Peygamber Efendimizin İbadeti

0

İbrahim Peygamber, yalnızca ibadeti hakeden ve ibadet husu­sunda kendisine ne bir putun, ne bir ağacın, ne de yaratıklardan hiç birinin ortak olmadığı rabbini tanıma hususunda şaşkınlığa düşmüştü. Onun şaşkınlığa düştüğünü Cenâb-ı Allah Kur´an-ı Kerim´de anlatmaktadır. İlk zamanlarda İbrahim Peygamber, putların tanrı oluşlarını inkâr etmiş, babasının putlara ilgi gös­termesini protesto etmişti. Onunla ilgili kıssayı Cenab-ı Allah şöyle anlatır:”İbrahim, babası Azer´e demişti ki: ´Sen putları tanrı mı edini­yorsun Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görü­yorum.´

Böylece biz İbrahim´e göklerin ve yerin melekutunu (büyük ve harikulade, muhteşem varlıklarını) gösteriyorduk ki (kudreti­mize) kesin inananlardan olsun.

Üzerine gece basınca (İbrahim) bir yıldız gördü; ´Budur rab-bim´ dedi. Yıldız batınca: ´Batanları sevmem´ dedi.

Ayı doğarken görünce, ´Budur rabbim´ dedi. O da batınca ´Rab bim doğru yolu göstermeseydi, elbette sapan topluluktan olur­dum ´ dedi.

Güneşi doğarken görünce ´Budur rabbim. Bu daha büyük´ de­di. O da batınca dedi ki: ´Ey kavmim, ben sizin (Allah´a ortak koştuğumuz şeylerden uzağım. Ben yüzümü tamamen gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim. Ve artık ben o(na) ortak koşanlardan

değilim!” (Enam 74-79)

Bu ayeti kerimelerde görüldüğü gibi İbrahim Peygamber, kav­minin içinde bulunduğu sapıklıktan çıkmak için işe koyulmuş; bunun için de putların tanrı olamıyacaklarını, çünkü onların kim­seye zarar ve fayda veremiyeceklerini açıklamıştı. Putlarla ilgili vehimleri yok etmek için delil bulmuş ve onları parçalamıştı. Put­ları parçalamakla da onların kimseye zarar veremeyeceklerini, onlarda ne zahiri, ne de batini güç bulunmadığını kesinlikle is-batlamıştı. Sonra da kavmince bilinen tanrıları denemeye başla­mış, bilahare yıldızlara yönelmişti. İbrahim Peygamber Irak­lıydı. Iraklılar, yıldızlara tapan kimseler olarak tanınırlardı. Bu yüzden yıldızların iç yüzünü anlamak amacıyla onlara yöneldi. Tanrı olmalarını gerektirebilecek bir gücü bulma ümidiyle yıldız­lara baktı. Onların battıklarını gördü. Sürekli bir istikrar arzet-mediklerini anladı. İstikrar içinde olmayan bir varlığın tanrı ol­ması uygun değildi. Sonra Ay´a yöneldi. Onun büyük bir yıldız ol­duğunu gördü. Diğer yıldızlar gibi onun da battığını görünce bu defa Güneş´e yöneldi. Mısırlılar, tanrıların güneşte bulunduğuna inanırlardı. Mısır´ı da ziyaret etmişti. Fakat Güneş´in de tanrı ol­maya elverişli bir varlık olmadığını anladı. Çünkü Güneş de batı­yordu. Neticede İbrahim Peygamber hayret ve şaşkınlık içine düştü. Nihayet rabbi ona doğru yolu gösterdi. Peygamberlerin atası oldu. Kendisinden sonra gelen soyu içinde peygamberler vardı. Bunları Kur´an-ı Kerim zikretmektedir. Şaşkınlık ve şüp­heden sonra kalbine hidayet, sükunet ve yakıni inanç geldi.

Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.) de İbrahim gibi ilk adımı­nı atmıştı. Putlara kulluk etmeyi protesto etmiş, onları ilk anda inkâr etmiş, varlıklarım kabul etmemişti. Ve yine hiç bir putu kutsamamıştı. Bir kimse put adma ona yardım ettirmek istedi­ğinde put adına asla yemin etmezdi. Rahip Buhayra kendisine Lat adına yemin verdirmek istediği anda ona şöyle cevap vermiş­ti: “Ben Lafın adının anılmasından tiksiniyorum. Ondan tiksin­diğim kadar hiç bir şeyden tiksinmiyorum.” Muhammed (s.a.v.) ki, İbrahim Peygamberin torunuydu. O, aklı selimi ve Cenâb-ı Al­lah´ın kendisine bahşetmiş olduğu fıtratıyla büyük dedesi İbra­him´in bulduğu hakikatleri bulmuş ve öğrenmişti.

Fakat İbrahim Peygamberin, Rabbini tanıma hususunda yap­tığı diğer adımları Peygamber efendimiz atmamıştı. O rabbini ta­nımak için yıldızlan ve güneşi denememişti. Aksine ilk anda Rab-bine ibadet etme noktasında durmuştu. Noksanlıklardan münez­zeh olan yüce Allah´ın kudretinin büyüklüğünü ve ibadete müsta­hak olduğunu idrâk etmişti. Peygamber efendimizin, İbrahim Peygamberin attığı adımları atmayışındaki sebep şudur: İbrahim Peygamber, putlarla yıldızlara ve güneşe tapan kimseleri bilfiil görmüştü. Sapık bir inançla da olsa Allah´ı çok zikreden kimseleri, Peygamber olarak gönderilmiş olduğu kavmi için görmüş değildi.

Araplara gelince onlar İbrahim Peygamberin dininin kalıntıla­rı sayesinde Allah´ı tanıyorlardı. Hac esnasında, İbrahim´in iba­detteki amacı doğrultusunda Allah´ı zikrediyorlardı. Sapık inanç­la da olsa Allah´ı tanıyorlardı. Hac menasikini eda ederken de Al­lah´ı çokça zikrediyorlar, teîbiyeler getiriyor ve Arefede vakfe ya­pıyorlardı. Fakat bunun yanında Allah´a ortaklar koşarak sapık­lık içinde duruyorlardı. Ama Keldanilerle Mısırlıların tarihlerine baktığımızda açıkça görüldüğü gibi Keldanilerle Mısırlılar Allah´ı asla zikretmezlerdi. İbadet hususunda onun adım anmazîardı. Muhammed (s.a.v.) Allah´ı tanıyan ve ibadette O´na kendi putları­nı ortak koşan bir kavim arasından peygamber olarak zuhur etti­ğinde, onların bidatlannı terkedip inkâr etmiş, protestoda bulun­muştu. İbrahim Peygamberin dininin kalıntılarından olan Allah´ı tanıma hususunu sağlamlaştırmıştı. Sonra sadece Allah´ın rablı-ğına iman etmiş ve yalnızca O´nun ibadete, üluhiyete layık oldu­ğunu kabul etmişti.

Adamın biri çıkıp da şöyle diyebilir: “Cenab-ı Allah, Peygamber efendimizin daha önce sapıklıkta olduğunu ve bilahare hidayete kavuşturulduğunu beyan buyuruyor. Buna ne dersiniz:

“O seni yetim bulup barındırmadı mı Seni sapıklıkta bulup doğru yola iletmedi mi ” (Duha 6-7) Bu ayeti kerime peygamber efendimizin ibadet hususunda yanlış yolda olduğunu gösteriyor. Halbuki Allah´ı tanıyan kimse ibadet hususunda yanlış yolda bu­lunmaz. Buna ne dersiniz

Bu soruya cevaben deriz ki: “Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v.), Allah´ı tanıyor, O´na iman ediyor ve putları inkâr ediyor­du. Putların hiç bir şekilde kutsanmaya layık olmadıklarını ifade ediyordu. Nitekim büyük dedesi İbrahim´in de söylediği gibi o, putların hiç kimseye zarar ve fayda veremiyeceklerine kani idi. Fakat o Allah´a ne şekilde ibadet edeceğini kesin olarak bilemiyor­du. Nefsini ve kalbini Allah´a yöneltiyor, sadece Allah´a ibadet et­mekle meşgul oluyordu. Allah´ın kendisi üzerindeki hakkını öde­mek istiyordu, ibrahim´in dini, o zamanlar unutulmuştu. O dinle ilgili olarak çok az hususlar bilinmekteydi. Bu nedenle Peygamber efendimizin bu hususlarda şaşkınlığa düşmesi kaçınılmazdı. Ni­hayet Cenab-ı Allah ona ibrahim´in dininden kalan bazı hususları Öğretti. Nitekim bu husus şu ayeti kerimeden de anlaşılmaktadır:

“işte sana da böyle emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap ne­dir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu bir nur yaptık. Kulları­mızdan dilediğimizi onunla hidayete iletiyoruz” (Şura 52)

Muhammed (s.a.v.), mümeyyizlik yaşına erdikten sonra hep ibadetle meşgul oldu, ibadetle iç içe yaşadı. O yüce Allah´ın varlığı üzerinde tefekkür”ediyor, O´na nasıl ibadet edeceğini düşünüyor­du. Sonra da yüce Allah´ın yaratıkları ve kulları üzerinde düşünü­yordu. Rabbini idrak etme noktasına erebilmek için ibrahim Pey­gambere yüce Allah göklerle yerin melekutunu ve ulvi alemleri gösterdiğine göre Muhammed (s.a.v.) de, aklı yeten bir genç olduğu günden itibaren göklerle yerin, güneş ile Ay´ın ve yıldızların yara­tılışları üzerinde kafa yormaya başlamıştı. Göklerle yer arasında Allah´ın emrine müsahhar olan bu varlıkların da yüce Allah´a iba­det ettiklerini keşfetmişti. Göklerle göklerin burçlarına, süslerine, güneşe ve yeryüzüne saçtığı aydınlığa, kâinatı karanlığıyîa perde­leyen geceye sırf güzel manzaralar ve göz alıcı süsler olarak bakmı­yordu. Aksine bunlara bakarken bunların, yüce yaratıcının varlı­ğına işaret ettiklerini görüyordu. Örneğin güneşe bakarken onda­ki ışık saçma sinim araştırmıyor, bilakis onun, yaratıcının varlığı­na işaret eden sırrını araştırıyordu. Yere, suya, ekinlere, ağaçlara ve meyvelere bakarken de, sırf bunların nasıl yaratıldıklarını öğ­renmek için değil, bunları yaratanın kim olduğunu öğrenmek için kafa yoruyordu. Bu varlıkların yaratıcısını tanımak için düşünce­sini derinleştirdikçe ve bu varlıklarda yüce yaratıcıyı bulmak için deliller aradıkça, o yüce varlığa olan imanı daha da artıyordu. O´nun hoşnutluğunu talep ediyor ve gönlünü rahatlatıyordu.

Bir kulun kendi manastırında gönüllü ibadet yapışı gibi, rabbi-nin rızasından başka hiçbir şeyi talep etmeden rabbini, tanımaya ve onu kendinden razı kılmaya yöneldi. Fakat o, rabbini razı kılacak sebepleri bilemiyordu. Ona ne şekilde ibadet edeceği konu­sunda bilgisi yoktu. Ancak Arapların atadan, dededen kalma hac menasikini biliyordu. Bunlar da ibrahim peygamberin zamanın­dan kalma ibadetlerdi. Kalbini ve dilini temizleyerek müstakim fıtratı ve selim kalbi ile rabbani bir insan haline geldi.

Bütün amel ve davranışları yüce Allah´ı razı kılmak içindi. İn­sanlara güzel ahlakla muamelede bulunuyor, yalan söylemiyor, doğruluktan ayrılmıyor ve insanlara iyilikte bulunuyordu. Çün­kü insanlar Allah´ın iyali mesabesindeydiler. Bu uğurda yaptığı her iş, Allah rızası için olmuştu. Onun teslimiyet arzeden kalbi Al­lah´a bağlanmıştı. Kainattaki her şeyin Allah için olduğunu görü­yor, kendisini gönülden Allah´a ibadet eden bir varlık olarak ka­bul ediyordu. Ama rabbini ne şekilde memnun edeceğini ve O´na nasıl ibadet edeceğim bilemiyordu. Kalbiyle, diliyle, ameliyle, ah­lakıyla rabbine yönelmişti. İnsanların puta taparak Allah´tan yüz çevirdiklerini, içkiye devam ettiklerini, kumar oynadıklarını, kö­tü yollara saparak birbirlerine kin ve düşmanlık beslediklerini gördüğü için aralarına katılmıyor, onlardan uzak duruyordu. İn­sanların birbirlerine karşı düşmanlık gösterdiklerini ve birbirle­riyle tartıştıklarını görüyor, bu gibi halleri kendisine yakıştıramı-yordu. Onun amacı bu değildi. Azgın ve sapık kimselerin tabi ol­dukları şiirin revaçta olduğunu görüyor ve kendisinden ötede da­ha büyük bir günah düşünülemeyen mütekebbirliğin piyasada kol gezdiğini müşahede ediyordu. İnsanlar, yüce yaratıcıyı kutsa-yacakları yerde, taşları kutsuyor ve onları mabud olarak görüyor­lardı. İşte bütün bu sebeplerden dolayı onlardan uzak duruyordu.

Hz. Muhammed (sav), bütün bu saydığımız nedenlerden dolayı bi´setten önce Kureyş meclislerine girmiyor, eğlencelerine katıl­mıyor ve boş yere zaman öldürdükleri lehviyata iştirak etmiyor­du. Ancak şerefli ve yüksek bir ahlakın icabı olan ciddi işler yapıl­dığı zaman onların arasına giriyordu. Nitekim Kâbe-i Muazza-ma´nın yeniden onarımı işine katılmıştı. Yine Hilfu´l-Füdul cemi­yetine katılması da, burada ciddi işler konuşulduğu içindir.

Peygamber efendimizin insanlardan uzak durmasının sebep­lerinden biri de onun insanları Allah´ın zikrinden uzaklaştıran ve benzersiz, emsalsiz olan yüce Allah´ın zatı üzerinde tefekkür et­mekten geri bırakan işlerden ve yerlerden uzak durmasıdır. O bü­tün düşüncesiyle Allah´a yönelmek, O´nun zatı üzerinde tefekkür etmek ve dolayısıyla O´nun rızasını kazanmak istiyordu. Allah´ı düşünmek, hareketlere ve dış görünüşlere aldanmaktan daha ha­yırlıydı. Kısacası onun bütün yaşantısı, Allah rızası içindi.

Kendi evinden dışarı çıktığı görülmezdi. Ancak bir iyilik yap­mak, ya da düşkün bir kimseye yemek yedirmek, yardıma muhtaç bir kimsenin imdadına koşmak, yahut ağırlamaktan onur duya­cağı bir misafiri ağırlamak için dışarı çıkardı. Bütün bu yaptığı iş­ler ibadet sayılıyordu. Çünkü bu işlerle o sadece Allah´ın rızasını amaç ediniyordu. Bundan daha üstün bir ibadet düşünülebilir mi

Kainattaki her şey ona Allah´ı hatırlatıyordu. Gördüğü her­hangi bir yaratık, ona yaratıcısını hatırlatıyor ve yaratıcıyı bul­mak için onu bir delil olarak görüyordu. Herhangi bir nimeti gö­rünce, o nimet sayesinde yaratıcıyı hatırlıyordu. Risaletle görev­lendirilmesinden sonra da insanları Allah üzerinde düşünmeye davet ediyor ve şöyle diyordu: “Allah´ın nimetleri üzerinde düşü­nün” Bu hususta rabbinin şöyle buyurduğunu insanlara nakle­diyordu: “Ben gizli bir hazine idim. Tanınmak ve bilinmek iste­dim, bu sebeple yaratıkları yarattım. Beni benim (eserlerim)le ta­nıdılar.”

Abdullah oğlu Muhammed (sav), Allah´ın zatı, nimetleri ve ya­ratıkları üzerinde düşünmenin ibadetin esası olduğunu ; Allah´ı tanıyıp bilmekten başka bir ibadetin mevcut olmadığını insanlara ilan ediyordu. Resulüllah´m seçkin dostu ve sevgilisi -Ebu Talib oğ­lu Ali şöyle demiştir:

“Resulüllah´tan sünnetini (yani yöntemini) sordum. Bana şöy­le dedi: ´Marifet (Allah´ı bilip tanımak) benim sermayemdir. Sevgi benim temelim, şevk bineğimdir. Allah´ın zikri benim arkadaşım­dır. Allah´a güvenmek benim hazinem, hüzün yoldaşım ve ilim si-lahımdır. Sabır abamdır. Rıza ganimetimdir. Acizlik övüncüm-dür. Zühd sanatımdır. Yakin kuvvetimdir. Doğruluk şefaatçim-dir. itaat bana kafidir. Cihad dostumdur. Gözümün aydınlanışt namazdadır.”

Bir başka rivayette bu hadise şöyle bir ilave yapılmıştır: “Gön-lümün semeresi Allah´ın zikrindedir. Benim çalışmam, ümmetim içindir. Şevkim aziz ve celil olan Rabbim´edir. O´na müşta-

(1) Kadi İyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 86.

Abdullah oğlu Muhammed (sav), insanlardan uzak durup uzle­te çekilirdi. Ancak geleneksel bir ikram veya misafir ağırlama, ak­raba, eş dost ziyareti veya darda kalan bir kimsenin imdadına koş­mak, muhtaç bir kimseye yardımda bulunmak durumu söz konusu olduğunda uzletgahmdan dışarı çıkar, kendilerine yardımcı olmak için insanların yanına koşardı. Kendi uzletgahındaki insanlardan ilişkisini koparmazdı. İnsanlara yararlı olacak işleri yaptıktan sonra yine uzletgahına çekilip insanların yaratıcısı olan Allah ile gönlünü dindirirdi. Yaşı ilerledikçe insanlardan daha fazla uzak­laştı. Allah´ı razı edecek işleri düşünmeye, O´nun sıfatlarını bilip tanımaya, O´nu memnun edecek işleri yapmaya kendini adadı. Çünkü bu işleri yapmakla gözünü aydınlatıyor, gönlünü rahatlatı­yordu. Allah´ı memnun etmekten başka bir şeyi amaç edinmiyor­du. Kendini ibadete adamak maksadıyla uzlete çekilmişti. Riva-yetçilerin anlattıklarına göre o, sayılı gecelerde Hira Mağarasi´nda ibadete çekilir, Rabbine yönelirdi. Gün geçtikçe uzletini daha da derinleştiriyor, ibadetini daha da arttınyordu. Ravilerin anlattık­larına göre o, her sene bir ay müddetle kendini ibadet için bu mağa­raya kapatırdı. Nihayet peygamberlik görevi, Hira Mağarası´nda, ibadetle meşgul iken kendisine verilmişti. Peygamber efendimiz risalet görevini almak için ibadetle azıklanıyor ve sırf bu iş için bir ay müddetle mezkur mağaraya kapanıp Allah´ı zikrediyordu.

Peygamber efendimizin ibadet hususunda takip ettiği yol ve yöntem hususunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Onun takip ettiği yöntem, geçmiş semavi şeriatlerden birine uygun muydu

Bu meseleyi açıklamak için İbn Kesir´in “el-Bidaye ve´n-Niha-ye” adlı kitabına müracaat edelim:

“Peygamber efendimizin bi´setten Önce yaptığı ibadetin önceki şeriatlerden birine uygun olup olmadığı, eğer uygun ise bu şeriatın hangisi olduğu hususunda alimler farklı görüşler ileri sürmüşler­dir. Bazıları Nuh´un şeriatine göre ibadet ettiğini söylerken, bazı­ları da İbrahim peygamberin şeriatine uygun tarzda ibadet ettiğini söylemişlerdir. Kuvvetli olan ihtimal de budur. Kimileri de Musa peygamberin şeriatine göre ibadet ettiğini söylemişlerdir. Bazıları ise kendisine verilen bir şeriate göre ibadet ettiğini ve o tarzda amel ettiğini ifade etmişlerdir. “[1]

İbn Kesir´in bu konuda söyledikleri işte bunlardır. Bu hususta İbrahim, Nuh ve Musa peygamberlerin şeriatlerinden bahsedil­mekle birlikte, mezkur sözü kabul etmeden Önce bizce zaruri olan iki hususa işaret edeceğiz:

1- Peygamber efendimizin siret kitaplarında ve Kur´an´m nas-larında anlatıldığına göre o ümmi bir insandı. Okuyup yazması yoktu. Eski dinlerin kitapları hakkında “da bilgisi yoktu. Ne Tev­rat´ı, ne de İncil´i bilmezdi. Her ne kadar Tevrat ile İncil´de kendi­lerinden sonra Ahmed adında bir peygamberin geleceğine dair müjdeler bulunsa da, Peygamber efendimizin bu kitaplar hakkın­da herhangi bir bilgisi yoktu. Ayrıca Mekke-i Mükerreme´de Hı­ristiyan, ya da Yahudi ilahiyatını öğreten okullar da mevcut değildi. Kur´an-ı Kerim Yahudilerle, geçmiş peygamberlerin ha­berlerini anlatırken müşriklerin: “Muhammed´i acemi bir şahıs Öğretiyor, ona dini bilgileri veriyor” diye iddiada bulunduklarını bildiriyor. Bu nedenle de onlara şu reddiyede bulunuyor:

“Biz onların, “O´na bir insan öğretiyor!” dediklerini biliyoruz. Haktan saparak kendisine yöneldikleri adamın dili acemi (ya­bancıdır, açık değildir), bu ise apaçık arapça bir dildir” (Nahl: 103)

Bu ayetten anlaşıldığı üzere, Peygamber efendimiz, geçmiş şe­riatlar hakkında bilgi sahibi değildi. Doğru olan da budur ve bu hakikat, Kur´an-ı Kerim´in icazı ile de uyum sağlıyor. Peygamber efendimizin geçmiş dinler hakkında bilgi sahibi olmadığı halde Kur´an-ı Kerim Allah´tan gelen bir vahiy ile geçmiş ümmetlerin ve peygamberlerin haberlerini doğru olarak getirmişti.

2- Mekke-i Mükerreme´de az sayıda bir insan topluluğu putla­ra tapmayı reddetmişler, onlara ibadet etmemişlerdi. Bunlara Hanifler adı verilmişti. Onlar, İbrahim peygamberin dininden ka­lan şeriata göre ibadet ettiklerini söylüyorlardı. Bu nedenle Ha­nifler adını almışlardı. Rivayet olunduğuna göre Peygamber (sav) efendimiz de Hira dağında ibadete çekilirdi. Biz, İbrahim pey­gamberin dininden bazı kalıntıların o zamanlar Mekke´de görül­düğünü açıklamak için bu haberi naklettik. Gerçekten de o za­manlar Mekke-i Mükerreme´de Hac ibadetiyle ilgili bazı bilgiler mevcuttu. Bu da İbrahim peygamberin şeriatinden bilinmeyen bazı hususları öğrenme imkanının mevcut olduğunu bildiriyor.

Bu sebeple deriz ki: Peygamber efendimiz, İbrahim peygambe­rin akidesini Öğrenmişti. Namazın rükünleri gibi bazı ayrıntılı hükümleri öğrenmiştir. Ben bu takdirimle birlikte Peygamber efendimizin ibadetinin, vahiy yoluyla değil, ilahi ilham yoluyla kendisine bildirilmiş olduğu görüşünden yanayım. Çünkü o, de­vamlı tefekkür halindeydi. Sürekli huşu ve kainatı düşünme du­rumundaydı. İbadete, fikri ibadet yoluyla başlamıştı. Böylece ba­zı Hac menasikini Öğrendiği gibi, namazla ilgili kimi hükümleri de öğrenmiş olabilirdi. Ayrıca Peygamber efendimizin rüyası da ta­mamen sadık rüyalardan ibaretti. Kendisinin buyurduğuna göre, ilk vahiy ona, sadık rüya yoluyla gelmiştir. Bir rüya gördüğü zaman hakikatleri gün ışığı gibi müşahede ederdi.

Belki de namaz ile ilgili hükümleri yine böyle apaçık bir şekilde gördüğü rüya neticesinde öğrenmişti.

Rivayetler ne olursa olsun, kesin ve sabit olan hakikat, onun belli gecelerde Hira mağarasına çekilerek ibadetle meşgul olma­sıdır. Bu uzlet ve halveti ile o, kendini risalete hazırlıyor ve mane­vi azıklar ediniyordu. Bi´setten önce de ilahi ilhamlar onun üzeri­ne yağmur gibi yağıyordu. Gördüğü rüyaları, gün ışığı gibi açık ve net olarak görüyordu. Dini manaları kavrama yaşına vardıktan sonra, sürekli olarak yüce Allah´ı tanımak ve O´nu memnun et­mek, kendinden razı kılmak için düşünüyordu. Bu noktadan ha­reketle, onun ibrahim peygamberin dinine göre ibadet ettiği görü­şünü benimsiyor ye bu görüşe ağırlık veriyoruz. Ayrıca o, ilham ve sadık rüyalar ile ibrahim peygamberin şeriatının bazı kısımlarını öğrenmişti. Onun Tevrat ve İncil yoluyla bu hususta bilgi sahibi plduğunu iddia edenlerin görüşünü asla kabul etmiyoruz. Çünkü o, Tevrat ve İncil hakkında bilgi sahibi değildi.

——————————————————————————–

[1] Ibn Kesir, el-Bidaye Ve´n-Nihaye, c. 3, s. 6.

Bi´setten Sonra Peygamberimizin İbadeti

Buraya kadar naklettiğimiz ifadeler, Peygamber efendimizin bi´setten Önce ne şekilde ibadet ettiğini doğru, ya da doğruya ya­kın bir şekilde bize bildirdi. Bu ibarelerden anlaşıldığına göre o, Cenab-ı Allah´ın rızasını talep etmek için kendini ibadete vermiş­ti, ibrahim peygamberin şeriatını baştan sona bilmiyor olsa da Al­lah´ın rızasını kazanacak kadarını biliyordu. Onun nefsi, kötü­lüklerden arınıp temizlendiği için, gerçekleri idrak ediyor, ihlaslı olduğu için de ilhama mazhar oluyordu. İbrahim peygamberin şe­riatının dosdoğru fıtrata ve toleranslı Hanif dinine uygun olduğumı anlamış, bu nedenle mezkur dini tercih etmiş ve ona göre hare­ket etmişti.

Yüce Allah´a yönelik ibadet, onun kalbini ve nefsini, varlığını ve davranışlarını kaplamıştı, şaşkınlığını giderecek ve kendisine doğru yolu gösterecek bir kitap gelmeden o bu yola koyulmuştu. Yolunu aydınlatacak ve hükümleri ayrıntılarıyla anlatacak bir kitabı bulmadan da sırat-ı müstakime yönelmişti. Şüphesiz ki o, Kur´an-ı Kerim gibi muhkem bir kitabın hidayetine kavuştuktan sonra yolunu daha da doğrultmuştu. Cahiliyet döneminde, risa-letle görevlendirilmeden önce Rabbine yaptığı ibadet sayesinde kalbinde temiz bir tohum filizlenmişti. Çünkü o tohum temiz ve verimli bir toprağa düşmüştü. O toprak daha önce sulanmamış ve bakım görmemişti. Buna rağmen o toprağa düşen tohum filizlen­miş, yemiş verecek bir kıvama ulaşmıştı. Muhammedi bi´setten sonra o tohuma su verilmiş gerekli bakımı yapılmış, böylece o top­raklar kabarıp nemalanmış, çiçekler saçmış ve meyve vermişti. O meyveler idrakli ve ihlaslı bir kalpte görülmüştü. Temiz ve ihlash kalbiyle Peygamber efendimiz, yüce Rabbine yaklaşmış; O´nun şeriatını Öğrenmek ve kesintisiz vahyine kavuşmakla Rabbine doğru mesafeler katetmişti. Böylece o, yüce Allh´a en çok ibadet eden bir kul olmuştu. Allah´ı ve şeriatini tanıdıkça Rabbine daha çok ibadet ediyor, O´ndan daha çok korkuyor, O´nu daha fazla razı etme gayreti güdüyordu. Ebu Zer (ra), Peygamber efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Ben sizin görmediklerinizi görüyor, sizin işitmediklerinizi işi­tiyorum. Gök çatırdadij çatırdaması da gerekir. Çünkü gökte dört parmaklık bir boşluk kalmamıştır ki, orada bir melek bulunma­sın ue o meleklerin hepsi Allah´a secdeye varmışlardır. Allah´a ye­min olsun ki, benim bildiğimi sizler bilseydiniz az güler, çok ağ-lardınızl”

Mü´minlerîn anası Hz. Aişe´den, Peygamber efendimizin iba­detinin nasıl ve ne şekilde olduğu sorulduğunda, o şu cevabı ver­mişti:

“Resulüllah (sav) o kadar çok oruç tutardı ki, ´artık orucunu hiç açmayacak´ derdik. Yine o kadar zamanlarını oruçsuz geçirirdi ki, ´artık hiç oruç tutmayacak´ derdik. Yine geceleri çokça namaz kılardı. Onu her gördüğünüzde, namaz kılar vaziyette görürdü­nüz. Yine geceleri o kadar çok uyurdu ki, onu her gördüğünüzde sanki uyku halinde görürdünüz.”

Buharı ile Müslim´in “Sahih”lerinde rivayet olunduğuna göre, Peygamber efendimiz o kadar çok namaz kılardı ki, bu yüzden ayakları şişerdi. Kendisine” “Allah senin geçmişteki günahların ile bundan sonra işleyeceğin günahları bağışlamamış mıdır ” di­ye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Şükredici bir kul olma­yayım mı ”

Buhari ve Müslim´in ´Sahihlerinde Ebu Derda´mn şöyle dediği rivayet edilir:

“Resulüllah (sav)la birlikte çok sıcak günlere denk gelen bir Ra­mazan ayında sefere çıkmıştık. Aramızda Resulüllah´tan ve Ab­dullah bin Revaha´dan başka oruçlu bir kimse yoktu.”

Yine Buhari ile Müslim´in “Sahih”lerinde Alkame´nin şöyle de­diği rivayet edilir:

“Hz. Aişe´ye: “Resulüllah´in ibadet için ayırdığı özel günleri var mıydı ” diye sorduğumda bana şöyle cevap vermişti: “Hayır.. Onun ameli devamlıydı (yani ibadete devam etmekten hoşlanır­dı.) Hanginiz Resulüllah´ın yapabildiğini yapacak güçtedir !.”

Peygamber efendimiz ibadete devam etmeyi, ibadetten kopma­mayı ister ve bundan hoşlanırdı. Kendisine ağır bile gelse ibadeti­ne devam ederdi. O mü´minlerden ibadetlerini devam ettirmele­rinden başka birşey istememişti. Az da olsa, sürekli yapılan iba­detleri tavsiye ederdi. Bu nedenle bir hadis-i şeriflerinde şöyle bu­yurmuştu:

“Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı ola­nıdır. ”

Çünkü az bile olsa, ibadete devam etmek, mümin kimseye sü­rekli olarak Allah´ı hatırlatır. Yüce Allah´ı hiçbir zaman için unut­turmaz. Bu gibi kimselerin kalbinde her zaman Allah vardır. İşte o kimselerde, Peygamber efendimizin şu hadis-i şerifi tahakkuk etmektedir. “Allah´a, O´nu görüyormuşçasına ibadet et. Sen O´nu görmesen de O muhakkak seni görür.”

Yine bu cümleden olmak üzere Peygamber efendimiz şöyle bu­yurmuştur:

“Allah, amellerin devamlı olanını sever.”

Resulüllah (sav) mü´minleri, namazı ve kıraati hafifletmeye, zayıf kimselerin rahatlıkla güç yetirebilecekleri şekilde kıldır­maya davet ederdi. Sahabilerinden birinin cemaata imamlık ederken kıraati uzattığını ve onlara zahmet verdiğini görmüş ve ona: “Sen fitneye düşürücüsün!” demişti. Çünkü imamlık eden kimsenin namazı uzatması, cemaat içinde bulunan güçsüz ve za­yıf kimseleri fitneye düşürür.

Ama Peygamber efendimizin kendisi geceleyin namaz kılarken nefsine ağır gelecek kadar namazı uzatırdı. Çünkü o, hiçbir kim­senin güç yetiremeyeceği işlere güç yetirebilirdi. Onlara namaz kıldırırken kendilerini zahmete sokmayacak şekilde namaz kıldı-rırdı. Bu hususta Avf bin Malik şöyle demiştir:

“Resulüllah (sav)´la beraberdim. Ağzını misvakladı, abdestini aldı, sonra kalkıp namaza durdu. Ben de onunla birlikte namaza durdum. Bakara suresini okumaya başladı. Rahmet ayetleri gel­diğinde durur ve Allah´tan rahmet dilerdi. Azap ayetlerine geldi­ğinde ise durur ve azaptan Allah´a sığınırdı. Sonra rükua varıp kıyamda durduğu kadarıyla rükuda bekledi. Rükudayken şu du­ayı okudu:

“Ey ceberut ve melekutun sahibi olan, yücelik ve azamete malik bulunan yüce Allah´ım! Sen noksanlıklardan münezzehsin. Bu duayı okuduktan sonra secdeye vardı. Secdede de aynı duayı oku­du.”[1]

Peygamber efendimiz ibadet ederken devamlı zikirde bulunur ve sürekli Kur´an okurdu. O mü´minleri Kur1 an okumaya teşvik eder ve Kuranı ashabından dinlemeyi arzulardı. Kur´an´m aslın­da kendisinin kalbine nazil olduğunu hatırlattıklarında onlara: “Ben Kur´an´ı başkalarından dinlemeyi daha çok severim” derdi.

Peygamber efendimizin bizzat kendisinin açıkladığı Kur´an-ı Kerim´in, tavsif edip insanları davet ettiği ibadetinin devamlılığı­nın yanısıra o, namaz kılmak veya umumi irşatta bulunmak gibi görevleri yapmadığı zamanlarda da Cenab-ı Allah´ı sürekli olarak düşünür, O´nun yarattıkları üzerinde tefekkür ederdi. Böylece Rabbinin ululuğunu ve hakimiyetinin mükemmelliğini daha iyi bir şekilde idrak ederdi. Kendisine vahiy gelmeden önce başladığı tefekkür ibadetinden asla kopmamıştı. Hatice anamızın oğlu Hind bin Ebi Hale bu hususta şöyle demiştir:

“Resulüllah (sav) mütemadiyen hüzünlü idi. Devamlı tefekkür halindeydi. Asla rahatı yoktu.” Sürekli istiğfar içindeydi. Çünkü istiğfarda bulunmak, asıl itibariyle bir ibadettir. İstiğfarda bulunan kimse, Rabbine sığınmanın vacibliğini hissederek kendi iba­detinin noksanlığını idrak eder. Kişinin kendi amelini az görmesi, Allah´a muhtaç olduğunu hissetmesine yol açar. O´na yaklaşma­nın zorunluluğuna, azamet ve celalini düşünmesine neden olur. İşlediği ameller ne kadar çok ve büyük olursa olsun, Allah´a nis-betle Önemsenmeyecek kadar küçük olduğunu hisseder. Yaptığı iyilik ve haseneleri çok gören kimse, Allah´ı minnet altına almak istemiş gibi olur. Ama istiğfar ve Allah´a sığınma şuuruna vakıf olmak, insanı bu yanlış düşünceden uzaklaştırır. Mutasavvıflar, taat ehli kimselerin dahi işlemiş oldukları iyilik ve haseneleri çok görmelerine kızarlar. Hatta bazı mutasavvıflar, kişiyi Allah´a karşı zelil kılan ve ondan af dilemeye yönelten masiyetleri, sahibi­ni şımartan taatten daha üstün görürler. Hikmet sahibi bazı sufi-ler şöyle demişlerdir:

“İnsanda zillet meydana getiren günahlar, insanı nazlandıran taatlerden daha hayırlıdır.”

Yine bu anlamda şöyle denilmiştir:

“İnsanda zillet ve kırıklık meydana getiren günahlar, naz ve if­tihar meydana getiren taatlerden daha hayırlıdır.”

Abidlerin efendisi olan Peygamber efendimiz, işlediği hayır ve hasenelerle, yaptığı ibadetleri, istiğfar kalesinin içinde muhafaza etmişti. Yaptığı haseneleri ve ibadetleri asla çok görmemişti.

——————————————————————————–

[1] Kadi Iyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 85.

Bi´setten Önce Peygamberimizin Zahitliği

Hz. Muhammed (sav) öksüz ve yoksul bir kimse olarak yetişti. Hayata öksüz ve fakir bir kimse olarak başladı. Babadan öksüz olarak dünyaya geldikten sonra anası, Ebva denilen köyde vefat etti. Dedesi Abdulmuttalib onu kendi himayesine alarak büyüttü. Her ne kadar dedesi onun ihtiyaçlarını gideriyor, ona yoksulluğu­nu hissettirmemeye çalışıyor, sevgisini, şefkatini esirgemiyor, onu sevinç içinde yaşatıyor olsa da bu rahat ve huzuru uzun sür­medi. Çünkü dedesi onu kendi himayesine aldıktan iki sene sonra vefat etti.

Bundan sonra zayıf bir çocuk ve aciz bırakan bir yoksulluk için­de hayata yöneldi. Onu himayesine alan amcası Ebu Talib´in de çok sayıda çocuğu vardı ve aynı zamanda büyük yoksulluk çek­mekteydi. Yanına aldığı bu çocuğun aklı, yaşının daha üstündeydi. Güçlü duygulara sahipti ve çevresinde olup bitenleri idrak edi­yordu. Kendisini himayesi altına alan amcası, sevgilisi ve yoldaşı her ne kadar gönlünü ve nefsini gıdalandıracak sevgi ile şefkati cömertçe gösteriyorsa da yoksulluk içinde olduğunu hissediyor­du. Amcasına muhtaç olmaktan tam olarak kurtaracak derecede olmasa bile, bir noktaya kadar ona yardım etmesini temin edecek bir işte çalışması gerekiyordu. Önce işe koyun otlatmakla başladı. Çobanlığı Sa´d oğullarının yamndayken Öğrenmişti. Bir miktar süt karşılığında Mekkeliler´in davarlarını otlatmaya başladı. Al­dığı bu ücretten hem kendisi yararlanıyor, hem de amcasına yar­dım etmeye çalışıyordu.

Bundan sonra az mal ile, ya da başkalarının sermayeleriyle ti­caret yapmaya başladı. Bu şekilde güvenilir bir kimse olarak ta­nındı. Daha sonra da Hatice´nin verdiği mallarla ticaret yaptı. Gü­venirlik ve doğruluğuyla tanındığı için Hatice ona, başkalarına verdiği ücretin iki katını verdi. Çünkü onun elinde Hatice´nin ma­lı giderek daha çok artmaya başlamıştı. Bundan sonra da Hatice ile evlendi. Servet sahibi oldu. Ama o, kendi şahsı için mal birikti­ren bir kimse değildi. Çok büyük yekûn oluşturacak derecede ser­vet sahibi olmadığı bilinmektedir. O, eline geçen kazancı hayır yollarına harcardı. Mesela akrabalarına, muhtaçlara ve darda kalan kimselere yardım için çabalardı. Çeşitli musibet ve felaket­lere uğrayan kimselerin yaralarına merhem olurdu.

Böylece Hz. Muhammed (sav), gerçek zahidliğin en büyük ör­neğini ortaya koymuştur. Onun zahidliği, mahrum kimselerin za-hidliği gibi değildi. Tam aksine o, muktedir kimselerin zahidliği-ne sahipti. Temiz kazancın yollarına başvurur, sonra elde ettiği kazancı kendi menfaati için değil, başkalarının ihtiyaçlarını gi­dermek için harcardı. Bi´setten önce durumu böyleydi. Bi´setten sonra da mal karşısındaki tavrı değişmedi.

Görüyoruz ki, Hz. Muhammed (sav), helal yoldan rızık kazan­mak için güzel bir şekilde çalışmayı ihmal etmemiştir. Ama o çalı­şırken zevk ve eğlenceye sapmamış, nefsi arzularını tatmin için altın ile gümüş biriktirmemiştîr. Nişanlı atları, davarları ve ekin-leriyle övünmemiştir. Bunları, büyüklük taslamadan, mütekeb-bir davranmadan, malının çokluğuyla övünmeden ve boş yere tü­ketmeden uygun yerlere sarfetmiştir.

Bi´setinden önceki yaşantısında, malını hayır yollarına sarfet-tiği bilinmiyor şeklinde bir iddiada bulunulacak olursa, buna ce­vap olarak şöyle deriz: Alicenab ve cömert kimseler mallarını açıktan değil gizlice sarfederler. Onun bu alicenablığı ve cömertli­ği iki yönden bilinmektedir:

1- Mü´minlerin annesi Hz. Hatice, ona sükunet içinde hitap ederken şöyle demişti: ´Sen muhtaca yardım eder, zayıfı ağırlar ve musibete uğrayan, darda kalan kimseye destek olur, imdadına koşarsın.´

Onun bu yönünü açıklamak için Hz. Hatice´nin bu sözünü nak­letmemiz yeterlidir.

2- Çokça kazandığı ve Hatice tarafından kendisine fazlaca üc­ret verildiği halde, alayişten uzak durduğu, müstakim bir hayat yaşadığı bilinmekte, fakat onun kendi kazancını biriktirip stok et­tiği bilinmemektedir. Bi´setten önce nasıl zahidane bir hayat ya­şamışsa, bi´setten sonra da aynı hayatı sürdürmüştür. Helal ka­zancı biriktirip çoğaltmak için değil, aksine ahlaki yollara harca­mak, zayıflara yardım etmek için talep etmiştir. O, yoksullara yardım etmek için kazanmak peşine düşmüştür. Malını çoğalt­mak istemesi, onu başkalarıyla paylaşmak amacına dayanmak­tadır. Kendi şahsına ve aile efradına örfi Ölçüyü geçmeyecek ka­dar sarfederdi. Ne kendini muhtaç bırakır, ne de israf ederdi. He­lal olan az malı harama tercih ederdi. Kendisini helal ve temiz şeylerden yoksun bırakmazdı. Cenab-ı Allah´ın kendisim pey­gamber olarak insanlara göndermesinden sonra da bu halini de­vam ettirmişti.

Hz. Muhammed (sav)´in cahiliyet ortamında kendi selim fıtra-tıyla ulaştığı zahidliği, zühdün en yüksek derecesi idi. Kendisini irşad edip doğru yola iletecek Kur´an-ı Kerim´in nüzulünden Önce tuttuğu zahidlik yolunun yüceliğini anlamak için, tasavvuf! zühd konusunda bazı mutasavvıfların sözlerini nakledeceğiz. Örneğin, Ibn Ataullah el-Iskenderi, “Hikem” adlı eserinde şöyle demiştir:

“Zahidin dünyada iki alameti vardır. Bu alametlerden biri, ar­zu ve şehvet sebeplerinin yokluğunda, diğeri de söz konusu sebep­lerin varlığındadır. Mezkur sebepler varken kişi bu sebeplerden yüz çevirirse, bu onun zahidliğini gösterir. Mezkur sebeplerin yokluğunda kişinin bu sebepler hususunda rahatlık duyması, o kişinin zahidliğine alamet olur. Kişinin elinde mevcut bulunan nimetleri başkalarına vererek onları kendi nefsine tercih etmesi, elde mevcut bulunan nimetlere şükürdür. Kişinin nimetlerden yoksun kalması durumunda rahatlık hissetmesi de yoksulluğa karşı bir şükürdür.”

Bi´setten önce Peygamber efendimizin zahidliği nimetlerin mevcudiyeti esnasında kişinin başkalarını kendi nefsine tercih edişinden de, nimetlerin yokluğu amnda kişinin rahat etmesi gibi bir zahidlikten de yüce bir zahidliktir. Çünkü o, lezzetlerin sebep­lerini elde etmek için çalışan bir kimsenin zahidliğini gösteriyor­du. Bu lezzetlerin sebeplerini elde ettiğinde onları kendine tahsis etmiyor, aksine bu hususta başkalarını kendi nefsine tercih edi­yordu. Onun için nimetlerin yokluğu anında gösterilen zahidlik, söz konusu değildi. Çünkü o, nimetlerin varlığını ve yokluğunu beklemiyordu. Başkalarına harcamak, yoksullara vermek ve ken­dinden başkalarım yararlandırmak için nimet elde etmeye çalışı­yordu. Onun zahidliği, daha Önce de işaret ettiğimiz gibi, nimetle­ri elde etmeye çalışan kimsenin gösterdiği olumlu bir zahidlikti. Onun zahidliği, Hind felsefesinden esinlenerek elde edilen mah­rumiyet zahidliği değildi. Bu zahidlik başkaları için çalışıp kaza­nan kimsenin zahidliğiydi. Kazandıklarının çok az bir kısmını, hayatını sürdürebilmek ve başkalarının yararına olan çalışmala­rını devam ettirebilmek için kendi şahsına ayırıyordu.

İmam Ahmed (r.a) zahidliği birkaç mertebeye ayırmıştır:

1- Haramı terketmek.

2- Helalin fazlasını da terketmek. Hatta helalin bir kısmına karşı nefsi frenlemek. Bu mertebedeki zahidliğe sahip olan bir kimse, nefsini helalin bir kısmından uzak tutar. Ama bu helalleri haram saymaz. İleride helalin bir kısmını bulamayacağı ve muh-rumiyete düşeceği ihtimaline karşı nefsini idmanlı kılar. Bu da nefsin süslenip terbiye edilmesidir.

3- Zahidliğin en yüksek mertebesi, kişinin kendi nefsini dünya ile meşgul ederek Allah´ı zikretmekten gafil kalmamasıdır. Bu, arif kimselerin zahidliğidir.

Hz. Muhammed (sav)´in bi´setten önceki zahidliği, bu yüksek mertebeden daha da yüksekti. Çünkü o yaptığı her işte, yerine ge­tirdiği her ibadette, düşündüğü her şeyde Allah´] sürekli zikret­mekle meşguldü. Kendi nefsi için değil, başkalarının yararına ka­zanç sağlamak maksadıyla çalışırdı. O, yaşantısının bütün aşamalarında ibadet eden bir kimseydi. Sırf Allah rızası için çalışıp çabalardı. Nefsin zikrullah ile meşgul alması, ariflerin zühdüdür. Muhammed (sav)´in zahidliği ise bunun çok daha üstündeydi.

Peygamberimizin Bi´setten Sonraki Zahitliği

Peygamber efendimizin bi´setten sonraki zahidliği, bi´setten ön­ceki zahidliğinin bir uzantısından ibaretti. Ancak bi´setten sonra zahidliği, daha muazzam ve daha yüce bir surete bürünmüştü. Çünkü o, risaletin yükünü omuzlamış, bu nedenle de zahidliği baş­ka bir anlam kazanmıştı. O, güç bakımından daha büyük bir üs­tünlüğe sahip olduğu halde yine de zahidliği elden bırakmamıştı. Onun zahidliği, bütün mu minler tarafından biliniyor ve bu konu­da örnek alınıyordu. O´nun zahidliği, manastırlara kapanan ra­hiplerin zahidliğine benzemiyordu. Aksine o, hayatın bütün alan­larında çalışıp uğraş veriyor ve bu ruhu mü´minlere aşılıyor, onları böyle bir zahidliğe davet ediyordu.

Belki de onun zahidliğinin en muazzam görüntüsü, Davud ve Süleyman peygamberler gibi Hükümdar-Peygamber olmayı red-detmesiydi. İbn Abbas´ın rivayetine göre Cenab-ı Allah, peygam­berine Cebrail´le birlikte bir meleği göndermişti. Melek, Hz. Pey-gamber´e şöyle demişti: “Doğrusu yüce Allah Kul-Peygamber ol­makla Hükümdar-Peygamber olmak arasında seçitn yapman için sana hak tanıdı” Meleğin bu sözlerine cevap olarak Peygamber efendimiz şöyle demişti: “Hayır, ben Kul-Peygamber olacağım.” Bu hadisi Buhari rivayet etmiştir.

Kur´an-ı Kerim,insanları haramdan uzak durmaya davet et­mektedir. Allahü Teala, Muhammed ümmetinin tümünü haram­lardan men etmiştir. Ancak bu konudaki hitaplar, başlangıçta Peygamber efendimize yöneltilmiştir. İbn Kesir´in “el-Bidaye ve´n-Nihaye” adlı eserinde konuyla ilgili olarak şöyle denilmektedir:

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlardan bazı zümrelere, kendilerini denemek için verdiğimiz dünya hayatının süsüne göz­lerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.” (Ta-Ha: 131)

“Nefsini, sabah akşam, rızasını isteyerek Rablerine yalvaran­larla beraber tut. Gözlerin dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan başka yana sapmasın. Kalbini bizi anmaktan alıkoyup nefsinin arzusuna uyan ve işi, hep aşırılık olan kişiye itaat etme. ” (Kehf: 28)

“Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimseden yüz çevir. İşte onların erişebilecekleri bilgi (sı­nırı) budur.” (Necm: 29-30)

“Andolsun, sana ikişerlerden yedi ve bu büyük Kur´anı verdik. Onlardan bazı çiftlere (sınıflara) verdiğimiz dünyalığa gözlerini dikme ve (sana inanmadıkları için) onlara üzülme. Müminlere kanatlarını indir (onlara karşı mütevazı, şefkatli davran.)” (Hicr: 87-88) [1]

Bu ayet-i kelimelerdeki hitapların tümü Peygamber efendimi­ze olmakla birlikte, hakikatte mü´minlerin hepsine yöneliktir. Bu da iki hususa işaret etmektedir:

1- Haramdan sakınmak. Bu, avam tabakasının zahidliğidir. Bu nedenle insanların tümünün bu şekilde zahidlik göstermeleri is­tenmiştir.

2- Haramdan sakınmak, sırf maddi ve reel sakınmakla müm­kün olmaz. Manen de haramdan sakınmak ve sebeplerinden uzak durmak gerekir. Bu nedenle ayet-i kerimedeki yasak, nefsi sebep­lere yönelik olmuştur. Şanı yüce ve kelimeleri yüksek olan Allah şöyle buyurmuştur:

“Onlardan bazı zümrelere, kendilerini denemek için verdiği­miz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme.” (Ta-Ha: 131)

Bu ayet-i kerimede, şehvetlerden uzaklaşıp noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah´a yönelen kimselere çağrıda bulunul­makta, şehvetlerle içice yaşayan kimselerden uzak durmaları tavsiye edilmektedir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Nefsini, sabah akşam, rızasını isteyerek Rablerine yalvaran­larla beraber tut.” (Kehf: 28)

Sabah akşam Rablerine yönelen kimselerin yaşantısı, insanın nefsini terbiye eder. insanda haramlardan uzak durup noksanlık­lardan münezzeh olan yüce Allah´a yönelme duygularını yeşertir.

Muhammed (sav)´in serveti arttıkça ve iktidarı genişleyip so­rumlulukları çoğaldıkça, musibet ve sıkıntılarla içice oldukça za-hidliğinin daha da arttığını görmekteyiz. Çünkü o savaşlara ve bunun getirdiği sıkıntılara katlanmanın, nefsi terbiye etmek ve lezzetleri terke yöneltmekle mümkün olabileceğini anlamıştı. O, ümmetini tahammüle ve sıkıntılara katlanmaya, sadece diliyle değil, .yaşantısı ve tavırlarıyla da davet ediyordu. Yaşantı ve tavır­larla yapılan davet, dil ile yapılan davetten daha etkili olur. Örne­ğin ipek ve ibrişimlerden yapılma elbiseler giyen bir kimsenin, in­sanları yırtık pırtık elbiseler giymeye davet etmesi doğru olmaz. Çünkü böyle bir kimsenin durumu, yaptığı davet ile çelişmekte­dir. Dolayısıyla sözüne kulak verilmez ve tavsiyesine uyulmaz.

Hicretten önce Peygamber efendimiz zayıf mü´minlerin ihti­yaçlarını giderir, onları korurdu. Mü´minlerin anası Hatice´nin verdiği malla yaptığı ticaret neticesinde elde ettiği kazancı, zayıf mü´minler için harcardı. Çünkü zayıf mü´minler, Peygamber efendimize tabi olan ilk insanlardı. Müşrikler, zayıf kimselere, özellikle iman etmiş zayıf kimselere yemek vermekten kaçınıyor, onlara azap ve işkencenin en şiddetlisini çektiriyorlardı. Onları horlayıp tahkir ediyorlardı. Peygamber efendimiz de çeşitli bağış­larla onlara destek oluyor, sabır talebinde bulunmalarını tavsiye ediyordu. Allah´ın izniyle yakında genişliğe kavuşacaklarını bil­diriyordu. Sıkıntıya düşen bir mü´min gördüğünde, ona destek ol­maktan asla kaçınmıyordu. İslam davetinin icablarını yerine ge­tirmek amacıyla yaşayabilmesine yetecek en az miktardaki malla yetiniyordu.

Medine´ye hicret ettikten sonra, İslamiyet´in neşri ile meşgul olmaya başlayınca, geçim vasıtası olan ticaretten elini çekmek zo­runda kaldı. Tarihi kronolojiden açıkça anlaşıldığına göre o, tica­reti daha hicretten önce bırakmıştı. Belki de mü´minlerin anası Hatice´nin vefatından sonra ticari faaliyetlerini durdurmuştu. Geçimini Beytü´l-Mal´dan temin ediyordu. Çünkü kamu yararına çalışan ilk ve en yüksek görevli kendisiydi. İslami anlamdaki ge­nel velayet gereğince, ganimetlerin beşte birini harcama yetkisi­ne sahipti. Nitekim Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor:

“Eğer Allah´a ve (hak ile batılın) ayrılma gününde, o iki toplu­luğun karşılaştığı (Bedir)gün(ün)de kulumuz (Muhammed)´e in­dirdiğimiz (ayetler)e inanmışsanız, bilin ki, ganimet aldığınız şeylerin beşte biri Allah´a, Resulüne ve (Allah´ın Resulü ile) akra­balığı bulunan(lar)a, yetimlere, yoksullara ve yolcu(lar)a aittir. Allah her şeye kadirdir.” (Enfal: 41)

Peygamber efendimizin nafakası Beytiı 1-MaI´dan, ya da gani­metlerden verilmeye başlanınca, o daha fazla çalışmaya başladı. Müslümanlar için daha fazla gayret sarfetmeye koyuldu, mal ve konforlu geçimden uzak durarak zahidane bir hayat yaşadı. Vü­cudunu ayakta tutacak ve yaşantısını sürdürecek lokmalara ihti­yacı olmasaydı, onları da yemez ve uzak dururdu. Peygamber efendimiz hasır üzerinde uyurdu. Öyle ki hasır, onun mübarek vü­cudunda iz yapardı. Rivayete göre Ibn Mes´ud şöyle demiştir:

“Resulüllah (sav) efendimiz bir hasırın üzerine uzanıp uyu­muştu. Hasır, cildinde iz bırakmıştı. Ben de, hasır izinin gö­rüldüğü yerlerini ovalamaya başladım ve: “izin ver, senin için bir sergi serelim de, üzerinde uyumakta olduğun bu hasır vücudunu incitmesin” dedim. Peygamber efendimiz cevaben şöyle buyurdu: “Benimle dünyanın durumu, bir ağacın gölgesi altında oturup is­tirahata çekilen bir süvariye benzer. Istirahatini tamamladıktan sonra çekip yoluna gider ve o ağacı terkeder .”

Peygamber efendimiz başını hurma lifinden yapılan bir yastı­ğın üzerine koyup yatardı. Onu bu halde gören Hattab oğlu Ömer (r.a) ağlamaya başlamıştı. Zahid Peygamber ona: “Niçin ağlıyor­sun ” diye sorunca, Ömer şöyle demişti: “Nasıl ağlamayayım ki Kisra ve Kayser, dünyanın debdebeli hayatı içinde yaşıyorlar. Oy­sa sen bu kaidesini” Muhammed (sav), ona şu cevabı vermişti: “Ey Ömer! Dünyanın onlara, ahiretin de bize olmasını istemez misin ” Ömer: “Evet, isterim” diye cevap verince Peygamber efen­dimiz de: “işte bu böyle olacaktır.” dedi.

——————————————————————————–

[1] İbn Kesir, el-Bidaye Ve´n-Nihaye, c. 6, s. 48.

Zahidin Azığı

Buharı ve Müslim´in “Sahih”lerinde rivayet olunduğuna göre, Peygamber (sav) efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Allah´ım, Muhammed ailesinin rızkını yetecek kadar kıl.” Bu, Muhammed (sav)´in Rabbine yaptığı bir duasıdır. Bileme­yiz, bu dua Muhammed ailesinin rızkının bollaştırılması için mi, yoksa kendilerine geçimlerini sürdürebilmelerine yetecek derece­de az miktarda rızık verilmesi için mi yapılmıştır Veya kendileri­ne verilecek olan az miktardaki rızka Muhammed ailesinin sabır, rıza ve kanaat ile tahammül etmeleri için mi yapılmıştır Buna cevaben şöyle denilir: Bu duaya her iki yönüyle de icabet edilmiştir. Yani kendilerine yetecek miktarda rızık verilmiştir. Ayrıca Muhammed ailesi, onun temiz zevceleriyle bu aileye mensub bu­lunan kimseler rıza ve sabır ile Cenab-ı Allah´ın huzuruna çıkmış­lar, dünyadayken de Rablerinin verdiği nimetlere karşı zahidlik göstermişlerdir. Tahammül edilebilecek kadar tahammül göster­miş ve sabredilebilecek hususlarda sabretmişlerdir. Çünkü onlar başkalarına örnek teşkil etmişlerdir. Bu aileye mensup fertler mala karşı tamah göstermemiş ve Allah´ın bu aileye bahşetmiş ol­duğu nimetlere karşı zahidlik göstermişlerdir.

İmam Ahmed bin Hanbel, Ebu Hureyre´nin şöyle dediğini ri­vayet etmiştir: “Peygamber (sav) ile ailesi, Peygamber efendimi­zin yaşadığı süre içinde üç gün peşpeşe buğday ekmeğine doyma­mıştır.” Yani Peygamber efendimiz, üç gün peşpeşe buğday ekme­ği yememiştir. Aksine o çoğunlukla, arpa ekmeği yemiştir. O, ek­mekle birlikte hurma da yerdi. Mü´minlerin anası Aişe şöyle de-miştir:”A/urete irtihal edinceye kadar, Muhammed´in ailesi ek­meğe doymamıştır. Onun sofrasından ekmek kırıntıları da kaldı­rılmamıştır” Bu rivayetten anlaşıldığına göre, Muhammed (sav)´in sofrasına, artmayacak kadar ekmek getirilir ve bu ekme­ğin tamamı tüketilirdi. Geriye ekmek kırıntıları bırakılmazdı. Peygamber efendimizin evinde yapılan ekmeğin unu elenmezdi. Un, kepeğiyle birlikte yoğurularak ekmek yapılırdı. Hz. Ebu Be­kir´in kızı Aişe şöyle demiştir: “Muhammed´i hak ile gönderen Al­lah´a andolsun ki, peygamber olarak gönderilişinden ahirete irti­hal edinceye kadar geçen ömrü boyunca Muhammed, ne elek gör­müş, ne de elenmiş undan yapılan ekmek yemiştir.

Hz. Muhammed´in ailesi, her zaman ekmeği katıkla yemezdi. Aksine çoğu zaman katıksız ekmek yerlerdi. Mü´minlerin anası Aişe (ra), Buhari ile Müslim´in Urve bin Zübeyr´den yapmış olduk­ları bir rivayette şöyle demektedir:

“Biz Muhammed ailesi, üzerimizden bir aylık bir zaman geçer, fakat yine de evimizde yemek yapmak için ateş yakmazdık. Ancak şu iki siyah şey (hurma ve su) ile geçinirdik. Yalnız etrafımızda Ensar´dan bazı kimselerin evleri vardı. Bu evlerde oturan kimse­ler, koyunlarının sütünü sağıp Resulüllah´a gönderirlerdi. O da kendisine gönderilen bu sütten içer ve bir kısmını da bize içirirdi.”

Görülüyor ki Cenabri Allah, şerefli elçisi Muhammed (sav)´in duasına icabet ederek kendisinin ve ailesinin rızkını, yaşamlarını sürdürmeye yetecek miktarda vermiştir. Böylece onun müslü-manlara ve yoksul kimselere Örnek olmasını istemiştir. Yoksul müslümanlarm kalplerinin yanıp tutuşmaması ve bol rızka sahip olamadıklarından dolayı üzüntüye kapılmaması için Cenab-ı Al­lah, peygamber ailesine az miktarda rızık tahsis etmiştir.

Ama şunu da hatırda tutmak gerekir ki, Peygamber efendimiz, kendi nefsini hiç bir meyve türünden veya güzel yemekten yoksun bırakmamıştır. O, helal olan şeylerin hepsini kabul etmiş, ama az miktarıyla yetinmiştir. Nefsini heva, heves ve lezzetlerden uzak tutmuştur. İradesini aklın otoritesiyle birlikte kendi nefsine ha­kim kılmıştır. Nefsini heva ve şehvetlerin emrine vermemiş, aksi­ne heva ve heveslere bir efendi kılmıştır. Nefsi, heveslerine mahkûm değil, hakim durumda olmuştur.

Peygamber efendimiz kendi nefsine tatbik ettiği bu zühdü, in­sanlara tavsiye etmemiştir. Çünkü onlar bu derecedeki bir zahid-liğe güç yetiremezlerdi. Aynı zamanda o, insanlara güçlerinin yet­meyeceği bir iş yapmamalarını emreden bir insandı. Nefislerine karşı haksızlık yapmamalarını tavsiye ederken şöyle diyordu: “Doğrusu bu dini zorlaştıran bir kimse, mutlaka mağlup olur. Öy­le ise siz kolaylaştırın ve yaklaştırın.”

Peygamber efendimiz kendi nefsine zühdü tatbik ederdi. An­cak bir fakirin kendi fakirliğiyle ve bir yoksulun kendi yoksullu-ğuyla yanıp tutuşmaması için bu zahidliğini herkese tavsiye et­mezdi.

Ebu Davud´un “Sünen”inde rivayet olunduğuna göre, adamın biri Resulüllah´m müezzini Bilal (ra)´a; “Bana Resulüllah (sav)´in infakını anlat” demiş, Bilal da ona şöyle cevap vermişti: “Cenab-ı Allah´ın onu, risalede görevlendirmesinden ahirete irti-hal etmesine kadar geçen zaman içinde onun yaptığı infaklardan hep haberdar olurdum. Müslümanın biri ona geldiğinde Peygam­ber efendimiz onun yoksul ve muhtaç olduğunu görürse, bana emir verirdi. Ben de gider onun için giyecek ve yiyecekler satın alırdım. Giyeceği giydirir, yiyeceği de yedirirdim. Nihayet günün birinde bu iş için müşriklerden biri karşıma çıktı ve bana:

“Benim yanımda bolca mal var, benden borç al” dedi. Ben de öy­le yaptım. Aradan bir müddet geçtikten sonra, günün birinde ab-dest aldım, sonra ezan okumak için ayağa kalktım. Bir de ne göre­yim, alacaklı olan o müşrik, beraberindeki birkaç tüccarla bana doğru geliyor. Beni görür görmez “Ey Habeşi!” diye bağırdı. Ben de ne istediğini sorunca, üzerime hücum etti ve ağır sözler söyledi: “ödeme gününe kaç gün var biliyor musun ” diye sorunca, az kal­dığını söyledim. O müşrik, sözünü şöyle sürdürdü:

“Ödeme gününe dört gün kaldı. O zaman sendeki hakkımı alı­rım. Ben o malları senin hatırına, ya da arkadaşın (Muham­met´in) hatırına vermedim. Aksine (Ödeyemediğin takdirde) ba­na köle olasın diye verdim. Odeyemeyesin de, tekrar eskisi gibi be­nim yanımda koyun çobanlığı yapaşın diye verdim!”

Bilal diyor ki: “Kalbim o kadar sıkışmıştı ki koşup ezan oku­dum ve sonra yatsı namazını kıldım. Namazdan sonra Resulül-lah (sav) evine gitmek üzere kalktı. Ben kendisinden izin alıp der­dimi anlatmak istedim. O da bana izin verdi. Kendisine şöyle de­dim:

“Ya Resulüllah, anam babam sana feda olsun. Sana anlatmış olduğum alacaklı müşrik bugün bana şöyle ve şöyle dedi. Benim yanımda ona ödeyecek hiçbir şey yok. Ama o beni rezil rüsvay ede­cektir. Bana izin ver de müslüman olmuş olan şu kabilelere gide­yim ve Cenab-ı Allah´ın bana rızık olarak vereceği şeyleri toplayıp şu müşrike olan borcumu ödeyeyim.”

Böyle dedikten sonra Resulüllah´ın yanından çıkıp evime gel­dim. Kılıcımı, mızrağımı, ayakkabılarımı alıp yatağımın ucuna, başımın yanına koydum. Yüzümü ufka yönelttim. Uykuya dalı­yor, sonra uyanıyordum. Bir adam gördüğümde uyur gibi yapı­yordum. Nihayet sabahın ilk şafağı attı. Ben de yola koyulmak is­tedim. Bir de baktım ki, adamın biri bana: “Ey Bilal, Resulüllah (sav)´a icabet et” diye sesleniyor. Bu ses üzerine ben de Resulül­lah´ın yanına koşup gittim. Birde ne göreyim: Üzerlerindeki yük-leriyle birlikte dört deve duruyor. Resulüllah´ın yanına vardım. izin istedim. Bana dedi ki: “Ey Bilal! Sana müjdeler olsun. Allah, sana borcunu ödeyecek mal gönderdi.” Ben de bu olay üzerine Al­lah´a hamd ettim. Resulüllah bana: “Şu yerde çöküp beklemekte olan dört deveye bakmayacak mısın ” diye sorunca: “Evet bakaca­ğım” diye cevap verdim. Bu develeri Resulüllah´a Fedek valisi he­diye etmişti. Develerin yüklerini indirdim. Sonra onları bir tarafa bağladım. Sabah namazını kıldıktan sonra Resulüllah´la birlikti Cennetü´l-Baki´ denen yere vardım. Elimi kulağıma koyarak şöy­le seslendim: ” Resulüllah´tan alacağı olan kim varsa gelsin!” Ben develerin üzerindeki mallarla alışveriş yaptım. Peygamber efen­dimizin borçlarını ödedim. Geriye iki, ya da ikibuçuk okka mal kaldı. Mescide döndüm^ Günün çoğu gitmişti. Resulüllah (sav) tek başına mescidde oturmaktaydı. Kendisine selam verdim. Ba­na “Allah sana ne yaptı1 ” diye sordu. Ben dedim ki, Ya Resulül­lah, Cenab-ı Allah, Resulü´nün üzerindeki borçların tamamının Ödenmesine hükmetti ve hiçbir borcu kalmadı.

Bunun üzerine: “Geriye bir şey kaldı mı ” diye sordu. Ben de iki dinar kaldığını söyleyince o: “Beni bu iki dinardan da kurtarma­ya ve rahatlatmaya bak. Sen bunları sarfedip beni rahatlatma-dıkça evime girmeyeceğim” dedi. Ama yanımıza hiç kimse gelme­di. Bu nedenle ertesi güne kadar Peygamber efendimiz mescidde bekledi. Nihayet günün sonunda iki süvari geldi. Ben koşup pa­zardan onlar için giyecek ve yiyecek satın aldım; giyecekleri giy­dirdim, yiyecekleri deyedirdim. Nihayet yatsı namazını kıldıktan sonra beni çağırdı ve dedi ki: “Ey Bilal! Allah sana ne yaptı ” Ben de : “Allah seni o iki dinardan da kurtarıp rahatlattı ya Resulül­lah!” cevabını verdim. Bunun üzerine tekbir getirip Allah´a ham-detti. Yanında iki dinar varken ölmekten korktuğu için o dinarla­rı sarfetmemi emretmişti. Sarfettiğimi duyunca sevincinden Al­lah´a hamdetti. Bu işleri tamamladıktan sonra kalkıp evine gitti. Ben de´peşine düştüm. Eşlerinin her birine ayrı ayrı uğrayarak se­lam verdi ve yatacağı odaya çekildi.

Bu uzun rivayeti nakletmemizin sebebi, bunun her şeyden ön­ce Peygamber efendimizin zahidliğine işaret etmesidir. O mutlak zahid bir insan olup evinde asla bir şey saklayıp biriktirmezdi. ikinci olarak bu rivayet Peygamber efendimizin, sahabilerinden yoksul olan kimselerin yüklerini omuzladığına işaret etmektedir. Muhtaçlığın zilletini onlardan uzaklaştıracak kadar yardım eder ve onları bir tür esaret olan borç bağından kurtarırdı. Üçüncü ola­rak da bu rivayet, Peygamber efendimizin yanında yoksula vere­cek bir şeyi bulunmadığı zaman ihtiyaç sahiplerine, kendisi adına borçlanmalarını emrettiğine işaret etmektedir. Tirmizi bu konu­da şöyle bir haber nakletmektedir: “Adamın biri Peygamber efen­dimizin yanına gelmiş, ondan bir şeyler istemişti. Peygamber efendimiz ona: “Yanımda sana verecek bir şeyim yoktur. Ancak git benim adıma bir şeyler satın al. Bir borç geldiği zaman onu (se­nin yerine) öderim.” demişti. Onun böyle dediğini gören Hattab oğlu Ömer şöyle demişti: “Ya Resulüllah, yapamayacağın şeyle Cenab-ı Allah seni yükümlü kılmamıştır!” Hz. Ömer´in bu sözün­den Peygamber efendimiz hoşlanmamış ve orada bulunan En-sar´dan biri şöyle demişti: “Ya Resulüllah! Allah yolunda malını harca. Arşın sahibinden, malını azaltacak diye korkma!” Adamın bu sözleri karşısında Peygamber efendimiz tebessüm buyurmuş-lar-dır.

Peygamber efendimizin başından geçen olaylar, çoğu zaman zevcelerinin başından da geçer, onlar bu hadiselere sabırla rıza gösterirlerdi. Rivayete göre Ensar´dan bir kadın, mü´minlerin an­nesi Hz. Aişe´nin odasına girmiş ve Resulüllah´ın yatağının üze­rinde bir aba görmüştü. Aceleyle oradan çıkıp evine gitmiş ve Pey­gamber efendimize yün bir yatak göndermişti. Odaya giren Resu­lüllah, içerideki yün yatağı görünce: “Bu da ne, eyAişeV diye sor­muş, Aişe´den şu cevabı almıştı:

“Ya Resulüllah, Ensar´dan falan kadın odama girdi ve senin yatağını gördü. Gidip sana şu yatağı gönderdi”

Peygamber efendimiz: “Onu geri ver” dedi. Aişe diyor ki: “Ben onu geri vermedim. Böyle güzel bir yatağın evimde kalmasını iste­dim. Nihayet Peygamber efendimiz bu emrini üç kez tekrarladı ve sonra şöyle dedi: “Ey Aişe o yatağı geri ver. Allah´a andolsun ki, eğer ben istemiş olsaydım Cenab-ı Allah benimle birlikte altın ve gümüş dağlarını (su gibi) akıtırdı”

Peygamber efendimiz çabuk bozulacak bir şeyi ertesi güne sak-lamazdı. İmam Ahmed bin Hanbel´in rivayetine göre, Peygamber efendimize hediye olarak, iki kuş takdim edilmişti. Bunları hiz­metçisi Enes´e verdi. Enes de onlardan birini yemiş, diğerini bı­rakmıştı. Ertesi gün Enes, kalan kuşu getirdiğinde, Peygamber efendimiz ona: “Ertesi güne bir şey bırakmaktan seni men etme­miş miydim ” demişti.

Cenab-ı Allah, Nadir oğulları hurmalığını ganimet olarak Pey­gamber efendimize verdiğinde o, bundan kendi ailesine yetecek kadar hurmayı ayırmış, geri kalan at, deve ve silahları savaş maksadıyla Beytü´l-Mal´e sarfetmişti. Peygamber efendimiz altın ve gümüş gibi şeyler saklayıp biriktirmezdi. Ölüm döşeğindeyken yanında fazla bir malı yoktu. Sadece altı, ya da yedi dinarı vardı. Onlardan da kurtulmak için ailesine emir verdi ve onları sarfet-tirdi. Rivayete göre Peygamber efendimiz ölüm döşeğindeyken yanında küçücük bir altın parçası vardı. Onu da sadaka olarak verdi ve dünyadan malsız olarak ayrıldı. Bunun için Peygamber efendimiz:

” Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız” buyurmuş­tur.

Peygamber efendimizin aile efradı ve eşleri de, onun tahammül ettiği şeylere tahammül ederler ve onun çektiği sıkıntılara katla­nırlardı. Çünkü onlar, onun aile efradı idiler. Onlara gelen geniş­lik, Peygamber efendimize de gelirdi. Kötülüklerin yolunu tıka­mak için onlar da Peygamber efendimizin katlandığı sıkıntılara tahammül edip katlanırlardı.

Ama bir rivayette nakledildiğine göre, bir defasında hanımları, Peygamber efendimizden, yanında bulunmayan şeyler istemiş­ler, Peygamberimiz de onların bu istekleri karşısında sıkılmış, bir ay boyunca onlardan ayrılıp yanlarına yaklaşmamaya yemin et­mişti. Kendi odasında oturup kalkmaya başlamıştı. Bu esnada Hz. Ömer onun yanına varmış, bir hasırın üzerinde yatmakta ol­duğunu görmüştü. Hasır, onun mübarek vücudunda iz bırakmış–ti. Bu manzarayı gören Ömer´in gözlerinden yaşlar boşanmaya başlamıştı. Peygamber efendimiz, neyin var ey Ömer diye sorun­ca, Ömer şöyle demişti: “Sen Allah´ın yaratıkları içinde en seçkin kulusun, oysa Kisra ile Kayser rahat ve konfor içinde yaşamakta­dırlar!” Ömer´in bu sözleri üzerine Peygamber efendimizin yüzü kızarmış ve Öfkesinden kalkıp oturmuş, şöyle demişti: “Benim Al­lah´ın seçkin kulu olduğumdan şüphen mi var ey Hattab oğlu ! Se­nin sözünü ettiğin o kimselere, dünyada nimetler peşin verilmiş­tir. Dünyanın onlara, ahiretin bize olmasını istemez misin ”

Peygamber efendimizin bir ay süreyle zevcelerini kendine ha­ram kılması nedeniyle Cenab-ı Allah onu kınayarak şöyle bu­yurmuştu:

“Ey Peygamber, eşlerinin rızasını arayarak Allah´ın sana helâl kıldığı şeyi, niçin sen kendine haram ediyorsun Allah çok bağış­layan, çok esirgeyendir. Allah size, yeminlerinizi (keffaretle) çöz­meyi meşru kılmıştır. Allah sizin sahibinizdir. O (size uygun ola­nı) bilendir. (Her şeyi) hikmetle yönetendir. Peygamber, eşlerin­den birine gizli bir söz söylemişti. (Bal şerbetini içmeyeceğini zev­celerinden birine söylemişti). Fakat eşi, o sözü (gizli tutmadı, baş­kasına) haber verip Allah da onun bu davranışını o (Peygamber´i)ne açıklayınca (Peygamber, hanımına) bu (söyledikleri)nin bir kısmını bildirmiş (şunları şunları filana söyledin demiş), bir kısmından da vazgeçmişti. (Peygamber) bunu ona haber verince eşi: ´Bunu sana kim söyledi ´ dedi. (Peygamber); ´Her şeyi bilen, haber alan (Allah) bana söyledi´ dedi. Eğer ikiniz Allah´a tevbe ederseniz, kalbiniz gerçekten (tevbeyi gerektiren bir duruma) yö­nelmişti. (Tevbe etmeniz gerekir). Ve eğer Peygamber´e karşı birbi­rinize arka olursanız (bilin ki) onun dostu ve yardımcısı Allah, Cibril ve mü´minlerin iyileridir. Bunun ardından melekler de ona arkadır. O sizi boşarsa belki de Rabbi ona, (sizin yerinize) sizden daha hayırlı, kendisini Allah´a teslim eden, inanan, gönülden ita­at eden, tevbe eden, ibadet eden (oruç tutarak dünya lezzetlerinden geçip mana alemlerine) seyahat eden dul ve bakire eşler verir.”

(Tahrim: 1-5)

Peygamber efendimizin zevceleri, Hz. Muhammed´in kendile­rini de kendi nefsine tatbik ettiği zahidane yaşantıya göre yaşa­makla yükümlü tutmasından şikayetçi olmuşlardı. Bu her ne ka­dar Peygamber efendimize göre kolay bir şey olsa da, her iki du­rumda da o, Rabbine şöyle dua etmişti: “Muhammed ailesinin rız­kı, yaşamalarına yetecek kadar olsun., lüks hayata göre olmasın .”

Bu nedenle Peygamber efendimiz zevcelerini denemek ve ter­biye etmek için bir ay süreyle onlara yaklaşmamaya yemin etmiş­ti. Onları sevdiğinden dolayı da bu yemini yapmış olabilirdi. Ye­min ettiği bir aylık süre geçtikten sonra yine onları açık bir dene­meden geçirmeden yanlarına yaklaşmadı. Bu deneme safhasında zevceleri, nzıklarının kendi yaşantılarına yetecek kadar olmasını ve helal yoldan elde edilmesini kabul ettiler. Peygamber efendi­miz yoksa onları uygun bir şekilde boşayacağını ifade buyurmuş­tu. Bu denemesi, Cenab-ı Allah´ın açık bir emri üzerine yapılmıştı. Çünkü noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah kendisine şöy­le buyurmuştu:

“Ey Peygamber, eşlerine söyle: ´Eğer siz, dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız gelin size müt´a (boşanma bedeli) vere­yim ve sizi güzellikle salayım. Eğer siz, Allah´ı ve ahiret yurdunu istiyorsanız, (biliniz ki) Allah, sizden güzel hareket edenlere bü­yük bir mükafat hazırlamıştır.´ Ey Peygamber´in kadınları! Siz­den kim açık bir edepsizlik yaparsa onun için azap iki kat yapılır. Bu Allah´a göre kolaydır. Fakat sizden kim Allah´a ve Resulü´ne itaate devam eder ve yararlı iş yaparsa, ona da mükafatını iki kez veririz ve (cennette) onun için bol bir rızık hazırlamışızdır. Ey Pey­gamber kadınları, siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah´ın buyruğuna karşı gelmekten) korunuyorusanız, sö­zü yumuşak (tatlı bir eda ile) söylemeyin ki, kalbinde hastalık bu­lunan kimse tamah etmesin; güzel, (kuşkudan uzak bir biçimde) söz söyleyin. Evlerinizde oturun, ilk cahiliye (çağı kadınlarının açılıp saçılması gibi açılıp saçılarak (kırıta kırıta) yürümeyin. Namazı kılın, zekatı verin, Allah´a ve Resulü´ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt (ey Peygamberin ev halkı), Allah sizden, kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. Sizin evlerinizde okunan Allah ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah latif, haber alan­dır” (Ahzab: 28-34)

Resulüllah Muhammed (sav) Rabbinin emrini yerini getirdi. Zevcelerim sınavdan geçirdi. Sınava, zevceleri arasında en çok sevdiği Hz Aişe ile başladı. Ona şöyle dedi: “Sana birşey anlataca­ğım ama annenle babana danışmadan, onların görüşlerini alma­dan kararını verme.” Böyle dedikten sonra, yukarıdaki ayet-i ke­rimeleri okudu. Aişe ona şöyle dedi: “Bana anlattığın bu iş için mi annemle babama danışacak ve onların görüşlerini alacağım ! Şüphesiz ben Allah´ı, Resulünü ve ahiret yurdunu tercih ediyo­rum.”Peygamber efendimizin diğer zevceleri de Aişe gibi konuş­tular. Böylece Peygamber efendimizin zahidane hayatını tercih ettiler ve bu sebeple de peygamberlerin sonuncusu, zahidlerin efendisi Muhammed (sav)´e layık eşler oldular.

Sabırlı ve Sabrı Öğütleyici Peygamber

Hz. Muhammed (sav)´in yaşantısı, ondaki sabır özelliğinin art­masını sağladı. İlk gençlik dönemindeki yaşantısı da sabrının ge­lişmesinde ve erdemlerinin artmasında rol oynamıştır. Rezillikle­rin işlendiği ve kötülüklerin çokça irtikab edildiği bir ortamda o, faziletlere tutunmuş, işlenen kötülüklere karşı sabır ve nefis ha­kimiyeti ile mukavemet etmişti. Mekke´de egemen olan heves ve şehvetlerden ancak bu sayede uzak durmuştu. Bu kötülüklere karşı ancak, nefsinde şehvet saiklerini kökten söküp atan kimse­ler direnebilirlerdi. Şeytanın dürtülerine ve heveslerin tabiiyeti­ne karşı başkaldıran kimseler karşı gelebilirlerdi. Şüphesiz nefse hakimiyet, sabrın en güçlü görüntülerindendir. Hz. Muhammed (sav)´in yaşantısına bakan kimse, onun doğumundan gençlik ya­şına ve olgun bir insan olarak şahsiyetinin tekamül ettiği çağa va­rıncaya kadar tek bir ahlak ve tek bir inanç üzerinde sebat ettiğini görür. Etrafındaki bütün şeyler sarsıntı geçirdiği halde, o asla sarsıntı geçirmemişti. Bunu ancak çok sabırlı ve metin kimseler başarabilirler.

Çokluk onu aldatmıyor, yokluk onu rahatsız etmiyordu. Mal çokluğuyla övünmek, onu putları kutsama tarafına yöneltmiyor­du. Güçlüleri taklit etme duygusu, onu bir puta secde etme yoluna götürmüyordu. Aksine o, putlara karşı hak inancını savunuyor, toplumda ve hayatının bütün aşamalarında akidesini savunuyor­du. Günaha girmeden ve kafirlerin işledikleri kötülüklere razı ol­madan inancını haykırıyordu. Tabii ki bütün bu işleri yapmak için nefis hakimiyetine, sağlam fikir ve düşünceye, engin bir sabıra ih­tiyaç vardır. Kişinin kalbinin derinliklerinde yer eden, gönlünün her tarafına işleyen bir sabra ihtiyaç vardı.

insanda uçsuz bucaksız bir sabır ummanı olmalıdır ki, bu gibi büyük işleri başarabilsin. Bunu da ancak sabırlı, başkalarına sab­rı tavsiye edici, olaylara sabırla galebe çalan ve düşmanlara karşı da paniğe kapılmadan direnen kimseler başarabilirler. Çünkü sabır birkaç kısma ayrılır. Bu kısımlardan her biri kendi konusu­na göre değişir. Sabırlı kimselerin karşılaştıkları darbeler, sabrın çeşitlerini gösterirler:

1- Kişinin başına gelen musibetlere karşı sabretmesi. Örneğin fakirlik musibetiyle karşılaşan kimsenin kalbi, bu musibetten do­layı yanıp tutuşmamahdır. Zillet göstermemelidir. İhtiyaç zille­tinden dolayı boyun eğmemen, aksine sabretmeli, çalışıp çabala­mak ve metanetle uğraş vermeli, çalışmasına ara vermemelidir ki, yoksulluk denen şey, onun nefsine zillet duygusunu sokmasın, ya da yoksuluk nefsindeki ışıkları söndürmesin. Böyle bir sabır Peygamber efendimizde vardı. O ihtiyaç nedeniyle asla zillet gös­termemiş, hatta yemek sofrası kurulduğunda sofraya elini ilk uzatan şahıs olmamıştır. Amcası Ebu Talib´in evindeki çocuklarla birlikte sofraya oturduğunda onlarla yemekten mahrum kalaca­ğını bilse bile, onlarla yemek yarışı içine girmemiştir.

2- Heveslere ve şehvetlere karşı zahidane bir hayat yaşayıp sa­bırlı olmak. Fasid hatıraları zihinden silip atmak, Putperest kimselerin özendikleri şeylere karşı direnmek. Mesela Şaibe, Vasile ve Ham [1] gibi helal olan şeyleri haram kılmak ve boğulan, uçurum­dan yuvarlanıp ölen, boynuzlanarak öldürülen hayvanların etleri­ni helal saymak; içki içmek, kumar oynamak, fal okları çekmek gi­bi çirkin şeyleri helal saymak karşısında mukavemette bulunmak. Evet bütün bu şeylere Hz. Muhammed (sav) henüz peygamberlikle görevlendirilmeden önce mukavemette bulunmuştur. Çünkü o, nefsini sabır zırhıyla sağlamlaştırmış, Cenab-ı Allah´ın kendisine verdiği dayanma gücüyle takviye etmişti.

3- Sabrın üçüncü kısmı, başa gelen musibetlere ve felaketlere karşı dayanmaktır. Muhammed (sav) efendimiz, sabırlı ve şükre-dici bir kuldu. Mümeyyiz olarak hayatta ilk karşılaştığı musibet, annesinin vefatı olmuştu. Annesi vefat edince onu koruyup besle­yen Habeşli cariye onu alıp dedesi Abdülmuttalib´in yanına götür­müştü. Fakat çok geçmeden dedesini de kaybetmişti. Artık aklı ye­ten bir çocuk yaşma varmıştı. Amcası Ebu Talib´in evine geçti. Fa­kat Ebu Talib dar gelirli, üstelik çoluk çocuğu kalabalık olan bir kimseydi. Muhammed, kalabalık bir evde nasıl sabredeceğini öğ­renmişti. Sofra kurulduğunda diğer çocuklarla birlikte yarışa gi­rip elini yemek tabaklarına uzatmazdı.

Daha sonra Peygamber efendimiz koyun otlatarak hayatın cil­velerine karşı sabretmiş, onun ardısıra da ticaretle uğraşıp rızık temin etme işine koyularak nasıl sabredeceğini öğrenmişti. Böyle­ce sabır onda zamanın musibet ve felaketlerine karşı dayanmasına yardımcı olan bir silah haline gelmişti. Artık metin ve sabırlı bir in­san olarak hayatın yüklerini tek başına omuzlamaya başlamıştı.

Musibetlere, yokluğa ve azlığa karşı tahammül etmeyi, sabırla mukabelede bulunmayı Öğrendiğine göre, servet kazanmayı ve onu nasıl kullanacağını da öğrenmişti. Çokça mal kazandığı za­man haddini aşmamış, çizgiyi geçmemişti. Mü´minlerin annesi Hatice ile evlendikten sonra, yaptığı ticaret neticesinde çok mal elde ettiği halde, nefsine hakim olmuş, sıkıntılı zamanlarında kötü­lüklere karşı sabrettiği gibi, bolluk zamanında da haddi aşmaya karşı nefsini frenlemişti. Yoklukta sabırsızlık göstermediği gibi, varlıkta da mütekebbirlik ve şımarıklık göstermemişti. Noksan­lıklardan münezzeh olan yüce Allah Kur´an-ı Kerim´de; mahru­miyette ümitsizliğe düşmeyen, varlıkta da azgınlık etmeyen kim­selerin gerçek sabırlı mü´minler olduğunu açıklayarak şöyle bu­yuruyor:

“Eğer biz insana, bizden bir rahmet tattırsak da sonra onu ken­disinden çekip alsak, hemen o, umutsuzluğa düşer, nankör olur. Ve eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra ona bir nimet tattı-rırsak, mutlaka: “Kötülükler benden gitti.” der, sevinir, övünür. Ancak sabredip iyi işler yapanlar böyle değildir, işte onlar için mağfiret ve büyük mükafat vardır. ” (Hud: 9-11)

Böyle bir durumda sabretmek, tabii ki sabır çeşitlerinin en kıy­metlisi ve en önemlisidir. Çünkü böyle bir sabır, ancak zorluklara karşı göğüs germe gücüne sahip kılman büyük insanlarda görü­lür. Böyleleri, sevinçli zamanlarında taşkınlık göstermez ve had­lerini aşmaz, aksine sabırlı olurlar. Sıkıntılı zamanlarında da umutsuzluğa kapılıp isyan etmez ve zillete düşmezler.

İşte Hz. Muhammed (sav) risaletle görevlendirilmesinden önce de böyleydi. O, kainattaki en büyük risalet için hazırlanmıştı.

Allahü Teala, bu sabırlı Özelliğiyle Peygamber efendimizi tev-hid davetçisi olmaya hazırlıyordu. O kaba, katı, sert bir kavmin ortasında insanları tevhide çağıran ilahi bir elçi olacaktı. Böyle bir kavmin içinde davetçilik yapabilmek için kişinin sağlam bir azme sahip olması gerekirdi. Sağlam azim sahibi kimse, zorlu an­larda sabır gösterebilen bir kişi olmalıdır. İlahi risaleti ancak azim sahibi elçiler üstlenebilirler. Nitekim Cenab-ı Allah, çok sabreden ve musibetler karşısında tahammül gösteren Peygam­ber efendimize hitaben şöyle buyurmuştur:

“O halde sen de peygamberlerden azim (ve irade) sahiplerinin sabrettikleri gibi sabret. Onlar için acele etme; onlar, tehdit edil­dikleri azabı gördükleri gün, sanki gündüzün sadece bir saati ka­dar (dünyada) kalmış gibi olurlar. (Bu), bir tebliğdir. Yoldan çık­mış topluluktan başkası helak edilir mi ” (Ahkaf: 35)

Bi´setten sonra da, Peygamber efendimizin olaylara yaklaşımı hep sabırla olmuştu. Müşriklerin vehimlerine karşı sabırlı davranmıştı. Onları hakka sabırla davet etmişti. Halbuki onlar batıl­da ısrar etmişlerdi. Beyinsizliklerine ve sefihçe davranışlarına karşı sabırla göğüs germişti. Sürekli eziyetlerine karşı sabırla karşılık vermişti. Kin ve taassup sahibi müşriklerin Peygamber efendimize reva gördüğü eziyetlere karşı Peygamber efendimiz, sabır ve tahammülle göğüs germişti. İslam´a davet yolunda çıkan engellere ve İslamiyet´in yayılmasına engel olan manialara sabır­la direnmişti. Bu nedenle Cenab-ı Allah, mü´minlerin en güçlü va­sıflarının sabır olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmuştur:

“Sabredenleri müjdele ki, onlara bir bela eriştiği zaman: “Biz Allah içiniz ve biz O´na döneceğiz” derler,” (Bakara: 155-156)

Peygamber efendimiz gerçekten sabırlıydı. İnsanları sabra da­vet ederdi. Bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:

“Musibete uğrayan bir kimse; ´Biz Allah içiniz ve O´na dönece­ğiz, işte Rablerinin bağışı ve rahmeti hep onlaradır ve doğru yolu bulanlar onlardır” der; ´Allah´ım bu musibetimden dolayı ecrimi ver. Bu musibeti kaldırıp benim için daha hayırlı olan bir şey ver´ derse, Cenab-ı Allah onu o musibetine karşı korur ve o musibeti kaldırıp yerine kendisi için daha hayırlı olan bir durum yaratır.”

Güzel bir şekilde sabretmenin, yani kalb sükuneti ve taham­mül ile sebat edip bıkmadan, usanmadan zorluklara karşı muka­vemet etmenin faziletine gelince, bu, sahibine olağanüstü bir di­renme gücü kazandırır. Bö´yleleri sebeplerine tevessül edip çalışa­rak neticeyi Allah´a havale ederler. Sabırlı ve mütevekkil kimse, Cenab-ı Allah´a hakkıyla iman eder. O´nun kudretinin sonsuzlu­ğuna inanır; Cenab-ı Allah´ın gayret sahibi olduğuna inanır. Bu sebepledir ki, Peygamber efendimiz, musibete uğrayan kimsenin Allah´a dua etmesini, işini Rabbine havale etmesini tavsiye etmiş­tir, Allah, bu kimselere dayanma gücü verir. İbn Kayyım, nefsi te­vekkül ve sabra yönelterek terbiye etmek gerektiğini söylemiştir:

“Sabır ilacı hususunda Muhammed (sav)´in söylediği bu sözler ilaçların en mükemmelidir. Dünyada ve ahirette kişiye en çok fay­da verecek şeyler, ancak bu sözlerdedir. Çünkü bu sözler iki bü­yük şeyi ihtiva etmektedir. Kul eğer bunları gerçekten bilir ve öğ­renirse musibetinde bir teselli bulur.” Bu iki şey şunlardır:

1- Canı, malı ve ailesiyle birlikte kul, aziz ve celil olan Allah´ın mülküdür. Mal, can ve aile efradı, Allah´ın kuluna bıraktığı birer emanettir. Bunları kulundan geri aldığı zaman tıpkı emanet sahibinin, malını emanetçiden geri alması gibi bir durum meydana ge­lir. Ayrıca bu emanetler iki yoklukla kuşatılmışlardır. Varlıkla­rından önce yok idiler, yok olduktan sonra da yine yok oldular. Ku­lun mülkü, kısa bir dönem için Allah tarafından kendisine emanet olarak verilmiş bir eşya gibidir. Ayrıca o malı Allahü Teala yoktan var etti. Böylece o mal onun gerçek mülkü oldu. Aynı zamanda o malı afetlerden koruyan ve varlığını devam ettiren de Allah´tır. O malın yaratılması ve kula verilmesi Allah´ın iradesiyle olmuştur. Aynı şekilde kul da elinde bulunan mal üzerinde bir memur gibi tasarruf etme yetkisine sahiptir. Ancak o mal üzerinde gerçek ma­likinin direktifleri doğrultusunda tasarruf yetkisi vardır.

2- Kul, eninde sonunda hakiki mevlasına dönecektir. Dünyayı mutlaka geride bırakıp tek başına Rabbinin katma varacaktır. Önceleri ailesiz, malsız ve aşiretsiz olarak tek başına yaratıldığı gibi, akibette yine tek başına, malsız, aşiretsiz ve ailesiz olarak Rabbinin huzuruna çıkacaktır. Ancak beraberinde iyilikleriyle kötülüklerini de götürecektir. Kulun evvel ve ahiri böyle olduğu­na göre o, varolan bir şeyle ne diye sevinir; yok olan bir şeyden do­layı da ne diye üzülür Onun önünü ve sonunu düşünmesi, bu has­talık için en büyük bir ilaçtır. Yine bu hastalık için gerekli olan ilaçlardan biri de kulun kendisi için yazılan bir musibetin mutla­ka başına geleceğine, yazılmayan bir musibetin de kendisine asla gelmeyeceğine kesin bir şekilde inanmasıdır. Nitekim Cenab-ı Al­lah şöyle buyurmuştur:

“Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen hiçbir musibet (afet, hasta­lık) yoktur ki biz onu yaratmadan önce o, Kitap´ta (yazılmış ezeli bilgimizde tesbit edilmiş) olmasın. Doğrusu bu, Allah´a kolaydır. Bu kaybettiğinize üzülmemeniz ve Allah´ın size verdiği nimetlere şımarmamanız içindir. Allah, kendini beğenip övünen kimseleri sevmez” (Hadid: 22-23)[2]

Abdullah oğlu Muhammed (sav), oldukça sabırlıydı. Bi´setten önce de sevinçli ve tasalı hallerinde, yoksulluk ve zenginlik anla­rında, acizlik ve güçlü durumlarında sabretmişti. Bi´setten sonra da risalet görevini eda edip davetini tebliğ etme hususunda müş­riklere karşı sabırlı davranmıştı. Kendisine eza ve cefada bulu­nan kavmine karşı mütehammil davranmıştı. Onu tanımayan, onu inkar eden, onu yalanlayan, dosdoğru ve güvenilir bir kimse olduğunu bildikleri halde sihirbazlıkla itham eden, deli ve büyü­lenmiş bir kimse olduğunu söyleyen kavmine karşı yumuşaklıkla mukabelede bulunmuştu. Onun şahsı ve risaleti hakkında ileri geri konuşan kimselere karşı sabırla direnmişti. Davetini yap­makta asla fütur göstermedi. Gevşek davranmadı. Onların inkar­larına karşı asla umutsuzluğa kapılmadı. İmanlarından ümit kesmedi ve sabretti; davetini sürdürdü. Nuh peygamberin beddu­ası gibi bedduada bulunmadı. Nuh peygamber, kavmine karşı şöyle beddua etmişti:

“Rabbim, yeryüzünde kafirlerden tek kişi bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar ve yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar.” (Nuh: 26-27)

Nuh peygamber gibi kavmine beddua etmemiş, aksine şöyle demişti: “Doğrusu benim kavmim hakikatleri bilmiyor. Ben on­ların soyundan, Allah´a ibadet edecek kimselerin geleceğini ümit ediyorum.”

Peygamberlerden her birinin kendine göre fazileti vardır. Ce-nab-ı Allah peygamberlerin kimini kimine üstün kılmıştır.

Peygamberimize ve ashabına müşrikler eziyet etmişlerdi. O, onları kökten kazıyıp yok etmeye, ya da helak olmaları için beddu­ada bulunmaya, onlara gazap edip Cenab-ı Allah´ın azabının üzerlerine indirilmesine vesile olmaya muktedirdi. Fakat bütün bu eziyetleri ve sıkıntıları Rabbinin risaletini tebliğ edeceğine olan ümit ve güveni nedeniyle sükunetle karşılıyordu. Görevini asla ihmal etmiyor, tebliğ vazifesini kesinlikle aksatmıyordu. Ce­nab-ı Allah´ın, onun davasını yayacağına, kendisini başarılı kıla­cağına, mü´minlere en iyi sonucu bahşedeceğine inanmıştı.

Müşriklerden azgın biri, namaz kılmakta olan Peygamber efendimizin üzerine deve pisliği atmış, fakat o yine de, Öfkelenme­miş ve feveran etmemişti. Çünkü öfkelenmek, hakkın gücünü yi­tirir. Feveran edip kükremekse davet edilen kimseleri İslam da­vetiyle ilgili istifhamlara sürükler. Halbuki Peygamber efendi­miz, davet ettiği kimseleri serbest iradeleriyle başbaşa bırakmak istiyordu. Kararlarını, iyice düşündükten sonra vermelerini arzu-luyordu. Öfkelenmek, karşıdaki insanı çekişme ve tartışmaya iter. Peygamber efendimizse kalplerdeki kin ve düşmanlık pislik­lerini çıkarıp atmak, kalplere hakikat gücünü yerleştirmek istiyordu. İnsanların gönüllerini gerçekle başbaşa bırakıp, rahatsız olmadan itmi´nan içinde İslam´a yönelmelerini istiyordu.

Peygamber efendimiz insanlara, hastayı tedavi eden bir doktor sabrıyla davranıyordu. Vücudu tiril tiril titreyen, ağzı köpüren hastaya doktorun gösterdiği sabır gibi, o da müşriklere sabır gös­teriyordu. Onların gösterdikleri mukavemetin, hastalığın kendi­sinden kaynaklandığını bildiği için, onlara sabırlı davranıyor ve sıhhate kavuşmalarını amaçlıyor, bu nedenle sabrediyordu. Böy­lece o, hiçbir sıkıntıya düşmeden, hiçbir düşmanlık ve inatla kar­şılaşmadan amacına ulaşmak istiyordu.

Müşriklerin yaptıklarına karşı sabırla direniyordu. Her defa­sında kendisini alaya aldıkları halde, davetîndeki titizliği daha da artırıyor, onların eziyet ve alaylarına karşı dayanma gücü da­ha da fazlalaşıyordu. Asla ümitsizliğe kapılmıyordu. Çünkü sa­bır, ümitsizliği uzaklaştırır ve ümidi yaklaştırır. İnsanı en doğru yola iletir. Eğer hayat güçleri varsa, vicdanları da uyandırır. İnsa­nın nefsini aydınlatan sabır, kalbi sulayıp yeşertir, öldürmeyip di­riltir. İnatçılık ise nefsi haktan alıkoyar. Herkesi kendi tarafına çeker. Dolayısıyla inatçı kimseler hep kendi görüşlerini doğru ola-´ rak kabul eder, karşı tarafın görüşlerini görmezden gelirler. Tek taraflı düşünürler. Tek taraflı düşünce ise sahibini gerçeğe ulaş­tırmaz.

Peygamber efendimizin sabrı, kendi cismine ve aile efradına dokundurulan eziyetlerde görülmüştü. Onun ve Haşimoğulla-rı´nın, Kureyşliler´in üç yıllık boykotlarına karşı nasıl sabrettikle­rini ve mahrumiyete karşı nasıl dayandıklarını hep bilirsiniz. Milletlerinden şiddet ve eziyet gördükleri halde, Haşimoğulları Peygamber efendimizi düşmanlarına teslim etmemişlerdi. Pey–gamber efendimizin sabrı iki çeşitti. Biri, hakka davet eden kim­senin gösterdiği sabırdı. O, davet yaptığı esnada karşı taraftan ge­len eza ve cefalara karşı sabırla mukavemet ediyordu. Allah´ın bağlanmasını emrettiği şeyleri kesen eziyetlere karşı sabırla di­reniyordu. Diğeri de, yakın akrabalarının eziyetlerine karşı gös­terdiği sabırdı. Akrabalarından bir kısmı, aradaki akrabalık bağ­larının koparılmasına sebep olarak Muhammed´i görüyorlardı.

Peygamber efendimiz Taif teki Sakif kabilesini imana davet et­meye gittiği zaman, gördüğü eziyetlere karşı büyük bir sabır örne­ği göstermişti. Sakifliler ona eziyet etmişler, bayağı insanları ve kölelerini ona karşı kışkırtmışlar, taş yağmuruna tutulmasına, mübarek ayağının kanlar içinde kalmasına sebep olmuşlardı. O esnada kendisine bir melek gelmiş ve Mekke-i Mükerreme´yi çev­releyen Ahşebeyn dağlarım kaldırıp o eziyetçi kavmin üzerine bı­rakacağım söylediğinde Peygamber efendimiz bunu yapmaması­nı istemiş ve sabretmişti. Rabbinin onlara karşı acil azap gönder­memesini arzetmişti. Rabbinin rızasından başka bir şey isteme­yen o sakin ve sabırlı Peygamber şöyle dua etmişti: “Rabbim sen bana kızmadıktan sonra, ben hiçbir şeye aldırmaml”

Peygamber efendimiz bazı müslümanlara, yapılan şiddetli ezi­yetler karşısında Habeşistan´a hicret etmelerine izin vermiş, ken­disi de sabrederek Mekke-i Mükerreme´de ikamete devam etmiş ve davetine asla ara vermemişti. Kendilerini İslam´a davet ettiği kimselerden kaçmamış, aksine onlara sabırla mukavemet etmiş, lütuf ve merhametle muamelede bulunmuştu. Her ne kadar onlar kendisine acımasızca davranmışlar eza, cefa ve düşmanlıkta bu­lunmuş olsalar da, o, onlara merhametlice davranmıştı.

Mekke-i Mükerreme´den hicret ederek çıkışı korkudan ya da sabrının tükenmesinden dolayı değildi. Bu İslam davetinin, Me­dine´ye hicret etmesini gerekli kılmasından dolayı idi. O da sabır­la Mekke´yi terkedip Medine-i Münevvere´ye hicret etmişti. En çok sevdiği bir yer olan Mekke-i Mükerreme´den çıkarken, eğer halkı kendisine eziyet etmemiş olsaydı, orayı bırakmayacağını söylemişti. Oradan ayrılırken sabırlı davranmıştı. Hicret eder­ken dahi mücahit ve sabırlı kimselere yaraşan bir tavır takınmış­tı. Cihadın üç meydanında sabretmiş ve başkalarına da sabrı tav­siye etmişti.

Heva ve heveslerle şehvetler alanında sabırla cihad edip savaş­mıştı ki, buna cihad-ı ekber, yani en büyük cihad adını vermişti. Bu hususta mü´minlere de , kendisine tabi olmaları çağlısında bu­lunmuştu.

Savaş meydanlarında da sabretmiş ve sabrı tavsiye etmişti. Savaş meydanlarında sebatkar bir şekilde cihad etmiş, hiçbir kuvvet karşısında paniğe düşüp sarsılmamıştı. Hendek gazasın­da olduğu gibi, bütün Araplar birleşerek kendisine karşı hücuma geçseler bile, asla paniğe kapılmamıştı. Nitekim Hendek gazasın­da dışarıdan müşrikler, içerden de Yahudiler ona saldırmışlardı:

“Hani onlar üstünüzden ve alt tarafınızdan gelmişlerdi. Gözler kaymış, yürekler (korkudan) hançereye dayanmıştı. Allah hak­kında türlü zanlarda bulunuyordunuz. İşte orada müminler de­nenmiş, şiddetli bir sarsıntıyla sarsılmışlardı” (Ahzab: 10-11)

Bu savaşta Peygamber efendimiz sabır göstermiş, başkalarına da sabrı tavsiye etmişti. Sıkıntı ve zorluk en üst derecesine vardı­ğı halde, o bir an için bile ümidini yitirmemişti.

Peygamber efendimiz içerden de üç taifeye karşı sabrı tavsiye etmiş, sabırla muamelede bulunmuştu. Zayıflara karşı merha­metle muamele etmiş, onlara iman ruhunu aşılamıştı. Bu zayıf şahsiyetli kimseler, azim kuvvetinin ve dayanıklılığının bulun­ması gereken bazı zamanlarda gevşeklik ve zaaf göstermişlerdi. Sıkıntı ve zorluk zamanlarında sebat göstermeleri gerekirken, metanetsizlik göstermişlerdi.

Peygamber efendimiz, kalplerinde küfrü gizledikleri halde, mü´min olduklarını söyleyen münafıklara sabırla karşılık ver­mişti. Savaş esnasında mü´minlere umutsuzluk ve panik ruhu aşılayan, mü´nıin saflarım bölüp parçalamak isteyen, onların ara­sına tereddüt ve gevşeklik sokmaya çalışan münafıklara karşı sa­bırla muamele etmişti. Bu münafıklara, mü´minlerden gevşek ruhlu ve zayıf şahsiyetli olan bazı kimseler de uyuyorlardı. Pey­gamber efendimiz münafıkların kendi şahsı ve aile efradı hakkın­da ortaya attıkları dedikodulara karşı da sabırla tahammül edi­yordu.

Özellikle İslamiyet´in ilanından ve bu davetin açıkça yapılma­sından sonra, Safa tepesi yanında Haşimoğulları ile Abdülmutta-liboğulları İslam´a davet edildiler. Bunun ardı sıra aydınlığın ka­ranlık içinde yayılışı gibi, İslamiyet küfür karanlıklarını yararak çevreyi aydınlatmaya başladı. Bu sebeple Kab bin Lüeyy´in çocuk­larından olan Maz´unoğulları, Ubeyde bin Haris bin Muttalib ile Said bin Zeyd bin Nevfel ve zevcesi Fatıma (Fatıma, Hattab oğlu Ömer´in kızkardeşiydi), Umeyr bin Ebi Vakkas, Abdullah bin Mes´ud el Hüzeyli, Esma binti Ebu Bekir ve -her ne kadar zengin kimselerden olmasalar da- diğer Mekke´li asilzadeler müslüman oldular. Toplum içinde bazı güçsüz kimseler de müslümanhkîa şe­reflendiler. Bunlar İslamiyet´e diğerlerinden daha önce koştular. Örneğin Amir bin Füheyre (Ebu Bekir´in kölesi) müslüman ol­muştu. Amiri, Ebu Bekir (r.a), Esed´den satın almıştı. Suhayb bin Sinan da müslüman olanlardandı. Denildiğine göre o, Abdullah bin Cüda´nın kölesiymiş. Rum olduğu söylenir. O, Rum diyarında esirmiş. Müslüman olan güçsüzlerden biri de Bilal-i Habeşi idi. O, müşriklerden birinin kölesiydi. Efendisi ona çok eziyet ediyordu. Nihayet Hz. Ebu Bekir onu satın alıp azad etti.

İslam´a giren güçsüz kimselerden biri de Yasir ile oğlu Ammar ve Ammar´ın annesi idi. Yasir, Kahtan Arapları´ndandı. Oğlu Ammar ise Ben-i Mahzum´un kölesiydi. Anası Sümeyye de, onla­rın kölesiydi. Çocuk doğurunca anası ve ona bağlı olarak oğlu da hürriyetine kavuştu. Hürriyet hususunda çocuk, babasına değil, anasına bağlıydı. Bu, Romalüar´m tatbik ettiği bir uygulama olup Arap esirlerine de sirayet etmişti.

Müslüman olan güçsüz kimselerden biri de Habbab bin Eret idi. Onunla birlikte diğer bazı zayıf kimseler de İslamiyet´e koş­muşlardı. Böylece hem dünyanın, hem de ahiretin iyiliklerini elde etmişlerdi. Başlangıçta eziyete uğradıkları halde, sonuçta hayır ve mükafata nail olmuşlardı. Nitekim Cenab-ı Allah şöyle buyu­ruyor:

“Biz de istiyorduk ki, o yerde zayıflatılanlara lütfedelim. Onla­rı Önderler yapalım. Onları (Ötekilerin mülküne mirasçı kılalım.” (Kasas: 5)

“Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri (sınayıp) bilmeden, sabredenleri (sınayıp) bilmeden cennete gireceğinizi mi sandı­nız ” (Al-i Imran: 142)

“Ey inananlar, sabredin, direnip (düşmanlarınıza) üstün ge­lin. Cihada hazırlıklı, uyanık bulunun ve Allah´tan korkun ki, ba­şarıya ereSİnİZ.” (Al-i Imran: 200)

Peygamber efendimiz hiçbir şikayette bulunmadan kendi ira­desiyle sabır gösteriyor, durumundan şikayet etmiyordu. Bu sab­rı onu, Rabbinin risaletini tebliğe hazırlıyordu. Zaten bi´setten ön­ce de sabır idmanı görmüştü. Bi´setten sonra ise sabır, onun azığı ve kuvveti olmuştu.

Adaleti

Güvenirlik ile adalet, birbirinden ayrılmayan iki özelliktir. Adil kimsenin güvenilir olmaması, güvenilir kimsenin de adil olmaması düşünülemez. Çünkü güvenirlik, insanın, başkalarının hukukuna riayetkar olması, başkalarının hukukunu inkar etme­mesi demektir. Adalet ise, insanın kendi nefsine doğruluğu tatbik etmesi ile başlar. Bu nedenledir ki, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, hüküm verirken adil davranarak emaneti sahip­lerine vermeyi emretmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Allah, size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah, işiten, görendir .” (Nisa: 58)

Abdullah oğlu Muhammed (sav) güvenirlik ile şöhret bulmuş, hatta güvenilir kimse anlamına gelen “Emin” lakabıyla adlandı­rılmıştı. Kureyşliler Kabe´yi onardıkiarı esnada Hacer-ül-Esved´i yerine koyacak şahsın, Harem-i Şerife ilk girecek şahıs olması üzerinde karara vardıkları zaman, ilk olarak Abdullah oğlu Mu­hammed (sav) Harem-i Şerife girince, onun hakemliğine razı ol­dular ve bu nedenle sevinç duydular. “O güvenilir bir kimsedir” dediler. Gerçekten de Peygamber efendimiz, bütün muamelele­rinde adaletli davranır, kimseyi aldatmaz ve kimseye hile yap­mazdı. Kendisiyle ilgili bütün hususlarda nefsine adaleti tatbik ederdi. Bi´setten Önce de o böyleydi.

Mü´minlerin annesi Hz. Hatice, bi´setten Önce ona Zeyd bin Ha­rise adındaki köleyi hediye etmişti. Zeyd´in ailesi bunu duyunca Peygamber efendimizin yanına geldiler ve gerekli bedeli ödeyerek onu hürriyetine kavuşturmak istediler. O adaletli insan, bu hu­susta onlarla tartışmadı. Aksine onlara bu hakkı tanıdı. Bununla da kalmadı, onlara daha da ihsankar davrandı ve: “Eğer sizinle birlikte gelmek istiyorsa Zeyd´i bedelsiz ve fîdyesiz olarak alıp go-türüiT´dedi. Ama Zeyd, Abdullah oğlu Muhammed (sav)´i bırakıp gitmek istemedi. Aksine onun yanında köle olarak kalmayı hürri­yete tercih etti. Ailesinin yanına gitmeyi kabul etmedi. İşte bura­da Muhammed (sav)´in kalbinde adalet duygusu bir kez daha ha­rekete geldi ve Zeyd´i kendine evlat edindi. O zamanlar Araplar arasında bu uygun bir davranıştı. Nitekim Romalılar´da da evlat­lık müessesesi devam ediyordu. Evlat edinilen kimse, evlat edine­nin nesebine bağlanırdı. Bu nedenle Zeyd´e, Muhammed´in oğlu denmeye başlandı. Artık Zeyd, Kureyşli biri oldu. Kureyşli bir adam olarak evlendi. Bu hal, bi´setten sonra evlat edinmenin ha­ram kılınmasına kadar devam etti. Kur´an-ı Kerim buyruğunca evlatlıklar, kendilerini evlat edinenlerin nesebine bağlanmaz olmuştu. Muhammed bin Abdullah (sav) adil bir insan olduğu için, ailesini terkeden Zeyd´e bir mükafat vermek istemiş ve bu sebeple onu kendine evlat edinmişti.

Bi´setten önce de Peygamber efendimiz, davacılar arasında ha­kemlik yapardı. Rivayete göre Rebi bin Haysem, cahiliyet döne­minde de Resulullah (sav)´a müracaat ederek onu hakem tayin ederdi. Çünkü Peygamber efendimiz; doğruluğu, güvenirliği ve dürüstlüğüyle tanınmıştı. Haktan başka bir şey söylemez, haktan başka bir yöne yönelmez ve batıla asla rıza göstermezdi.

——————————————————————————–

[1] Cahiliyet devrinde bir kimse, tutulduğu hastalıktan kurtulursa devesini putlara adardı. O deveye Şaibe denirdi.

Bir koyun hem erkek, hem de dişi doğurursa, “Dişi, kardeşine kavuştu” deyip dişinin hatırı için erkeği de kesmezlerdi ki, buna Vasile denirdi.

Bir erkek deveden on kere dol alınırsa, o devenin sırtını haram sayarlar: “Sırtını ko­rudu” diyerek onu da sudan ve otlaktan menetmezlerdi”. Buna da Ham denirdi. (Mü­tercim).

[2] İbn Kayyım, Zadu´1-Mead.

Bi setten Sonra

Peygamber (sav) efendimiz ganimetleri paylaştırır, herkese hakkım verir, bundan ötesine iltifat etmezdi. Onun yegane gaye­si, adaleleti gerçekleştirmekti. Bundan başka birşey istediği yok­tu. Ganimetten, herkese cihaddaki yararlığı nisbetinde pay verir­di. Ayrıca kalblerini İslamiyet´e ısındırmak istediği bazı kimsele­re de pay ayırırdı. İslam´ın bir ucundan tutunmuş, yani İslam´a tam manasıyla sarılmamış olan kimselere de, gönüllerini İslami­yet´e ısındırmak maksadıyla bol miktarda dünya malı verirdi. Ni­tekim Mekke´nin fethi esnasında İslam´a giren bazı Kureyşliler´e, gönüllerini İslam´a ısındırmak ve hiçbir zorlanmayla karşılaşma­dan gönüllü olarak kabul ettikleri dinlerini devam ettirmeleri maksadıyla ganimetten bir miktar zekat ve sadaka malı ile onla­rın gönüllerini kazanmak istemişti.

Bir defasında, kaiblerinde iman zayıflığı bulunan kimselerden biri Peygamber efendimize “Adil ol” demiş,Peygamber efendimiz de ona şu cevabı vermişti: “Yazıklar olsun sana! Adaleti ben uygu­lamayacağım da kim uygulayacakla

Bu haberi, hadis kitaplarında geçen ayrıntılarıyla nakledelim: Katade´nin rivayetine göre, müslümanlığa yeni girmiş bir bedevi ganimetleri taksim etmekte olan Peygamber efendimize gelerek şöyle demişti: “Ya Muhammed: Vallahi Allah sana adaletli olmanı emrettiği halde sen adaleti tatbik etmiyorsun!” Onun bu sözüne Peygamber efendimiz şu karşılığı vermişti: “Yazıklar olsun sana! Adaleti ben tatbik etmeyeceğim de kim tatbik edecek !” O adama böyle dedikten sonra Allah´ın Peygamberi etrafında bulunan sa-habilere şu uyarıda bulunmuştu:

“Bundan ve benzerlerinden sakının. Doğrusu benim ümmetim­de buna benzer bazı kimseler mevcut olup Kuranı okuyacaklar, ama Kur´an onların hançerelerini aşmayacaktır. Böyleleri isyan ederlerse onları öldürün. Sonra yine isyan ederlerse, yine öldü­rün.” Buharı ve Müslim´in “Sahibelerinde de buna benzer bir ri­vayet mevcuttur. Bu rivayet, Peygamber efendimizin mutlak su­rette adaleti tatbik ettiğine işaret etmektedir. Çünkü Peygamber efendimiz, herhangi bir engelle karşılaşmadan kendisinin adale­tine itirazda bulunan kimsenin sözüne kulak vermiş, onu dinle­miştir. Ancak ona cevaben kendisinin adil olduğunu ve kendisin­den sonra bazı adaletsizliklerin görüleceğini beyan buyurmuştur. Her kim Peygamber efendimiz gibi adaleti tatbik ederse, kurtulu­şa erer ve kim de adaletten saparsa, uçuruma yuvarlanır.

Yukarıdaki rivayet, ikinci olarak söz konusu adam gibi adalete itiraz eden ve kendi heveslerine göre hüküm veren kimselerin İs­lamiyet için çıban başı olacaklarını ifade etmektedir. Bu gibi kim­selere fırsat verilmemesinin Islami yönetim için selamet olacağı açıklanmaktadır. Böylelerinin adil devlet başkanına karşı isyan ettikleri takdirde, öldürülmeleri gerekir. Nitekim Hz. Ali şöyle demiştir: “Hakkı isteyen kimse hata ederse, batılı isteyip de isabet eden kimse gibi olmaz”

Sonra Peygamber efendimiz bu olaydan hemen sonra kendi mutlak adaletini gösteren ve güvenilir bir kimse olduğunu des­tekleyen şu sözlerini söylemiştir:

“Hayatım kudret elinde bulunan Allah´a yemin olsun ki, ben kendiliğimden size ne birşey veriyorum, ne de sizden bir şeyi me-nediyorum. Ben sadece hazinedarım.” Adil Peygamber, haksızlık ettiğini zannettiği zaman kendi şahsına da hakkı tatbik ederdi. Bir defasında ganimetleri taksim ederken, bedevi müslüman-lardan biri onunla münakaşa etmiş, Peygamber efendimiz de elindeki bir değnekle onu geri itmişti. Bedevi canının acıdığını söyleyince, o güvenilir ve adil Peygamber, yaptığı şeyin aynısını kendisine tatbik etmesi için değneği bedeviye vermiş; bedevi de Peygamber efendimize kısas tatbik etmekten utandığı için hak­kından feragat etmişti.

Peygamber efendimiz adalet hususunda çok duyarlı olduğu ve Allah katına, üzerinde kul hakkı olmadan çıkmayı arzuladığı için, ölüm döşeğinde hasta yatmaktayken kalkmış ve şöyle demişti:

“Ey insanlar! Her kime vurmuş isem işte sırtım.. Gelsin bana kısas tatbik etsin. Her kimin ırzına lafatmışsam, işte ırzım, gelsin bana kısas tatbik etsin. Her kimin malını almışsam, işte malım, gelsin alsın. Kendisine kızmamdan düşman olmamdan korkma­sın. Çünkü bu bana yaraşmaz. Şunu iyi bilin ki, içinizde en çok sevdiğim kişi, eğer varsa hakkını gelip benden alan, ya da bana helal edendir ki, Rabbimin huzuruna temiz bir nefis ile çıkayım.”

Muhammed (sav) ashabını, zulmün her türünden, insanların mallarım haksız nedenle yemekten, her çeşidiyle zalimlere yar­dım etmekten men ederdi. Bu işi sıkı tutarak şöyle derdi: “Mazlu­mun bedduasından sakının. Çünkü onun bedduası ile Allah ara­sında herhangi bir perde (veya engel) yoktur .”

“Bir zalim ile birlikte yürüyen kişi, doğrusu ateşe doğru koş­muştur.”

Peygamber efendimiz, mahkumları hakimlerin zulmü karşı­sında susmaktan, yönetilenleri yöneticilerin adaletsizlikleri kar­şısında ses çıkarmamaktan men etmiştir. Çünkü onların susma­ları, o zalimler için bir tür yardım ve destektir. Bununla ilgili ola­rak Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Cenab-ı Allah çoğunluğu azınlığın zulmü sebebiyle sorguya çekmez. Ancak çoğunluk, azınlığın zulmünü görür de onlara karşı çıkmazlarsa Cenab-ı Allah onları sorguya çeker.”

Peygamber efendimiz zalimleri adalete boyun eğdirmek için müslümanları yükümlü kılmış, onları bu hususta kuvvet kullan­maya keşvik edip şöyle buyurmuştur:

“Allah´a andolsun ki, sizler mutlaka iyiliği emredecek, kötü­lükten sakındıracak, zalimin ellerinden tutup onu hakka götüre­ceksiniz. Ya da Cenab-ı Allah kalplerinizi birbirine vurur, sonra dua edersiniz, ama duanıza icabet edilmez.”

Bu hadisler, iki büyük gerçeği ortaya koymaktadır:

1- Peygamber efendimiz adalete şiddetle tutunmuş, insanları ona davet etmiş ve adaleti elden bırakmamalarım tavsiye etmiş­tir. Çünkü adalet, asıl itibariyle bir olgunluktur. Adillik, insanın nefsinin müstakim olduğuna ve dürüstlüğüne işaret eder. İster yönetici, isterse yönetilen olsun, adil kimse dürüst kimsedir. Ada­let, insan için mutlak olgunluk demektir.

2- Peygamber efendimiz insanları sosyal adalete davet ediyor­du. Çünkü toplum,ancak adalet sayesinde düzene girer. Kişi bu düzen sayesinde aile efradına adil davranır, onlara zulmetmez. Koca karısına haksızlık etmez. Yakın yakınına, idareci yönetimi altında bulunana, idare ettiği kimselere, hakim hükmü altındaki­lere, efendi kölesine haksızlık etmez. Peygamber (sav) efendimiz, Rabbinden naklettiği kudsi bir hadiste şöyle buyurmuştur:

“Ey kullarım! Ben kendi nefsime adaleti yazdım (zorunlu kıl­dım). Öyle ise birbirinize zulmetmeyin .”

Peygamber efendimiz müslümanların özel ve genel davalarım çözüme bağlar, aralarında Allah´ın hükmü ile hüküm verirdi. Çünkü içine hiçbir şekilde batıl karışmayan tek hüküm Allah´ın hükmüdür. O, yargılamalarında Cenab-ı Allah´ın yargısıyla hük­mederdi. Allah´ın emir ve yasaklarına göre karar verirdi. Onun hükümleri adildi. Güçlülere asla iltimasta bulunmaz, zayıfların haklarım heder etmezdi. Mahzum oğulları kabilesine mensup Fa-tıma adındaki bir kadın harsızlık yaptığında, Kureyşliler o kadı­na ceza uuygulanmaması için çare bulma hususunda çareler ara­maya başlamışlardı. Peygamber efendimizin, Fatıma´nın elini ke­seceğinden endişe duymaya başlamışlardı. Elini kestirmemek için, çok sevdiği Usame´yi Peygamber efendimize göndermişlerdi. Peygamber efendimiz Usame´ye; “Allah´ın koyduğu hadîerden bi­rini uygulatmamak için mi tavassutta bulunuyorsun ” diye sor­muş, sonra da kalkıp müslümanlara şöyle hitapta bulunmuştu:

“Bazı kimselere ne oluyor ki, Allah´ın hadlerinden biri için şe­faatte bulunuyorlar1 ! Oysa sizden önce mevcut olan milletleri he­lak eden şey şu idi: Şerefli kimseler hırsızlık yaptığında, ona iliş­miyor, aynı suçu güçsüz kimseler yaptığında elini kesiyorlardı. Allah´a andolsun ki, hırsızlık yapan Muhammed´in kızı Fatımo bile olsa, onun da elini keserimi” Peygamber efendimiz o kadar adildi ki, Allah´ın hükümlerinden biri sözkonusu olduğu zaman, asla tereddüt etmez ve kimseye iltimasda bulunmazdı. Peygam­ber efendimiz hısımları gördüğü zaman, onların davalarının özü­ne bakardı. Ondan sonra kimin haksız kimin haklı olduğunu öğre­nir, haksızın aleyhinde hüküm verirdi. Sadece dış görünüşe bak­maz, işin hakikatine önem verirdi. Buhari ile Müslim´in “Sa-hih´lerinde rivayet olunduğuna göre, adamın biri bir başkasının elini ısırmış, eli ışınlan adam, elini ısıranın ağzından çekerken onun ön dişlerini düşürmüştü. Bu iki şahıs davalaşmak üzere Peygamber efendimizin huzuruna gelmişlerdi. Rivayetten anlaşıldığına göre davacı, ısıran şahıstı. Peygamber efendimiz ısıranı kınayarak düşen dişlerinin diyetini hiçe saymış ve şöyle buyur­muştu: “Biriniz damızlık bir hayvanın ısırışı gibi, kardeşini ısır­mış; bu nedenle sana verilecek bir diyet yoktur !”

Bu hükmünde de görüldüğü gibi Peygamber efendimiz, mese­lenin özüne bakardı. Çünkü tecavüzün konusu ve tecavüze sebep olanın kim olduğu ancak bu şekilde öğrenilebilir. Sonra bu riva­yette de görüldüğü gibi, bir şahıs kendi nefsini savunmak iste­miştir. Kendisine yöneltilen zulmü ancak diğerine zarar vererek bertaraf etmesi gerekmiştir. Bu nedenle de yaptığı fiilden kay­naklanan suçtan kurtulmuştur. Aslında suçlu, her ne1 kadar zara­ra uğramış olsa da, bu zarara sebebiyet veren kişidir.

Peygamber efendimiz yargılamalarında üç şeyi gözönünde bu­lundururdu:

1- Allah´ın hükümlerini infaz etmede insanlar arasında eşitliği ve adaleti sağlamak. Bu hususta amir veya kumandan ile, sıradan ve sokaktaki adam arasında, şerefli ile zayıf kimse arasında asla fark yoktu. Aksine kanun Önünde hepsi eşitti. Bir rivayette şöyle denilmektedir: “İnsanlar, bir tarağın dişleri gibi eşittirler.”

2- Peygamber efendimiz verdiği hükmün sosyal sonucunu da gözönünde bulundururdu. Kötü kimseleri, toplumu onların zara­rından korumak için, ağır şekilde cezalandırırdı.

3- Adalete aşırı inancından ötürü, bazı kimselerin iyi konuşup güzelce deliller ileri sürmeleri, bazılarının ise iyi konuşmaktan aciz olmaları sebebiyle, herhangi bir kimseye zulmetmekten ve haksızlığa uğratmaktan korkardı. O güvenilir ve adil insan, şöyle buyurmuştu: “Siz davalaşmak üzere benim yanıma geliyorsunuz. Olabilir ki, sizden biri delilini daha güzel anlatır, fakat diğeri böyle yapmaktan aciz kalır. Bu sebeple bir kimseye kardeşinin hakkını vermiş olursam, ancak ona ateşten bir parça koparıp ver­miş oluruml”

Gerçekten de Peygamber efendimiz kendi aleyhinde de olsa, adaleti tatbik ederdi. Yaptığı bütün işlerde, verdiği bütün hüküm­lerde adil davranırdı. Her şeyde eşitliği gözetirdi. Hatta mü´min-lerin büyüğü olması hasebiyle kendisine takdim edilen hediyeler­de de eşitliğe riayet ederdi. Bu konuda, Zadü´1-Mead adlı eserinde Ibn Kayyım şöyle der: Buhari´nin “Sahih”inde nakledildiğine gö­re, Peygamber (sav) efendimize ipekli ve altın düğmeli elbiseler hediye edilmişti. Bu elbiseleri sahabileri arasında taksim etmiş, elbiselerden birini de Mahreme bin Nevfel´e ayırmıştı. Mahreme, oğlu Misver´le birlikte geldiğinde Peygamber efendimiz onu kar­şılamış ve : ´Ey Eba Misver, şunu senin için saklamıştım1 demişti. Görülüyor ki Peygamber efendimiz, adalet hususunda hiç ayı­rım yapmıyordu. Peygamberlikten önce de, sonra da bütün haya­tında sabit olduğu gibi, o hiç kimseye zulmetmemiş, hiç kimsenin hakkını yememiştir. O, başkalarının hukukuna riayet eder ve hiç kimsenin hakkının kaybolmaması için gereken titizliği gösterir­di. Sahabilerden biri kendisine bir hediye takdim ettiğinde, eğer imkanı varsa ona karşılık verirdi. Kendisine hediye verene hediye verirdi. Çünkü hediye, hediyeîeşen insanlar arasındaki sevgi bağlarını güçlendirir. Peygamber (sav) efendimiz sevgiye sevgiyle karşılık verirdi. O, duygunun ve şefkatin gerektirdiği, sevginin davet ettiği hususlarda dahi adaleti elden bırakmazdı.

Cesur İnsan

Bazı alimlerin anlattıklarına göre şecaat, gazap kuvvetinden doğar, ama akim, hikmetin ve marifetin hükmüne boyun eğer. Şe­caat, eziyetlerin bertaraf edilmesine ve topluma fayda verilmesi­ne zemin hazırlayan bir vesiledir. Kaynakları aynı olsa bile, şeca­at öfkelenmekle eş anlamlı değildir. Öfke, eziyete uğrama duru­munda nefsi müdafaa eden gazap kuvvetidir. Kaldı ki öfke, akla, hikmete ve marifete iitaat etmeyen, onların hükmü altına girme­yen bir patlama ve ileriye atılmadır. Şecaat ise, ancak selim bir düşünceden ve müstakim hikmetin sebeplerinden kaynaklanan bir fazilettir. Şecaat, tedbir almaya aykırı değildir. Aksine tedbir üzerinde hakim olur. Şecaatla birlikte korkunun bulunması da mümkündür. Çünkü şecaatlı kişi, ileriye atılmadan önce bir te­reddüt gösterir ve yapacağı işle, o işin sonucu arasında bir denge kurar, ileriye atılacaksa, o atılımın sonuçlarım düşünür. Şecaatli kişi, asla korkmayan kişi demek değildir. Şecaatli kişi, dürtüleri­ne egemen olan, sağlam tedbir aldıktan sonra ileriye atılan, sabır­lı ve dayanma gücüne sahip olan kişidir. Tedbirsiz, sabırsız, hik-metsiz, gayesiz ve maksatsız şecaat düşünülemez.

Şecaat bazan manevi de olabilir. O zaman şecaatin maddi görüntüsü olmaz. Bazan da manevi bir saikle beraber maddi şecaat görülebilir. Bu durumda hakkı yüceltmeye ve batılı alçaltmaya yönelinir. Peygamber (sav) efendimiz bi´setten önce manevi şeca­at için ideal bir örnek teşkil etmişti. Onun bu manevi şecaati, hak­ka muhalefet karşısında asla gerilemezdi. Kureyşliler´in hepsi putlara secde ederlerken, o, asla puta secde etmemişti. Bu tavrıyla Kureyş´e karşı direniyor, onları umursamıyordu. Onlar Lafa, Uz-za´ya ve üçüncü tanrıları olan Menat´a yemin ederlerken kendisi bu putlara asla iltifat etmezdi. Çünkü bu putların üstünlükleri hakkında Cenab-ı Allah hiçbir delil indirmemişti. Peygamber efendimiz kendisinden bu putlar adına yemin etmesini isteyenleri reddeder ve bu putlardan tiksindiğini ifade ederdi. Bu tavrı, ancak kuvvetli imanı olan şeceat sahibi kimseler sergileyebilirler. Böy-leleri, inancına ve itikadına sağlam imanla bağlı olurlar. Bir defa­sında Peygamber efendimiz fiyat hususunda bir satıcıyla ihtilafa düşmüş, satıcı kendisinden Lat ve Uzza adına yemin etmesini is­teyince, onu sertçe geri çevirmiş ve Lat ve Uzza adlarından hoş­lanmadığını ifade etmişti. Onun iman ve şecaati hususundaki bu parlak inancına hayran kalan adam, yemin etmeden sözünü ka­bul ve tasdik etmişti.

Yirmibeş yaşındayken Şam seferine gittiğinde de, ruhen, fik­ren ve kalben şecaatli idi. Bu seyahat esnasında kervandaki adamlar kendisinden, diğer kafilenin adamlarını geçmemesini is­temişlerdi. Buna rağmen o asla korku ve ürküntüye kapılmadan diğer yoldan giderek anasımn Ebva´daki mezarını ziyaret etmişti. Kendisi altı yaşındayken vefat eden anasının o günden bu yana mezarını ilk olarak ziyaret ediyordu. Kervandan ayrılıp başka yol­dan gittiği halde, yine kervandan önce menziline ulaşmıştı. Ker­vandaki adamlar, kendisinin gitmekte olduğu yolun ıssız ve kulla­nılmayan yol olduğunu söyledikleri halde o, bu yoldan gitmekten çekinmemiş ve gerçekten de o yol, dosdoğru bir yol çıkmıştı. – Bu rivayet Peygamber efendimizin tedbirli olduğunu ve işleri iyiden iyiye düşünüp karara bağladığını, kararında isabetli oldu­ğunu göstermektedir. Hedefe en yakın yoldan ulaşmayı bildiğini, beraberindeki yol arkadaşlarına yumuşakça muamele ettiğini, faydasız yarışlardan uzak durduğunu, çünkü böylesi yarışların insana yorgunluktan başka bir şey vermediğini bildiğini ispatla­maktadır. Ayrıca bu rivayet, Peygamber efendimizin, eşi görülmeyen bir şecaate sahip olduğunu ve zorluklara kuvvetle dayan­dığını göstermektedir.

Kabe´nin onarımı esnasında Hacer-ül-Esved´i yerine yerleştir­me hususunda Arap kabilelerinin kendisinin hakemliğini kabul ettikleri bir esnada o, benzeri görülmemiş bir şecaat örneği göster­mişti. O, hakemin, hakemliğini kabul eden herkesi razı edemeye­ceğini bildiği halde, öne çıkarak Hacer-ül-Esved´i alıp yerine yer­leştirmişti. Cenab-ı Allah´ın kendisine bahşettiği muvaffakiyet sayesinde, hakemliğine rıza gösteren herkesi memnun etmişti.

Görüldüğü üzere Peygamber efendimiz, bi´setten önce de şe-caatliydi. Gerçeği söyler, kmayıcıların kınamalarından çekin­mezdi. Kendisine karşı direnenlerin direnmelerine aldırış etme­den gerçeği haykırırdı. Dahası o, hakkı söylemekten razı ve mem­nun olurdu.

Bi´setten Sonra

Allahü Teala, Hz. Muhammed (sav)´i peygamber olarak görev­lendirdikten sonra, şecaati tam olarak zuhur etti. Risalet tebliği­nin ilk aşamasında, risalet tebliği esnasında, bu tebliğin son dö­nemlerinde hep şecaate ihtiyaç duyulur. Peygamber efendimiz Hz. Hatice´nin amcasının oğlu Varaka bin Nevfel´in yanına gitti­ğinde, Varaka ona şöyle demişti: “Senin getirdiğin davetin benze­rini getiren herkese düşmanlık gösterilmiştir!” Fikir düşmanları­na karşı durabilmek için şecaate, sebata ve tahammül gücüne ih­tiyaç vardır. “Allah, risaletini nereye (ve kime) bırakacağını daha iyi bilir ” Cenab-ı Allah zayıf, sıkıntılı ve ilk darbe karşısında umutsuzluğa kapılan kimseleri peygamber olarak seçmemiştir. Darbelere karşı dayanıklı ve sürekli sabır gösteren kimseleri pey­gamber olarak seçmiştir. Birbiri ardınca gelen, bazan da topluca gelen darbelere karşı kırılmayan, dirençle mukavemet eden kim­seleri peygamber olarak seçmiştir. Bu darbeleri ancak yürekli, şe-caatli, azimli kimseler karşılayabilirler. Peygamberler, darbelere karşı iman etmiş kimsenin sükuneti ve rahatlığıyla karşı durur­lardı.

Ebu Cehil, İslam daveti ve davetçisi karşısında şimşek ve yıldı­rımlar çakıyordu. Sürekli eziyette bulunuyordu. Muhammed´i ve arkadaşlarım korkutup İslam davetinden caydırmak için, dur durak bilmeden uğraşıyordu. Halbuki, bu müşriklerin şiddet ve eza­ları karşısında Peygamber efendimizin gayreti daha da güçlendi. Asla gevşemedi ve usanç göstermedi. Aksine gönül rahatlığı ve yüreklilikle hakkı açıklamaya devam etti. Peygamber efendimi­zin düşmanları arasında güçlü kuvvetli kimseler bulunduğu hal­de o, onlardan asla korkmadı ve çekinmedi. Onlara karşı kendi karekterinin ve görevinin gereği olarak yumuşak konuştu, fakat onlardan asla çekinmedi ve ürkmedi. Katı kalpli olmamak ve dolayısıyla çevresindeki insanları dağıtmamak, kalpleri kendine ve davetine ısındırmak için yumuşak konuşuyordu.

Henüz müşrik olmakta ısrar eden, etrafına korku ve ürküntü saçan heybetli Hattab oğlu Ömer, Erkam bin Ebi Erkam´ın evinde bulunan müslümanlara yöneldiğinde, müslümanların hepsi korkmuşlardı. Ancak orada bulunanlardan sadece iki kişi ürkün­tü göstermemiş, aksine ümitvar olduklarını belirtmişlerdi. Bun­lardan biri Allah´ın arslam ve şehitlerin efendisi Hamza idi. Ömer´in kötülük yapmak istemesi karşısında kılıcını kınından çe­kip hazır vaziyette beklemekteydi. Korkmayan kimselerin ikinci­si de, Hz. Muhammed (sav)´di. O paniğe düşmemiş, aksine süku­netle beklemiş ve ; “Ömer´i içeri bırakın” demişti. Ömer içeri girer­ken Peygamber efendimiz yerinden kımıldamamış, sükunetini bozmamış ve metaneti elden bırakmayarak şecaatini göstermiş­ti. Ömer´in yakasını kuvvetle tutup kendine doğru çekmiş, niha­yet Ömer sükunet bulduktan sonra, onu İslam´a davet etmiş, o da müslüman olmuştu.

Hz. Muhammed (sav), yiğit ve şecaatli olup davetini sürekli bir şekilde yapıyor ve kendisini öldürmek için suikast planı hazırla­dıklarını bildiği halde, Kureyş´ten korkmuyordu. Onların komplo içinde bulunduklarını biliyor, asla gevşeklik göstermiyordu. Ken­disine ve zayıf sahabilerine gelecek eziyetlere aldırış etmiyordu. Hicret esnasında da sebatkar bir insan olup şecaatini göstermişti. Sevr mağarasına sığınmıştı. Kureyşliler kılıçlarını çekerek mağa­ranın etrafını kuşattıkları sırada bile o, şecaati elden bırakmamış ve kendisine dokunması muhtemel eziyetlerden Ötürü korkmakta olan arkadaşı Ebu Bekir´e teselli vererek: “Korkma! Şüphesiz Al­lah bizimle beraberdir” demişti.

Medine´deki Yahudilerin kendisine eziyet vereceklerini,, hain­ce tuzaklar kuracaklarını, hiçbir hıyanetten geri durmayacaklarını, suikast içinde bulunduklarını bildiği halde, korkaklık gös­termemiş, davette suskunluk etmemişti. Bir damın tepesinden üzerine taş bırakmaya teşebbüs ettiklerini, yemeğine zehir kat­tıklarını bildiği halde, yine de hakka daveti sürdürmüştü: “Onlar tuzak kurdular, Allah da onlara karşı tuzak kuruyordu. Allah, tu­zak kuranların en iyisidir. (O tuzak kuranların tuzaklarını baş­larına geçirir).”

Peygamber efendimizin manevi şecaati münafıklar arasanda da görülüyor, onları hikmetlice idare ediyordu. Hakkı aralarında açıklıyordu. Nitekim ashabı arasında da hakkı ilan ediyordu. Ser­lerini bertaraf etmek için, münafıkları akıllıca idare ediyordu. Hz. Ömer, münafıkların reisi Abdullah bin Übeyy´i öldürmek istediği . zaman, onu şiddetle bu işten alıkoyuyordu. Ömer´in itirazına aldı­rış etmiyor, iman ehli arasında Ömer´in mertebesinin yüksekliği­ni bildiği halde, onu doğru yola ileterek şöyle diyordu: “Araplar arasında Muhammed ashabını öldürüyor diye dedikodu olma­ması için ben münafıkları öldürmeyeceğim.”

Böyle demekle o, Ömer´den daha ileri görüşlü olduğunu göste­riyordu. Çünkü bundan sonra münafıkların aile efradı ve aşireti, münafıkları zararsız hale getirmeye, hatta öldürmeye yönelmiş­lerdi. Bazı münafıkların aile efradı ve aşireti, aralarındaki müna­fıkları öldürmek için Peygamber efendimizden izin dahi istemiş­lerdi. Öyle ki, münafıkların lideri Abdullah bin Ubeyy´in oğlu, Peygamber efendimizden kendi münafık babasını öldürmek için izin istemiş, fakat Peygamber efendimiz ona bu izni vermemişti. İşte tam bu esnada şöyle buyurmuştu: “Hani Ömer nerede Eğer Ömer istediği zaman onları öldürmüş olsaydım, bugün münafık­ları öldürmek isteyen kimseler, bizden hoşnut olmayacak ve bize karşı cephe alacaklardı.”

Peygamber efendimiz kervan sahibi ve şecaatli bir kimseydi. Hudeybiye barış anlaşmasının yazılmasından önce mü´minler, müşriklerin dikte ettirmek istedikleri anlaşmaya razı olmamış­lar, hatta homurdanmaya başlamışlardı. Çünkü müşrikler şöyle bir şart ileri sürmüşlerdi: Müşriklerden bir kimse kendi velisinin rızası olmadan müslüman olup Peygamber efendimizin tarafına geçecek olursa, Peygamber efendimiz onu müşrik velilerine iade edecekti. Buna karşılık müslümanlardan biri irtidak edip Mek­ke´ye gittiği takdirde, Kureyşli müşrikler onu müslümanlara iade etmeyeceklerdi. İşte bu şarta Hz. Ömer´le birlikte mü´minlerden bir çoğu karşı çıkmışlardı. Mü´minlerin sözcüleri: Ne diye dinimi­zi küçük düşürüyoruz demişlerdi.

Kureyşliler´den biri müslüman olup, bağlı bulunduğu zincir­lerle birlikte Peygamber efendimizin huzuruna gelip de Peygam­ber efendimiz onu müşriklere iade edince, müslümanların Öfkesi daha da şiddetlenmişti.

Peygamber efendimiz şecaatliydi. Fakat etrafındaki mu mirile­rin itirazlarının ihlaslarından ileri geldiğini bildiği için, onları an­layışla karşılamıştı. Fakat daha sonra müşriklerin, mezkur şartı lağvetmek için müracaat etmeleri sırasında Peygamber efendimi­zin o şartı kendi hikmetinin bir eseri olarak kabul etmiş olduğu gün gibi açığa çıkmıştı. Çünkü müslümanlardan herhangi biri ir-tidat edip de, müşriklerin tarafına katılmadığı gibi, müşriklerden de herhangi biri müslüman olup Peygamber efendimizin tarafına gelmişti. Daha sonra müslümanîar, müşriklerin ticaret kervanla­rını kıstırarak müşriklere ölüm ve helaki tattırmış, bir kısmını öl­dürmüş, elde ettikleri ticaret metalarını da ganimet olarak almış­lardı. Bu hususu Allah izin verirse ileride açıklamaya çalışacağız.

Resulullah´m Savaş Meydanlarındaki Korkusuzluğu

Peygamber efendimizle beraberindeki sahabiler, istemedikle­ri halde savaşmak mecburiyetinde kalmışlardı. Çünkü İslam da­veti yoluna devam etmek mecburiyetinde olup tecavüzleri geri püskürtüyordu. Din tamamıyla Allah´ın oluncaya, kalpler duru-luncaya ve fitne kalmaymcaya kadar İslam daveti yoluna devam etmek mecburiyetindeydi. Allah mü´minlere hak ve imanla lütuf-ta bulunduktan sonra, artık mü´minler sapıklığa düşmemiş ve hi­dayeti terke zorlanmamışlardı. İman ehli bundan sonra perişan­lığa sürüklenmemiş, hakkın zaferinden uzak tutulamamış ve kü-çümsenememişlerdi. Zulme uğrayan mü´minler, müşriklerle sa­vaşma iznine sahip kılınmışlardı. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Kendileriyle savaşılan (mü´min)lere (savaşma) izin(i) verildi. Çünkü onlara zulmedilmişti ve şüphesiz Allah, onlara yardım et­meye kaadirdir. Onlar, sırf ´Rabbimiz Allah´tır´ dedikleri içir, haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah´ın, bazı insanlan diğer bazılarıyla savunması olmasaydı, içlerinde Allah´ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkı­lırdı. Allah, kendi (dini)ne yardım edene elbette yardım eder. Şüp­hesiz Allah kuvvetlidir, galiptir.” (i-îac: 39-40)

” Hakkın zaferi için, Allah yolunda cihad etmek ve savaşmak mecburiyeti vardı. Peygamber efendimizin cihadın bütün alanla­rına yönelmesi gerekiyordu. Peygamber efendimiz, başkalarını savaşa sürüp kendisi onları geriden kumanda eden kimselere benzemezdi. Aksine o, başkalarım davet ettiği her hususta, güzel bir örnek olmak için bizzat savaş alanlarında cihad ederdi. Rahat­lığı tercih etmez ve kendi canını kıymetli bilmezdi. Kendisi istira­hata çekilip de başkalarını çalışmaya itmezdi. Takva ve gayret sa­hibi kimselerin başında kendisi bulunurdu. Mücahitlerin ön safi­ni kendisi işgal ederdi. Konuyla ilgili olarak Kadı Iyaz´ın “eş-Şifa” adlı eserinde şöyle denilmektedir:

“Birçok kahramanların kaçıp firar ettiği zorlu durumlarda Peygamber efendimiz hazır bulunmuş ve yerinden asla ayrılma­mıştı. Geriye kaçmamış, ileriye doğru atılmıştı. Her bahadırın mutlaka birkaç defa firar ettiği, tarihlerde kayıtlıdır, ama Pey­gamber efendimizin böyle bir hareketi görülmemiştir.”[1]

“(Ey Muhammed), Allah yolunda savaş; sen yalnız kendinden sorumlusun! insanları da (savaşa) teşvik et” (Nisa: 84) ayet-i keri­mesine gelince, bazıları bu ayetten şunu anlamışlardır: Resulül-lah (sav)´in kendisi, yalnız başına da olsa müşriklerle karşılaştığı takdirde onlarla savaşmakla emrolunmuştur. Bu emir, sadece kendisine mahsustur. Bu manayı müfessirler: “Sen kendinden sorumlusun” cümlesinden çıkarmışlardır.

Bu nassın delaleti ne olursa olsun, Peygamber (sav) efendimiz, tek basma cihad yükünü ve savaş meydanlarına atılma sorumlu­luğunu üstlenmiştir. Kendi canını Önemsememiş ve cihad husu­sunda sahabiîeri arasında en yüksek sabır örneği göstermiştir. Savaş safları arasından firar ettiği, asla görülmemiştir. Savaş meydanlarında kendi şahsı için en emniyetli yeri seçmemiştir. Çevresindeki herkes yanından uzaklaşsalar bile, o kendi şahsı için güvenli yer arama durumuna düşmemiştir.

İslam kahramanı Hz. Ali´nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:.

“Savaş kızıştığı, gözler kızardığı zaman Resulullah´tan sakı-nırdık. içimizden düşmana en yakın mesafede duran oydu. Bedir savaşında Peygamber efendimizi kendimize sığınak edinmiştik. içimizde düşmana en yakın mesafede duran oydu. Savaşma husu­sunda insanların en şiddetlisi ve en güçlüsü oydu.”

Savaş meydanlarında Peygamber efendimiz, insanlara yönle­rini gösteren bir bayrak ve işaret gibiydi. Mücahitlerin en bahadı­rı ve en sabırlısıydı. Onunla birlikte savaşa katılmış olan sahabi-lerden Abdullah bin Ömer şöyle der: “Resulullah´tan daha cömert, daha hoşnut, daha dayanıklı ve daha bahadır bir kimse görme­dim. O halinden memnun, kahraman, alicenab ve sabırlı bir kim­seydi. Savaş alanlarının ortasında durur, kılıcım çeker ve her sal­dırıya karşılık verirdi.”

Şecaatiyle birlikte son derece mütehammil ve daya-nıklıydı. Uhud savaşında yaralanmış, yarası derine nüfuz etmiş, kan sız­maktaydı. Bununla birlikte savaşa devam etmiş, asla zayıflık ve gevşeklik göstermemişti. Uhud savaşında öldürülmek istenmiş, o hengamede kendisim öldürmek isteyen Ubey bin Halef, yanma gelmişti. Ubey, büyük Bedir savaşından beri Peygamber efendi­mizi öldürme hazırlığı içindeydi. Çünkü Bedir savaşında yakala­nan esirler arasındaydı. Uhud günü olunca savaşa katılmış, de­mirden bir zırh giymişti. Gözünden başka hiçbir tarafı görünmü­yordu. Kılıç, ya da mızrak darbelerine maruz kalmamak için giy­diği demir zırhın içinden şöyle diyordu: “Muhammed nerede Eğer o bugün ölümden kurtulursa, ben kurtulamam!” O böyle na­ralar atmaktayken bazı müslümanlar onun karşısına çıkmışlar­dı. Yarasından kanlar akmakta olan Peygamber efendimiz: “Onu serbest bırakın!” demiş ve Haris bin Samme´den mızrağını alarak Ubey´e saldırmıştı. Bu sırada, kükreyen devenin sırtında­ki kıllar gibi, saçları adeta uçuşuvermişti. Peygamber efendimiz mızrağını Übey´in boynuna saplamıştı. Onu atından aşağı yuvar­lamış, hatta kaburga kemiklerinden birini kırmıştı. Bu rezil hali içinde Übey, Kureyşliler´in yanına dönerek ´Muhammed beni öl­dürdü´, demişti. Onlarsa hayır hiçbir şeyin yok diyerek onu teselli etmişlerdi. Fakat Übey sözünü şöyle sürdürmüştü: “Eğer bütün insanlar ona saldırsalar, yine de onu yenemezler. Zaten bana, seni ben öldüreceğim dememiş miydi. Allah´a yemin ederim ki, o bana tükürse bile, beni tükürüğüyle öldürürdü!” Böyle dedikten sonra

Übey, Kureyşliler´le birlikte Mekke´ye dönerken yolda ölmüştü”[2]

Peygamber efendimiz Hevazin muharebesinde de tek başına sebat göstermişti. Bu da onun ne kadar sabırlı ve kahraman oldu­ğunu açıklamak için yeterlidir.

Peygamber efendimizin savaş meydanlarında kılıcıyla göster­miş olduğu şecaatini yukarıdaki satırlarla ifade etmiş olduk. Onun barış zamanındaki manevi şecaatini de önceki sayfalarda anlatmış, hakiki açıklama hususunda kmayı-cıların kınamala­rından korkmadığını ifade etmiştik. Gerçeği söylerken ve hakika­ti uygularken, bulunduğu çevreye ve o çevredeki gelenekleri, akıl­sız kimseler ve doğru yolu bulmayan insanlar uydurmuşlardır. Onlar bilinen şeyleri kabul ediyor, bilinmeyen şeyleri reddediyor­lardı. Peygamber efendimiz, bi´setten önce ve sonra hep aynı şeca­atini devam ettirmiş, yüce Allah´tan başka hiç kimseden çekinme­mişti. Yumuşaklık onun insanları hidayete kavuşturması için bir vasıta olduğu için, yumuşaklığı elden bırakmıyordu. O her du­rumda insanları hakka davet eden, onlara doğru yolu gösteren bir yol göstericiydi. İmdada koşmanın zorunlu olduğu ve yardım et­menin gerekli olduğu zamanlarda imdat isteyenlerin imdadına koşar, isteklerine icabet ederdi. Bir defasında Medine halkı pani­ğe kapılmış, korkulu bir durum için çağrışıp bağrışmaya başla­mışlardı. Herkes, sesin geldiği tarafa koşuyor, imdat çağrısı yapı­lan yeri araştırıyorlardı. İleriye doğru koşan herkes, yardım iste­yene, diğerlerinden önce kendisinin kavuşacağını zannediyordu. Ama biraz daha ilerleyince Resulüliah (sav)´in kendilerinden önce oraya gittiğini ve dönmekte olduğunu gördüler. Sesi duyar duy­maz Ebu Talha´nın çıplak sırtlı atına atlamış, oraya koşmuştu. Eğersiz atın üzerinde kılıcı elinde dönmekteydi. Medineliler´in imdada koştuklarını gören Peygamber efendimiz: “Korkmayın, heyecanlanmayın” diyerek onları geri döndürmüştü.

Resulüliah (sav) efendimiz her çeşidiyle şecaati kendinde taşı­yan bahadır bir kimseydi.

Hak söz konusu olduğu zaman susmaz, görüşünü açıklardı. Sa­vaş meydanında bütün safların önüne geçer, gerilemezdi. İmdat istenildiği zaman imdat yerine başkalarından Önce koşardı. Ge­rekli zamanlarda şecaat gösterir, ama asla gururlanmaz ve başkalarma karşı büyüklük taslamazdı. Bütün davranışlarında in­sanları hakka ve dosdoğru yola davet ederdi. Enes bin Malik (r.a)´in rivayetine göre Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: “insanlar tutma ve yakalama güçleri nisbetinde faziletli kılınmış­lardır.” Buradaki tutma ve yakalama gücünden kasıt, zalime kar­şı uygulanan tutma ve yakalama gücüdür. Öğüdün ve nasihatin fayda vermediği yerde, zalimin elinden tutarak onu tecavüzkar rolünden uzaklaştırıp hakka teslim etmektir. Çünkü zalimi kendi halinde bırakmak, onun insanları fitneye düşürmesine sebebiyet vermektir ki, fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günah­tır!

——————————————————————————–

[1] Kadi İyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 66.

[2] Kadi Iyaz, eş-Şıfa, c. 1, s. 68.

Share.

About Author

Leave A Reply