Putperestlik Döneminde Bile Allah´ı Unutmadılar

0

Araplar puta^tapmayı çok ileri aşamalara götürdüler. Öyle ki put, onların idraklerinin ve akıllarının bir parçası haline geldi. Taşlardan medet umar oldular. Taşların ve putların kendi sorula­rına cevap vereceklerini ve dilediklerini yerine getireceklerini sanmaya başladılar. Ama bununla birlikte, şu kainatı yoktan ya­ratan yüce Allah´ı unutmadılar. Nitekim bu durumu Allahü Teala şöyle anlatmaktadır: “Andolsun onlara: ´Gökleri ve yeri kim yarat­tı ´ diye sorsan mutlaka: ´Allah´ derler.” (Lokman: 25)
İşte bu noktada Roma ve Yunan putperestliği, Arap putperestli­ğinden ayrılmaktadır. Çünkü, Arap putperestliğinde Allah´a iman vardır. Her ne kadar tevhid şeklinde olmasa bile, Araplar Allah´a inanırlardı ama bunun yamsıra başka varlıklara da inanırlardı. Romalılarla Yunanlılar´a gelince, hulul akidesi onlarda yaygın va­ziyette idi. Onların putperestliğinde Allah inancından eser yoktu.
Bu ayrılığın asıl faktörü Araplar´da İsmail ve İbrahim peygam­berlerden gelen tevhid inancının mevcut olmasıydı. Hz. İbrahim ve Yakub´un kendi çocuklarına yaptığı vasiyetin kalıntısı, varlığı­nı hala devam ettirmekteydi. Nitekim bununla ilgili olarak Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır: “ibrahim de bunu kendi oğullarına vasiyet etti, Yakub da: ” Oğullarım, Allah, sizin için o dini seçti. Bundan dolayı sadece müslümanlar olarak ölünüz (dedi).” (Bakara: 132)
Roma ve Yunan putperestliği ile Arap putperestliği arasındaki farklılığın ikinci sebebi de şuydu: Araplar Kabe´ye ve Beyt-i Ha-ram´a saygı gösterirlerdi. Çünkü Kabe, kendilerine ataları İbra­him peygamberden miras kalmıştı. Putperest olmakla birlikte, Kabe´de İbrahim peygamberden kendilerine kalmış dini bir miras vardı. Örneğin Kabe´ye saygı gösterir, onu tavaf eder, hac ve umre ibadetlerini yapar, Arafat´ta, Müzdelife´de vakfede bulunurlar, kurban keserlerdi. Aslında olmayan şeyleri içine katmakla birlik­te hac ve .umre için tehlil ve tekbirler getirirlerdi. İbn İshak, “Siret” adlı eserinde der ki: Kureyşliler´in Kinane koluna mensup kimse­ler, tehlil getirirken şöyle derlerdi: “Lebbeyk ey Allah´ım! Senin emrine itaat ederiz. Senin ortağın yoktur. Ancak kendisine ve elin­de bulunan şeylere sahip olduğun bir tek ortağın vardır.” Telbiye getirerek Allah´ı birler, sonra da putlarım O´na ortak kılarlardı. Putlarının mülkiyet ve idaresini Allah´a bırakırlardı. Bununla ilgili olarak Cenab-ı Allah, Peygamber efendimize şöyle buyurmuş­tur: “Onların çoğu Allah´a, ancak O´na ortak koşmuş kimseler ola­rak iman ederler.”

Araplar Allah´a iman ile putlara imanı birleştirmeye çalıştıkla­rından dolayı, putlara olan imanları, Romalılar´m putlara olan imanı gibi güçlü ve yaygın olamadı. Özellikle onlar, Peygamber efendimizin risaletle görevlendirilişinden Önceki zamanlarda bu durumdaydılar. Putlara olan inançları sağlam olmadığı gibi, Al­lah´a olan imanları da sahih değildi. Çünkü Cenab~ı Allah´a olan iman, ancak onun birliğine inanma durumunda tahakkuk eder ve hiç kimseyi zatı, yaratması, tekvini, ibadeti hususunda O´na ortak koşmama durumunda tahakkuk eder. Kısacası, ibadet yapılacak­sa sadece bir ve tek olan Allah´a yapılmalıdır ki, sahih iman tahak­kuk etsin.

Onların Allah´a imanla puta imanı birleştirme çabalarına işaret eden husus şudur: Onların puta olan imanları kuvvetli ve kalpleri­ne yerleşik durumda değildi. Aksine putperestlik inançları husu­sunda da tereddüt içindeydiler. Bu alandaki inançları belirli bir is­tikrara kavuşmamıştı. Kalplerinde bu inanç dolayısıyla huzur ve sükûnet yerleşmemişti. Akılları da bu konuda istikrar bulmamış­tı. Bulması da mümkün değildi. Çünkü, bir avuç toprağı, ya da bir parça taşı alıp ortaya koyuyor ve onu kendilerine mabud ediniyor­lardı! Gündüzün başlangıcında ve gecenin yakın bir kısmında ona tapıyorlardı. Ancak onun yaratıcı olmadığına, aksine yaratılmış olduğuna da kesin bir şekilde inanıyorlardı.

Putperestliğin son zamanlarında putların gücü azalmıştı. Arap-lar´ın putlarla ilgili düşünceleri o kadar zayıflamıştı ki, bu putlar kendi elleriyle çelişecek, ya da onları istikrar bulmayan bir duru­ma sokacak faktörleri de beraberlerinde getirmişlerdi. Bu putlar kendi varlıklarıyla birlikte zayıflık ve merdudiyet etmenlerini de taşımaktaydılar. Ama kör taklit uğruna Araplar yine de bunlara tapmaktaydılar. Kör taklit, aklın ve idrakin yolunu tıkamıştı.

Kalplerde imandan eser yoktu

Anlatmak istediğimiz şudur; O zaman kalpler ve akıllar bom­boştu. İnsanlar içlerindeki bu boşluğu dolduracak bir şeye ihtiyaç hissediyorlardı. Siyaset adamlarının da ifade ettikleri gibi, uzakdoğuda herhangi bir şeye iman yoktu. İnsanlara hükmeden şey, vehimlerden ve kuruntulardan ibaretti. Vehim ve kuruntular bir kalbe yerleşince artık o kalp, varlığım koruyamazdı. Ancak aklın hakem olduğu ve selim düşüncenin otoritesine boyun eğen nefis­ler ve kalpler, varlıklarım devam ettirebilirlerdi. Vehim ve ku­runtular akla mukavemet edecek gücü kendilerinde bulamazlar. Vehimler, his gibidirler. Güneş ışığı ortaya çıkınca yok olup gider­ler. Aynı şekilde akıl da, vehimleri yok edip götürür, idraklerdeki bulanıklığı giderir.

Hindliler şiddetli bir vehmin egemenliğine girmişlerdi. Sosyal bir zulmün baskısı altındaydılar. Artık varlıklarını sürdürecek halde değillerdi. İranlılar arasında da, insanlığı yok edici tahrip­kar mezhepler zuhur etmişti. Bu mezhepler İranlılar´ın kökünü kazıyordu. Ahlaklarını yıkıyordu.

Romalılar´la onların zulümleri altında bulunanlar, inançlarını yitirmişlerdi. İnançlarını bırakıp kendi uydurdukları Hıristiyan putperestliğini kendilerine din edinmişlerdi. Ama bu putperest­lik ile kalplere iman yerleşemezdi. Nihayet bu durum miladi 6. yüzyıla kadar devam etti.

İnançsızlık sadece fızikötesine özgü değildi. Bütün insani ve ahlaki değerleri kapsamına almıştı. Nitekim ibadet ve uluhiyet alanında da inançsızlık görülmekteydi. O zamanlarda sağlam bir ahlak mevcut değildi. Her millet, diğerine düşmanca nazarlarla bakmaktaydı. Ahlaki düşünce sadece aynı ülkenin vatandaşları arasında cereyan eden muamelelere mahsus olmuştu. Milletlera­rasında genel anlamda ahlaki düşünceye riayet edilmiyordu. Fi­lozoflar bile kendi milletlerinden başka milletlerin haklarını gö-zönünde bulundurmuyorlardı. Örneğin Eflatun, Yunanlılardan başka milletlere mensup kimseleri barbarlar olarak görüyordu. Bir kimse, vatanından uzak bir başka milletlere mensup bir kim­seyi yakaladığında onu köle edinirdi. Eflatun´un kendisi bile köle olarak yakalanmış, nihayet fidye vererek kendini kurtarmıştı. Uluhiyete olan iman ortadan kalktığı gibi, insani değerlere olan inanç da kaybolu vermiş ti. Kalplerdeki iman boşluğunu doldura­cak birisi gerekliydi. Alemlerin Rabbi Allah´ın elçisi Muhammed (sav)´e ihtiyaç vardı. Dünyanın ortasında durup, dünyalıları ilk nübüvvet toprağına davet edecek birinin ortaya çıkması gereki­yordu.

Share.

About Author

Leave A Reply