Ruh´ul-Kudüs İle Buluşma

0

Ruhü´l-Kudüs, Cenab-ı Allah´ın da ifade buyurduğu gibi, Cebrail (a. s)´dır:

“Onu Ruhü´l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik.”

“Onu, senin kalbine, uyarıcılardan olman için Ruhü´l-Emin (Güvenilir ruh, yani Cebrail) indirdi.” (Şuara: 193-194)

Peygamber efendimiz Hıra mağarasında Allah´a ibadet ettiği bir sırada Cebrail (a.s) ona geldi. O esnada Peygamber efendimizin kalbi, yerden yükselip kudsi makamlara, Allah´ın mele-kutuna yücelmiş, nefsi, semanın nurunu almak için uygun bir hale gelmişti. Ona, alemlerin rabbinden güvenilir bir elçi gel­mişti. O güvenilir elçi,, rabbinin risaletini taşımak ve O´nun me­sajını tebliğ etmekle görevli bir Resule gelmişti. Artık bundan sonra ilahi vahiy, peşpeşe inecekti.

Anlatıldığına göre, Peygamber efendimize vahiy, kırk yaşın­dayken gelmeye başlamıştır. Kırk yaş, ömrün en güçlü çağıdır. Ruhun kemale erdiği, bedenin güçlendiği, aklın olgunlaştığı bir dönemdir. Bu yaş, insanın her türlü zorluklara tahammül ede­bileceği bir yaştır. Bununla ilgili olarak, Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“Nihayet (insan) güçlü çağına erip kırk yaşına varınca: *Ya Rabbi, beni, bana ve anama, babama verdiğin nimete şükret-meye, razı olacağın yararlı işler yapmaya sevk eyle´ dedi.” (Ahkaf, 15)

Muhammed (sav) işte kırk yaşına varmıştı. Cenab-ı Allah ona vahiy göndermiş, gctnlünü ihlasla doldurmuştu. Risalete hazırlamış, yarattıkları iyinden onu seçerek, Kitap sahibi bir peygamber yapmıştı.

Cebrail ile buluşması, iki kez olmuş, bunlardan birincisi, ikincisine zemin hazırlamıştı. Uyanıklığa benzer bir uyku ha­linde gerçekleşmiş olan bu ilk buluşma, tam ve eksiksiz bir bu­luşmaydı. Çünkü ilk buluşmasında o, Cebrail´den Kur´an-ı Ke-rim´in bir pasajını almış ve hafızasına yerleştirmişti. Rabbinin ilk ayetlerini ezberlemişti. Uyandığında duyduklarım hafızası­na yerleştirmiş ve hiçbir kelimesini unutmamıştı. Uykudan uyandığında, bu defa rüya halinde gördüğü Cebrail´i gözüyle gördü. Ona, rüyada aşina olmu^ , uyanınca da bu maddi alemde onunla muhatap olmuştur. Eğer sadık i´üyada, yani uyku halin­de ona aşina olmasaydı, ilk defsı, uyanık iken onunla karşılaş­ması, kendisi için çok zor olacakt ı. Bu ikinci buluşmasında Ceb­rail ona, Allah tarafından risalet görevi verildiğini tebJ´g ediyor ve kendisine “Allah´ın Resulü” diye hitap ediyordu. F´^aletle şe­reflendiğini bildiriyordu. Bu iki bıuluşmada da Peygamber (sav) efendimiz kutsal nur ile kuşatılın işti. Bu, yeryüzünde yaşayan beşeri nefs için çok ağır ve yüklü bir görevdi. O, nefsinin temiz-liğiyle çevresini dolduran, gönlünü istila eden rabbani nura aşina olmuş, onunla kuşatılmıştı. Bu nurani karşılaşma esnasında Kur´an-ı Kerim´in bir kısmı kendisine nazil olmuştu. O gece, her önemli işin programlanıp karara bağlandığı mübarek Kadir gecesiydi. Abdullah oğlu Muhammed (sav), o gecede risalete mazhar olduğunu Allahü Teala şu şekilde açıklamaktadır:

“Biz o (Kur´a)n´ı Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Melekler ve ruh, o gece rablerinin izniyle (o yıl takdir edilmiş olan) her iş için iner de iner. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.” (Kadir: 1-5)

Kavilerin anlattıklarına göre bu olay, Fil olayından kırk yıl sonraki Ramazan ayının 27. gecesinde olmuştu. Ramazan´ın 24. gecesinde cereyan ettiğini söyleyenler de vardır. Rama­zan´ın hangi gecesi olduğunda ihtilaf bulunsa da, Ramazan ayı içinde olduğu konusunda, Cenab-ı Allah´ın da ifade buyurduğu gibi, şüphe yoktur.

“Ramazan ayı -ki insanlara yol gösterici, hidayeti, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt edip açıklayıcı olarak Kur´an o ay­da İndirilmiştir.” (Bakara: 185)

Bu konuda ayrıntılı bilgi ileride verilecektir:

Hz. Hatice´nin Tedirginliği

Kalbi temiz ve saliha bir kadının şahsına özgü bir ilham ile, Peygamber efendimizin zevcesi Hz. Hatice, kocasındaki fevka­lade hali ve huzursuzluğu hissetti. Ramazan ayı boyunca on­dan uzak kalmaya alışmıştı. Bir aylık maddi azığı, Hatice´nin bizzat kendisi hazırlardı. Takva azığını da Cenab-ı Allah verir­di. Hira mağarasında olduğunu, bildiği halde, böyle bir esnada Hatice, rahatsızlık ve tedirginlik hissetti. Kocasını sormaya başladı. Çünkü onun yerden ve; dünyadan kopup göğe ulaşmak ve ruhi bir cihad vermek gayreti içinde olduğunu biliyordu. Böyle bir tedirginlik içindeyken, Allah Resulü eve döndü. Rengi değişmiş i kalbi titriyor ve vücudu sarsıntı geçiriyordu. Kocası­nın eve dönüşünü görünce, tedirginliği geçti. Ona şöyle dedi: “Ey Ebu Kasım, neredeydin Allah´a andolsun ki, seni bulma­ları için adamlarımı gönderd im. Fakat Mekke-i Mükerreme´nin her tarafını dolaştıkları haldi* seni bulamadılar.”

Peygamber efendimiz, rüya halinde ve uyanıklık halinde gördüklerini, kalbi titreyerek Hatice´ye anlattı ve: “Beni örtün, beni örtün” dedi. Üzerini örttüler. Nihayet sarsıntısı ve tedir­ginliği geçtikten sonra: “Başıma bir iş gelmesinden korktum” dedi. Bu defa hayat yoldaşı olan Hatice söze başladı ve tabii bir mantıkla şöyle konuştu: “îyilik yapana, iyilikten başka bir kar­şılık verilmez. Allah seni asla yalnız bırakmayacak ve mahcup etmeyecektir. Çünkü sen akrabanı ziyaret eder, doğru konuşur, misafiri ağırlar, muhtacın yükünü kaldırır, yoksullara, dara düşenlere, zamanın musibetlerine karşı yardım edersin.”

Evet Hatice, güvenilir ve temiz kocasında bütün bu güzel huyları müşahede etmişti. Fıtrat duygularıyla o, iyiliğe karşı mutlaka iyilik geleceğini hissetmişti. îbn îshak der ki: “Hatice, Peygamber efendimizin karşılaştığı durumları öğrendikten ve onu güzel sözlerle sakinleştirdikten sonra şöyle dedi: Müjdeler olsun sana! Hatice´nin canını elinde tutan Allah´a yemin olsun ki, senin bu ümmetin peygamberi olacağını ümit etmekteyim.” Hatice´nin bu sözleri, araplar arasından bir peygamberin çıka­cağı konusundaki yaygın haberleri bildiğini göstermektedir.

Varaka Bin Nevfel´e Gidiş

Bir yandan kocasına gelen ve evinden fışkıran bu engin nu­ra, Öte yandan da bir aydan beridir uzak kaldığı kocasına ka­vuşmanın verdiği sevinçle Hz. Hatice harekete geçti. Bu büyük kadın, ortaya çıkan bu sorunu halletmek için kendinde bir ça­lışma şevki buldu. Kocasının hayatında bambaşka bir dönemin başladığını gördü. Bunun için, kalkıp giyindi ve kocası Abdul­lah oğlu Muhammed´le birlikte Varaka bin Nevfel´in yanına git­ti. Varaka, Hanif dinine mensuptu. Putlara tapmaktan uzak duruyor ve Allah´a ibadet ediyordu. îbraniceyi bilen ve tbranice kitapları inceleyen bir hıristiyandı. Tevrat´ı incelemişti. Hem Yahudiliği, hem hıristiyanlığı, asli kaynaklarından okuyup öğ­renmişti. Öyle anlaşılıyor ki, onun Hıristiyanlığı, tahrif edilen teslis hıristiyanlığı değil, tevhide dayanan hıristiyanlıktı. Çün­kü Irak´ta ve Arap Yarımadasm´da revaçta olan hıristiyanlıktı. Nastoris´in öğretilerine dayanan hıristiyanlıktı. Nastoris ise, îsa peygamberin tanrı, ya da tanrının oğlu olduğunu kabul et­memişti. Hıristiyanların bazı kitaplarında geçen “oğul” kelimesinin hıristiyanları sapıklığa götürdüğüne inanıyordu. Varaka bin Nevfel´in geçmişi ise, onun teslis inancına, tabi olduğunu söylememize imkan vermemektedir. Çünkü Varaka, fayda ve zarar veremeyen taşlara tapmayı terketmişti. Aklen tasavvuru imkansız teslis inancına sarılması ve o inancı kucaklaması mümkün olamazdı. Varaka, İbrani ceyi yazacak derecede iyi bi­liyordu. Tevrat ve İncil´de Peygamber efendimizle ilgili müjde­lerden haberdardı. Tevrat, Ahmed adında bir peygamberin ge­leceğini müjdeliyordu.

Hz. Hatice, düşünce olgunluğuna ulaşan yaşlı ve artık gözle­ri görmeyen Varaka bin Nevfel´e gitmiş ve ona Peygamber efen­dimizle ilgili şeyleri anlatmıştı. Olayı bizzat peygamberimizden de dinleyen Varak a şöyle demişti: “Sana gelen, Musa´ya inen Cebrail´dir. Ah ne olurdu, halkı yeni dine davet edeceğin za­man genç olsaydım. Kavmin seni Mekke´den çıkaracağı zaman hayatta olsaydım!”

Peygamber efendimiz, hakkı söylediği halde, kavminin ken­disini Mekke´den çıkaracaklarına hayret ederek: “Beni Mek­ke´den çıkaracaklar mı ” diye sordu. Cenab-ı Allah´ın kendisini davetin zorluklarıyla imtihan etmesinden önce, Peygamber efendimiz, fıtratı gereği desiselerden uzak olduğu için, böyle ko­nuşmuştu. Batılın, hakkın nuruna karşı direnmesini görmediği için böyle söylemişti.

Peygamberlerin haberlerini ve karşılaştıkları zorlukları bi­len Varak a, ona şöyle dedi: “Evet, kavmin seni Mekke´den çıka­racaktır. Senin davetinin benzerini getiren herkese düşmanlık edilmiştir. Eğer o günde hayatta bulunursam, mutlaka sana yardım ederim.”

Evet, Bunlar Varaka´nm sözleridir. Bu sözler peygamberle­rin karşılaştıkları tecrübeleri açıklayan bir incelemenin ürünü­dür.

Burada, niçin Hz. Musa´ya indirilen Tevrat´tan söz ettiğimiz halde, Hz. îsa´ya indirilen incil´den söz etmediğimiz sorulabilir:

Tevrat´ta, Hz. Musa´dan sonra gelen peygamberlerin amel ettikleri bir şeriat mevcuttu. Isa, Yahudilerin ihmalleri ve katı yüreklilikleri dolayısıyla iman etmedikleri Tevrat´taki şeriatı ihya etmek üzere geldi. Rivayete göre kendisi şöyle demiştir: “Ben namusu (ilahi şeriati) ihya etmek üzere geldim.” Hıristi­yan kaynaklarında anlatıldığına göre, İsa peygamber, Tevrat´a muhalif bir İncil gelmediği sürece Tevrat´la amel edermiş.

Hak ile batıl arasındaki savaşta hazır bulanmak Varaka bin Nevfel´e nasip olmadı. Çünkü o, çok geçmeden Muhammedi da­vete ulaşamadan vefat etti. Hz. Muhammed, onun ölümünden sonra risaletle görevlendirilmişti.

Share.

About Author

Leave A Reply