Mu´te Savaşı

0

İslamiyet, ışığın yayılması gibi etrafa yayılıyordu. Şam, Arap beldelerinden uzakta değildi. Hatta Şam´da Arap kabile­leri vardı. Gassaniler de bu kabilelerden biriydi, tslamiyetin ışığı etrafa yayıldığndan dolayı bu ışık yakınlardaki mıntıkala­rı da kapsamına alıyordu. Şam araplarmdan bir kısmı İslama girmişlerdi. Ya da Arapların müslüman olanlarının bir kısmı Şam´a sefer etmişlerdi.

Bu müslümanlarm sayısı az ise de Hıristiyanlar onlardan rahatsız olmaya başlamışlardı. Şam´da İslama giren kimseleri Romalılar öldürmüşlerdi. Şu halde Peygamber (sav) efendimi­zin ve sahabilerinin, fitneyi ortadan kaldırmak amacyıla dinle­rinden fitneye düşürülen bu zayıf ve güçsüz mü´minleri himaye etmeleri gerekiyordu. Kital risalesinde îbn Teymiye bu konuda şöyle der: “Peygamber (sav) efendimiz, Bizarısın Şam valisi ta­rafından müminlerin öldürülmesinden sonra Mu´te savaşına

niyetlenmiş ve bunun için sefere çıkmıştır. ”

Mu´te savaşının sebeplerinden biri işte budur. Bu savaşın başlatılmasına sebep olan daha güçlü bir sebep vardı ki, o da şudur: Resulullah (sav) efendimiz Şam´daki Bizans valisine Ha­ris bin Umeyrel-Ezdi´yi bir mektubuyla birlikte elçi olarak gön­dermişti. Şurahbil bin Amr el-Gassani bu elçiyi´ yakalamış/eli­ni ayağını bağlamış, sonra da boynunu vurmuştu. O zamana kadar Resulullah (sav) efendimizin elçilerinden hiçbiri öldürül­müş değildi. Bu elçisinin öldürülmesi haberini alan Peygamber efendimiz çok üzülmüş ve Kafirlere karşı gazaplanmiştı. Bu hı­yanete karşı kuvvetle çıkması gerekirdi. Düşmanı Bizanslılar da olsa bu işten geri durması layık değildi. Çünkü onlar, mü´minleri dinlerinden ötürü fitneye düşürmüşler bir kısmını öldürerek, diğerlerinin İslama girmelerine engel olmuşlardı. îs-lama girmek isteyen kimselere korku salmışlardı. Çünkü Pey­gamber efendimizin elçisini öldürmüşlerdi. Şu halde Peygam­ber efendimizin bu hıyanete karşı mukavemet göstermesi gere­kiyordu. Zira susması, iman ehli için, hatta bütün Araplar için bir zillet olacaktı. Onlar hak davetini yayma süreci içinde ve halkları zorbalara karşı himaye etme konumundayken böye bir zorbalığa karşı susmaları elbetteki doğru olmazdı.

îşte bu sebeple hicri 8. senenin cemaziyel evvel ayında Resu­lullah (sav) efendimiz üç bin kişilik bir orduyu Şam´ın “Belka” mıntıkasına gönderdi. O zamana kadar teşkil edilen islam or­dularının sayıca en fazlası bu idi. Bu ordunun başına Zeyd bin Harise´yi komutan olarak tayin etti. Eğer Zeyd şehit düşecek olursa, yerine Cafer bin ebi Talib komutan olacaktı. Cafer şehit düşerse, yerine Abdullah bin Revaha geçecekti. Oda şehit düşe­cek olursa müslümanlar, kendi aralarından beğendikleri bir kimseyi komutanlığa seçeceklerdi. îşte bu minval üzere islam ordusu Peygamber efendimizin yanından ayrılıp yola koyuldu. Nihayet Şam bölgesine varıldı. Müslümanlar, Herakliu s´un yüz bin kişilik bir orduyla Belka gerilerine inmiş olduğunu ve onun kuvvetlerine Hıristiyan Arapların da katılarak sayıları­nın ikiyüz bine ulaştığım haber aldılar. îslam ordusu ortaya çı­kan bu manzarayı değerlendirince düşmanın silah ve sayı bakı­mından üstünlüğü bazı mücahidlerin paniğe kapılmalarına yol

açtı. Ve: “Durumu Resulullah (sav)´e yazalım. Düşmanımızın sayısını ona bildirelim. Ya bize destek kuvvet göndersin, ya da Medine´ye geri dönmemizi emretsin” dediler. Onların böyle mü-tereddidane konuşmalarını işiten Abdullah bir Revaha gelip karşılarına dikilerek şöyle dedi:

“Ey millet! Vallahi, sizin şimdi istememiş olduğunuz şey, ar-zulayıp elde etmek için sefere çıktığınız şehitliktir! Biz, insanlarla ne sayıca, ne silahça, ne de at süvarice çokluk olduğumuz için değil, Allah´ın bizi şereflendirdiği şu din kuvvetiyle savaşı­yoruz. Gidiniz, çarpışınız! Bunda, muhakkak iki iyilikten biri;

ya zafer, ya da şehitlik vardır.” Onun bu sözlerini, bu imanlı ve güçlü hitabını dinledikten sonra mücahidler: “Vallahi Abdul­lah bin Revaha doğru söyledi” dediler.

Sayıları ikiyüzbini bulan Bizans ordusu Öne geçti ve Allah´ın

şu buyruğuna iman eden islam ordusu da karşıya geçti: “Nice az bir topluluk var ki, Allah´ın izniyle çok topluluğa galip gel­miştir. ”

Evet, mü´minler kendi azlıklarından ve düşmanın çokluğun­dan korkmaksızın ileriye doğru hamle yaptılar. Resulullah (sav)´in sancağını taşıyan Zeyd bin Harise safların önüne geçti. Sağ cenahta Kutbe bin Katade adında Uzre oğullarından bir adam komutan olarak bulunuyordu. Sol cenahta da Ubaye bin Malik isminde Ensardan bir adam komutan olarak bulunuyor­du. Müslümanlar Belko köylerinden en uzak olan birinde bulu­nuyorlardı. O köyde Bizanslılarla karşılaştılar. Başlangıçta mü´minler düşmanın sayı çokluğundan ve silah fazlalığından dolayı endişeye kapıldılar. Ama Bizans askerleri de mü´minle-rin iman kuvvetinden irkilmişlerdi. Ne var ki, bilahare mü´minler düşmanın maddi üstünlüğünden duymuş oldukları korkuyu yendiler, ancak Bizanslılar rablerinin huzuruna çık­mayı en sevimli bir buluşma sayan mü´min bir orduyla karşı karşıya gelmenin korkusunu henüz yenememişlerdi.

Nihayet iki ordu karşı karşıya geldi. Bunlardan biri imanlıy­dı. Bizans valisinin Öldürdüğü müslümanları savunmak ve Re­sulullah (sav) efendimizin elçisinin öldürülmesi nedeniyle kü­çük düşürülen islamm haysiyetini ve Arapların onurunu müda­faa etmek uğruna bu imanlı ordu, hücum ediyordu. Sayı ve teç­hizat bakımından üstün olan Bizans ordusununsa, bu hücumda

güttüğü herhangi bir amaç yoktu. Ancak manevi kuvvetle te´yid edilen bu mücahidleri geri püskürtmeyi amaçlıyorlardı. Bu nedenle ordunun sembolü olan sancaktarı öldürmeye yönel­diler. Düşmanın hücumları arttıkça sancaktara yaptıkları hamleler de artıyordu. Müslümanlar sancaktara hücum edil­mesinden korkuyorlardı: “O, havadan konuşmaz O (na inen Kur´an veya onun söylediği sözler), kendisine vahyedilen vahiy­den başka bir şey değildir” mealindeki ilahi tavsife mazhar olan Resulullah (sav) efendimiz, orduyu uğurlarken onlara, sancaktarların düşmanın ilk hedefi olacağını ilham etmişti. Bu sebeple sancaktarlığı önce -imanının kuvvetli oluşundan dolayı ve insanların, şerefin ancak iman ve salih amelle elde edilebile­ceğini anlamalarım sağlamak için- Zeyd bin Harise´ye vermişti. Sonra şayet Zeyd şehit düşerse sancağı Ebu Talib oğlu Cafer´in almasını emretmişti. Cafer ki iki defa hicret etmişti. Sancak­tarlığı ikinci planda Cafer´e vermesindeki amacı da peygamber

efendimizin, kendi akrabalarını şerefli gayeler için kayırmadığı hissini insanlara vermekti. Şayet Cafer de şehit düşerse yerine sanckatarlığa Abdullah bin Revaha´nm geçmesini emretmişti. Abdullah bin Revaha´nın şehit düşmesinden sonra sancağı ki­min alacağını belirtmemişti. Peygamber efendimiz sancağı ele alacak kumandanları seçerek isimlerini bildirdiği halde Halid bin Velid´i zikretmemişti. Çünkü Halid İslama yeni girmiş bir şahsiyet idi.

Bizans ordusunun hedefi, hücuma geçen mücahidleri geri püskürtmekti. Bu nedenle başta komutanlara hücum ettiler. Ve yegane hedefleri de komutanlar ve sancaktarlardı. Onları birer birer şehit düşürdüler. Mü´minler ordusunun hedefi de, dinlerinden dolayı fitneye düşürülüp Bizanslılar tarafından öl­dürülen mü´min kardeşlerinin intikamlarını almaktı. Zorlu bir savaş oldu. Öyle ki Halid bin Velid, o gün elinde altı kılıcın par­çalandığını ve elinde sadece Yemen yapısı bir palanın kaldığını söylemiştir. Halid bıçağın kaymağı kesişi gibi o gün müşrikleri palasyıla kesiyordu. Peygamber (sav) efendimiz tarafından ta­yin edilen o büyük kumandanlar bir çok Yahudi ve Hıristiyan kafirlerini öldürmedikçe sancağı ellerinden bırakmıyorlardı. Resulullah (sav) efendimizin sevgilisi ve sancaktan Zeyd, çok sayıda müşriki öldürmeden şehit düşmemişti.

Resulullah (sav) efendimizin hamisi Ebu Talib´in oğlu Cafer o kadar şiddetli savaşmıştı ki, atının artık kendisini taşıyamı-yacağını hissetmiş, bu sebeple atından inerek piyade olarak sa­vaşmıştı. Resulullah (sav)´in sancağını da sağ elinde taşıyordu. Kafirler sağ elini kesince sancağı sol eline aldı. Sol elini de kes­tiklerinde sancağı kucağına aldı ve nihayet şehit düştü. Her iki kolu kesildiğinden dolayı Peygamber efendimiz ona cennette uçan iki kanatlı manasına gelen “Cafer-i Tayyar” lakabını tak­mıştı.

Önceki iki arkadaşı gibi Abdullah bin Revaha da tereddüt etmek sizin sancağı eline aldı ve yıldırım gibi kafirlerin üzerine aktı. Savaştı, nihayet şehit düştü. Mü´minlerin sancağının yere düşmesi yakışık almazdı. Fakat Sabit bin Akram bin Aclan mecbur kalıp sancağı eline aldı, ama sancaktarlığa layık olma­dığını hisseti ve şöyle dedi: “Ey müslümanlar topluluğu! Ara­nızda anlaşıp bir sancaktar seçin.” Mücahidler hep birlikte: “Sancaktar sen ol! dediler”. O da: “Ben bunu yapacak durum­da değilim!” diyerek reddetti. Bundan sonra da Halid bin Ve-lid´in sancaktar olması hususunda mü´minler görüş birliğine vardılar. Halid sancağı eline aldı. Keskin kılıcıyla kafirlerin bo­yunlarını keserek savaşmaya başladı. Fakat o idrakli kuman­dan, o ana kadar her ne kadar saldırının mü´minler lehinde ge­liştiğini görmüşsede müşriklerin hücumları sonucunda mü´minlerin sancaktarlarını öldürdüklerini de değerlendirmek gerektiğini anlıyordu. Bu sebeple Bizanslılarla Hıristiyan Arapların ve Yahudilerin sayılarının çokluğunun savaşı uzata­cağını anlamıştı. Her ne kadar sabırlı, imanlı ve manevi güce sahip iseler de az sayıdaki mü´min topluluğu uzun süre savaş­maya tahammülü yoktu. Bu sebeple Halid, düzenli bir geri çe­kilmeye zemin hazırlamak için orduyu geriye doğru çekti. Bu esnada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı araplardan koptu. Hatta bazıları geri çekilme esnasında Halid ´in kuvvetlerine katıldı­lar.

îbn îshak´m anlattığına göre o esnada kahine bir kadın, bir kehanette bulunmuş ve Peygamber efendimizin ordusunun Mu´te´den geri döndüğünü işittiğinden kavmine şöyle demiş: Basiretli ve idrakli, bakışları gazaplı, atları peşpeşe süren, bu­lanık kanlar akıtan bir kavmin gelmekte olduğunu söylüyor ve sizi uyarıyorum!”

Onun bu sözleri üzerine kavmi tedbir alarak Lahum oğul­larından ayrılmışlar ve o gün Araplara katılan salebe oğulla­rıyla birlik olmuşlardı. Halid´in ordusu geri gelirken bunlarda Bizanslılardan kopmuş ve kendi mıntıkalarına geri dönmüşler­di.

Her ne kadar sayıca çok idiyse de sağlam bir yapıya sahip ol­madığından dolayı Bizans ordusu kendi içinde tutarlı değildi. Çoklukları kendilerine yarar sağlamadı. Müslümanlar onlar­dan kurtuldular. Her ne kadar ağır yaralar aldılarsada canları­nı onlardan kurtarabildiler. Halid, kafirlerin çokluğunu gördü­ğünde ordusunun sağını soluna, solunu sağına, arkasını önüne, önünü de arkasına alarak değiştirdi. Böylece Bizanslılar, islam ordusuna takviye kuvvetler geldiğini zannettiler. Bu sebeple Cenab-ı Allah, müslümanlarla karşılaşmamaları için kalplerine korku düşürdü. Kendi canlarını kurtarmayı tercih ettiler. Geri dönmekte olan islam ordusunu takibe girişmediler. Biraz gani­met alarak dönmeyi daha uygun gördüler. Halid de iman ordu­sunu peşine katarak salimen medine-i Münevvere´ye döndü. Bu savaşta sadece 12 şehit verilmişti. Üçü sancaktarlar olan Zeyd bin Harise, Cafer bin ebi Talib ve Abdullah bin Revaha idi. Do­kuzu da diğer mücahidlerdendi. Fakat Medine-i Münevvere halkı ordunun, savaştan sadece Peygamber efendimizin ku­mandası altında geri dönüşüne alışık idi. Diğer kumandanların komutası altında geri dönüşüne alışık değildi. Müşrikler islam ordusuna darbe vurmuşlar, kimini yaralamış, kimini şehit dü­şürmüşlerdi. İslam ordusu bu savaştan, firar etmişçesine geri dönmemişti. Hatta yaralanan mücahidler bile müşriklere üs-tüste saldırılarda bulunmuşlar, dönerken dahi Hamraül Esed mevkiine kadar müşrik ordusunu takip etmişlerdi. Müşrikler onlarla yeniden karşılaşmamak için geri dönmeye razı olmuş­lardı.

Medine-i Münevvere halkı basiretli kumandan Halid´in ko­mutası altındaki islam ordusunun geri çekilip ricat etmesini beğenmemişti. Çünkü onlar böyle bir duruma alışık değillerdi. Bu ordudaki neferleri firariler olarak adlandırmışlardı. Hatta çocuklar bile askerlerin yüzlerine toprak savurmuşlardı. Resu-lullah (sav) efendimiz orduyu karşılamaya çıktığında Cafer bin ebi Talib´in çocukları dışındaki diğer çocukların, askerlerin ya­nından uzaklaştırılmasını emretmişti. Sadece Cafer´in çocukla­rını bağrına basmış. Bu mücahidlere -bazı sahih hadis kitapla­rında nakledildiği gibi- “saldırganlar” ya da “Kan akıtıcılar” demişti. Peygamber efendimiz bunları, başka bir birliğe katı­lanlar” adıyla adlandırmıştı ki bunlar müslümanlarm birliğiydi. Şu ayet-i kerime, Mu´te savaşından ricat eden mü´minlere tam tamına uymaktadır:

“Ey inananlar, inkar edenlerle toplu halde karşılaşırsanız onlara arkalar(ınız)ı, dondür(üp kaç)mayın. Kim o gün savaş­mak için bir tarafa çekilmez, ya da başka bir birliğe katılmak dışında arkasını döner (kaçar)sa o, Allah´tan bir gazaba uğrar,

onun yeri cehennemdir, o ne kötü varılacak bir yerdir!” (Enfal: 15-16)

Mü´minler bu savaşta arkalarını dönüp kaçmadılar. Sadece geri çekilip Peygamber efendimizin birliğine katılmak istediler. Ve bu ayet-i kerimenin istisnai hükmünün kapsamına girdiler. Yoksa yasağının şümulüne dahil olmadılar.

Mu´te Savaşının Sonucu

Bu savaş, müslümanlarm kafirlere av olmadan, kalabalık düşman ordusunun pençesine düşmeden kurtulmalarıyla sona erdi. Bu da onlar için apaçık bir zafer olarak yeterdi. Peygam­ber (sav) efendimiz daha savaş sona ermeden ne şekilde sona ereceğini anlamıştı. Halid bin Velid´in kumandayı ele aldığını

öğrendiğinde: “Sancağı Allah´ın kılıçlarından biri taşımaya başladı. Onun vesilesiyle Cenab-ı Allah fethi müyesser kılacak­tır” dedi. Askerlerin ganimet a\araV gen fe^fcYsîYkfc \
1- Peygamber (sav) efendimiz bu savaşa fetih adını vermiş­tir. Bu savaştan Medine-i Münevvereye dönen mücahidlere de “saldıranlar” adını vermiştir.

2- Müslümanlar, düşmanın hayvan sürüsünü Önlerine katıp götürmüş, ama hiçbir şeylerini aRnamışlardı.

3- Müslümanlardan 12 kişi şehit olmuştu, ama düşmanın kaç askerinin Öldürüldüğü bilinmiyordu. Müslümanların şehit­leri, onların Ölenlerine nisbetle çok az sayıdaydı. Böylece kuvvetli bir zafere eren müslümanlar kafirlerin davasını alçaltmış, Allah´ın kelimesini yüceltmişlerdi.

Bu savaşın neticesiyle ilgili olarak Hafız bin Kesir, tarihinde şunları söylemektedir:

“Bu gerçekten büyük bir hadise idi. Birbirlerinin dinlerine düşman olan iki ordu karşı karşıya geliyor, bunlardan birinin sayısı çok az olup Allah yolunda savaşıyordu; sayısı üç bini geç­miyordu. Diğer grup ise kafirdi, sayısı ikiyüz bin savaşçı civa­rındaydı. Bu ordunun yüzbin askeri Bizanslılardan, yüzbin as­keri de hıristiyan araplardan meydana gelmişti. Bunlar, müs-lümanlara saldırıp hücum ediyorlar, bununla birlikte müslü-manlardan sadece 12 kişi şehit oluyor, müşriklerden de büyük bir çoğunluk ölüyordu, işte islam kumandanlarından biri olan Halid bin Velid elinde dokuz kılıcın parçaladığını söylüyor. So­nuçta elinde sadece bir Yemen yapısı pala kaldığını ifade edi­yor. Dokuz kılıcı parçalandığına göre o kılıçlarla kaç düşmanı öldürdüğünü varın siz düşünün.

Kalplerinde Kur´an-ı Kerim taşıyan diğer bahadır ve kahra­manların ne kadar müşrik öldürdüklerini söylemeye gerek yok­tur. Bu mücahidler, putperestleri mahvetmişlerdi. O zaman ve her zaman da Rahman´m laneti o putperestlerin üzerine olsun. Mücahidlerle din düşmanlarının arasında geçen savaş hakkın­da bakınız cenab-ı Allah ne buyuruyor:

“Karşılaşan şu iki toplulukta sizin için bir ibret vardır: Bir topluluk Allah yolunda çarpışıyordu, öteki de inkarcı (idi ki), bunlar o (müslüma)nları açıkça, gözleriyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. El­bette bundan gözleri olanlar için bir ibret vardı.” (ah imran: 13)

Bu hadisede Cenab-ı Allah´ın şu ifadesinin gerçekleştiğini görüyoruz: Yirmi sabırlı müslüman ikiyüz düşmanı mağlup eder. Yüz sabırlı müslüman bin düşmanı mağlup eder. îman ve sabır kuvveti kendisinde mevcut olan sabırlı mü´min yüz düş­manı mağlup eder. Nitekim Mu´te savaşında üç bin mücahid, ikiyüz bin düşmanı mağlup etmiş ve Cenab-ı Allah´ın şu kavli şerifi gerçekleşmişti:

“Ey Peygamber, müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sab­reden yirmi kişi olsa, (onlar) ikiyüz (kafir) yenerler. Çünkü o kafirler, anlamaz bir topluluktur.” (Enfai: 65) Gerçek olanda bu­dur.

Mu´te savaşı, islam ordusunun Arap yarımadasından çıkıp Bizans hakimiyetinin hüküm sürdüğü topraklara girdikleri ilk savaştır. Sonuç bu şekilde de tahakkuk etmiş olsa, Allah´ın iz­niyle zafer, hakkın ordusuna nasib olmuştur. Bundan sonraki Yermuk savaşıyla Hulefa-i Raşidin devrindeki diğer savaşlarda

da hakkın ordusu zaferi elde etmiştir. Koyunların arslanlarm önünden kaçtıkları gibi düşman orduları da hakkın ordusunun önünden kaçmıştır. Arap yarımadasındaki ilk zafer, Bedir sa­vaşında elde edildiğine göre Arap yarımadası dışındaki ilk za­fer de Mu´te savaşında elde edilmiştir. Bu, sonucu olmayan bir başlangıçtı. Ya da haberi olan bir mübteda idi.

Zatüsselasil Serriyyesi

Resulullah (sav) efendimiz üç bin kişilik ordusunu Bizanslı­ların müslümanlara yapmış oldukları fitneyi önlemek ve Pey­gamber efendimizin elçisini öldüren Gassanileri tedip etmek için Şam taraflarına göndermişti. Buna karşı Bizanslılar da yüzbin kişilik bir ordu teşkil etmiş, bu orduya araplardan da yüzbin kişilik bir kuvvet katılmış ve toplam ikiyüzbin kişilik bir ordu islam askerlerinin karşısına çıkmıştı. “Beni Lahum” “cüzüm” ve “Tayy” kabilelerinden olan gayri müslim araplar Bi­zanslılara takviye olmuşlardı. Fakat Allah yolunda savaşan grup muzaffer olmuştu. Nitekim biz bunu önceki sayfalarda da anlattık. Fakat Peygamber efendimizin ve beraberindeki saha-bilerin şu din düşmanı arapları tedip etmeksizin rahat bırak­maları doğru olmayacaktı. Nitekim bu hususta Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştu:

“Bedevi Arapları (Çöl Arapları), küfür ve iki yüzyülükçe da­ha yaman- ve Allah´ın Resulüne indirdiği şeylerin sınırlarını ta­nımamaya daha müsaittirler.” (Tevbe: 97)

Şu halde onların daha fazla kötülük yapmalarını engellemek için Peygamber efendimizin tedbir alması gerekiyordu. Bunun için de dilinin fesahat ve tatlılığı ile Arapları kendine ısın­dırması için, Amr bin As´ı bir seriyyenin başında gönderdi. Amr, alarm verdikten sonra yola koyuldu. Dili tutuk ve iyi ko-nuşamıyan bir adama rastladı. Amr (r.a.) şöyle dedi: “Amr´ın dilini fasih olarak yaratan Allah, bu adamın da dilini tutuk

yaratmıştır. Sübhanallah.” Önce de söylediğimiz gibi Amr´ın bazı çöl Araplarıyla ilişkisi vardı. Yanında az sayıda müslüman asker vardı. Yola koyulduktan sonra “Cüzüm” mevkiine varıp “selasil” suyunun yanına konakladı. Ancak dilinin açıklığı ve tatlılığına rağmen kimseyi kendine taraftar kılamadı. Abdullah bin Revaha gibi güzel konuşup, askerlerden iki güzel neticeyi yani ya gaziliği yada şehitliği isteyemedi. Düşmanın fazla sayı­da olduğunu görünce de ürktü ve bir şey yapamadı. Kendisine takviye kuvvetler göndermesi için de Resulullah (sav) efendimi­ze haber göndermesi için Resulullah (sav) efendimize haber sal­dı. Beklemekteyken Peygamber efendimiz kendisine muhacir ve ensardan oluşan, aralarında Ebu Bekir ve Ömer gibi yüksek şahsiyetlerin bulunduğu bir destek birliği gönderdi. Birliğin ba­şında, bu ümmetin emini olan Ebu Ubeyde Amir bin Cerrah bulunuyordu. Amr´ın kalbinde riyaset sevgisi harekete geçti.

Nitekim Osman hazretleri kendisini azlederken de bu riyaset sevgisi harekete geçmişti. Hz. Ali zamanında da o böyle bir duyguya kapılmıştı. Amr, Ebu Ubeyde´ye: “Sen sadece bana yardım için geldin” diyerek kendisinin komutan olduğunu söy­ledi. Halbuki Amr, muhacir ve ensardan oluşan bir ordunun başında değil de durumu öğrenmek ve bazı taraftarlar topla­mak için öncü bir kuvvetin başında gönderilmişti. Ebu Ubey-de´nin, komutanlığı Peygamber efendimizin emri olmaksızın -Amr bin As´a vermesi düşünülemezdi..Çünkü Amr islamiyete yeni girmiş bir şahsiyetti. Ancak tartışma uzayınca Ebu Ubey–de kumandanın kendisinde kalması yolundaki arzusunda di­retmedi. Aksine “Benim emrimdekilerin kumandası bana, se­nin emrindehilerin kumandası da sana ait olsun” dedi. Fakat Amr Bin As, kendi görüşünde ısrar ederek “Sen sadece yardı­ma geldin” deyip Ebu Ubeyde´nin komutanlığını kabul etmedi. Neticede mü´minin takvası ve seçkin insanın basireti burada belirdi ve Ubeyde şöyle dedi: “Ey Amr! Resulullah (sav) efendi­miz bana, asla ihtilafa düşmeyin diye buyruk verdi. Eğer sen bana isyan edersen ben sana itaat ederim.”

Amr bin As´ın İslama yeni girmiş olduğu sıralardaki durumu işte buydu. Hz. Osman tarafından azledildiğinde Mısır valiliği­ni bırakmamak istediği zamandaki durumu da böyleydi. Hz. Ali´ye karşı Muaviye ile işbirliği yaparken de böyle bir tavır ta­kınmıştı. Çünkü o, Hz. Ali´nin kendisine emirlik vermeyeceğini biliyordu.

Neticede islam ordusu Bizanslılara destek vermiş olan bede­vi arapları tedip edip kovmaya başladı, islam ordusu içerilere kadar girdi. Hangi kabilenin yanına varıyorsa o kabile, islam ordusunun önünden kaçıyordu. Müslümanlar sadece bir defa çarpıştılar ve çarpıştıkları kabilenin mensupları da önlerinden kaçıp gittiler. Böylece Bedevi Araplar te´dip edilmiş oldular, îs-lamın kelimesi Önce de olduğu gibi üstün olarak zuhur etti. Böylece bu seriyyenin amacı da gerçekleşmiş oldu.

Ebu Ubeyde´nin Seriyyesi

Hicri 8. senenin Recep ayında Resulullah (sav) efendimiz üç-yüz kişinin başında kumandan olarak Ebu Ubeyde´yi Kızıldeniz sahilindeki kabilelere islam davetçisi olarak gönderdi. Aynı za­manda bu seriyye, oralardaki kabilelerin durumunu da Öğrene­cekti. Seriyyenin mücahidleri arasında Hattab oğlu Ömer haz­retleri de vardı. Bu sahabiler yolda şiddetli bir açlığa maruz kaldılar. Yiyecek bir şey bulamayınca ağaç yapraklarını yeme­ye başladılar. Kays bin Sad, bir deve satın alarak kesti ve mü-cahidlere yedirdi. Sonra da geri döndüler ve savaş durumuyla karşılaşmadılar. Zaten savaşmak için değil, İslama daveti yay­mak ve kabileler arasında neler olup bittiğini anlamak için gel­mişlerdi.

Ebu Katade´nin Seriyyesi

Yine hicri 8. senenin şaban ayında Resulullah (sav) efendi­miz, 15 kişilik bir kuvvetin başında Ebu Katadeel-Ensari´yi Ga-tafan taraflarına gönderdi.

Gatafanlılar, hendek gazvesinde Kureyşlilere yardım eden ve İslama karşı sert bir tavır takınan bir kabileydi. Hayber sa­vaşında da Yahudilere yardım etmek istemişlerdi. Mu´te sava­şında Bizans ordusuna yardım edenler arasında Gatafanlılar da vardı. Ebu Katade, az sayıdaki mücahidlerle birlikte bu ka­bilenin üzerine gitti. Peygamber (sav) efendimiz onları ansızın bastırmalarını emretmişti. Bu sebeple Ebu Katade ve seriyyesi geceleyin yürüyor, gündüzleri gizleniyorlardı. Nihayet onlarla karşılaştılar ve Gatafanlılardan büyük bir topluluğun üzerine saldırıp onları kuşatma altına aldılar. Şiddetli bir çarpışmadan sonra bir kısmını öldürüp davar ve koyunlarını önlerine katıp Medine-i Münevvereye 15 gece sonra döndüler. Şüphesiz ki, bu .seriyyenin amacı, Arap yarımadasını dolaşmak ve gidilen her yerde İslama davet etmekti. Yoksa savaşmak için gitmemişler­di. Aksine uzak ve yakın yöreleri tanımak, insanların zorla de­ğil, gönüllü olarak İslama girmeleri gerektiğini duyurmayı amaçlamışlardı.

Bundan sonra Peygamber (s.a.v.) efendimiz Ramazan ayında Medine´ye 36 millik mesafede bulunan Ahtem mevkiine Ebu Katade el-Ensari´yi gönderdi. Maksadı Kureyşlilerin dikkatleri­ni başka tarafa çevirmekti. Çünkü bundan bir kaç gece sonra peygamber efendimiz Mekke-i Mükerreme´yi fethetmek üzere yola çıkacaktı. Bu seriyye Ramazan-ı şerifin onikinci gecesinde Ahtem taraflarına gitmişti.

Arap Beldelerinde İslamiyet´in Yayılışı

Arap beldelerinin uzak yakın her taraflarına islamiyet yayı­lıyordu. Peygamber efendimiz islam davetçilerini her tarafa gönderiyordu. Bazıları kalben inanıp iman getirerek bu davete icabet ediyor ve müminlerle güç birliği etmek için Medine-i mü­nevvereye hicret ediyordu. Bazıları teslim oluyor, kalplerine iman girmeksizin teslimiyetlerini arzediyorlardı. iman ehli ara­sına katılmayan ve onlarla komşu olmayıp Peygamber (s.a.v.) efendimizin huzuruna çıkmayan, ondan islamiyeti öğrenmeyen Kur´an-ı Kerim okumayan, ya da okunuşunu dinlemeyen bazı arabiler bu durumdaydılar. İşte onlar hakkında Cenabı Allah şöyle buyurmuştu:

“Arabiler (bedeviler: “İnandık” dediler. De ki: “Siz inanma­dınız. Fakat: “islam olduk” deyin (çünkü iman gönülden olur. islam ise itaat ederek barışa girmek, savaşı bırakmaktır. Sava­şı bırakmakla islam olup güvene girdiniz), fakat henüz iman kalplerinize girmedi.” (Hucurat u)

Arabilerin bir kısmı da müşriklerin mi, yoksa Muhammed (s.a.v.)in mi galip olacağını bekliyorlardı. Sonuca göre karar ve-receklerdia Müslümanlarla müşrikler arasında gidip geliyorlar ve tereddüt içinde bulunuyorlardı. Bozıları da küfürde tedbir alarak Peygamber efendimizin yanına gidiyor hidayet istedikle­rini ona açıklıyorlardı. Bu istekleri üzerine Peygamber efendi­miz onlara Kur´an-ı Kerimi öğretip ezberlettirecek ve islamı öğ­retecek muallimler gönderiyor; ama onlar kendilerine gelen öğ­retmenlere hıyanet edip, öldürüyorlardı. Nitekim sayıları 70´i bulan Kur´an-ı Kerim kurrâlarmı öldürmüşlerdi. Bazıları da mü´minleri yakalayıp müşriklere satıyorlardı. Nitekim Hubeyp ile arkadaşlarını yakalayanlar, onları Mekke-i mükerreme hal­kından olan müşriklere satmışlardı. Onları hayasızca öldür­müşlerdi. Onlarla ilgili olarak Cenab-ı Allah´ın şöyle buyurması gerçekten hak olmuştu:

“Bedevi araplar (çöl arapları), küfür ve ikiyüzlülükçe daha yaman ve Allah´ın, resulüne indirdiği şeylerin sınırlarını tanı­mamaya daha müsaittirler.”(Tevbe: 97)

Bu tür Arabi münafıklığı Arap çöllerinde derinden derine ve Mekke-i mükerreme çevresinde yayılmıştı. Medine-i münevve­re çevresinde de böyleleri vardı. Bunlarla ilgili olarak Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştu:

“Çevrenizdeki bedevi araplardan ve Medine halkından iki­yüzlülüğe iyice alışmış insanlar vardır. Sen onları bilmezsin; onları biz biliriz. Onlara iki kere azap edeceğiz. Sonra da onlar büyük azaba itileceklerdir.”(Tevbe:ioi)

Cenab-ı Allah arabileri, birbirine denk iki kısma ayırmıştı. Birinci kısım, nifaklarını açıkça ortaya koyan ve zekatı angar­ya sayan kimselerdir. Diğer kısım ise Allah´a ve ahiret gününe iman edip, Allah yolunda infak ettiği şeyleri de Rabbine yak­laşma vesilesi olarak sayar. Cenab-ı Allah bu kısımların ikisini de zikretmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Bedevi araplardan kimi var ki verdiğini angarya sayar ve sizin başınıza belalar gelmesini gözetler (gözettikleri) o kötü bela, onların başına gelsin. Allah işitendir, bilendir. Bedevi Araplardan kimi de var ki Allah´a ve ahiret gününe inanır, ver­diğini Allah´a yakın dereceler kazanmaya ve Resulün duasını almaya vesile sayar. Gerçekten o (verdikleri), kendileri için ya­kın dereceler (vesile)´dir. Allah onları rahmetinin içine sokacak­tır. Muhakkak ki Allah bağışlayan, esirgeyendir.” (Tevbe:98-99)

îşte böyle … Arabiler arasında temiz müminler bulunduğu *gibi münafıklar da bulunuyordu. Bu münafıkların bir kısmı, Peygamber (s.a.v.) efendimizin vefatından sonra dinden çıkıp irtidat etmişlerdi. îslamiyetin bu Arabiler arasında yayılışı, iş­te Cenab-ı Allah´ın kitabında açıkladığı bu şekilde tahakkuk et­miştir. Arabilerin bir kısmı münafık, kâfir ve hain iken bir kıs­mı da teslim olup müslümanlarm başlarına felaketler gelmesi­ni gözlüyorlardı. Öte yandan aralarında iman edip kalplerini temizlemiş olan takvalı kimseler de vardı. Arabilerin durumla­rı ne olursa olsun islamiyet bütün bu olumsuz faktörlere rağ­men yayılıyordu. Mütereddit de olsalar islamın nuru kalplerine giriyor, Allah´ın tevfîk ve inayetiyle içleri ^aydınlanıyor, sonra da iman ediyorlardı. Müşriklerle Muhammed (s.a.v.) ve berabe­rindeki mü´minler arasında vuku bulan savaşlar Arapların kalplerini balyoz gibi etkiliyor ve kalplerin paslarını gideriyor-du. Çünkü neticede bu, Arapların atası ve Beyt-i Haram´ın ba­nisi İbrahim Peygamberin tevhid dini ile şirk arasındaki bir çarpışmaydı. Tevhid dini onları vahdaniyet ile müşriklik ara­sında düşünüp bir seçim yapmaya, putları parçalayan İbra­him´in dini ile putperestlerin dini arasında bir tercih yapmaya davet ediyordu. Bu da Arapların ve Arabilerin nefislerini, zorlanmaksızm bu mesele üzerinde düşünmeye yöneltiyordu. Bu­nun ötesinde Allah´ın zafer verip desteklediği iman ile Allah´ın yardımsız bıraktığı şirk arasında cereyan eden savaş, sayıları az olduğu halde mü´minlerin muzaffer olmalarına, sayıları çok olmakla birlikte müşriklerin hezimete uğramalarına sebep olan sırrı öğrenmeye insanları yöneltiyordu. Sadece Hendek hadise­si, Muhammed (s.a.v.) efendimize yardım eden ve Allah tarafın­dan gönderilen gizli kuvveti düşünmeye insanları sevkediyor-du. Çünkü o zorlu savaş esnasında Cenab-ı Allah bir kasırga estirerek müşriklerin kamplarını altüst etmiş, çadırlarını sö­küp dağıtmış, kalplerini korkuyla doldurmuş; bu sebeple onlar cepheden firar etmişlerdi. Sadece bu olay, insanların Allah´tan başka taptıkları tanrılardan vazgeçip Allah´a yönelmeleri ge­rektiği hususunda kalplerini uyarmaya kafidir, çünkü bu olay­lar üzerinde düşünen insan, Cenab-ı Allah´ın, tevhid davetçile-rini güçlerinin üstünde bir kuvvetle desteklemekte olduğunu kavrar,

Arap beldelerinin her tarafında yerden ot biter gibi biten se-riyyeler ve büyük savaşlar hep islam davetini yaymak, müşriklerin durumunu keşfetmek, insanları hidayete erdirmek, ya da hıyanet görüldüğü zaman savaşmak için yapılmıştı. Bütün bu gazve ve seriyyeler, insanın din üzerinde düşünmesine sebep olur. îslamiyetle putperestlik arasmdabir mukayese yapması­na neden olur. Bir şey anlamasalar dahi atalarının yolunu izle­yip dinlerini devam ettirmek kalpler ve kulakları hakkı idrak edip duymaktan sakındırır. İşte bu savaş gulgulesi, onların ku-laklarındaki ağırlığı ortadan kaldırıyor, onlara hakikati işittiri­yordu. Gözlerindeki perdeyi yok ediyor ve onlara gerçekleri gös­teriyordu. Duyu organlarının önlerindeki engeller kaldırıldığı zaman bu organlar doğru yola yönelir ve sağlıklı bir algılamaya yönelirler; eğriliğe sapmazlar. Gerçekten de Peygamber efendi­mizin davetine kalpler kulak vermişlerdi. Başlangıçta zayıf kimseler bu davete rağbet etmişlerdi. Bilahare islamiyet, kâfirleri, gizlendikleri yerlerde rahatsız edecek derecede güç­lenmiş ve onları hidayet yerlerine sevketmişti. Yapılan savaşla­rın herhangi bir kimseyi imana zorladığını söyleyemeyiz. An­cak deriz ki hakkın kuvveti savaşçı olmayan kimseleri iman mihrabına sevketmiş, böylece onlar, kendi özgür iradeleriyle İs­lama meyletmişlerdir. Çünkü edilen savaşlar, insaflı kimseleri hakka yöneltir. îmanlarından dolayı mü´minlerin muzaffer ol­maları, başkalarının gönüllerini onlara ısındırır ve ağızların­dan çıkan hakikatleri dinlemelerine vesile olur. Bundan sonra köylerden ve kabilelerden imanlarını ilan ederek islamiyeti öğ­renmek isteyen, Kur´an-ı Kerim´in tilavetini dinleyen heyetler gelmişlerdi. Bunlar biribirlerini takip edip hakkın sesini, hak davetçisinin ağzından dinlemek istiyorlardı. Bütün bunlar Pey­gamber (s.a.v.) efendimizin adını sanını duymaları sonucunda cereyan eden olaylardır. Onun mübarek adının ve sanının du­yulmasına da savaşları vesiîe olmuştu. Başlangıçta savaşlar sulh ile sona ermiş, sonra Peygamber efendimizle düşmanları arasında bir diyalog başlamıştı. Bu da ruhların sükunete ka­vuştuğu, kalplerin yatıştığı bir dönemde yapılan bir başka isla-mi davet idi. Hakkın sesi tek başına duyulmaya başlamıştı. Si­lahların sesi susmuş, sükunet hakim olmuş, düşmanlık gizlen­miş, azgınlar sükunet bulmuştu. Düşmanlıklar artık gönülleri ateşlendirmiyor, bilakis ruhları ve gönülleri canlandıran güçlü bir barış hakim olmuştu. îşte o esnada bazı Araplar ve daha önce Peygamber efendimizle savaşan kimseler İslama yönelmiş­lerdi. Kinden uzak salim bir kafayla düşünmeye ve içlerindeki düşmanlıkları ve manevi kirleri silip atmaya başlamışlardı. Müşrikler sadece inat ve inkârlarından dolayı imandan kaçı­yorlardı, înat gizlenince selim düşünce ortaya çıkar ki, bu da islamın yoludur. Bundan sonra da herkes imâna yönelir. Onları kin, haset, mihnet ve düşmanlık islamiyetten uzaklaştıramaz. Akrabalık bağlarını, daha önce koparılmış dostluk, sevgi ve merhamet ilişkilerini koparan unsurlar, insanların İslama yö­nelmelerine engel olamıyordu. Hicretin 7. senesinde yapılan Umretül Kaza vesilesiyle, daha önce birbirinden uzaklaşmış olan gönüller birbirlerine yaklaşıp ısındı. Bilal-i Habeşi Kâbe-i Muazzama´nın damında tekbir getirerek ezan okudu. Allah´ın adını yüceltti. îşte o esnada kâfirlerin en azılı düşman olanları bile İslama girmedilerse de İslama yöneldiler. Ebu Cehil oğlu ikrime´nin o esnada İslama yönelmiş olduğunu söylememiz dahi yeterlidir. Arkadaşı Halid bin Velid, Osman bin Talha ve Avar bin As gibi imanını açığa vurmaya çalışmış olduğunu söyleme­miz yeterlidir.

Kureyşliler Muhammed (s.a.v.) efendimizin Beyt-i Haram´ı yüceltip şiarlarını ifa ettiğini, Merve yanında kurban kestiğini, bağları koparmaktansa dostuk bağlarını tesis ettiğini, Allah´ın sofrası sayılacak velime yemeğini vermeye çalıştığını, gönül hoşnutluğuyla Mekke-i Mükerremeye girdiğini görmüşlerdi. Kendileri de hoşnut olarak Mekke´den çıkmışlardı. Peygamber efendimiz Mekke´den çıkıp Medine yoluna koyulduğunda Ora­daki müşrikler islamiyet üzerinde düşünmeye başladılar. Halid bin Velid Mekke´dekilerini peygamber efendimizle ilgili olarak düşünmeye davet etti: “Aklı başında olan herkes artık Muham-med´in sihirbaz ve şair olmadığını, onun söylediği sözlerin de alemlerin rabbinin sözü olduğunu anlamıştır. Akıl ve basiret sahiplerinin ona tabi olmaları hak olmuştur!” dedi.

Halid´in bu sözleri Ebu Süfyan´a ulaştığında Ebu Süfyan, duyduğunun doğru olup olmadığını Halid´e sorduğunda, Halid de, “doğrudur” dedi. Ebu Süfyan öfkelenerek Halid´in üzerine atılmak istediyse de Ikrime bin ebi Cehil onları birbirinden ayırdı. îkrime de Halid´in düşüncesini paylaşıyordu.: “Yavaş ol bakalım ey Ebu Süfyan Bu görüşünden dolayı Halid´i öldürmek mi istiyorsun Aslında bütün Mekkeliler bu görüştedirler. Vallahi korkarımki bir sene geçmeden bütün Mekke halkı bu görüşe uyacaktır” dedi. Zaten bir sene geçmeden Mekke-i Mü-kerreme fethedildi. Mekkelilerin tümü Halid´in görüşündeydi­ler. Ebu Süfyan da müslüman olmuştu, islamiyet Arap şehirle­rine, obalarına girmeye başlamıştı. Kimi mü´min kimi de teslim olmuştu. Ancak islamiyetten hoşlanmayan ama onu bilen kâfirler de vardı. Artık islam nurunun Arap yarımadasından çıkıp diğer beldeler de yayılmasının zamanı gelmişti. Mek­ke´den zuhur eden bu nur çevreye, sonra güçlü kuvvetli mü´min topluluğunun bulunduğu Medine´ye, ondan sonra da bütün Araplara yayılmıştı, Mecusilerin ve Hıristiyanların bulunduğu doğu tarafına yayılmış, Mecusilerin ateşini söndürüp Hıristi­yanların haçlarını parçalamıştı. Yeryüzünün doğularında ve batılarında sadece Allah´ın kelimesi yücelmişti.

Share.

About Author

Leave A Reply