Müjdeler

0

Bütün dünya, insanları İslah edecek, onlara kitabı ve hikmeti öğretecek, davetini kendisi adına başkalarına tebliğ edecek kim­seleri doğru yola iletecek bir peygamberin gelmesini bekliyordu. Onun adına davetini başkalarına tebliğ edecek olanlar da gayba iman edecek, görmedikleri halde Allah´a iman eden ve dosdoğru yolda giden kimseler olacaktı. Bütün dünya böyle bir peygamberin gelmesini gözlemekteydi. İnsanlığa gelecek olan bu peygamberin zamanının yaklaştığı müjdeleniyordu. Bu müjdeler sadece pey­gamber efendimize yakın olan Yahudilerle Hıristiyanların kitaplarmda yer almıyordu. Aksine bunlardan daha önceki devirlere ait kitaplarda da peygamber efendimizin geleceğine dair müjde­ler vardı. O kitaplarda peygamber efendimizin geleceği ve insan­ları tevhid inancına çağıracağı, her şeyi bilen, güçlü ve üstün olan Allah´ı birlemeleri için insanlara çağrıda bulunacağı kaydedil­mekteydi. Zaten bütün uyarıcı ve müjdeciler, ehl-i iman kimseleri buna davet ediyorlardı.

Muhammed (sav)´in geleceğine dair müjdeleri kapsayan kitap­ların en eskisi, eski Hindliler´in kitaplarıdır. Daha önce de işaret ettiğimiz “Veda” adlı kitaplarında, peygamber efendimizin Hate-mün Nebiyyin olduğuna dair müjdelerin bulunduğu, bazı müslü-raan araştırıcılar tarafından ortaya çıkarılmıştır. Bir yazarın bu konuda söylediklerini, merhum üstad Abbas Mahmut el- Akkad “Maalimu´n- Nur” adlı kitabında bize şöyle nakletmektedir:

“Üstad Abdul- Hak diyor ki; Resul-ü Arabi olan Ahmed´in adı, Arapça lafzı ile “Veda” adlı kitabın ikinci cildinin 6. ve 8. fırkala­rında şu ifadelere rastlanılmaktadır: “Ahmed, Rabbinden şeriatı alacaktır. O şeriat, hikmetle dopdoludur. Güneşten kıvılcım alın­dığı gibi, o da ondan nur kıvılcımları alacaktır.”

Yazar, Brahman yorumcuları tarafından gelen itiraz yönlerini gizlememiştir. Hatta nakledildiğine göre, o yorumculardan biri, Ahmed kelimesinin üzerinde durmuş ve bu kelimenin Hindçe ma­nasının ne olduğunu araştırmıştır. Bu kelimenin: “Sadece Ben, Rabbimden hikmeti aldım” anlamına geldiğim söylemeye çalıştı­lar. Bu nedenle üstad Abdul- Hak Özetle şunları demiştir: Bu ifa­de, Brahman dinine mensup bir kimseye aittir. O da Fanza Kanfa adındaki bir şahıs olup Kanfa ailesindendir. Onun yorur ıuna gö­re, sadece Ahmed (as)în, yalnız başına Rabbinden hikmeti aldığı mealindeki sözü doğrulanamaz. (Çünkü peygamber efendimiz­den başka peygamberler de Rabblerinden hikmeti almış] ardır.[1]

Bu ifadelerden iki sonuç çıkmaktadır:

1- Ahmed adı, Tevrat ve İncil´de geçtiği gibi, “Veda” adlı kitapta da geçmiştir.

2- Brahmanlar, aslında tevhid dini olan Brahmanizm´i tahrif etmişlerdir. Bunlar kelimelerin yerlerini değiştirmeye ve asılsız yorumlar yaparak kelimelere değişik anlamlar vermeye çalışmış­lardır.

Şüphesiz, onların tahrif yoluyla ortaya koydukları açıklama­lar, asli gerçeklere aykırı düşmektedir. Nitekim Üstad Abdul -Hak da bunu açıklıkla ortaya koymuştur. Bunun Ötesinde, mez­kur ibare, nassı ile şunu ifade etmektedir: “Ahmed Rabbinden şe­riatı almıştır.” İnhirafa uğrayan yorumları ise bu ifadeye aykırı düşmektedir. Çünkü bu ifadenin nassmdan anlaşıldığına göre, şeriatı Rabbinden Ahmed almıştır. Bu şeriatı babasından değil, Rabbinden almıştır. Oysa baba ile Rab arasındaki fark apaçık or­tadadır. Ancak onlar, kendilerinden sonra gelen Hırisitiyanlar´m söyledikleri gibi, Rabbı baba saymaktadırlar. Bir kimse şöyle di­yebilir: Brahmanizm´i, Allah´tan kendisine emir inen bir peygam­ber getirmemiştir.

Buna cevaben deriz ki: Brahmanlar´m kitaplarındaki ifadeler, Biruni´nin de anlattığı gibi, Brahman´ın tanrı değil, peygamber olduğunu ortaya koymaktadır. Brahman ne tanrı ve ne de; tanrı­nın oğluydu. Bu konuda Biruni´nin söylediklerini nakletmiştik.

Daha önce söylediğimiz gibi, Hindliler´in kitaplarında Muham-med{sav)´in peygamber olarak geleceği konusunda müjdeler var­dı. “Veda” adlı kitapta da bu müjdeler bulunuyordu. Hindliler, “Veda” adlı kitabı ibadetleri için temel -bir kitap olarak kabul et­mişlerdir. Üstad Abdul- Hakk´ın anlattığına göre, “Veda” da Ka­be´nin tavsifi de vardır. O kitapta Kabe´ye “meleklerin evi´ denil­mektedir. Kabe´nin nitelik ve evsafı anlatılırken, onun sekiz köşe­li ve dokuz kapılı olduğu söylenmektedir. Üstad Abdul- Hakk “Ka­be´nin dokuz kapısı” sözüyle, insanları Kabe´ye götüren kapıların kasdedilmiş olduğunu ifade etmektedirler ki, bu kapılar da şun­lardır: Bab-ü İbrahim, Bab-ül- Veda, Babü´s- Safa, Bab-ü Ali, Bab-ü Abbas, Bab-ün- Nebi, Bab-üz- Ziyare, Bab-ü Harem.

Üstad Abdul-Hak, “Veda” adlı kitapta bahsedilen Kabe´nin se­kiz köşesinden de, Kabe´yi çevreleyen dağların kasdedilmiş oldu­ğunu ifade etmektedir. Bu dağlar da şunlardır: Haliç, iki tane Ku-aykian, Hindi, La´la, Kudey, Ebi Hadid ve Ebi Kubeys dağları.

Yazar, tahrifçi Brahmanlar´m, Kabe´nin insan heykeli ve cismi olduğuna dair söyledikleri sözlere iltifat etmemektedir. Çünkü bu, ciddiye alınacak bir söz değildir ve Kabe´nin sözü edilen evsa­fına aykırı düşmektedir. Kabe, meleklerin evi de değildir. Bir in­san, oranın meleklerin evi olduğunu söyleyemez.

Yazar daha da ileri giderek, Brahman kitaplarının; peygamber efendimizin karşılaşacağı düşmanlıklara da işaret ettiğini söyle­mektedir. O kitaplarda, peygamber efendimiz ile Bedir´de sava­şan kimselerin sayılarına ve peygamber efendimizin onlara üstün geleceğine işaret edildiğini ifade etmektedir.

Hindli yazar, bazı nasslar üzerinde şüpheye düşmüştür. Ama kendi kuruntularına ve vehimlerine dayanmamıştır. Hayallerine değil, nakledilen ifadelere itimat etmiştir. Bu ifadelerin de lafızla­rım, muhtemel manalara yormuştur. Bu yorumu, akla uzak değil­dir. Ona karşı çıkanlarsa, bu ifadeleri, kabul edilmeyecek bir şe­kilde yorumlamışlardır ki, bu da makul olan şeylere aykırıdır. Ör­neğin meleklerin evi ile kutsallığı, insan cismi ile; Rabbı ise baba kelimesiyle yorumlamışlar ve daha buna benzer akla aykırı yo­rumlamalarda bulunmuşlardır.

Üstad Abdul – Hak, Muhammed (sav)´in geleceğine dair müjde­lerin “Zend Avesta” adlı kitapta da yer aldığını bildirmiştir. Onun anlattığına göre, mezkur kitapta, peygamber efendimiz hakkında Kur´an-ı Kerim´de anlatılanlara benzer bazı vasıflar kullanılmış­tır. Yine aynı kitapta Peygamber efendimizin alemlere rahmet olarak gönderileceği bildirilmiştir. Cenab-ı Allah ise, her şeyi apa­çık bildiren kutsal kitabında şöyle buyurmuştur: “Biz seni alem­lere rahmet olarak gönderdik.”

Yine mezkur kitapta anlatıldığına göre, peygamber efendimi­zin, insanları bir ve tek olan, eşi ve dengi, başlangıcı ve sonu olma­yan; zevcesi, babası, anası, kocası, oğlu, meskeni, bedeni, şekli, rengi, kokusu bulunmayan Allah´a davet edeceği bildirilmiştir. Şüphesiz ki bu vasıflar Yüce Zata aittir. Bu da O´nun zat ve sıfatla­rı bakımından bir olduğuna, yaratma ve tekvin bakımından tek olduğuna işaret etmektedir. Bu sıfatlar, açık ve net bir şekilde O´nun için sabittirler. Bunun sonucu olarak da, sadece Allah´a kulluk etmek ve O´na ibadet etmek gerekir.

Üstad el-Akkad diyor ki: “Üstad Abdul- Hakk´ın görüşleri, Zer-düştler´in peygamber efendimizin davetinden haber veren kitap­larındaki ifadelerden yapılan iktibaslardır. Bu kitaplarda, vade-dilen peygamberin geleceği ve insanları hakka davet edeceği bil­dirilmektedir. Ayrıca bu kitaplarda Arabistan çöllerine işaretler de bulunmaktadır. Orada yer alan ifadelerin bir kısmım, üzerinde herhangi bir tasarrufta bulunmadan nakledeceğiz: “Zerdüştler, dinlerini terkedecekleri zaman zaafa uğrayacak ve kuvvetlerini yitireceklerdir. Bu arada Arap ülkelerinden bir adam ayaklana­cak, ona tabi olan insanlar da Farslar´ı yıkacaklar ve kendi hü­kümranlıkları altına alacaklardır. Farslar, ateşe taptıktan sonra Kabe´ye yönelecek ve Kabe putlardan temizlenecektir. İşte o gün­de Farslar´la peygambere tabi olan kimseler, alemlere rahmet ola­caklardır. Farslılar´la Medyenliler´in efendileri olacaklardır. Tus ve Belh şehrinin hakimleri olacaklardır. Buralar, Zerdüştler´e ve çevrelerinde bulunan kimselere göre mukaddes mekanlardır. Arapların peygamberi, fasih konuşan ve mucizelerle insanlara hitap eden bir kimse olacaktır.” [2]

Burada biraz durmak gerekiyor: Bu söz, Zerdüşt´ün peygam­ber olduğunu ve onun getirdiği dinin semavi bir din olduğunu ifa­de ediyor. Yoksa onun kitabı, Hz. Peygamberin geleceğine dair müjdeleri kapsamına alamazdı. Semavi kökenli olmasaydı, bunu biz de dikkate almazdık. Ancak bu kitap ile Franklar´m kitapları arasında nasıl bir uyum sağlayabileceğiz Zira Franklar´m kitap­larında anlatıldığına göre, Zerdüşt insanları kuvvete çağırıyor-muş. Güçlüleri desteklemeyi, zayıfları yok etmeyi öneriyoraıuş. Öyle ki, bu nedenle Avrupa´da, zayıfları yok etmeye davette bulu­nan bir felsefe meydana gelmiştir. Bu felsefeye göre zayıfların yer­yüzünden kaldırılması gerekiyormuş. Bu da semavi nübüvvet ah­lakıyla taban tabana zıt bir düşüncedir. Aynı zamanda kamil in­sani ahlakın öngörülerine de aykırıdır. Çünkü yaşama hakkı, bü­tün canlılara tanınmıştır. Ahlak kanununa ve semavi kanunlara göre zayıf kimse öldürülmez, ancak yaşamını sürdürebilmesi ve hayatını sonuna kadar yaşaması için ona yardım edilir.

Buna cevaben deriz ki: Bu naslar, Zerdüştiler´in kitaplarında fiilen mevcuttur. Bu ifadelerin de semavi bir kitaba sahip olan bir peygamberin ağzından çıktığı açıkça anlaşılmaktadır. Nihayet zamanla bazı olaylar meydana gelmiş, dolayısıyla Farslar´ın dü­zeni bozulmuştur. Böylece Araplar bilfiil onların topraklarına gir­mişlerdi. Sonuçta Farslılar da İslam bayrağının taşıyıcıları ol­muşlardı ve alemlere rahmet olan islam bayrağını bir çok yerlere nakletmişlerdi. Bu da ancak semavi bir vahiy neticesinde olabilir­di. Bu durumda ortada bir resulün ve risaletin mevcudiyetini, Allah´m vahyi ile konuşan bir kitabın varlığını söylemekten başka çaremiz kalmamaktadır.

Zerdüşt´e nisbet edilen bazı sözlere göre, o, insanları kuvvete davet edermiş. Eğer bu sözüyle o, mü´min kimsenin risaleti tebliğ etme hususunda ahlaki, akli ve bedeni bakımdan güçlü olmasını amaçlamışsa, bu doğrudur. Böyle bir şey ahlaki ilkeler ve nebevi vesilelerle uygunluk içindedir. Nitekim Peygamber Efendimiz´in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kuvvetli mü´min zayıf mu´minden daha hayırlıdır. Ama hepsinde hayır vardır”

Zerdüşt´ün böyle demiş olması, onun Allah tarafından gönderi­len, tevhide davet eden bir peygamber olmasına engel teşkil etmez.

Ama o, eğer bu sözüyle kuvveti hakka galip kılmayı kasdetmiş-se, bu yanlıştır ve vehimden başka bir şey değildir. Avrupalılar´]n vehimleri de bu doğrultudadır. Böyle bir söz, onların siyasetlerine uygundur. Bu görüşte olan Avrupa felsefecilerinin de, sözü tahrif ettiklerim düşünüyoruz. Nitekim onlar, İsa peygamberin davetim de değiştirerek, ona tanrılık isnad etmişlerdi. Halbuki İsa pey­gamber, böyle bir nitelemeden uzaktı. O, Allah´ın kendisine emret­tiğinden başka birşeyi onlara söylememişti.

Zerdüşt´ün, zayıfları yok etme konusundaki sözlerine gelince, bizim zannımıza göre o, mü´minleri kuvvet zırhım giymeye, zayıf­lığa çare bulmaya ve zayıflığı ortadan kaldırmaya davet etmiştir. Yoksa zayıf kimseleri yok etmeyi kasdetmemiştir.

Bu konuda söylenecek sözlerin özeti şudur: Peygamber efendi­mizin geleceği konusunda müjdeler yukarıda zikredilen kitaplar­da mevcuttur. Bu ifadeler, asıl itibariyle doğruydu. Bu müjdeleri kitaplarda bulan kimseler için de bu ifadeler, nübüvvetin varlığını ispatlıyordu. Bunların sonuçlarının doğruluğuna bir diyeceğimiz yoktur. Bu hususta ortaya atılan vahdaniyeti inkara yönelik salt vehimlerine aldırış edecek değiliz. Çünkü insanlar salt vehimleri­ne kapılarak, insanın Allah´ın oğlu olduğunu veya Allah olduğunu iddia etmişlerdir. Böylesine büyük iddialarda bulunan kimselerin, bundan daha küçük iddialarda bulunmalarını tuhaf karşılama­mak gerekir.

Bir kimse şöyle diyebilir: Kur´an-ı Kerim, Peygamber efendimi­zi müjdeleyen kimselerden söz etmiş ama bunların kimler oldukla­rını bildirmemiştir. İncil´de de İsa peygamberin, adı Ahmed olan bir peygamberin geleceğini müjdelediği bildirilmiştir. Tevrat´ta ise Muhammed (s.a.v.)´in adının yazılı olduğu bildirilmiştir. Nite­kim Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur :

“Bize bu dünyada da iyilik yaz, ahirette de. Biz sana yöneldik. (Allah) buyurdu ki: “Azabıma, dilediğimi uğratırım, rahmetim ise her şeyi kaplamıştır. Onu, korunanlara, zekatı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım. Onlar ki, yanlarındaki Tev­rat ve incil´de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygambere uyar­lar. O (Peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, kötülükten men eder; onlara güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar. Üzerle­rindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. O´na inanan, destekleyerek ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla beraber indirilen nura uyanlar; işte felaha erenler onlar­dır.” (A´raf: 156-157)

Yukarıdaki soruyu soran kimseye cevap olarak deriz ki: Kitap ehli kimseler, Peygamber efendimizle mücadele edip tartışırlardı. Çünkü onlar, onun davetine yakın kimseler idiler. Peygamber efendimiz onlarla, kendi delilleriyle tartışırdı. Onlar bu peygam­beri tanırlardı. Daha önceleri müşriklere karşı, onun kendilerine bir yardımcı olarak gelmesini isterlerdi. Fakat peygamber olarak Allah tarafından gönderilince, onu inkar ettiler. Kaldı ki, pey­gamber efendimizin risaleti, önceki kimselerin şehadetlerine ihti­yaç duyacak nitelikte değildi. Onların yardımlarına muhtaç de­ğildi. Kendi kuvvetini, kendi zatından alıyordu. Gücünü kendi içinde taşıyordu. Doğruluğunu ispatlayacak belgeleri kendi nef­sinde taşıyordu. Hak bir peygamber olduğuna ve lisaletinin güçlü ve hikmetli Allah tarafından gönderildiğine delalet eden canlı de­lilleri bünyesinde taşıyordu.

——————————————————————————–

[1] Abbas Mahmud el-Akkad, Maahmu´n-Nur, s. 12.

[2] Abbas Mahmud el-Akkad, a.g.e., s. 14.

Share.

About Author

Leave A Reply