Peygamber Efendimizin (a.s.) Bi´seti

0

En Büyük Tecelli

Peygamber efendimiz, Allah tarafından alemlere rahmet bir elçi olarak gönderilmeden önce, şu iki hususa özen gösterirdi:

1- Peygamber efendimiz oyun ve eğlenceyle ilgilenmezdi. Bu hava içinde büyüyüp yetişkin bir insan oldu. Sonra çobanlık yaptı. Kendisini ibadete veren zahid bir kimse oldu. İnsanlar­dan uzaklaştı. Ancak toplumun hakları gerektirdiği zaman or­taya çıkardı. Bir muhtaca yardım etmek, darda kalan bir kim­senin imdadına koşmak, ihtiyaç sahibi bir kimsenin ihtiyacını gidermek, misafiri ağırlamak veya akraba ziyaretini yapmak gerektiği zaman uzletgahmdan çıkar, üzerine düşen görevi ye­rine getirirdi. İnsanların arasına karışarak vaktini öldürmez uzlete çekilmeyi tercih ederdi. Böylece diğer ihsanları lekeleyen şeylere bulaşmamış olurdu. Çünkü o temiz bir insandı. Rabbi onu en güzel şekilde terbiye etmişti. Onun bi´setten önceki ya­şantısı, kendisini peygamberliğe aday bir insan haline getir­mişti. Bunun işareti de şuydu: Hiçbir kötülüğü hoş karşılamaz, kimseye kötü söz söylemez, hayasızlık yapmaz, kimseyle tartış­maz, beklenen peygamberin kendisi olduğu hususunda hiç kimseyle münakaşaya girişmezdi. Hem uzletinde, hem toplum için­deki bütün davranışlarında sevecen ve insanlarla iyi ilişkiler kuran bir kimseydi. Kureyşliler onun hakkını takdir etmişlerdi.

Hira Mağarası´nı kendisi için ibadet yeri edinmişti. Orada çokça ibadet eder, Allah´a yönelirdi. Kureyşliler´in putlara tap­makta olduklarını görünce kendisi Allah´a ibadet ederdi. Putla­ra tapmayı hoş gören Kureyşliler´in durumlarından anlaşıldığı­na göre, aralarında Hanif dinine mensup olanlar dışında kim­senin ibadet konusunda bir gayreti ve düşüncesi yoktu. Ya da putlarına tapmak için tenha bir yer aramazlardı. Bu, tarihen sabit değildir. Bunu anlatan herhangi bir rivayet de yoktur. Onları çevreleyen olaylardan ve yaşadıkları durumlardan anla­şıldığına göre, bunlar ibadet huşunda atalarının tatbik ettikleri yöntemleri, düşünmeden ve neticesi üzerinde tefekkür etme­den, olduğu gibi tatbik ederlerdi. Halbuki, bu işi düşünerek yapsalardı, bir kısmı halvet ve uzlete çekilse de, çokları putlara tapmaktan vazgeçip yüce Allah´a ibadet ederlerdi. Çünkü bu hususta azıcık düşünmekle karanlıklardan kurtulup aydınlığa kavuşurlardı. Putların dalaletinden kurtulup aydınlığa vahda­niyetin hidayetine kavuşurlardı. Ama onlar maddeci kimseler idiler. “Dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Biz diril­tilecek değiliz.” (En´am: 29) diyorlardı.

Her ne kadar bazı kalem sahipleri, Kureyş müşriklerinin tek başlarına uzlete çekilerek putlarına ibadet ettiklerini söylüyor-larsa da, bu, îslamiyete leke sürmek isteyen ve ona nakise ge­tirmek arzusunda olan kimselerin sözüdür. Bunu, Hz. Muham-med (sav)´in yaptıklarını küçük göstermek isteyen kimseler söylerler. Onlar, gerçekleri batıl ile karıştırarak, hakikatleri çarpıtarak konuşurlar.

Abdullah oğlu Muhammed (sav) kendini ibadete veren ve fazlasıyla ibadet eden bir kimseydi. Rızkını rahatça temin edip Hatice´nin kendisine verdiği mal ile yaptığı ticareti yoluna ko­yup, kendi kontrolü altında başkalarım çalıştırmaya başladık­tan ve ticari seyahate bizzat çıkma mecburiyetinden kurtul­duktan sonra, artık ticari seyahatlere çıktığı görülmemiştir. Yirmi beş yaşına vardıktan sonra artık ticari seyahatlere çık­mamış ve kendini tamamıyla ibadete vermişti. Yaşı ilerledikçe ibadetini daha da arttırıyor, insanlardan uzaklaşıp uzlete çekiliyor, şehvetlerden ve lezzetlerden uzak duruyordu. Ama helali da kendine haram etmiyor, bazı lezzetlerden tamamıyla mah­rum kalmıyordu. İsrafa -kaçmadan, gurura kapılmadan yiyip içiyordu. Nitekim bu metodu kendi şeriatinde de insanlara açıklamıştı. O, getirmiş olduğu şeriatıyla birlikte alemlere rah­met olarak gönderilmişti.

Yılın bir ayını, kendi ibadeti için ayırarak Hira Mağarasına kapanırdı. Cahiliyetleri döneminde Hira Mağarası Araplar için bir mabed haline gelmişti. Nitekim Ibn Kesir´in, “el-Bidaye ve´n-Nihaye” adlı eserinde de şöyle denmektedir: “Resulullah (sav), her sene bir ay süreyle Hira Mağarasına kapanıp ibadet ederdi. Orası, cahiliyetleri döneminde, adeta Kureyşliler´in bir mabedi olmuştu. [1] Cahiliyet döneminde Kureyşliler mutlaka Hira Mağarası´na gidip ibadet etmeyi gerekli görürlerdi. Belki de bunu, Hac menasikinin bir parçası olarak kabul ediyorlardı. Muhammed (sav) de orasını ibadeti için uygun bir yer olarak seçmişti. Çünkü yıl boyunca oraya hiç kimseler uğramazdı. Orası Beyt-i Haram gibi değildi.

Çünkü o şerefli Beyt-i Haram hergün insanlar tarafından tavaf edilirdi. Sahih haberlerde nakledildiğine göre, Peygamber efendimiz sayılı gecelerde ibadet eder ve Ramazan ayı boyunca ibadetten ayrılmazdı. İbadete başlarken önce Beyt-i Haram´a gidip orayı tavaf eder, büyük miktarlarda sadakalar verir, muhtaçlara yemek yedirir, sonra Hira dağındaki mağaraya gi­dip oraya kapanırdı. O mağara gerçekten yüksek bir yerdeydi. Şimdi dahi aşağılardan o mağaraya bakan bir kimse, kendini zorlamadan oraya çıkamayacağını anlar. Bu da gösteriyor ki, Cenab-ı Allah, Muhammed (sav)´e vücut kuvveti, dayanma gü­cü ve ibadet konusunda büyük bir şevk vermişti. Buna ancak azim sahibi kullar katlanabilirlerdi. Ramazan ayı sona erince evine dönmek üzere iner, önce Beyt´i Haram´a uğrayıp burayı tavaf eder, yanında arta kalan azık-larını sadaka olarak verir­di. Geriye kalan yemeklerini muhtaçlara yedirir di. Sonra da te­miz ve iffetli zevcesi Hatice´nin yanına döner, onda sükunet bu­lurdu.

Siyer haberlerine dair sahih rivayetlerin tümündeki ifa­delerden anlaşıldığına göre, Peygamber efendimiz azığını ha­zırlayarak tek başına Hira Mağarası´na gider, orada i´tikafa girerdi. Ailesinden ve arkadaşlarından uzakta, tek başına Rabbi-ne yönelirdi. Bir ve tek her türlü noksanlıklardan münezzeh olan, ortağı ve benzeri bulunmayan Allah´a yönelirdi. Bir ay bo­yunca ailesinden uzakta kalır, bu ibadet süresinin sonunda ai­lesine dönerdi.

Fakat îbn îshak´ın “Siref´indeki ifadelerden anlaşıldığına göre o, kendi aile efradıyla birlikte Hira mağarasına gidermiş, îşie size îbn îshak´ın bu konuda söyledikleri: ^Resulullah (sav) efendimiz her yıl bir ay süreyle ibadet eder, kendisine gelen düşkünlere yemek verirdi. Bir aylık ibadet süresini tamamla­dıktan sonra, evine dönmeden Kabe´ye uğrar ve onu yedi kez, ya da Allah´ın dilediği miktarda tavaf ederdi. Nitekim Cenab-ı Al­lah´ın kendisine ikramda bulunmak istediği ay gelince, o ayda kendisine risalet görevi verildi. O ay, Ramazan-ı Şerif ayıydı. O ayda Resulullah (sav) efendimiz ailesiyle birlikte Hira Mağara-sı´na gitmişti. ” [2]

Bu ifadelerden anlaşıldığına göre Peygamber efendimiz, ai­lesi yanında değilken ilahi vahye mazhar olmuştur. Vahyin gel­mesinden önce Hira mağarasında ailesi kendisiyle beraber bu-lunurmuş. Ancak bu ifadeler îbn Ishak´ın siretinden başka ki­taplarda görülmemektedir. Çünkü i´tikaf ve uzlet, ancak aile ef­radından uzak olma halinde gerçekleşebilir.

Bu nedenle îbn îshak´ın görüşünü kabul edemiyoruz. Her ne kadar Hira Mağarası´na ailesiyle birlikte gitmiş olması ve aile­sinin kendisiyle sohbet ettikten sonra yanından ayrılması ve onu ibadetiyle başbaşa bırakmış olması mümkün ise de, biz yi­ne îbn îshak´m söylediklerini reddetmekten yanayız.

Şimdi de Buhari´nin “Sahih”inde ve diğer sahih hadis kitap­larında nakledildiği şekliyle bu haberi aktarıyoruz. Buharı, mü´minlerin annesi Aişe (ra)´nm şöyle dediğini rivayet eder:

“Peygamber efendimize gelen ilk vahiy, uyku halindeki sadık rüyadır. Onun rüyaları sabah aydınlığı gibi açık ve net olurdu. Sonra uzlete çekilmekten hoşlandı. Yalnız başına Hira Mağa­rası´na çekilir, sayılı gecelerde orada kendini ibadete verirdi. Ailesine dönmeden ibadetle meşgul olur, orada kalacağı zamaniçin azığını önceden temin eder, ibadetini tamamladıktan son­ra da Hatice´nin evine dönerdi. Bu hali hakkın (vahyin), Hira Mağarasında kendisine gelmesine kadar devam etti. [3]

Buhari´nins Resulullah´m sevgili zevcesi Aişe´den naklettiği bu rivayet, gerçeğe en yakın ve en kuvvetli rivayetlerdendir. Bu rivayet üç şeye işaret etmektedir:

1- Peygamber efendimiz Hira Mağarası´ndayken ve yanında ailesi yokken kendisine vahiy gelmiştir. Bu rivayette anlatıldı­ğına göre, Peygamber efendimiz, Hira´da kalacağı müddet için azığını önceden hazırlar, ama ailesini yanına almazdı.

2- Hira Mağarası´ndaki ibadeti Allah´a yöneltirdi.

3- Nefsinin saflaşması neticesinde, sadık rüyalar görmüştür. Burada iki soru akla gelmektedir:

a- Peygamber efendimiz her yıl bir ay müddetle Hira mağa­rasında ibadete çekilmeye ne zaman başlamıştır

b- Vahiy nasıl gelmeye başlamıştır Ruhü´l-Kudüs (Cebrail) ilk olarak ona ne getirmiştir Cebrail´i ilk olarak sadık rüya şeklinde mi, yoksa ayan beyan ve apaçık bir şekilde mi görmüş­tür Şimdi kısaca bu iki soruyu, açıklamaya çalışacağız:

a- Peygamber (sav) efendimiz daha gençliğinden itibaren Al­lah´a yönelmiş, Ondan başkasına ibadet etmemiştir, ibadetin anlamını kavradığı yaştan itibaren abid bir kimse olmuş ve iba­detini devam ettirmiştir. Bu ibadeti sayesinde, yaratıcının ya­ratılanlar üzerindeki haklarını öğrenmiştir. O, yaratıkları üze­rinde düşünerek Allah´a ibadet ederken O´nun yarattığı kainat üzerinde fikir yorarak doğru yolu bulmuştur. Her ne kadar ilk aşamada doğru ibadetin yolunu bulamamış olsa da, bunu te-debbür ve tefekkür neticesinde bulmuştur. Zaten ilk aşamada ne şekilde ibadet edileceğini bilmek, aklı aşan bir şeydir. Bu doğru yolu bulabilmek için mutlaka nakillere dayanmak gere­kir. Önce de işaret ettiğimiz gibi, Peygamber efendimiz, Arap beldelerinde Özellikle Mekke-i Mükerreme´de, Allah´ın Beyt-i Haram´ımn bulunduğu beldede mevcut olan İbrahim peygam­berin dininin kalıntılarını görmüş, buna dayanarak o dinin Özü­nü Öğrenmeye çabalamıştır. Allah´ın Beyti´nin bulunduğu Mekke´de, ibrahim peygamber, mübarek bir ev olarak, insanlığa hi­dayet yönünü gösteren bir nişane olması için Kabe´yi inşa et­miştir:

“Onda açık deliller, ibrahim´in makamı vardır. Ona giren, güvene erer. (Al-i İmran: 97)

Sözün başında da açıkça belirttiğimiz gibi, Peygamber efen­dimiz, nefsi safiyetiyle ve bazan da gördüğü sadık rüyalar vası­tasıyla îbrahim peygamberin kılmış olduğu namazın şeklini Öğ­renmiştir. Çünkü namazsız kulluk olmaz. Peygamber efendimi­ze belirlenen bir namaz şekli bulunmadığına göre, onun, İbra­him´in kıldığı şekilde namaz kılması gerekiyordu. O, aydınlık ve nurlu kalbiyle ihsan derecesine ulaşmıştı. îhsan Allah´ı gö­rüyormuşçasına O´na ibadet etmek demektir. Öyleyse uzlete çe­kilmesi ve kendini sadece Allah´a yöneltmesi için insanlardan -uzaklaşması gerekiyordu.

Ama Allah´a tek başına, bütün yıl boyunca ibadetle meşgul olması, bu düzenli ibadete girmesivve senenin bir ayı boyunca uzlete çekilmesi, yani Ramazan ayında sırf ibadetle meşgul ol­ması ne zamandan itibaren başlamıştır Sahih haberlerdeki ifadelerden açıkça anlaşıldığına göre, onun bu düzenli ibadete başlaması, bi´set senesinden öncedir. Yalnız bu hali, kendisine ve Allah katından Cebrail´in geldiği yıl olan bi´set senesinden Önceleri başlamış olması gerekir. Her ne kadar ilk anda aklımı­za gelen düşünceye göre, onun bu düzenli ibadete bi´setten beş yıl önce başlamıştı. Yani Kabe-i Muazzama´mn onarımı tamam­lanmış ve kendisi bizzat mübarek eliyle Hacer-ül Esved´i yerine yerleştirmişti. Fakat bu düzenli ibadete ne zaman başladığını söyleme imkanımız yoktur.

“Biz sadece zannediyoruz. Kesin birşey diyemeyiz. “(Casiye: 32)

b- Şimdi de ikinci sorunun cevabına gelelim. Mü´minlerin annesi Aişe (ra) şöyle demiştir:

“Vahiy, sadık rüya ile başlamıştır. Peygamber (sav), tıpkı sa­bah aydınlığı gibi açık ve net rüyalar görürdü.”

Her ne kadar bu rivayet, Peygamber efendimize Allah´tan gelen ilk haberlerin sadık rüyalar şeklinde olduğunu kesinlikle ifade etmiyorsa da, ona gelen ilahi aydınlatmaların ve rabbiyle kurduğu bağlantının sadık rüyalar şeklinde olduğunu göstermektedir. Sadık rüyalar, ilahi ilhamın birer parçası olsa bile, Peygamber efendimize nisbetle yükümlülüğe dayanak teşkil eden ve mükellefiyetin esası olan vahiy değildir. Peygamber efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Sadık rüya,´vahyin kırkaltıparçasından biridir.”

Sadık rüya, her ne kadar İbrahim peygambere nisbetle ka­mil bir vahiy olsa da, Peygamber efendimize nisbetle vahiy de­ğildi. İbrahim peygamber, sadık rüyaya dayanarak oğlu İsma­il´i boğazlamaya kasdetmiş, nihayet alemlerin rabbi ona bir ko­çu fidye olarak göndermiş ve böylece oğlu İsmail, kurban edli-mekten kurtulmuştu. Nitekim Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: “Ve fidye olarak ona büyük bir kurbanlık verdik.” (Saffat: 107)

Böylece sadık rüya, İbrahim peygamber için ilahi ihbar yeri­ne geçmişti.

Siyer alimlerinin ve Peygamber efendimizin hayatını incele­yen tarihçilerin kesin görüşlerine göre vahiy, Cebrail (as)´m Peygamber efendimize hitabı ile başlamıştır. Ancak İbn îs-hak´m “Siref´inde anlatıldığına göre, Cebrail´in Peygamber efendimize ilk hitabı uykudaki sadık rüya şeklinde olmuş, son­ra Peygamber efendimiz uykudan uyanmış ve rüyada kendisine söylenen sözleri hafızasına yerleştirmişti.

İbn Hişam´ıri “Siref´inde şöyle denmektedir: “Cebrail (as) Allah´ın emrini getirdi. Resulullah (sav) dedi ki: “Cebrail, ben uykudayken yanıma geldi. Elinde atlas bir örtü içinde bir kitap vardı. Bana “oku” dedi. Ben de “okuyamam” cevabını verdim. Beni sıktı, o kadar sıktı ki, öleceğimi zannettim. Sonra beni bı­raktı ve yeniden “oku” dedi. Ben de “ne okuyayım ” dedim. Beni sıktı. O kadar sıktı ki öleceğimi zannettim. Sonra bıraktı, oku dedi. Ben de, “ne okuyayım dedim. Bana yaptığını tekrarlama­sı için böyle diyordum. Nihayet bana dedi ki: “Yaratan Rabbi-nin adıyla oku. O, insanı ataktan (kan pıhtısı biçimini alan embriyodan) yarattı. Oku, rabbin en büyük keram sahibidir. O (insana) kalemle (yazmayı) öğretti, insana bilmediğini Öğretti.” (Alak: 1-5) Ben de, bana söylediklerini okudum. Sonra yanım­dan ayrılıp gitti. Uykudan uyandım. Söyledikleri sanki kalbi­me yazılmış gibiydi. Mağaradan çıktım, dağdan inerken yolu yarılamıştım ki, gökten şöyle bir şada işittim: “Ey Muhammedi Sen Allah´ın Resulüsün, ben de Cibrilim!” Başımı göğe doğru kaldırdım, etrafa bakınmaya başladım. Bir de ne göreyim Cebrail, saf bir adam suretinde görünüyor. Ayakları semanın ufkunda duruyor ve: “Ey Muhammedi Sen Allah´ın Resulüsün, ben de Cibrilim” diyordu. Ona bakmaya başladım. Ne ileriye, ne de geriye doğru hareket edemiyordum. Yüzümü ondan çevi­rip göğün ufuklarına bakmaya çalıştığımda, her nereye bak-sam onu aynı şekliyle görüyordum. O´na bakakalmıştım. Ne ile­riye, ne de geriye doğru gidemiyordum. Nihayet Hatice, beni bulmaları için adamlarını göndermişti. Dağın tepesine çıkan adamlar geri dönerken beni o durduğum yerde buldular. Niha­yet Cebrail gidip görünmez oldu.”

Şüphesiz ki her iki haberde de köklü bir fark vardır:

Sahih hadis kitaplarında nakledilen haberler, Peygamber efendimizin uyku halinde değil, uyanıkken Cebrail´le buluştu­ğunu ifade etmektedirler. îkinci haberde ise, Peygamber efen­dimizin Cebrail´le buluşmasının uyanıklık halinde değil, rüya halinde olduğu ifade edilmektedir. Gerçi Peygamberimizin rü­yası da uyanıklığı gibidir. Ancak bu haberde onun, Cebrail ile rüya halinde buluştuğu anlatılmaktadır. Çünkü haberde anla­tıldığına göre o, uykudan uyandıktan sonra rüya halinde Ceb­rail´in kendisine söylediklerini harfi harfine hatırlamış ve hiç­bir kelimesini unutmamıştır. Şüphesiz bu da vahiydi. îki haber arasındaki ihtilaf, asılda değil, rivayettedir. Bu haberler bir noktada ittifak etmektedirler. Anlam bakımından aynı olmakla birlikte, olayın şekli bakımından iki haber arasında bir farklı­lık vardır. Bu olay uyku halinde mi, yoksa uyanıklık halinde mi vuku* bulmuştur Alimlerin çoğu şöyle demişlerdir: Madem bu iki haber mana bakımından birbiriyle uyuşmaktadır, öyleyse bunların arasını birleştirerek şöyle dememiz gerekecektir: Ceb­rail ile Peygamber efendimiz, biri uyku ve diğeri de uyanıklık halinde olmak üzere iki defa karşılaşmışlardır. İkisi arasıûdaki ilk buluşma uyku halinde, ikinci buluşma ise uyanıklık halinde cereyan etmiştir.

Bu bağdaştırmayı, “el-Bidaye ve´n-Nihaye” adlı eserinde îbn Kesir yapmıştır. Bunu yaparken de mü´minlerin annesi Ai-şe´nin, Buhari´nin rivayetine göre söylediği şu sözü esas almış­tır: “Peygamber efendimize ilk vahiy, sadık rüya şeklinde gel» mistir.” Bu bağdaştırmayı yapan îbn Kesir şöyle demiştir:

“Mü´minlerin annesi Aişe´nin, ´Peygamber efendimize gelen ilk vahiy, sadık rüya şeklinde olmuştur” sözü, Peygamber efen­dimizin gördüğü rüyaların sabah aydınlığı gibi açık ve net oldu­ğu manasına gelmektedir. Bu söz, îbn îshak´ın anlattıklarını da te´yid etmektedir. îbn tshak´ın rivayetine göre Peygamber (sav) efendimiz şöyle buyurmuştur: “Cebrail, ben uyurken yanı­ma geldi. Elinde atlas örtü içinde bir kitap getirdi. Bana oku dedi. Ben de, okuyamam deyince beni sıktı. O kadar sıktı ki, Öleceğimi zannettim. Sonra beni bıraktı…”

Cebrail´in uyku halindeki Peygamber efendimizle buluşma­sı, bilahare uyanıklık halinde yapacağı karşılaşma için bir ze­min hazırlama mahiyetindeydi. Musa bin Ukbe´nin Zühri´den naklettiği rivayette bu husus açıkça anlatılmakta ve Peygam­ber efendimizin Cebrail´i rüya halinde gördüğü, daha sonra Cebrail´in uyanıklık halinde ona tekrar geldiği ifade edilmekte­dir.

Ebu Naim el-îsfahani´nin “Delailü´n-Nübüvve” adlı kita­bında şöyle denmektedir: “Bütün peygamberlere ilk vahiy, uyku halinde gelmiştir. Bu da onların uyanıklık halinde vahye mu­hatap olmaları için bir zemin hazırlama mahiyetindedir. Alka-me bin Kays´ın şöyle dediği rivayet edilir: “Peygambere gelen ilk vahiy, uyku halinde gelmiştir. Bunun sebebi de, onların kalple­rinin sükunet bulması ve vahye alışmalarıdır. Sonra da onlara uyanıklık halinde vahiy inmeye başlamıştır. “[4]

Böylece bütün nakillerle birleşen ve akıllarla uyum sağlayan sabit bir gerçeğe varıyoruz. Şöyle ki: Cebrail ilk olarak uyku halinde Peygamber efendimizle buluşmuştur. Peygamber efen­dimiz uyku halindeki sadık rüyalarla vahye muhatap olmaya alıştı. Öyle anlaşılıyor ki, onun rüyaları da uyanıklığa benzer bir halde cereyan edip sabah aydınlığı gibi apaçık bir şekildey­di. Nitekim mü´minlerin annesi Aişe de bunu ifade etmiştir. Peygamber efendimiz, rüya halinde Cebrail´i görmeye alışmış, nefsi ruhaniyetle dolup taşmış bundan sonra uyanıklık halinde onu temaşa etmeye iktidar kazanmıştı. Çünkü uyanıklık halin­de Cebrail´i görüp, ondan vahiy almak çok önemli ve zordu. An­cak nefsi ruhen ve manen cilaladıktan sonra buna dayanabilir­di.

Bir kimse şöyle diyebilir: Mü´minlerin annesi Aişe´nin sözle­rinden anlaşıldığına göre, Peygamber efendimiz sadık rüyaları gördükten sonra ibadet için uzlete çekilmiştir. Oysa bizim sözlerimizden anlaşıldığına göre, Peygamber efendimizin iba­det yaparak nefsinin saflaşıp ağırlaşması, sadık rüyaları gör­mesinden önce olmuştur.

Bu soruya cevaben deriz ki: Peygamber efendimizin nefsinin ve ruhunun saflığı, doğduğu günkü gibidir. Nasıl ki, îsa pey­gamber daha beşikteki bir çocukken konuşma özelliğine sahip­se, Muhammed (sav) de beşikteki bir çocuk iken saf ve temiz bir nefse sahipti. Bu saflığı, hayatı boyunca devam etmişti. Bu saflığının gençlik ve ihtiyarlık dönemine kadar devam etmiş ol­duğu bir gerçektir. Sadık rüyalar, risaleti te´yid edici alamet ve harikalardan, aynı zamanda da vahiyden bir parçadır. Uzlete çekilmeden önce sadık rüyalar görmüş olduğunu söyleyecek olursak, onun uzlete çekilmiş olması, gördüğü sadık rüyaların bir neticesi olarak ortaya çıkmış olur. Halbuki daha önce de söylediğimiz gibi, Peygamber efendimiz, Mekkeliler arasında kalıntılara rastlanan İbrahim peygamberin dini hakkında bilgi sahibiydi. İbrahim peygamberin dininden, namaz kılacak ka­dar haberdardı. Bu hususta yaptığımız araştırmalar ve bu ko­nuya tuttuğumuz ışık neticesinde, Peygamber efendimizin, İb­rahim peygamberin dininden bazı kısımları bildiği ve bu bilgi­ler sayesinde namaz kıldığı gerçeğine ulaşmış bulunuyoruz. Daha önceleri bu bilgileri sadık rüyalar yoluyla elde etmiş oldu­ğu ihtimaline dayanıyordu. Fakat şimdi bu hususu kesin bilgi derecesine varacak şekilde idrak etmekteyiz. Abid bir kimse olan Hz. Muhammed (sav)´e çocukluğunda da, ihtiyarlığında da Allah rahmet etmiş, onu salih kimselerden kılmıştı.

——————————————————————————–

[1] tbn Kesir, el-Bidaye ve´n Nihaye, c.3, s.5.

[2] İbn Ishak, Siret, el, s.236.

[3] İbn Kesir, el Bidaye ve´n Nihaye c.3, s.2.

[4] İbn Hışam, Sıret, c 1, s 238 –

Share.

About Author

Leave A Reply