki;

1. Güçlü ile zayıf arasında dostluk ve ülfet akdi yapılmış; müminler, birbirlerine dost ve arkadaş olmuş, kimse kimseye karşı üstünlük taslamamıştır. Soylu ve şerefli Hamza´nın, daha Önceleri köle olan azatlı Zeyd bin Harise ile kardeş kılındığını söylemek, her halde bunu anlamamız için yeterli olur. Zeyd, da­ha önceleri köle iken RasulüllaMs.a.v.), onu azad ederek ihsan­da bulunmuş, onu yüceltmiş, kendine evlad edinmişti: “Cenab-ı Allah (Rabbiniz) evlatlıklarınızı da oğullarınız gibi tutmanızı meşru kılmamıştır”(Ahzab: 4) buyurarak evlat edinmeyi haram kı-lıncaya kadar, da Rasulullah onu evlatlık olarak tutmuştu. Onu, Abdülmuttalib oğlu Hamza´ya kardeş kılması da, Rasulul­lah (s.a.v.)in hikmetli işlerinden biriydi.

2. Muhacirler, muhtelif kabilelerdendiler. Kureyşlilerin bir kısmı, birbirleriyle rekabet halinde olan ailelere mensuptu. Şu halde aralarındaki asabiyeti yok etmek, islam kardeşliğiyle on­ları bir araya getirip birleştirmek gerekiyordu.

3. Ensar da kendi aralarında birlik ve beraberlik içinde de­ğildi, îslama girmek üzereyken bile, ensarı oluşturan Evs Haz-reç kabileleri arasında düşmanlık ateşi alevlenmekteydi. Şu halde, aralarındaki bu düşmanlığı unutmalarını sağlamak için çalışmak gerekiyordu. Bu da Muhammedi kardeşlikle mümkün olabilirdi

4. Peygamber (s.a.v.) sahabileri birbirleriyle kardeş ilan ederken, bu müesseseyi, kendisinden sonra da müslümanları bir araya getirecek bir şekilde devamlı hale getirmiş oluyordu. Kardeşlik, gelip geçici bir olay dolayısıyla kurulan bir bağ ve sadece muhacirlerle ensar arasındaki ülfeti sağlayan bir olay değildi. Aksine bu, tüm müminleri birleştiren bir iksir ve tüm müslümanlarca uyulması gereken bir nizamdı. Kardeşlik niza­mına asr-ı saadetten sonra belki daha büyük ölçüde ve daha şiddetli derecede ihtiyaç duyulacaktı. Bu sebeple velayet bağla­rı ortadan kalkmadı. Bu bağlar, daha sonra İslama giren arap ve arap olmayanlar arasında da varlıklarını korudular.

Kurulan kardeşlik, amacına ulaştı ve meyvesini verdi. Mü­min gönüller sevgiyle birbirlerine bağlandı. Buhari, Müslüm ve Ahmed bin Hanbelin rivayetlerine göre, Abdurrahman bin Avf hazretleri Medine´ye geldiğinde Peygamber efendimiz, onunla Sa´d bin Kebi´ el-Ensari´yi kardeş kıldı. Sa´d, kardeşi Abdurrah-man´a dedi ki: “Sen benim kardeşimsin. Medinelüerin en zengi­niyim. Bak, malımın yarısını sana vereyim. Nikahımda iki eşim var. Bak, hangisini beğeniyorsan onu senin için boşaya-yım da onunla evlen.” Sa´d´ın bu önerisi karşısında Abdurrah­man: “Allah, malım ve aileni sana mübarek etsin. Siz bana çar­şının yolunu gösterin” dedi. Yolu gösterdiler; çarşıya gitti. Alış­veriş yaptı, kazandı; biraz yağ ve çökelek getirdi. Allah´ın dile­diği kadar bir süre daha aradan geçtikten sonra, bu defa üzeri­ne (yeni evlilere mahsus) safran yağı sürünmüş vaziyette geldi. Rasulüllah (s.a.v.), ona, “Ne haldesin ” diye sordu. O da, “bir kadınla evlendim” deyince Resulüllah (s.a.v.) “Bir koyun (kes­mekle de olsa düğün yemeği yap” buyurdu.

– Muhacirler barınacak bir yer ve kendilerine yetecek kadar azıktan başka bir şey beklemiyorlardı. Buhari , Ebu Hürey-re´nin şöyle dediğini rivayet eder: “Ensar, peygamber (s.a.v.) efendimize : ´Hurmalıkları bizlerle kardeşlerimiz arâsınaapay-laştır” dediler. Peygamber efendimiz: “Hayır… sadece hurma­larda size ortak olsunlar” dedi. Ensar da: “îşittik ve itaat ettik” cevabını verdiler. Muhacirler, ensar kardeşlerinin kendilerine yaptıkları ikramları fazla buluyorlardı, imam Ahmed bin Hanbel, Enes (r.a.)in şöyle dediğini rivayet eder: “Muhacirler dedi­ler ki: “Ya Rasulüllah! Yanlarına geldiğimiz bu (Medineli) ka­vim gibi, azdan çok güzel iyilik eden, çoktan da çok güzel har­cayan bir kavim görmedik. Bize yeterince azık verdiler. Rahat ve huzurlarına da bizi ortak ettiler. Bu durumda bütün sevabı onların alacaklarından korkuyoruz.” Rasulüllah (s.a.v.) buyur­du ki: “Hayır… Siz onlara övgüde bulunduğunuz ve onlar için Allah´a dua ettiğiniz müddetçe Öyle olmayacaktır.”

Peygamber efendimiz, ensarın kendilerinden istifade etmele­ri için muhacirleri çalıştırıyordu. Nitekim ensar da onları ba­rındırmış ve onlara yardımcı olmuşlardı. Rivayete göre Pey­gamberimiz (s.a.v.) ensara hitaben şöyle demiştir: “(muhacir) kardeşleriniz, mal ve evlatlarını bırakarak size geldiler.” Ensar da: “tkta usulüyle mallarımızı aramızda taksim edelim” dedi­ler. Peygamber efendimiz “Bundan başka bir yol bulunamaz mı ” diye sordu; onlara Övmeye devam etti; sonra “onlar çalış­masını bilmeyen bir kavimdir. Siz onların azıklarını verin. Ürünlere onları da ortak edin.” dedi. Muhacirlerin ensarla bir­likte çalışmalarını ürünü de bir pay araziye, pay da emeğe ol­mak şeklinde bölüşmelerini uygun görmedi.”

Medine Halkı Arasındaki Yakınlık ve Dostluk

Muhacirlerle ensar arasında olduğu gibi, muhacirler kendi aralarında ve yine ensar da aralarında kardeş ilan edildiler. Böylece müslümanlar biraraya getirildi; kardeş kılındı, bu kar­deşler birbirleriyle yardımlaşma içine girdiler. Kişisel dostluk bağlarının pekiştirilmesi demek olan kardeşlik toplumsal birlik ve beraberliğin temel esasıdır. Ancak bütün bu bağların kurul­masında ailevi ve kabilevi ilişkilerin düzenlenmesi, kardeşlik şeklinde bireyler arasında yardımlaşma zemini hazırlandıktan sonra, batınlarla kabileler arasında da yardımlaşma zemininin hazırlanması gerekiyordu. Bütün bu toplum birimlerinin hayır­da yardımlaşmak, günahı aralarından uzaklaştırmak, bu ama­ca ulaşmakta el birliği etmek esası üzerinde birbirleriyle bağ­lantı kurmaları gerekiyordu.

îşte bu maksatla peygamber (s.a.v.) efendimiz; muhacir, en­sar, yahudi ve puta tapmaya devam eden müşrikler gibi Medine-i münevvere sakinleri arasında birlik-beraberlik tesis etmek için çalışmaya yöneldi. “El-Bidaye ven-Nihaye” adlı tarihinde Hafız tbn Kesir, konuyla ilgili olarak şöyle der:

“Medine´de Kaynukaoğullan, Nadiroğulları Kurayza oğulları gibi yahudi kabileleri vardı. Bunlar Hicaz´a Evs ve Hazreç ka­bilelerinden daha önce yerleşmişlerdi. Taberi´nin anlattığına göre Buhtun´ı nasz (Nabokodo Nasser)in Kudüs taraflarını tah-rib ettiği sıralarda Hicaz´a gelmiş ve orayı yurt edinmişlerdir.

Seyl-i arim sırasında Yemen´in parçalanması ve insanların gruplar halinde orayı terketmeleri üzerine Evs ve Hazreç kabi­leleri de Yemen´den Medine´ye gelmiş ve oraya yerleşmişlerdi. Yahudilere komşu ve müttefik olmuşlardı. Peygamberlerden intikal edegelen ilimlerin faziletini üzerlerinde gördükleri için yahudilere benzemeye çalışmış ve benzemişlerdi.

Hicretten sonra yahudiler mü´minlere ve peygamber efendi­mize diş bilemeye başlamışlardı. Çünkü Peygamber efendimiz Hz. îshak´ın değil, Hz. ismail´in neslindendi. Halbuki daha ön­celeri yahudiler, peygamber efendimiz vasıtasıyla müşriklere karşı üstünlük sağlayacaklarını umuyorlardı. Evsafını bilip ta­nıdıkları peygamber efendimiz geldiğinde ise onu inkar ettiler.

îbn Kayyum, hicretten sonra Medine-i Münevvere´de çeşitli gruplardan oluşan bir nüfus meydana geldiğini söyler. Orada muhacir ve ensardan oluşan müminler; Kaynukaoğulları, Nadi­roğulları ve Kurayza oğulları kabilelerine mensup yahudiler, müşrikler vardı. Dışarda bulunup peygamber efendimize kin ve adanet besleyen düşmanlar da vardı. îbn Kayyum bu konuda şöyle der: “Peygamber (s.a.v.) Medine´ye geldiğinde, kafirler üç kısım olarak ona karşı tavır aldılar;

Birinci kısım: Bunlar onunla barış yaptı. Anlaşma gereği olarak bunlar, peygamber (s.a.v) ile savaşmayacak, kendisine karşı cephe oluşturmayacak, onun düşmanlarına-yardım etme­yeceklerdi. Kendileri de kafirliklerini devam ettirdikleri halde, canları ve malları hususunda emniyette bulunacaklardı.

İkinci kısım: Bunlar peygamber efendimize ilişmedikleri gi­bi, onunla savaşmamışlar ve barış da yapmamışlardı. Hz. Muhammed ile ona iman eden müminlerin sonlarının ne olacağım beklemişlerdi. Bunlardan bazıları, kalben peygamber efendimi­zin güçlenip yükselmesini ve muzaffer olmasını istiyorlardı. Diğer bazıları da her iki taraftan bir zarar görmemek ve emin ol­mak için -kalben onun düşmanlarıyla beraber olduğu halde- gö­rünürde onun yanında yer alıyorlardı. Bunlar, üçüncü kısmı oluşturan münafıklardı. Peygamber (s.a.v.), rabbinin kendisine verdiği emre uygun şekilde bu gruplara muamelede bulundu.”

Peygamber (s.a.v.) Medine ye geldi. Bu gruplarla karşılaştı. Ama bu grupların hepsi aynı zamanda ortaya çıkmadılar. Nifak grubu, tarihi olayların da işaret ettikleri gibi, büyük Bedir ga­zası zaferinden sonra ortaya çıkmıştır, diş bileme ve düşman­lıklarını açığa vurmaya başladılar. Kötülük yapmaya karar verdiler. Bunun üzerine kendileriyle savaşıldı ve sonunda sür­gün edildiler. O esnada münafıklık zuhur etti. Peygamber efen­dimizin bazı düşmanları da, müslüman olduklarını ilan ettiler. Yukarda anlatılan grupların ortaya çıkış tarihleri ne olursa ol­sun, kesin olan husus şudur ki, peygamber efendimizin karşısı­na düşmanlıkla çıkan, onu yurdundan sürgün eden Kureyş müşrikleri vardı. Mekkeden çıkarılması her ne kadar mukad­der bir şeydiyse de, hicret zorunlu hale gelmişti. Nitekim buna daha önce de işarette bulunmuştuk, peygamber efendimizin karşısında yahudiler vardı. Bunlar, Medinelilerle bir arada ya­şıyorlardı. Mekan ve komşuluk bakımından birbirlerine yakın, ama inanç bakımından birbirlerine uzak idiler. Bunlardan baş­ka peygamber efendimizin karşısında; müminlere ilişmeyen, onlarla savaşmayan ve düşmanlarıyla elbirliği etmeyen kimse­ler bulunuyordu. Peygamber efendimiz, kendisinin düşmanları­na galib olmasını arzulayan, ya da düşmanlarının kendisine galib olmasını arzulayan, ya da düşmanlarının kendisine galib olmalarını temenni eden kimselerin kalplerini keşfedecek du­rumda değildi. O, Allah´ın şer´i hükümlerini zanıre göre uygu­luyor, gizli kalan hususları ise Allah´a bırakıyordu. Her ne ka­dar tedbirli ve ihtiyatlı olmayı emrediyorsa da, saklı kalan ta­rafları Allah´a havale ediyordu. Şeriat koruyucusu Allah Teba-reke ve Teala, kutsal kitabında şöyle buyurmuştur: uEy ina­nanlar, tedbirinizi alın!” (Nisa 7i)

Sosyo-Ekonomik, Politik ve Stratejik Uzlaşma

Peygamber (s.a.v.) efendimiz, toplumlarım düzene sokmak, ekonomik ve sosyal alanda yardımlaşmalarını temin etmek, aralarındaki siyasi işleri düzenlemek boy ve kabileleri arasında dostluk sağlayıp birbirleriyle uzlaştırmak, iyiliği yerleştirip kö­tülüğü uzaklaştırmak, zulmü ortadan kaldırmaya çalışmak, bi­reysel ve toplumsal olarak birbirlerine haksızlık etmelerini ön­lemeye çalışmak hususunda îslami hükümleri açıklamak üzere müminlere Allah´ın bir emri olarak bir belge hazırladı. Mümin­lere ne gelirse, yahudilerle diğerlerine de gelecekti. Onlar da müminlerle aynı haklara sahip olacak ve müminlerin tabi bu­lundukları yükümlülüklere tabi olacaklardı. Dinleri huhusun-da zarar görmeyecek inançları nedeniyle tecavüze uğramaya­caklardı. Ancak, liderlik, Hz. Peygamber, de bulunacaktı. Bu sebeple bu belge, yahudiler için, peygamber efendimizin kendi­lerine vermiş olduğu bir akidname hükmünde olmuştur. Belge­de şunlar yazılıydı:

“Bismillahirrahmanirrahim. Bu, peygamber Muhammed (s.a.v.) tarafından, Kureyşli ve Yesripli mümin ve müslüman-larla, onlara bağlanmış ve katılmış olanlar ve onlarla birlikte cihad edenler arasında yazılan bir belgedir. Muhakkak ki on­lar, diğer insanlardan ayn bir toplulukturlar.

Kureyş´ten olan muhacirler, kan diyetlerini aralarında -gele­neğe göre- ortaklaşa ödeyecekleri gibi, esirlerinin kurtuluş fid­yelerini de -müminler arasında bilinen meşru ve adil esaslar çerçevesinde- ortaklaşa ödeyeceklerdir.

Avfoğulları da öteden beri olduğu gibi, kan diyetlerini -gele­neklerine göre- ortaklaşa ödeyeceklerdir. Her grup, esirlerinin kurtuluş fidyelerini, mü´minler arasında bilinen meşru ve adil esaslar çerçevesinde ödeyeceklerdir.

Said oğulları, öteden beri olduğu gibi, kan diyetlerini gele­neklerine göre ortaklaşa ödeyeceklerdir. Her grup, esirlerinin kurtuluş fidyelerini , müminler arasında bilinen meşru ve adil esaslar çerçevesinde ödeyeceklerdir.

Haris oğulları, öteden beri olduğu gibi, kan diyetlerini gele­neklerine göre müştereken ödeyeceklerdir. Her grup, esirleri­nin kurtuluş fidyesini, müminler arasında bilinen meşru ve adil esaslar çerçevesinde ödeyeceklerdir.

Cüşem oğulları, öteden beri olduğu gibi, kan diyetlerini gele­neklerine göre müştereken ödeyeceklerdir. Her grup, esirleri­nin kurtuluş fidyesini, müminler arasında bilinen meşru ve adil esaslar çerçevesinde ödeyeceklerdir.

Necaroğulları, öteden beri olduğu gibi, kan diyetlerini gele­neklerine göre müştereken ödeyeceklerdir. Her grup, esirleri­nin kurtuluş fidyesini, müminler arasında bilinen meşru ve adil esaslar çerçevesinde ödeyeceklerdir.

Amr bin Avfoğullan, öteden beri olduğu gibi, kan diyetlerini geleneklerine göre müştereken ödeyeceklerdir. Her grup, esirle­rinin kurtuluş fidyesini, müminler arasında bilinen meşru ve adil esaslar çerçevesinde ödeyeceklerdir.

Nebitoğulları, Öteden beri olduğu gibi, kan diyetlerini gele­neklerine göre müştereken ödeyeceklerdir. Her grup, esirleri­nin kurtuluş fidyesini, müminler arasında bilinen meşru ve adil esaslar çerçevesinde Ödeyeceklerdir.

Müminler borçlu ve çoluk çocuğu kalabalık olduğu için sıkın­tı çekmekte olanları kendi hallerine bırakmayarak kurtuluş fidyelerini veya kan diyetlerini, aralarında bilinen meşru esas­lar çerçevesinde Ödeyeceklerdir.

Hiçbir mümin diğer bir müminin mevlası (azatlısı veya yar­dımcısı) ile aleyhte bir anlaşma yapmayacaktır.

Takvalı müminler; içlerinden azgınlık ec|en, zulüm veya haksızlık yapmak isteyen veya günah işleyen veya düşmanlık eden ya da müminler arasında karışıklık çıkaran kimseye karşı cephe alacaklar ve o, onlardan birinin evladı da olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.

Hiçbir mümin, bir kafir için bir mümini öldürmeyecek ve mümine karşı kafire yardım da etmeyecektir. Allah´ın ahdi ve teminatı (müminlerin hepsi için) birdir. Onların en aşağı du-rumdakilerini dahi kapsamına alır. Müminler, diğer insanlar­dan ayrı olarak birbirlerinin dostudurlar.

Yahudilerden bize tabi olanlar, asla zulme maruz kalmaksı­zın ve aleyhlerinde bir yardımlaşma olmaksızın bizden iyilik ve yardım göreceklerdir.

Müminlerin barışı birdir. Hiçbir mümin, Allah yolundaki bir savaşta müminlerden ayrı olarak barış yapmayacaktır. Ancak, aralarında eşitlik ve adalet çerçevesinde hep birlikte barış ya­pacaklardır. Bizimle birlikte gazaya katılan gaziler, kendi ara­larında birbirleriyle nöbetleşeceklerdir.

Müminler, birbirlerinin Allah yolunda dökülen kanlarının öcünü alacaklardır.

Takvalı müminler, en güzel ve en doğru yol üzerindedirler. Hiç bir müşrik, bir Kureyşlinin malını, canını korumayacak. Bu yolda bir mümine de engel olmayacaktır.

Bir kimsenin bir mümini sebepsiz yere öldürdüğü kesin de­lillerle tespit edilirse katile kısas uygulanacaktır. Ölenin velisi buna rıza göstermeyecek olursa bütün mü´minler ona karşı kı­yam edip karşı duracaklardır. Bundan başka bir yol tutmaları helal olmaz.

Bu sahifedekileri kabul ve ikrar eden, Allah´a ve ahiret gü­nüne inanan bir mü´minin, ortaya kötü bir şey çıkaran kimseye yardım etmesi ve onu barındırması helal değildir. Böylesine yardım eden ve onu barındıran kimsenin üzerine, kıyamet gü­nünde Allah´ın gazap ve laneti olsun. Onun ne tevbesi, ne de kurtuluş fidyesi kabul olunmayacaktır.

Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düştüğünüzde o şey, şanı yüce olan Allah´a ve Muhammed (s.a.v.)e havale edilecektir.”

Bu maddeler, müminlerle ilgiliydi. Hz. Peygamber, bu mad­deler çerçevesinde müminlerle muahede yapmıştı.

Yahudilerle Yapılan Anlaşma:

Yahudileri ilgilendiren sayfa ise, her iki tarafı bağlayan bir anlaşma belgesiydi, Belgede şunlar yer almaktaydı:

“Yahudiler, müminlerle birlikte savaşa devam ettikleri müd­detçe savaş masraflarına katılacaklardır. Avf oğulları yahudile-ri, müminlerle birlikte bir topluluk teşkil edecekler; yahudiler kendi dinlerinde, müslümanlar da kendi dinlerinde kalacaklar­dı. Onların müttefikleri için de, kendileri için de bu böyledir. Ancak ki, bunlardan bir zulüm veya bir kötülük işleyen sadece kendini ve ailesini tehlikeye atmış olur. Neccaroğulları yahudi-leri hakkında konulan hüküm, Avfoğulları yahudileri hakkın­daki hüküm gibidir. Haris oğulları ve Saide oğulları yahudileri hakkında konulan hüküm de Avf oğulları yahudileri hakkında konulan hüküm gibidir.

Cüşel oğulları yahudileri hakkında konulan hüküm, Avf­oğulları yahudileri hakkında konulan hüküm gibidir.

Evs oğulları yahudileri hakkında konulan hüküm, Avf-oğul-ları yahudileri hakkında konulan hüküm gibidir.

Salebe oğulları yahudileri hakkında konulan hüküm, Avfo-ğulları yahudileri hakkında konulan hüküm gibidir. Bunlardan bir zulüm veya kötülük irtikab eden kimse, sadece kendini ve ailesini tehlikeye atmış olur.

Cefne de, salebe oğullarının bir kolu olup, onların tabi ol­dukları hükümlere tabidirler.

Şutaybe yahudileri de Avf oğulları yahudileri gibi olup aynı hükümlere tabidirler.

Salebe oğullarının müttefikleri de kendileri gibidirler. Yahu­dilere karışmış ve bağlanmış olanlar da yahudiler gibidirler.

Yahudilerden hiç kimse, Muhammed (s.a.v.)in izni olmadan askeri bir sefere çıkamıyacaktır. Bir yaralamanın Öcünü alma­yacaktır.

Fırsat kollayarak cinayet işleyen kimse, o cinayeti, kendi şahsına ve ailesine karşı işlemiş olacaktır. Bu hususta dürüst davranandan Allah razı olacaktır. (Savaşma durumunda) Ya­hudilerin masrafları kendilerine, müslümanların masrafları da kendilerine ait olacaktır. Şu kadar ki onlar, bu sahife sahipleri­ne savaşanlara karşı, aralarında yardımlaşacaklar ve araların­da Öğüt verme, kötülük değil de iyilik dileme esas alınacaktır. Elbetteki iyilik, kötülükten ayrıdır. Hiç kimse müttefikine kö­tülük yapmayacak, mazluma yardım edilecektir. Yahudiler, müminlerle birlikte savaşa devam ettikleri müddetçe, savaş masraflarına katılacaklardır.

Yesip beldesinin içi, bu sahife sahipleri için haram ve doku­nulmaz bir bölgedir.

Zarar verici ve kötülük işleyici olmamak kaydıyla Himayeci de himaye edilen gibidir.

Bu sahife sahipleri arasında herhangi bir hadise veya çekiş­me çıkar, bunun onların aralarını bozmasından korkulursa, o iş, şanı yüce olan Allah´a ve Rasulü Muhammed (s.a.v.)e havale edilir.

Şüphe yok ki Allah, bu sahifedekilere riayetsizlikten son de­rece sakınan, doğruluğu ve iyiliği prensip edinenlerden razı olur.

Ne Kureyşliler, ne de onlara yardımcı olanlar asla himaye´ görmeyeceklerdir.

Yesribe saldıracak kimselere karşı onlar (müslümanlarla ya­hudiler) kendi aralarında yardımlaşacaklardır. Yahudiler barış yapmaya ve barış akdine katılmaya (müslümanlar tarafından çağırıldıklarında o barışı akdedecek veya o akde katılacaklar­dır. Yahudiler tarafından müminlere böyle bir davet yapıldığın­da, davetlerine icabet edilmesini müminlerden isteme hakkına sahib olacaklardır. Din uğrunda savaşanlar, bundan müstesna­dır. Herkes, kendisini ilgilendiren kısımdan sorumludur.

Bu sahife sahipleri için konulan kabul edilen hükümler, ay­nen Evs yahudilerinin Mevlalarına ve kendilerine de -bu sahife sahipleri tarafından- iyi niyetle tatbik olunacaktır. Şüphe yok ki iyilik, kötülükten ayrıdır. Kazananın kazancı, ancak kendisi-nedir.

Muhakkak ki Allah, bu sahifedekilere en doğru ve en iyi şe­kilde riayet edilmekten hoşnud olur. Bu sahife, bir zalimi ve suçluyu cezalandırmaya asla engel olmayacaktır. Medine´den çıkan da emniyette, Medine´de oturan da emniyette olacaktır. Bir zulüm veya suç işleyen kimse, bundan müstesnadır.

Belgeye Bir Bakış

Hz. Peygamber (s.a.v.) efendimizin, muhacirlerle ensar ve müminlerle yahudiler arasında fark bulunmaksızın Medine-i Münevvere ahalisi için yeni bir toplum tanzim ederken dayan­dığı bu belge üzerinde şu mütalaalarda bulunmamız mümkün­dür:

a- Medine-i Münevvere´de kurduğu yeni düzen gereğince Hz. Peygamber, belgedeki hükümleri uygulama yetkisine sahip ilk lider olmuştu. Bu nedenle de yahudiler içinden her hangi bir grubun, kendisinden izinsiz olarak savaşa çıkmalarına izin ver­memişti. Bununla hayrı elde etmek, şerri bertaraf etmek, dü­rüst davranmak, kötülük ve düşmanlık hususunda yardımlaş-mamak esası üzerine kurulması istenen Medine toplumu, du­rumunu sarsacak bir tehlikeye düşmekten kurtulmuştur.

b- Medine´de oturan yahudiler, bu belge uyarınca tek statü­ye tabi reaya olmuşlardı. Başkalarından ayrı olarak, sadece kendilerine uygulanan özel hükümler olmayacaktı. Ama bunun yanında dinlerini muhafaza edebileceklerdi. İnançlarına saygı gösterilecekti. Kimse onlara haksızlık etmeyecekti. Allah´ın hükmüne tabi olacaklardı. Gerekli durumlar dışında Hz. Peygamber, onların arasında çıkan davalara bakmayacak ve hü­küm vermeyecekti. Onlara uygulayacağı idare tarzını Cenab-ı Allah şöyle açıklıyordu:

“Eğer sana gelirlerse aralarında hükmet, yahut onlardan yüz çevir; yüz çevirirsen sana bir zarar veremezler. Allah, adil olanları sever/´ (Maıde: 42) Bu ayet gösteriyor ki, yahudiler; canla­rın dokunulmazlığı, zulmün haramlığı gibi kamu düzeniyle ilgi­li hükümlere uymakla yükümlüdürler. Ama Hz. Peygamber özel durumlarına karışmayacaktı. Kendileri gelip müracaatta bulunmadıkları takdirde, şahsi davaları, Hz. Peygamber, tara­fından hükme bağlanmayacaktı. O dilerse hüküm verecek; di­lerse bundan kaçınacaktı. Bu nedenle Medine yahudilerinin, ahkam bakımından zımmiler gibi olduklarını söyleyemeyiz.

c- Peygamber efendimizin Medine halkıyla yaptığı anlaşma, aşiretler arasındaki yardımlaşma esasına dayanıyordu. Her aşiret, kendi aralarındaki güçsüz adamlarını koruyacak, birbir­lerine iyilikte bulunacak, esir düşen adamlarının kurtuluşCfîd-yesini ve ölülerin diyetlerini vereceklerdir.

Bu da düşmanlık Ve intikam ölçüleri çerçevesinde değil de iyilik ölçüleri çerçevesinde her şahsın, kendi ailesi için hürmete layık muhterem bir varlık olduğuna işaret ediyor.

d- Aşiret içindeki dahili yardımlaşma yanında, bütün mü­minler, hatta toplum, mazluma yardım hususunda da el ele ve­receklerdir.

Bu hüküm, kısasa dair nassm nüzulü esnasında ortaya çıktı. Buna göre müminlerin hepsi, kısasta maktulün velilerine yar­dımcı olacaklardır. Bir hadise çıkaran veya kin, düşmanlık sa­çan kimsenin meydana getirdiği zararı ortadan kaldırmak için, toplum bireyleri elbirliği edeceklerdir. Bu faziletli yardımlaşma sayesinde, toplumun, yararına olan ve ona fayda getiren zarar­ları ortadan kaldıran davranışlar desteklenmiş oluyordu.

Bu anlaşmaya göre, Hz. Peygamber´in düşmanları yahudiler tarafından da düşman olarak bilinecekti. Bu sebeple Kureyşliler ve yardımcıları, yahudiler tarafından desteklenmeyecek-ti.Yahudiler, müşriklerle dostluk kurmayacaklardı. Çünkü müşrikler, hem Allah´ın, hem de onların düşmanlarıydılar. Bu anlaşma ise, müslümanı ve yahudisiyle, Medine halkını tek bir halk haline getiriyordu. Düşmanları aynı olduğu gibi, dostları da aynı olmalıydı. Böyle bir birlik sağlanmadığı sürece aynı toplum içinde yaşayan insanların güvenlik içinde olmaları mümkün değildir. Medine ehlinden bir kısmına saldıran, bütün Medine halkına saldırmış sayılacaktı. Şüphesiz ki bu hüküm, yahudileri de bağlıyordu. Çünkü muahede belgesi onlara bazı haklar tanımış ve onları bazı görevlerle yükümlü kılmıştı. Gö­revlerini ihlal ettikleri takdirde haklarım da yitirmiş olacaklar­dı..Çünkü haklar ve yükümlülükler karşılıklıdır.

Aynı ittifak içinde oldukları için, anlaşma belgesinde söz edilmeyen konularda da yahudilerle Hz. Muhammed (s.a.v.)in düşmanları arasında yardımlaşma yapılması doğru olmayacak­tı. Hz. Peygamber, anlaşma hükümlerine riayet etti. Ama ya-hudiler de riayet ettiler mi Cereyan eden olaylar, bu soruya cevap olarak yeterlidir. Halbuki her iki tarafın da muahede bel­gesine riayet etmeleri gerekliydi. Taraflardan biri muahedenin gereklerini ihlal ederse, muahede belgesinin kendilerine tanıdı­ğı haklan kaydedeceklerdi. Muahedenin ihlali, müminlere kar­şı yahudilerin müşriklerle dostluk kurmaları gibi harici bir du­ruma dayanırsa, bu takdirde yahudilerin, müslümanların kom­şusu olma sıfatları ortadan kalkacaktı. Muahedeyi bu şekilde ihlal edenin komşuluğu bırakıp Medine´de ikamet etmekten vazgeçmesi gerekiyordu. Medine´yi terketmediği takdirde diğer tarafın -hoşlarına gitse de gitmese de- onları sürgün etme hak­ları doğacaktı. Çünkü ihlalciler, artık karşı tarafın düşmanları olmuşlardı.

Ezan

îslam toplumu oluştu. Hz. Peygamber, bu toplumun nizamı­nı ortaya koydu. Bu toplumda yaşamakta olan insanların kalb-lerini birbirine ısındırdı. Müminleri birbirine kardeş yaptı. Bi­lahare Islama girecek olanların da gönüllerini birbiriyle kay­naştıracak bir sistemi ortaya koydu.

Sonra bireyleri kardeşlik bağlarıyla birbirine bağladığı gibi, Medine´deki cemaatleri de birbiriyle uzlaştıran muahede belge­sini düzenledi. Her cemaatin görevlerini açıkladı. Herkesi ilgi­lendiren konularda müminlerle aym haklara sahip olacakları­na özel işlerinde ise kendi dinlerinin hükümlerine göre hailede- bilecekleri konusunda yahudilerle anlaşma yaptı. Onlar, Pey­gamber efendimizin hakemliğine baş vurdukları zaman, O, ara­larında Allah´ın Kur´an-ı Kerim´de indirdiği hükümlerle hüküm verebilecekti.

Bu toplumsal oluşum ve uzlaşmadan sonra Hz. Peygamber, toplumsal açıdan halkın gönüllerini birbiriyle kaynaştıracak öl­çüleri belirledi. Bundan sonra onların kalblerini birbirine bağ­layacak şeyi açıkladı. Bu, namazın Cemaatle kılınması ve na­maz vaktinin girdiğini herkese duyurmakla mümkün olacaktı. Namazın, vaktinde ve cemaatle kılınabilmesi mü´minlerin hep­sine birden çağrının ulaşmasıyla mümkün olacaktı, tşte ezan o sıralarda meşru kılındı. Ibn îshak bu konuda şöyle der: “Rasu-lüllah (s.a.v.) Medine-i Münevvere´ye yerleşip sükun bulduktan , muhacir kardeşleri ile ensar gelip etrafında toplandıktan, ida­relerini ele aldıktan sonra İslamiyet kuvvet buldu. Namaz kı­lındı, zekat hadler, helal ve haram belirlendi. İslam dini, mü´minlerin arasına yerleşti. Ensariler, muhacirlerden önce Medineyi yurt edinmiş ve imam gönüllerine yerleştirmişlerdi. Hz. Peygamber Medine´ye geldiği sırada müminler, namaz vak­ti gelince herhangi bir çağrı yapılmadan namaza kendiliklerin­den geliyorlardı. Hz. Peygamber, yahudilerin ibadete çağrılışla­rı esnasında çaldıkları borazan gibi bir şey kullanarak müslü-manları namaza çağırmak istedi, ama daha sonra bu isteğin­den vaz geçti. Bundan hoşlanmamıştı. Sonra namaz vakitlerin­de çan çalınmasını emretmiş, ve namaz vaktinde çalınıp, müs-lümanlara duyuru yapılması için bir çan kurulmuştu. Burada hatıra iki şey geliyor:

1. îbn îshak, Hz. peygamberin Medine´ye gelişinden sonra namazın kılındığını, zekatın farz kılındığını, hadlerin tatbik edildiğini, helal ve haramın belirlendiğini anlatıyor. Halbuki bu sayılanlar muhtelif vakitlerde; bazısı hicretten Önce, bazısı da daha sonra meşru kılınan farizalardır. Mesela namaz, hic­retten önce miraç gecesinde farz kılınmıştır. Ancak namazın güven ve huzur içind, eda edilmesi, Medine´de mümkün omuş-tur. îbn îshak´ın ifadesi buna işaret etmektedir.

2. îbn îshak´ın sözlerinden anlaşıldığına göre Hz. Peygambe­rin aklına yahudilerin borazanıyla, hıristiyanların çanı, gelmiş, ama bu düşünceden hemen vaz geçmiştir. Ama Salim bin Abdullah´ın babasından îbn Mace kanalıyla gelen bir rivayette an­latıldığına göre, Hz. Peygamber, namaz vaktinin gelişini ne şe­kilde duyurmak gerektiği hususunda ashab´la istişarede bulun­du. Yanındakiler, borazan çalınmasını Önerdiler. Fakat bunu yahudiler kullandıkları için, Öneri Peygamberimiz tarafından uygun bulunmadı. Sonra çan çalınmasını önerdiler. Bu da hı-ristiyanlar tarafından kullanıldığı için reddedildi.

Bu haber, îbn îshak´ın rivayetinde anlatılanlara iki yönden aykırı düşmektedir:

a. îbn îshak´ın anlattığına göre borazan çalınmasını isteyen, Hz. Pegyamber´in bizzat kendisi olmuştur. îbn Mace´nin rivaye­tine göre ise Hz. Peygamber, ashabıyla istişarede bulunmuş, borazan çalınmasını Önerenlerin görüşünü tasvib etmemiştir.

b. îlk rivayette Peygamber eiiendimizin çandan hoşlanmadığı bildirilmekle beraber, îbn îshalfc´ın rivayetindeki ifadeden anla­şıldığına göre, çan çaldırmayı uygun görmüş ve uygulatmaya başlatmıştır. Bu sonuncu rivayetin, Hz. peygamberin makamı­na daha uygun olduğu görüşü ndeyim. Doğrusunu Allah bilir ya, bence esaslı olan rivayet de budur.

îbn îshak ezan konusunda .sözlerini şöyle sürdürüyor: “Sa-habilerle Peygamber efendimiz ezan konusunda istişare halin­deyken Abdullah bin Zeyd bin Salebe bin Abdi Rabbihi ezan rüyasını gördü. Rasulüllah (s.a.v.)e gelip şöyle dedi: “Ya Rasu-lüllah! Bu gece ben uyurken, üzorinde iki parçadan yeşil elbise­si bulunan, elinde bir çan taşıyan bir adam yanıma uğrayıp be­ni dolaştırdı. Ona: “Ey Alliah´ın kulu bu çanı satar mısın ” de­dim. “Onu ne yapacaksın ” diye sorunca (Onunla namaza davet edeceğim” dedim. “Ben sana ondan daha hayırlı olan bir şeyi göstereyim mi ” diye sordu. “Olur, nedir o w dedim. O da şöyle dedi:

“Allahü EkberfAllahü Ekber!

Allahü Ekber! Allahü Ekber!

Eşhedü enla ilahe illallah!

Eşhedü enla ilahe illallah!

Eşhedü enne Muhammeden Resulüllah!

Eşhedü enne Muhammeden Resulüllah!

Hayye alessalah! Hayye adessalah!

Hayye alelfelah! Hayye alelfelah!

Allahü Ekber! Allahü Ekber!

Lailahe illallah!”

Abdullah bu rüyayı Hz. Peygamber´e haber verince O: “Şüp­hesiz bu gerçek bir rüyadır. Bilale git, bunu ona anlat. Ezanı ona ezberlet (o okusun). Çünkü onun sesi, seninkinden daha yüksek ve gürdür” dedi.

Bilal´in okuduğu ezanı işiten ve evinde oturmakta olan Hz. Ömer Abasını sürüyerek Resulüllah (sav)´ın yanına geldi ve şöyle dedi: “Ey Allah´ın peygamberi! Seni hak ile gönderen Al­lah´a andolsun ki, onun (Abdullahın) gördüğü rüyanın aynısını ben de gördüm!” Resulüllah (sav)de: “Bundan dolayı Allah´a hamd olsun” dedi.

Bu anlatılanlar, ezan kelimelerinin ne şekilde bulunduğunu açıklayan ifadelerdir. Bu kelimeleri, iki sahabi aynıyla rüyada işitmişlerdir. Tabii ki bu da, Hz. Peygamberin, ashabıyla yaptı­ğı istişare neticesinde meydana gelmiştir. Hz. Peygamber de bu rüyayı ikrar etmişti. Böylece ezan da, Hz. Peygamberin ikrarıy­la meşru kılınmıştı. Demek ki ezan rüya ile değil de Hz. Pey­gamberin ikrarıyla meşru kılınmıştır. Ama siret adlı eserinde Ibn Hişam, ezan ve kelimeleri hakkında vahiy nazil olduğu yo­lunda îbn tshak´tan gelen rivayet üzerinde yorumda bulunarak şöyle demiştir: “Ibn Cüreye dedi ki; Ata bana şöyle dedi: Ubey-dullah bin Umeyr el-leysi´nin şöyle dediğini duydum: “Namaz vakti geldiğinde insanları bir araya toplayabilmek için, Hz. Peygamberle ashabı istişarede bulundular. Çan çalma önerisi ortaya atıldı. Bir ara Hattaboğlu Ömer (r.a.), çan için iki direk satın almak istedi, ama gördüğü bir rüyada kendisine: “Çan kurmayın. Aksine namaz için ezan okuyun” denildi. Gördüğü rüyayı kendisine anlatmak için Rasulüllah (s.a.v.)e gitti. Zaten aynı doğrultuda Rasulüllah (s.a.v.)e vahiy de gelmişti. Ömer Bilal´in ezan okumakta olduğunu görünce de hayret etmişti. Ömer, durumu Hz. Peygambere anlatınca Hz. peygamber, Ona: “Vahiy, senden Önce davrandı ey Ömer!” diye karşılık verdi. .

Ezanla ilgili olarak Peygamber efendimize vahiy nazil oldu­ğunu, bu rivayet açıkça bildiriyor ve ezanın rükünlerini de de­taylı bir şekilde açıklıyor. Yoksa ezan, sadece Abdullah bin Sa´lebe bin Rebia´nm rüyasına dayanılarak bulunmuş bir şey değildir. Biz bu rivayetin sağlamlığından yanayız. Çünkü ezan, îslamın şiarlarından biridir. îslam cemaatinin varlığı ezanla bilinir. Bunun gibi şiar ve ibadetler, insanlarla meşveret yapa­rak tespit edilemezler. Ancak başlangıçta, bunların ne şekilde ve hangi yollarla duyurulacağı yolunda meşveret yapılabilir. îş-te sünnet sayılan bu yolla vahiy gelmiştir. Sünnet de, ahad ri­vayetler yoluyla değil, ancak Allah´tan gelen vahiy ile bilinir. Her namaz için ezan okunması, müekked sünnettir. Alimlerin çoğuysa, ezanın cemaat için farz-ı kifaye olduğunu, okunmama­sı halinde tüm cemaatin günahkar olacağını söylemektedirler.

Ezanın tafsilatı ve okunmuş sayılması için gerekli olan bö­lümlerinin, kelimelerinin açıklanması, ancak yine Allah´ın em­riyle olur. Çünkü ezan, ibadettir. İbadetin bölümleri ve parçala­rı ise, ancak Allah Taala´mn kendi peygamberine vahiy gönder­mesi sonucunda Öğrenilebilir. Yoksa İslam´daki mevkii ne olur­sa olsun, başkalarının gördükleri rüya ile öğrenilemez.

Savaş İzni

Peygamber (s.a.v) Medine´de düzeni yerleştirdikten sonra, daveti umumileştirmeye ve dinleri dolayısıyle fitneye düşürü­lüp eziyet gören mü´minleri himaye etmeye yöneldi. Bunun için mü´minlere eziyette bulunan müşriklerle savaşmak, zorunlu hale gelmişti. Kabe-i Muazzama´yı putlardan ve putperestlik pisliklerinden temizlemek gerekiyordu.

işte bütün bu sebeplerden dolayı Cenab-ı Allah, savaşı müs-lümanlar için meşru kıldı. Her şeyi açıklayan kitabında şöyle buyurdu:

“Allah iman edenleri esirger. Şu da muhakkak ki, Allah, ha­in ve nankör olan herkesi sevgisinden mahrum eder. Kendile­riyle savaşılanlar (müminlere), zulme uğramış olmaları sebe­biyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardıma mutlak surette kadirdir. Onlar, başka değil, sırf “Rab-bimiz Allahtır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıl­mış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısım ile def etmeseydi mutlak surette, işlerinde Allah´ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır gi­derdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhak­kak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir.

Onlar, (o müminler) ki, eğer kendilerine yer yüzünde iktidar ve­rirsek namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emreder ve kötü­lükten nehyederler. İşlerin sonu Allah´a varır.” (Hac 38-41)

Savaşa izin verilerek, cihad kapısı açılmış oldu. Kur´an-ı Ke-rim´in bu yüce nassında savaş izninin veriliş sebebi ve bu iznin varacağı sonucun -ki o da hayırlı bir sonuç olacaktır – ne olduğu açıklanmaktadır. Bazan hayra götüren yollar hoş görülmese bi­le, sonuçta iyilik getirirler. Ancak hayra ulaşmak için ondan başka yol yoksa, bu tek yol mutlaka hayırlı bir yol demektir. Bu sebeple Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı. Sizin için da­ha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Si­zin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkün-dür. Allah bilir, halbuki siz bilmezsiniz.”(Bakara 216)

Savaş iznini içeren bu ayet-i kerimede, birçok güzel işaretler vardır. Bu işaretler, eşine rastlanamıyacak derecede beliğ söz­lerdir. Şöyle ki:

1- Bu ayette savaşa izin veriliyor, ama bu izin açıkça ifade edilmiyor. Çünkü savaşa sebebiyet veren faktörler sarih bir tonla ifade ediliyorlar. Şöyle ki: Düşmanlar tarafından savaş bilfiil başlatılmıştı. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah da bunu “Kendileri ile savaşılan” ifadesiyle edilgen bir geniş za­man kipiyle ifacje buyurmuştur. Yani müşrikler müzminlere karşı fiilen savaş açmışlar. Onlara eziyet vermişler, onları fit­neye düşürüp, dinlerinden döndürmeye çalışmışlardır. Fitne ise, Allah´ü Teala´nın ifade buyurduğu gibi, öldürmekten daha şiddetlidir. Müşrikler Peygamber (s.a.v.)i ve ikinci Akabe bia-tında ona biatta bulunan mü´minleri Öldürmek için uğraşmış­lardı. Ayet´i kerimede “Kendileriyle savaşılan” şeklinde edilgen geniş zaman kalıbının kullanılması, mü´minlerin kendileriyle yapılan savaşa karşı savunma savaşı vermelerine ruhsat veril­diğine bir delil teşkil etmektedir. Mü´minlerin vereceği savaş, yeryüzündeki fesadı ve kafirlerin eziyetlerini ortadan kaldırma amacını taşıyacaktı. Nitekim Allah´ü Teala şöyle buyuruyor:

“Eğer Allah insanlardan bir kısmı ile diğerlerini savup hiza­ya getirmeseydi, elbette yeryüzünde nizam bozulurdu. Lakin Alah bütün insanlığa lütuf ve keremi ile muamele etmiştir.” (Ba­kara: 251)

2- Ayet´i kerimedeki ikinci işarete gelince, yüce Allah mü­minlerin vereceği savaşın zulmü bertaraf etmek, ya da devamı­nı engellemek şeklinde olacağım açıkça ifade buyurmuştur.

3- îman ehli kimseler hak ehlidirler. Eğer savaşacak olurlar­sa, imanı ve hakkı savunmak, tevhidi ayakta tutmak ve ona olan inancı korumak için savaşırlar. Onların yapacakları savaş, sebebini kendi içinde taşıyan bir savaştır.

4- Allah yolunda cihad için yapılan savaş, batılı ortadan kal­dırmak için yapılan savaştır. Eğer böyle bir savaş yapılmazsa yeryüzünde fesat ve bozgunculuk yayılır. Allah´a ibadet edil­mez; manastırlar, kiliseler ve mescitler harabeye döner ki, bu­raları Allah´ın adının anıldığı yerlerdir. Bu uğurda yapılan sa­vaş, Allah´ın dinine yardım etmek ve hakkı korumaktır. “Al­lah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak suret­te yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir.” (Hac: 40)

5- Savaş sayesinde islami hakikatler yerleşirler savaş neti­cesinde namaz kılıp zekat veren müminler ibadetlerini eda et­me imkanını bulurlar, güçlenirler, savaş neticesinde hak ehli kimseler, insanları sözleriyle ve tatbikatleriyle hakka davet et­me imkanını bulurlar ki, böylece yüce Allah´ın şeriati ayakta durur.

Bu ifadelerde, savaşın tecavüzü bertaraf etmek ve zulmü ön­lemek amacının ötesinde, islami daveti güçlendirmek ve insan­ları kendi özgür iradeleriyle herhangi bir zorlamaya ve fitneye maruz bırakmaksızın Allah´ın dinine sokmak olduğuna işaret edilmektedir. Böylece ayet-i kerime cihadın iki önemli sebep dolayısıyla yapıldığını göstermektedir:

1- Zulmü ortadan kaldırıp fitneyi önlemek, Nitekim Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: “Fitne tamamen yok oluncaya ve din de Allah için tatbik edilinceye kadar onlarla savaşın. Fitne çı­karmaktan vazgeçerlerse zalimler ve aşırılar hariç (hiç kimse­ye) düşmanlık ve saldırı yoktur.” (Bakara: 193)

Tecavüz, misli ile püskürtülür. Hak dini ile gelmiş olan Hz. Muhammed (s.a.v.), eziyetleri susarak veya devam etmesi kar­şısında sessiz kalarak önleyemezdi. Nitekim Cenab-ı Allah şöy­le buyurmuştur:

“Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın. Çünkü Allah haksız yere saldıranları Sev­mez.” (Bakara: 190)

2- îslamda cihadın ikinci sebebi, islam davetine -yerleşmesi için- zemin hazırlamak ve islam davetine karşı engel çıkaran zalim hükümdarlarla müstebitleri ve diğer engelleri ortadan kaldırmaktır. Bu, bütün milletleri kılıç kuvveti ile zorla İslama sokmak gerektiği anlamına gelmez. Bu ifadeler bütün milletle­re islamı tanıtmak ve onların islami daveti anlamalarına zemin hazırlamak gerektiğine işaret eder. Zaten islamiyeti tanıyıp Öğ­renildikten sonra, doğru yol sapıklıktan ayırt edilmiş olur. Hak ile batıl birbirinden ayrılır. Dileyen ona uyar, dileyen inkar eder. Bu sebeple Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“Dinde zorlama yoktur. Çünkü zorluk, sapıklık ve eğrilikten ayırt edilmiştir. O halde kim tağutu inkar edip Allah´a inanır­sa, sağlam kulpa yapışmıştır, ki o hiç bir zaman kopmaz. Allah

İşitir Ve bilir.” (Bakara: 256)

Savaş Öncesi

Kureyşli müşrikler, müzminleri Mekke´den çıkararak, onları mallarından yoksun bıraktılar ve dinlerinde fitneye düşürdü­ler. Mü´minlere karşı yaptıkları baskının aynısını onlara da yapmak ve onları sapıklıklarından geri çevirmek, aynı zaman­da içinde bulundukları sapıklığın devam etmeyeceğini, aksine kuvvetin hakta olduğunu, hakkın sabah aydınlığı gibi zuhur et­tiğini kendilerine bildirmek gerekiyordu. Bu sebeple peygam­ber (s.a.v.) efendimiz etrafa seriyyeler göndermeye başladı. Se-riyye» başlarında bir kumandanın bulunduğu az sayıdaki asker topluluğudur. Baş komutanın savaşmak, ya da yolları düşman­lara karşı koruma altına almak için gönderdiği askeri birliktir. Bazı yazarlar, Peygamber efendimizin, ilk olarak Kureyş ker­vanına el koymak için seriyye gönderdiğini söylemişlerdir. Yine bu yazarlara göre Peygamber efendimiz, işe ekonomik ambargo ile başlamıştır. Biz ekonomik ambargodan, toplumun bütün ge­lir kaynaklarına ve gıda maddelerine el koymayı anlıyoruz. An­cak Peygamber efendimiz bütün Kureyşlilere karşı cephe alma­mış ve onların tamamına darbe indirmek istememiştir. Çünkü Kureyşlilerin hepsi Ebu Cehil ve Ebu Süfyan gibi îslam düş­manlarının yolunda yürümüyorlardı. Evet bu saydığımız kim­seler her ne kadar Mekke fethine kadar sapıklıklarını devam ettirmişlerse de, Kureyşliler arasında sesini çıkarmayıp İslama karşı düşmanlık etmeyen kimseler de vardı. Bunlar iman etmiş olmasalar bile, İslama karşı cephe de olmamışlardır. îtaat edenle isyancıyı aynı kefeye koymak, isyancının zulmü dolayı­sıyla itaatkarı, ya da kötülük yapmaktan sakınan kimseleri ce­zalandırmak islamın prensiplerine uymaz. Kureyşliler arasın­da kendi istekleriyle İslama karşı cephe alan kimseler bulundu­ğu gibi, bu iş için zorlanan, zulüm gören ve esaret altında bulu­nan kimseler de vardı. Müminlere, hatta peygamber efendimize karşı sevgi duyan ve ona bağlı olan kimseler de bulunuyordu.

Ekonomik ambargo sadece birkaç kişiye değil, bütün toplu­ma yönelik olur. îslama karşı aşırı derecede kötülük yapan kimselerin yanı sıra, kötülükte bulunmayan, hatta müslüman-lara karşı sevgi besleyen kimseler de bu ambargodan zarar gö­rürler. Halbuki: “Hiç bir günahkar başkasının günah yükünü yüklenmez.” (Ur& 15)

Ancak bu seriyyeler Kureyş liderlerine karşı mukavemet için göreve gönderildiler. Çünkü Kureyş liderleri ticaret ehliy­diler. Bunların ticaret eşyalarını zaman zaman kervanlar taşır­lardı. Bu liderler, mü´minleri Mekke´den sürgün edip yurtların­dan ve mallarından mahrum bırakmışlardı. Mü´minlerin de, kendilerini sürgün eden bu kimselere karşı misliyle muamelede bulunma hakları doğmuştu. Kendilerinden alınan malları geri almak hakları vardı.

Hz. Hamza´nm Seriyyesi

Hicretin birinci yılında seriyyeler göreve çıkmaya başladılar. Bu seriyyeler az sayıdaki mücahitlerden oluşuyordu. Bunlar Şam´a doğru giden Kureyşli ticaret kervanlarının önünü kesip onların Şam´a gitmelerini engelleyecek ve beraberlerindeki mallara el koyacak, ya da onlarla savaşacaklardı.

Peygamber (s.a.v) bu seriyyelere katılacakları muhacirler arasından seçiyordu. Bunlar arasında ensardan tek kişi bile yoktu. Peygamber efendimizin teşkil ettiği ilk seriyye, Abdul-muttalib oğlu Hamza´nın seriyyesidir.

Hamza (r.a.) hicretin yedinci ayı olan Ramazan ayında deniz kıyısından yola çıktı. Bu seriyyede otuz muhacir vardı. O yıl teşkil edilen seriyyeler hep o sayıda idiler. Beyaz bir bayrakları vardı. Kureyş kervanının yolunu kestiler. Bu kervandaki mal­lar Kureyş büyüklerine aitti. Hz. Hamza´nın karşılaştığı ker­vanda üçyüz kadar müşrik vadi. Başlarında da Ebu Cehil bu­lunmaktaydı.

Her iki taraf karşılaştılar, mü´min tarafın başında islam´ın aslanı Hamza, müşrik tarafının başında ise Ebu Cehil vardı. Ancak iki taraf savaşmadan birbirlerinden ayrıldılar. Çünkü araya îbn Amr el Cüheni adında bir kişi girmiş ve tarafları ya-tıştırmıştı. Bu sebeple savaş olmadı.

Ubeyde Bin Haris Bin Abdulmuttalib´in Seriyyesi

Yine Hicretin birinci yılının Şevval ayında Peygamber efen­dimiz Ubeyde bin Haris için beyaz bir bayrak hazırlayarak, onun liderliğinde bir seriyye hazırladı. Batn-ı Rabi denen yere gitmelerini emyetti. Emri altında altmış muhacir vardı. Bu se-riyyede de ensardan hiç kimse bulunmuyordu.

Seriyye, Kureyş müşrikleriyle karşılaştı. Sayıları ikiyüzü bulan müşriklerin başında kumandan olan Ebu Süfyan Sahr bin Harp vardı. Karşılaşma, Ahya denen suyun yanında oldu. Suyun başında müşrikler durmaktaydılar. Mü´minler ise Seniy-yetü´l-Murve denen yere varmışlardı, iki taraf arasında savaş olmadı, ama birbirlerine ok attılar. Bu seriyyede bulunan, fa­kat kumandan olmayan Sad bin ebi Vakkas ok attı. Böylece o, İslamiyet uğruna ilk okunu atmış oldu.

Seriyyelerin sırası hususunda Vakidi´nin anlattığı sıra işte budur. Onun anlattığına göre, ilk seriyye Hamza´nın seriyyesi olmuştur. Bunun ardından Ubeyde bin Haris´in seriyyesi göre­ve çıkmıştır. Ancak îbn îshak´ın anlattığına göre, kendisi için bayrak hazırlanan ilk seriyye, Ubeyde bin Haris´in seriyyesidir. Konuyla ilgili olarak o şöyle der: “Bazı kimseler Peygamber efendimizin ilk hazırladığı bayrağın Hamza´nın seriyyesi için olduğunu söylerler. Bu söylenti şundan ileri geliyor: Hamza ile Ubeyde´nin seriyye kumandanları olarak görevlendirilişleri ay­nı zamana rastlamış; bu sebepten dolayı hangisinin daha önce göreve çıktığı karıştırılmıştır.”

tbn îshak´ın anlattıkları bundan ibarettir. Ancak Vakidi´nin söylediğine göre, bu iki seriyye birlikte göreve çıkmamıştır.

Ona göre, seriyyelerden ilki -ki o da Hamza´nın seriyyesidir-hicretin yedinci ayında göreve çıkmıştır. îkincisi ise Ubeyde bin Haris´in seriyyesi olup hicretin sekizinci ayında göreve çıkmış­tır.

Bu arada ikinci bir ihtilaftan da söz etmek gerekiyor. Vakı-di´nin rivayetine göre Hamza, seriyyesinin başında iken Ebu Cehil ile karşılaşmıştır. îbn îshak´ın rivayetine göre ise, Ebu Cehil´in oğlu ikrime ile karşılaşmıştır. Ibn Kesir´in ifadelerin­den anlaşıldığına göre, o, Vakıdi´nin rivayetini -ileride açıklaya­cağımız şekilde- daha sağlam görmektedir.

Sa´d Bin Ebi Vakkas´m Seriyyesi

Hicretten on ay geçtikten sonra, Zilkade ayında Peygamber (s.a.v) efendimiz Sa´d bin Ebi Vakkas´ı bir seriyyenin başında göreve gönderdi. Peygamberimiz Kureyş kervanının yola çıktı­ğını öğrenmişti. Bu sebeple de yirmi kadar muhacirin başında kumandan olarak Sa´d bin Ebi Vakkas´ı görevlendirerek yola çı­kardı. Bunlar Hazar denen yere doğru yola çıktılar. Peygamber efendimiz Hazar´ı geçmemelerini emretmişti. Bu konuda Sa´d (r.a.) şöyle der: “Yirmi kişiyle birlikte yaya olarak yola çıktık. Gündüzleri gizleniyor, geceleri yürüyorduk. Beşinci günün sa­bahı Hazar mevkiine vardık peygamber efendimiz Hazar´ı geç­mememizi emir buyurmuştu. Halbuki Kureyş kervanı, Hazar´a vardığımız günden önce oradan ayrılıp gitmişti.”

Böylece Sa´d, Kureyşlmlerden hiç kimse ile karşılaşmamıştı. Peygamber efendimiz kendisine Kureyş kervanını izlemesini emretmediği için izlemeye devam etmemişti. Şu halde Peygam­ber efendimiz, bu seriyyenin Kureyş kervanını yolda ansızın yakalamasını istiyordu. Kervandaki adamlar, birden müslü-man askerleriyle karşılaşınca paniğe kapılacaklardı. Ama ar­kadan takip etme durumunda öyle bir paniğe kapılmaları söz konusu olmayacaktı. Çünkü seriyyedeki adamlar piyade idiler. Binekleri olmadığı için çölde daha fazla ilerleyemezlerdi.

Sad´ın anlattığı gibi, Vakıdi, bu seriyyede yirmi ya da yirmi bir kişinin bulunduğunu söylemiştir. Ancak ibn tshak´ın dediği­ne göre, Sa´dla birlikte altmış muhacir vardı. Bizce Vakıdi´nin rivayeti daha açık ve akla daha yakındır. Çünkü onun tesbitine göre, kervandaki kişiler altmış civarında imişler, Bunlar için de yirmi kadar piyadenin gitmesi münasip olur.

Vakıdi´nin anlattığına göre, her üç seriyye de hicretin birinci yılında teşkil edilmiştir. Göreve çıkış zamanlan da Vakıdi´nin ifadesinde açıkça belirtilmiştir. Birinci seriyye Ramazan ayın­da, ikincisi Şevval ve üçüncüsü de Zilkade ayında göreve çık­mıştır. Ancak Ebu Cafer bin Cerir´in tarihinde ve İbn îshak´a göre, bu üç seriyye, Hicretin üçüncü yılında teşkil edilmişlerdir, îbn îshak´ın bu seriyyelerin, hicretin ikinci yılında mı, yoksa bi­rinci yılında mı teşkil edildiğini açıkça ifade edip etmediği hu­susu üzerinde düşünmek gerekir. Ancak Ibn îshak bu seriyye-leri peygamber efendimizin bir gazalarından olan Veddan gaza­sından sonra anlatmıştır ki, bu gaza hicretin ikinci yılı Sefer ayında vuku bulmuştur. îbn îshak bunu açıkça ifade etmekte­dir. Veddan gazasını da üç gazadan sonra anlatmıştık. Evet onun siyerinde anlattığı hadiseler zaman sırasına göre tertip­lenmiş iseler, bu durumda söz konusu seriyyelerin, hicretin ikinci yılında teşkil edilmiş oldukları ortaya çıkar. Ancak şunu da ifade edelim ki, îbn îshak, siretinde bazı hadiseleri zaman sırası dışında anlatmıştır. Bunu da bazı münasebetlerden dola­yı böyle yapmıştır. îbn îshak´ın mezkur seriyyelerin hicri ikinci yılda teşkil edildiğini söylemiş olduğunu farzetsek bile, Hafız îbn Kesir, Vakıdi´nin sözünü tercihe şayan bulup şöyle demiş­tir: “Merhum Vakıdi´nin şahsiyetinde fazlasıyla iyilikler ve gü­zellikler vardır, tarih yazarıdır. Büyük imamlar zümresindedir. Onun adil bir kimse olduğunu daha önce de söylemiş idik. Şah­sı itibariyle doğru sözlü bir kimsedir. Allah´a hamd ve minnet olsun.”

Burada zaman faktöründen ve seriyyelerle ilgili rivayetler­den başka bir hususu daha göz önüne getirmemiz gerekir. Bu husus Kureyşle ve onların inançlarına bağlılıklarının miktarıy­la ilgilidir. Şöyle ki: Başkalarını himaye etmek için sefere çıkan Kureyşliler arasında mü´min olup da imanını gizleyen kimseler vardı. Bunlar bir yolunu bulup mü´minlere katılmak ümidiyle Kureyş kervanlarıyla birlikte sefere çıkarlardı. Peygamber efendimizin Mekke-i Mükerreme´den ayrılıp Medine´ye gider­ken hicret imkanını bulamadıkları için, bu yolla mü´minler ara­sına katılma imkanları arıyorlardı. Örneğin Ubeyde bin Haris bin Abdulmuttalib´in seriyyesi Kureyş kervanıyla karşılaştığın­da, iki taraf da birbirleriyle savaşmadan ayrılmışlardı. îşte bu esnada Kureyşliler arasında bulunan îbn Amr el-Behrani -Züh-re oğullarının müttefiki idi-, Utbe bin Gazvan bin Cabir el Ma-zeni-Nevfel bin Abdi Menafin müttefiki idi- müslümanların safları arasına katılmışlardı. Bunların ikisi de müslüman ol­dukları halde Kureyş kervanıyla birlikte yola çıkmış ve müslü­manların arasına katılmışlardı.

——————————————————————————–

[1] İbn Kesir, el-Bidaye ve´n-Nihaye, c.2, s.237. –

Share.

About Author

Leave A Reply