Resulullah´ın (a.s.) Şahsına Yönelik Eza ve İşkenceler

0

Zayıf ve korumasız müininler uğradıkları eziyet dolayısıyla inliyor ve hallerini Peygamber efendimize şikayet ediyorlardı. Peygamber efendimiz de onların şikayetlerini dinliyor, bu ne­denle de sürekli elem duyuyordu. Mü´minler hallerini ona şika­yet ediyor, o da onlara sabretmelerini tavsiye ederek cenneti müjdeliyordu. Ama mü´minlerin çektikleri eziyetleri Peygam­ber efendimiz de çekmedikçe rahmet peygamberi olamazdı. On­larla, birlikte eziyetlere katlanmasaydı, sevinç ve tasa halinde insanları birlik ve beraberlik, eşitlik içinde olmaya davet ede­mezdi. Her ne kadar Haşîm oğulları onun öldürülmesine engel oluyorlarsa da, onun hakarete uğramasına, alay edilmesine ve eziyet görmesine engel olamıyorlardı. Hatta Ebu Cehil ve Ebu Leheb gibi beyinsizler, ona karşı alenen eziyet etmeye cüret gösteriyorlardı. Hatta bir defasında lanetli Ebu Leheb, oğlunu Peygamber efendimize musallat etmiş, Mekke´nin en muteber şahsiyeti olan Ebu Talibin huzurunda onun yüzüne tükürt-müştü.

Buhari, Amr bin Asin şöyle dediğini rivayet eder:

“Bir ara Peygamber (sav) efendimiz Kabe´nin Hatim denen kısmında namaz kılarken Ukbe bin Ebi Muayt ona saldırmış ve elbisesini boynuna dolayarak şiddetle sıkmış ve boğacak ha­le getirmişti. Öte yandan Ebu Bekir (r.a) koşup gelerek Uk~ be´nin omuzlarından tutmuş ve onu Peygamber efendimizden uzaklaştırdıktan sonra şu ayet-i kerimeyi okumuştu:

“Rabbim Allah´tır, dediği için bir adamı mı öldürüyorsu­nuz Oysa size Rabbinizden belgelerle gelmiştir. Eğer yalancıy-sa, yalanı kendi zararınadır. Eğer doğru söylüyorsa, sizi tehdit etiklerinden bir kısmı başınıza gelebilir. Şüphesiz Allah, aşırı yalancıyı doğru yola iletmez.” (Mü´min: 28)

Ebu Cehil, namaz kılarken secdş haline bulunan Peygamber efendimizin üzerine deve pisliği atmıştı. Henüz küçücük bir ço­cuk olan Fatıma koşup babasının yanına gelmiş, o pislikleri sır­tından alıp atmış ve müşriklere lanet okumuştu. Ebu Cehil, ta şafak atıncaya kadar düşünmüş ve Peygamber efendimizi öl­dürmek planları kurmuştu. Peygamber efendimizin akrabaları olan Haşim oğullarının, harekete geçerek onun intikamını ala­bileceklerini düşünmüyordu. Ebu Talib ile Allahin kılıcı Hamza´nın bir araya gelerek Muhammed´in kanını yerde bırakma­yacaklarını ve pençelerinden kurtulamayacağını aklına getir­miyordu. Akrabaları her ne kadar onun dinine girmek husu­sunda birlik içinde olmasalar da, aşiretçilik duygusu sebebiyle Muhammedi korumaktan vazgeçmeyeceklerdi. Ama Ebu Ce-hil´deki derin kin, gözlerini kör etmiş ve kulaklarını sağırlaştır-mıştı. O ahmak, yapacağı işin sonunu düşünmüyordu. Sadece önleyemediği öfkesini dindirmek ve nefsini rahatlatmak istiyor­du, îbn tshak´ın rivayetine göre, beyinsizlerin lideri olan Ebu Cehil, Kureyş topluluğu Önünde durarak onlara şöyle hitap et­mişti:

“Ey Kureyş topluluğu! Görüyorsunuz ki, Muhammedi dinimi­zi kötülemekten, atalarımıza sövmekten, bize hakaret etmekten ve tanrılarımıza küfretmekten vazgeçmiyor. Allah´a söz veriyo­rum ki, yarın ben bir taşın üzerinde oturacak ve Muhammed namazda secdeye varınca, o taş ile ´kafasını ezeceğim! Ben onun kafasını ezdikten sonra Abdümenaf oğulları bana ne yaparlar­sa yapsınlar.” Ertesi sabah, Ebu Cehil eline bir taş alıp oturdu ve beklemeye başladı. Resulullah (sav) gelip namaza durdu. Kureyşliler de bir tarafta toplanıp oturmuşlardı. Peygamber efendimiz secdeye varınca Ebu Cehil taşı aldı ve ona yöneldi. Yanına yaklaşınca korkak, ürkek ve rengi sararmış bir halde eli yanına indi. Nihayet taşı elinden attı. Kureyşliler´den bazı kimseler ona: “Sana ne oldu ey Eba Hakem ” diye sordular. O da şöyle cavap verdi: “Dün size söylediğimi yapmaya kalktım. Muhammed´e yaklaştığımda aramızda bir deve paydahlandı. Vallahi öyle bir deve görmemiştim. Onun gibi boynu uzun, başı büyük ve dişleri iri bir deve görmemiştim. Deve beni yemeye yö­neldi. Ben de kaçtım.”[1]

——————————————————————————–

[1] îbn Kesir El Bidaye vennihaye c.3, 8.43.

Resulüllah´ın Heybeti

Bu anlattıklarımız, müşriklerin Peygamber (sav) efendimize reva gördükleri bazı işkence ve eziyetlerdi. O yürüdüğü veya konuştuğu zaman onunla alay ederlerdi. Onun sihirbaz ve deli olduğunu söylerlerdi. Ona karşı inatçı bir tutum içine girerler­di. O kabileleri İslam´a davet ederken kendisine karşı böyle ta­vırlar takınırlardı.

Acaba müşrikler, Peygamber efendimiz güçsüz bir kimse ol­duğu için mi ona eziyet veriyorlardı Peygamber (sav) efendi­miz, aslında heybetli ve güçlü bir şahsiyete sahipti. Cenab-ı Al­lah ona tam bir insani kuvvet vermişti. O hem korkulan, hem sevilen bir kimseydi. Sevimliliği, heybetliliğini yok etmemişti. O karşısındakini korkutmak istediği zaman, bunu yapacak güç­teydi. Cenab-ı Allah onu insanlara karşı koruyacaktı, ama bazı beyinsizlerle ahmaklar, asil kimseleri Peygamber efendimize karşı kışkırtmak istiyorlardı. Muhammed (sav) alicenab bir in­sandı. O insanlara kaba kuvvet göstermek ve onları korkutmak istemiyordu. Aksine insanlara yakın olmak, onlara iyi davran­mak ve ülfet kurmak istiyordu. Peygamber (sav) efendimiz, ye­ri gelince müşriklerin kalplerine korku saçıyordu. Onun hey­betli bir insan olduğunu iki olay naklederek kesin bir şekilde ifade etmek istiyoruz:

1- Abdullah bin Amr bin As şöyle demiştir:

“Bir gün müşriklerin Kabe yanındaki Hatim´de biraraya ge­lip toplanmış olduklarını gördüm. Resulullah (sav)´den bahse­derek şöyle diyorlardı: “Bu adama sabrettiğimiz kadar hiç kim­seye sabretmedik. O bize hakaret etti. Düşlerimizi bozdu. Atala­rımıza sövdü. Dinimizi kötüledi. Cemaatimizi dağıttı. Tanrıla­rımıza küfretti. Doğrusu ona karşı biz büyük bir karar aşama­sındayız.” Bu sırada Resulullah (sav) efendimiz çıkageldi. Ka­be´ye yaklaştı. Hacer´ül Esvedi istilam etti. Sonra Kabe´yi tavaf ederek yanlarından geçti. Bazı laflar attılar. Bu lafları duydu­ğu ve rahatsız olduğu, Resulullah´ın mübarek yüzünden anla­şıldı. Geçip gitti, ikinci defa yanlarından geçtiğinde yine aynı şekilde sözlerle karşılaştı. Yine rahatsız olduğu, yüzünden an­laşıldı. Üçüncü kez yanlarından geçerken, yine aynı şekilde kendisine laflar atılınca Peygamber efendimiz onlara şöyle de­di: “Ey Kureyş topluluğu işitiyor musunuz ! Hayatımı elinde tutan Allah´a andolsun ki, ben size ölüm getirdim!” Orada bu­lunanlar bu sözünü işittiler, sükutla dinlediler. O kadar sessiz­leştiler ki, sanki herbirinin başının üzerinde bir kuş vardı da, o kuşu ürkütüp uçurmamak için seslerini çıkarmıyor ve hareket etmiyorlardı. Hatta orada bulunan müşriklerin Peygamber efendimize karşı en şiddetli olanları bile şöyle diyordu: “Ey Eba Kasım, doğruca yoluna git, sen cahil bir kimse değilsin.”

Müşrikleri bu kadar ürküten şey, Muhammed (sav)in azmi ve heybeti idi. Onlar dehşete kapılmış ve heybetinden ötürü tit­remişlerdi. Bundan sonra Peygamber efendimize eziyet yap­mak hususunda omuz omuza verip karar birliği yapmış iseler de, bu, onlar üzerinde heybetinin tesir icra etmesine engel ol­mamıştı. Bu olaydan sonra uzun bir müddet Peygamber efendi­mize karşılık verememişlerdi. Ancak aralarında konuşup tar­tıştıktan ve müşaverede bulunduktan sonra, onun heybetine karşı direnmekte ısrar etmişlerdi. Aslında Peygamber efendi­miz ikinci kez de onlara mukabelede bulunmuş olsaydı. Onları daha çok ürkütecek ve heybetinden sarsacaktı. Fakat Peygam­ber efendimiz her zaman yumuşaklıktan yana olmuştu.

2- îraşi´nin hikayesi: îraş denen yerden bir adam, devesini alıp Mekke´ye getirmiş, orada Ebu Cehil´e satmıştı. Fakat Ebu Cehil, adamın hakkını ödemiyordu. îraşi, Kureyşlilerin meclisi­ne geldi. Kendisine yardımcı olacak birini istedi. O esnada Pey­gamber efendimiz de Mescid-i Haram´ın bir tarafında oturuyor­du, îraşi, Kureyşlilere şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu ben ga­rip ve yolcu bir adamım, Ebu Cehil benim hakkımı vermiyor, Ona karşı bana kim yardımca olacak !” Orada bulunanlar, Peygamber efendimizle Ebu Cehil arasındaki düşmanlığı bil­dikleri için işi alaya alarak Iraşlı adama, Peygamber efendimizi gösterdiler ve: “Ona git! O sana yardımca olur” dediler. îraşlı adam Resulullah´m yanına varıp durdu. Olayı anlattı. Peygam­ber efendimiz bu garip adama yardımcı olmak kararıyla kalktı. Yanında hiç kimse yoktu. Sadece Allah´ın yardımına güvenerek Ebu Cehil´in evine gitmek üzere yola koyuldu. Kureyş toplulu­ğu, yanlarında bulunan birine, olup bitenleri görüp kendilerine anlatması için Peygamber efendimizi takip etmesini emrettiler. Resulullah (sav) nihayet Ebu Cehil´in kapısına vardı. Kapıyı şiddetle vurdu. O tacir ve azgın adamın hakkından gelmek isti­yordu. İçeriden ukim o ” diye seslenince, Peygamber efendimiz Ebu Cehil´e şöyle cevap verdi: “Ben Muhammmed´im, dışarıya çık!” Ebu Cehil dışarıya çıktığında rengi sararmış, yüzünde bir damla kan kalmamıştı. Ebu Cehil´e kararlı ve heybetli bir eda ile: “Bu adamın hakkını hemen öde” dedi. Yalnız ve yar­dımsız kalmış olan o azgın ve sapık herif: “Ayrılmayın hemen hakkını getirip vereceğim” dedi. İçeriye girip adamın hakkını getirdi ve hemen oracıkta ödedi. Resulullah da oradan ayrilıp evine döndü. Cenab-ı Allah hakkı, Muhammed (sav)´in heybeti vasıtasıyla yerine getirmişti. îraşi, Peygamber efendimize “Hak senin yolundur” dedikten sonra kendilerinden yardım is­temiş olduğu Kureyş meclisine vardı. Peygamber efendimiz hakkında övücü sözler söyledikten sonra: “Allah o adama ha­yırlar versin. Hakkı alıp bana verdi” dedi. Öte yandan müşrik­lerin, gözetim için gönderdikleri adam da gelip onlara şöyle de­di: “Tuhaf bir hal gördüm: Allah´a yemin olsun ki, Muhammed, Ebu Cehil´in kapısını çalınca Ebu Cehil dışarıya çıktı, ama sanki bedeninde ruh kalmamıştı!”

Ebu Cehil de Kureyş meclisine geldiğinde ona şöyle dediler: “Yazıklar olsun sana. Allah´a andolsun ki, bu güne kadar böyle bir şey yapmış olduğunu görmemiştik” Ebu Cehil onlara şu karşılığı verdi: “Vay halinize! Yemin ederim ki, Muhammed ka­pımı çaldığında ve ben onun sesini duyduğumda, içim korkuy­la doldu. Kapıya çıktığımda da yanıbaşında damızlık bir deve vardı. O deve gibi başı, boyu ve dişleri iri bir deve görmedim. Allah´a andolsun ki, eğer ben onun istediğini yapmasaydım o deve beni mutlaka yiyecekti!”

Resulullah´m Heybeti ve Müşrikler

Müşrikler, özellikle yumuşak huylu ve mürüvvet sahibi olan, şiddetli mukavemet göstermeyen mü´minlere işkence edi­yorlardı. Ebu Bekir, Osman, Cafer bin Ebi Talib gibi kendile­rinden mukavemet beklemedikleri mü´minlere saldırılarını ar-tırıyorlardı. Bunların başlarında Hz. Muhammed (sav) vardı. Öte yandan hiç direnemeyecek olan güçsüz ve kuvvetsiz zayıf mü´minlere de türlü eziyet ve işkenceler yapıyorlardı. Ama güç­lü ve kuvvetli olan, yaptıklarının karşılığını verebilecek mü´minlere asla sataşamıyorlar ve eziyet edemiyorlardı. Örne­ğin Abdulmuttalib oğlu Hamza´ya eziyet ettikleri duyulmamış­tır. Çünkü onun direneceğini ve karşı koyacağını biliyorlardı, îşin sonucundan emin değillerdi. Ebu Cehil, Hz. Hamza tara­fından yarılan başını unutmamıştı. Yüzlerini rezil rüsvay edip çirkinleştiren Hattab oğlu Ömer´e de eziyette bulunamamışlar­dı. Ömer onların burunlarını yere sürmüştü. Hepsini ezmişti.

Bu sebeple ona eziyet edemiyorlardı. Ondan korkup ürkü­yorlardı.

Muhammed (sav) efendimiz heybet hususunda Ömer´den da­ha aşağı derecede değildi. Ondan çok daha heybetliydi. Manevi kuvvet bakımından Hamza´dan da aşağı derecede değildi. Be­deni kuvvet açısından da ondan geri kalmazdı. Buna rağmen müşrikler, ona eziyet etmekten geri durmamışlardı. Ömer´le Hamza´nın müşriklere karşı mukavemetlerine izin verdiği gibi, niçin kendi kendisini savunmak için kuvvetini kullanmamıştı Eğer böyle yapsaydı, Ebu Cehil´in ve benzerlerinin alçaklıkları­nı önlemiş olacaktı, ama yapmadı. Davet uğrunda eziyetlere katlandı. Korkmadı, ürkmedi. Bela ve musibetlere razı oldu. Ashabından zayıf ve korumasız olanların işkencelere uğrama­ları karşısında şiddet kullanmadı. Bu, Peygamberliğin bir gere­ği idi. Çünkü o baskıcı ve mütehakkim olarak değil, tebliğci, davetçi ve ikna edici olarak gelmişti. Eğer heybetini ve gücünü bu yolda kullanmış olsaydı, insanlar hüccet ve delillerle ikna olarak değil, korktukları için onun dinine tabi olacaklardı. O zaman onun davetine icabet eden kimseler arasında nifak baş gösterecekti. Oysa bu din, mü´minlerin omuzları üzerinde yük­selecekti. Münafıkların bu dini yükseltmeleri mümkün değildi.

Güvenilir Resul, mü´minlerin her ne şekilde olursa olsun, korkarak değil, severek ve gönülden İslam´a girmelerini istiyor­du. Muhammed (sav)´in getirmiş ,olduğu İslamiyet, insanların görüp beğenerek seçmeleri ve kendilerinden sonraki nesillere bırakmaları için getirilmiş bir dindi. Çünkü bu din, sadece bir neslin değil, bütün mahlukatm diniydi. Öyleyse bu dini sadece Peygamber efendimize tabi olanların değil, bütün inananların omuzlarında taşımaları gerekiyordu. Bu da ancak kuvvetli bir imanla mümkün olabilirdi. Kuvvetli iman, Peygamberin huzu­runda sahibine sabır ve sebatı telkin eder. Resulullah´m huzu­runda uğradığı bela ve musibetlere karşı tahammül eder. Pey­gamber de onların dayanma güçlerim hisseder ki, risaleti yer­yüzünün her tarafına tebliğ etmek gücüne sahip oldukları hu­susunda gönlü rahatlasın.

Peygamber efendimizin heybet ve cazibesine kapılarak İs­lam´a giren kimseler, onun ortadan kayboluşundan sonra kısa süre içinde İslam´ı terkettiler. Bu durumu Medine´deki mü´minlerin durumuyla kıyaslamak gerekir. Medine´deki mü´minler arasında nifak yoktu. İnananlar, diğer insanlara hükmedecek bir kuvvete sahipti. Ama sabır ve sebat içinde değil, gelişigüzel inançsız bir şekilde islam´a giren kimseler arasında nifak baş-göstermişti. Bunun yanında mücahit ve sabırlı kimselere yara­şan bir iman ile Peygamber efendimize tabi olan müslümanlar da vardı. Ama bunlarla birlikte her zaman güçlülerin peşine ta­kılan bedevi çöl Arapları da bulunuyordu. îşte bunlar hakkında Cenab-ı Alah şöyle buyurmuştur:

“Bedevilerin küfür ve nifakları her yönden daha ileridir. Al­lah´ın, Resulüne indirdiği şeylerin sınırlarını bilmemek, onlara daha layıktır.”(Tevbe:97)

işte bu nitelikteki kimseler, Peygamber (sav)´in vefatından sonra islam´dan çıkmış, irtidat etmişlerdi. Doğrusu yüce Allah, Resulüne, insanları hikmetle islam´a davet etmesini emretmiş ve şöyle buyurmuştu:

“(Ey Muhammed), sen hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yolu­na çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahh 125)

Bu ayet-i kerime, Peygamber efendimizin islam davetini ya­parken mütevazi olmasını, kendilerine hitapta bulunduğu kim­selere yumuşaklıkla telkinlerde bulunmasını, onlara karşı ka­ba, katı yürekli, ürkütücü ve korkunç tavır takınmamasını em­rediyordu.

Peygamber (sav) efendimiz davetini açıklarken mütevazi davranmıştı. Onun bu mütevaziliği kendisine karşı cüretkar davranıp hakka başkaldıran kimselerin cesaretlerini art-tırdığı gibi, zayıf ve korumasız kimseleri de kendisine yaklaştırmıştı. Bu zayıf ve korumasız kimseler vasıtasıyla islam daveti ilk aşamada tebliğ edilmiş oluyordu. Başkalarına tahakküm etme­den ve herhangi bir baskı yönüne gitmeden, hakkın kuvveti zu­hur etmiş oluyordu. Onun bu mütevaziliği bazı kimseleri kendi­sine mütecaviz davranmaya sevketmişse de, bazı güçlü kimse­leri ona yaklaştırmıştır. Birçok kimseler onun şerefli geçmişini ve şimdiki muazzam yaşantısını gördükleri ve kendisine eziyet eden kimselere de sırf gönül rızasıyla müsamahakar davrandı­ğını müşahade ettikleri için müslüman olmuşlardır. Ona yapı­lan eziyetler başkalarının nazar-ı dikkatlerini celbetmiş ve hür kimselere yapılmaması gereken muameleler kendisine tatbik edilince, insanların dikkat nazarları onun üzerinde yoğunlaş­mıştı. Bu da hiçbir ayırım yapmadan bütün insanları onun da­veti üzerinde düşünmeye sevketmiş, birçok kimsenin yardımcı ve destekçi olarak İslam´a girmelerine yeterli bir sebep ol­muştur.

Bütün bu sebeplere dayalı olarak ve Allahü Teala´nın pey­gamberliğini kime vereceğini herkesten daha iyi bildiği ve İsla­miyet´i sabit kılıp yaydığı için, peygamberi Muhammed (sav)´in, İslamiyet´i hoşgörüyle yaymasını uygun görmüştür. Bu sebeple Peygamber efendimiz, davetini insanları ürkütmeden ve şidde­te başvurmadan tebliğ etmiştir. İslam daveti kaba güçle değil, kuvvetle yayılmıştır. –

Share.

About Author

Leave A Reply