Peygamber Efendimizin Sosyal Faaliyetlere Katılması

0

Peygamber (sav) efendimiz, hayırlı işlerde dayanışmanın ge­rekli olduğu hususlar gündeme geldiği zaman yaşadığı toplumun sosyal etkinliklerine katılmaktan geri durmazdı. Sosyal bir faali­yet yapacakları zaman Peygamber efendimiz de aralarına katılır ve gücü oranında o faaliyete katkıda bulunurdu. Ancak bu faali­yetlere katkıda bulunurken de batıla rıza göstermez. Aksine her zaman hak ile sevinir ve batıla karşı bir tavır takınırdı. Batıl bir iş gördüğü zaman çığlık koparmaz, sadece başını önüne eğmekle ye­tinirdi. Çığlık koparmak ve düşmanlık göstermek O´na yakışmaz­dı. Öfkelenmek ve kin gütmek, onun huyu değildi. Aksine bütün davranışlarında sevecen ve yumuşak huylu idi. Darünnedve´nin toplantılarına katılır, Arapların önde gelen büyüklerini dinlerdi. Hoşuna giden doğru bir söz söylendiği zaman kendisi de o söze ka­tılır ve sevinirdi. Doğru olmayan bir söz söylendiği zaman öfkesini dışa vurur ve gerçek dışı beyanlardan asla hoşnut olmazdı.

Zehrü´l – Adab adlı eserde anlatıldığına göre Peygamber (sav) efendimiz gençlik çağında Kureyş toplantılarına katılırdı. Katıl­dığı toplantılardan birine Yemenli bir büyük de katılmıştı. Ye­menli, Peygamber efendimizi izlemiş, O´nun bazan keskin bakış­larla toplantıya katılanları süzdüğünü, bazan da sevinçli bakış­larla onlara baktığını görmüş ve şöyle demişti:

“Şu gencin, bazan size arslan bakışlarıyla baktığını, bazan da utangaç bir bekarın gözleriyle süzdüğünü müşahede ediyorum

Allah´a andolsun ki O´nun arslan bakışıyla size yönelttiği bakış­ları ok gibi olup kalplerinizi şişe saplayabilir, ikinci bakışı ise adeta nesim rüzgarı gibi olup Ölülerinizi diriltebilecek güçtedir.” Peygamber efendimiz sosyal hayattan kopmamıştı. Çünkü o rahmet ye sevgi peygamberi olup toplulukları birbirine ısındıran bir insandı. Bu nedenle kıvançta ve tasada toplumla birlikte olma­sı gerekiyordu. Günaha yöneltici bir davranış olmadıkça toplum­dan ayrılmazdı. Kötü bir davranışta bulundukları zaman kendini toplumdan uzak tutardı, ama yine de onlara öfkelenmezdi. Bila­kis onları hakka yöneltir. Ve günahlara bulaşmaktan sakınırdı. Toplumdan uzak kalıp yalnız başına yaşamak, Muhammed (sav)´in karekteri değildi. Aksine o kendi asil karekteri icabı ola­rak insanlarla bir arada bulunmak isterdi ki hastalıkların ve sıh­hatin yerini anlayıp tesbit etsin. Hayattan ve canlılardan soyut­lanmak, güçlü insanların karekteri değildir. Bilakis bu kişilikle zaafiyetinin bir göstergesidir. Ancak ibadet için bir kenara çekilip uzlette bulunmak normal karşılanabilir. Çünkü bu durumda kişi insanlardan uzak durursa, Allah ile dost olur. ibadetini tamamla­dıktan sonra da insanlara tekrar yönelir.

Ficar Savaşları

“Ficar” kelimesi “Faccare” fiilinin mastarıdır. Tıpkı “Kital” ve­ya “maktele”, “nikaş” veya “münakaşe” masdarları gibi. “Ficar” kelimesi, “fücurun” karşılıklı işlenmesi manasını içerir. Yani sa­vaşan taraflardan her birinin günah işlemesi demektir. İki tarafın karşılıklı olarak işledikleri günah, onların haram aylarda savaş yapmış olmalarıdır. Haram aylarda savaşa başlamak, cahiliyet devrinde haramdı. Bu haramlık belki de İbrahim peygamberin di­ninin kalıntılarındandı. Bu nedenle İslamiyet de haram aylarda savaşa başlamayı, ya da savaşı sürdürmeyi, zaruret olmadıkça haram kılmıştır. Bu konuda Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır:

“Gökleri ve yeri yarattığı gündeki yazısına göre Allah´ın katın­da ayların sayısı onikidir. Bunlardan dördü haram (ay) lardır. /$-te doğru din budur. O aylar içinde (konulmuş yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin ve Allah´a ortak koşanlar nasıl sizinle top-yekün savaşıyorlarsa siz de onlarla topyekün savaşın, bilin ki Al­lah, (günahlardan) korunanlarla beraberdir.” (Tevbe: 36)

Haram aylar, peygamber efendimizden de rivayet edildiği gibi Zilkade, Zihhicce, Muharrem aylarıyla Cenıaziye´l- ahir ve Şaban ayları arasında bulunan Recep ayıdır. Zilkade, Zilhicce ve Muhar­rem aylarında savaşmak haram kılınmıştır ki, insanlar güvenlik ve huzur içinde kabeye gelip hac ibadetlerini eda edebilsin ve yine güvenlik ve huzur içinde memleketlerine geri dönebilsinler. Re­cep ayında da savaşmak haram kılınmıştı. Çünkü Recep ayı umre ayıdır.

Haram ayların çiğnendiği Ficar savaşının sebebi, siyer kitap­larında da anlatıldığı gibi şöyledir: Urvetürrical adlı Hevazin ka­bilesine mensup bir adam, Numan bin Münzir´in kervanlarından birini koruma görevini üstlendi. O kervanda ipek ve koku mamul­leri vardı. Anlatıldığına göre Urvetürrical, Numan bin Münzir´in himayesinde yaşayan bir kimseydi. Urve, bu kervanı koruma gö­revini üstlendiği zaman, Numan bin Münzir´in yanında bulunan ve kinane kabilesine mensup olan Beraz bin Kays adındaki bir şa­hıs, Urve´nin bu kervanı Kinane kabilesine karşı korumasını içi­ne sindirememiş ve Öfkelenerek, Urve´ye: “Sen bu kervanı Kinane kabilesine karşı mı koruyacaksın ” diye sormuş, Urvede şöyle ce­vap vermişti: “Evet, gerekirse bütün insanlara karşı bu kervanı korurum!”

Böyle dedikten sonra her iki adam da yollarına gittiler. Ne var ki, Kinaneli Beraz, Urve´yi gafil avlayıp öldürdü. Bu nedenle de her iki kabile arasında savaş patlak verdi. Kinane kabilesi ile He­vazin kabilesi birbirleriyle savaşmaya başladılar. Kinane kabilesi Kureyş´le işbirliği yaptı. Dört gün süre ile savaştılar. Dördüncü günde peygamber efendimiz de savaşa katıldı. Onun savaşa katıl­dığı dördüncü günde vuruşmalar çok şiddetlenmişti. Neticede ta­raflar, ertesi sene Ukaz panayırının kuruldğu zamanda yeniden savaşmak üzere ateşkes ilan ettiler. Ertesi sene Ukaz panayarı kurulduğu zaman Utbe bin Rebia devesine binerek: “Ey Mudar-lılar. Niçin savaşıyorsunuz ” diye ünlenmeye başladı. Hevazinli-ler, “İsteğin nedir ” diye sorunca da barış istiyorum, diye cevap verdi. Onlar da; “Bu nasıl olacak ” diye sordular. Utbe: “Geçen se­ne savaşta öldürülen adamlarınızın diyetlerini Ödeyelim. Bizden Ölenlerin kanını da size bağışlayalım. Bizden size rehine olarak adamlar da verelim” dedi.

Hevazinliler; “Bunu kim uygulayacak!” diye sorunca Ut-he:”Ben yaparım”, dedi. “Sen kimsin ” diye sorduklarında, o da;” Ben Utbe bin Rebia´yım” dedi. Böylece aralarında barış anlaşması yapıldı. Kinaneliler onlara rehine olarak 40 adam gönderdiler aralarında Hakim bin Hüzzam da vardı. Hevazinliler, Kinanelile-re mensup rehineleri aralarında görünce, Ölmüş adamlarının di­yetlerinden vazgeçtiler. Böylece Ficar savaşları, şerefli bir barış ile son buldu.

Burada bazı sorular akla gelmektedir. Şöyle ki: Bu savaşlara katılan Peygamber efendimiz kaç yaşındaydı Bu savaşlardaki görevi neydi Bu savaşlara katılmasını gerektiren sebep neydi

Bu savaşa kaç yaşında katıldığı sorusuna gelince, bununla ilgi­li olarak Ibn Hişam´m siret adlı eserinde şu ifadelere rastlamakta­yız: “Peygamber efendimiz 14- 15 yaşları arasında bu savaşlara katılmıştır. Ibn Ishak´ın anlattığına göre o, şerefli ömrünün 20. yaşındayken bu savaşlara katılmıştır.”

Bu rivayetlerden birini diğerine tercih edebilecek durumda de­ğiliz. Ancak Ibn Ishak´ın senedi daha kuvvetlidir. Konuyla ilgili olarak İmam Şafii (ra) şöyle der: “Siyer bilgisi hususunda insan­lar Ibn Ishak´ın çocukları durumundadırlar” Ancak Ibn Hi-şam´ın siretindeki rivayeti teyid eden bir husus vardır: Ficar sava­şının 4. gününde muharebeye katılan peygamber efendimizi, am­caları yakalamışlardı. Bu da, onun çocuk denecek yaşta olduğuna delalet etmektedir. Eğer 20 yaşma varmış olsaydı o zaman erişkin bir erkek sayılırdı ki savaşa katılmasına amcaları engel olmazdı.

Bu rivayetlerin doğruluk dereceleri ne olursa olsun, Hilf ül Fu-dul ile ilgili olarak anlatılacak hususların da ortaya koyduğu gibi, peygamber efendimiz 20 yaşlarında iken Ficar savaşlarına katıl­mıştır.

Peygamber efendimiz 20 yaşına ayak bastığı halde savaşa ka­tılmamıştır. Çünkü bu savaş delil bir savaş değildi. Muhammed (sav)´ın sağlam karakteri, günah işlenen bir savaşa katılmasına müsaade etmezdi. O savaşta her iki taraf da günahkardı. O temiz ve temizleyici, Cenab-ı Allah tarafından terbiye edilip, onun göze­timi altında bulunan insan, günahların karıştığı bir savaşa nasıl katılırdı O savaşın sebebi, zamanı ve olayları bakımından her iki taraf da günaha bulaşmıştı.

Peygamber efendimiz bu savaşa katılmadı. Ancak savaşın çok şiddetlenip kızıştığını gördükten sonra amcalarının da savaşa katıldıklarını görünce, ister istemez savaşçıların saflarında yer aldı. Belki de o, savaşı seyretmek istemişti. Çünkü O´nun kalbi arınmış olup, insanların sıkıntıda bulunduklarını gördüğü za­man kendisi rahat edemiyordu. Her ne kadar savaş sayılabilecek bir iş yapmamışsa da o savaşa adeta gözlemci olarak katılmıştı. Sadece sıkıntıları bertaraf etmek için savaşa katıldığım Peygam­ber efendimiz izah ederken şöyle buyurmuştur: “Ben amcalarıma gelen okları bertaraf etmeye çalışıyordum. ” O, amcaları için koru­yucu bir zırh olmuştu. Elini savaş çirkefine bulamamıştı. Sadece kendisim hakkıyla koruyup gözetmiş olan amca ve akrabaları için koruyucu bir kalkan olma görevini üstlenmişti.

Savaş alevini tutuşturanların gözünde dahi günah sayılabilen bu savaşa Peygamber efendimizin katılış sebebi ne olursa olsun o, sadece akrabaları için koruyucu bir zırh olarak savaş alanında ye­rini almıştı.

Hilf ül- Fudul

Peygamber (sav) efendimiz, hayatının bahannda bir genç iken bile yaşadığı toplumun vicdani oluşumuna katkıda bulundu. On­larla birlikte hayra yönelir, ancak onların kötülüklere yönelmele­ri durumunda serden uzak durur ve olumsuzluklara asla bulaş­mazdı. Dürüst yapısına uyan işleri yapardı. Cenab-1 Allah´ın ken­disini ilettiği ve terbiye ettiği dosdoğru yola yönelirdi. Bu hayırlı işlerden biri de Hilf ül- Fudul idi. İbn Kesir´in anlattığına göre bu, arapların en şerefli ve en değerli bir paktı idi. Bütün ravilerin itti­fakına göre bu pakt yapılırken peygamber efendimiz 20 yaşların-daydı. Yine ravilerin söylediklerine göre Hilf ül Fudul Paktı “Fi-car” savaşından sonra Zilkade ayında yapılmıştır. Bu paktın yapı­lışından dört ay önce Ficar savaşı olmuştur. Şu halde Ficar savaşı, haram aylardan biri olan Recep ayında yapılmıştır. Ficar savaşı­nın yapıldığı esnada hac ibadetinin eda edildiğini söyleyenler gö­rülmemiştir. Recep ayı, her ne kadar haram aylardansa da hac ay­larından değildir.

Ravilerin anlattıklarına göre Hilfül Fudul Paktının yapılması­na sebep olan olay şu idi: Zebide kabilesinden bir adam Mekke´ye mal getirmişti. Malını As bin Vail satın almış, ama karşılığını öde­memişti. Mal sahibi, As bin Vail´e karşı Abdüddar oğullarından Mahzum ve Cemha kabileleri ile diğerlerinden yardım istedi. Fa­kat kimse onun yardımına yanaşmadı. Adamcağız, hakkının zayi olduğunu görünce, güneş doğarken Ebu Kubeys dağına çıktı. Ku-reyşliler o esnada Kabe´nin etrafında gruplar halinde oturup top­lanmışlardı. Ebu Kubeys dağının tepesine çıkan hak sahibi, yük­sek sesle şu şiiri inşad etmeye başladı:

“Ey Fihr ailesi, bir adamın malı kayboldu

O adam Mekke´de zulme uğradı.

Evinden, dostlarından ve toprağından uzakta

thramlı ve yol tozunu da üzerinde taşımaktadır.

Henüz Umresini eda edememiştir

Ey ileri gelen şahıslar

Hatim ile Hacer-i esved arasında

Emniyetli yerde malım zayi oldu.

Demek ki kanunlar soylular içindir.

Yabancı tüccarlar için koruyucu yasalar yokmuş!”

Bu adam Allah´ın evinin yanı başında, insanlar için emniyet ye­ri sayıîabilen bir yerde hakkının zayi olduğunu, bu zulmün Hatim ile Hacer-i Esved arasında vuku bulduğunu söyleyerek Mekkeli-lerin hamiyet duygularını galeyena getirdi. Kendisinin de Umre için ihramlı bulunduğunu ifade etti. Onun bu çağrısına ilk icabet eden ve yardımına koşan, Abdulmuttalib´in oğulları oldu. Bu amaçla Abdulmuttalib´in oğlu Zübeyr kalkarak: “Bu adamın hakkı zayi edilemez. Bunu kendi başına bırakmak doğru olmaz!” dedi. Bu amaçla Haşim oğulları, Zühre oğulları, Teym bin Mürre oğullar ı, Abdullah bin Ceda´nın evinde toplandılar. O cömert bir insandı. Toplantıya gelenler için yemek hazırladı. Bu toplantı, ha­ram aylardan biri olan Zilkade ayında akdedildi.

Toplantıya katılanlar:” Mazlumlar, zalimlerden haklarını alıncaya kadar mazlumlarla birlikte hareket edeceğiz !” diye ye­min ettiler. Denizlerin bir kıl parçasını ıslatacak suları kalmayın-caya, Hira ve Sebir dağı yerlerinden silinip gidinceye, insanların yaşantılarını sürdürecek imkanları kalmayıncaya kadar bu ahdi­mize sadık kalacağız, dediler. Kureyşliler bu pakta “Hilf ül Fudul” adını verdiler. Pakta katılanlar, bu yeminlerinden hemen sonra kararlarını uygulamaya başladılar. Yemin merasimine katılan­lar, hemen As bin Vail´in yanına giderek Zebidi kabilesine men­sup mazlum şahsın mallarını As´dan alıp kendisine teslim ettiler. Abdulmuttalib´in oğlu Zübeyr bu paktan ötürü sevinip gururlana­rak şöyle dedi:

“Erdemli insanlar yemin edip ahidleştiler ki Mekke´de hiç bir zalim kalmasın. Yine ahidleşip sözleştiler ki, Yerli de yabancı da eşittir.”

Peygamber (sav) efendimiz bu pakta katıldığından dolayı memnuniyetini izhar etmiştir. Bunu İslamiyette de uygulayaca­ğını ilan etmiştir: “Abdullah bin Ced´a´nın evinde bir pakta katıl­dım. Eğer islamiyette de böyle bir pakta katılmamı isteyen olursa, hemen icabet ederim. O pakta katılanlar, faziletleri sahiplerine vermek üzere yeminleşmişlerdi .”

Rivayete göre peygamber (sav) efendimiz, bu paktla ilgili ola­rak şöyle demiştir:”Abdullah bin Ced´a´nın evinde öyle bir toplan­tıya katıldım ki O taplantı benim için kızıl tüylü koyanlardan da­ha sevimliydi. Eğer İslamiyette de böyle bir pakta davet olunur-sam, mutlaka icabet ederim .”

Bu paktta alman kararlar, peygamber efendimizin bi´setinden Önce uygulanmıştır. Rivayete göre Has´am kabilesinden bir adam hac ya da Umre için Mekke´ye gelmişti. Beraberinde çok güzel bir kızı da vardı. Nebih bin Haccac, adamın kızını zorla kaçırdı ve sakladı. Has´amlı adam: “Bu herife karşı bana kim yardım ede-cekV diye bağırmaya başladı. Feryadım duyanlar, “Hemen Hil-ful Fudul´a müracat et” dediler. O da Kabe-i Muazzama´nın yanı­na giderek yüksek sesle: “Ey Hilful Fudul sahipleri]” diye ünle-meye başlayınca her taraftan yalın kılınç adamlar imdada koşa­rak: “Neyin var ” diye sormaya başladılar. O da: “Nebih, kızımı kaçırarak bana zulmetti. Onu zorla elimden alıp kaçırdıl” diyerek derdini anlattı. Hilful Fudul´un zabıta kuvveti kendisiyle birlikte yola koyularak Nebih´in kapısına vardılar. Kapısını çalıp çıkma­sını istediler. O da korkusundan dışarı çıktı. Kızı kendisinden alıp babasına teslim ettiler.

Böyle bir konferansın oluşturulması zorunluydu. Çünkü Mek­ke, Arapların beldesi idi. Arap ülkelerinin çeşitli yörelerinden mamulat ile ürünler sergilenirdi. Mekke´de güvenliğin yerleşmesi şarttı. Orada huzur ve sükunun bulunması hakların korunması gerekiyordu. İnsanların rahatlıkla oraya gelebilmelerini sağla­mak için orada haksızlığın ve baskının olmaması gerekiyordu. Çünkü insanlar çok uzak yerlerden Kabe´yi ziyaret için geliyorlar­dı. Mekkelilerin, beldelerini, hakların takdis edildiği,tıpkı Kabe gibi mukaddes sayıldığı bir mekan yapma hususunda birbirleriy­le yardımlaşmaları gerekiyordu. Cenab-ı Allah, orayı insanlar için bir toplanma yeri kılmıştı. Orasının sadece canlar için değil, hem canlar, hem de mallar için emin bir yer olması gerekiyordu. İnsanların nefislerini huzura kavuşturmaları için ihtiyaç duyu­lan her şeyin sağlanması zorunluydu. –

Share.

About Author

Leave A Reply