Savaş ve Peygamber

0

Peygamber (sav)´in Cihada Çıkışı

Savaş iznini açıkça ifade eden ayet-i kerimede de okuduğu­muz gibi, Peygamber (s.a.v.) efendimiz müşriklere karşı savaş­ma iznine sahip oldu. İzni ihtiva eden ayet-i kerimede şöyle bu-yuruluyordu:

“Kendileriyle savaşılanlara (mü´minlere), zulme uğramış ol­maları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak surette kadirdir.” (Hac: 39)

Bu ayet-i kerimenin nüzulünden sonra Peygamber efendi­miz, savaş hazırlığına başladı. Peşpeşe seriyyeler gönderdi. Se-riyyelerin arkasından da gazalara çıkıldı. Siyer tarihçilerinin ıstılahlarında da gördüğümüz gibi, onlar seriyye kelimesini, sa­yıları az veya çok mü´min askerlerden oluşan ve Peygamberi­miz tarafından düşman üzerine gönderilen gruplara bir isim olarak vermişlerdir. Ancak Peygamber efendimiz, bu askerlerle birlikte sefere çıkmamıştır. Peygamber efendimizin bizzat cihad ederek çıktığı seferlere gaza adı verilmiştir. Bu seferde kendisinin fiilen savaşmış olup olmaması sözkonusu değildir. Peygamber efendimiz cihada Ramazan, Şevval ve Zilkade ayla­rında gönderdiği üç seriyye ile başladı. Bu seriyyelerden ilkinin başında Abdülmuttalib oğlu Hamza, ikincisinin başında Ha­ris oğlu Ubeyde, üçüncüsünün başında Ebu Vakkas oğlu Sa´d vardı. Bundan sonra hicretin ikinci yılında gazalara baş­landı.

Tarihçiler Peygamber efendimizin gazalarının sayısı konu­sunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Aslında bu olayların vukuu, ya da adedi hususnda ihtilaf etmemişlerdir. Onların ih­tilafları, Peygamber efendimizin askerlerle birlikte sefere çık­ması veya çıkmaması durumunda teşkil edilen sefere gaza mı, yoksa seriyye mi denileceği hususundadır. îşi iyice tahkik etti­ğimiz takdirde, tarihçilerin bu gazaların sayısı hususunda gö­rüş birliği içinde olduklarını görürüz. Ancak tertiplenen seferle­re verilen nitelik hususunda bazı ihtilafları olmuştur. Resulul-lah´ın megazisi, bütün gazalara ve seriyyelere şamildir. Yani “Resulullah´m megazisi” denildiği zaman akla hem gazalar hem de seriyyeler gelir.

îmam Ahmed bin Hanbel´in de “Müsned”inde rivayet ettiği gibi, Peygamber efendimizin megazisi kırküç tanedir. Katade´den rivayet olunduğuna göre de Peygamber efendimizin me­gazisi kırküç tanedir. Bunlardan yirmidördü seriyye, ondokuzu da gazadır. Bu gazaların sekizinde bizzat kendisi de sefere çık­mıştır. Örneğin Bedir, Uhud, Hendek, Müreysi, Hayber, Hu-neyn ve Mekke fethi seferlerine bizzat katılmıştır. Bu sekiz ga­zayla ilgili olarak Zühri´nin şöyle dediği rivayet edilir: –

“Resulullah (s.a.v.)in gazaları şunlardır: Bunlardan Bedir gazasında hicri ikinci yılın Ramazan ayında müşriklerle savaş­tı. Sonra hicri üçüncü yılın Şevval ayında Uhud gününde sa­vaştı. Sonra hicri beşinci yılın Şaban ayında Mustalik oğulları ve Lihyan oğullarıyla savaştı. Arkasından hicri altıncı yılda Hayber´de savaştı. Hicri sekizinci yılın Ramazan ayında Mek­ke´yi fethetti. Sonra Huneyn gazasında savaştı. Hicri sekizinci yılın Şevval ayında Taifliler´i kuşatma altına aldı. Hicri doku­zuncu yılda Ebu Bekir haccetti. Sonra Resulullah (s.a.v.) efen­dimiz hicri 10. yılda veda haccına gitti.”

Bu tarihi ifadelerden de anlaşıldığına göre, Peygamber efen­dimizin gazaları ondokuz, seriyyeleri ise yirmidörttür. Gazala­rın bir kısmında mü´minlerle müşrikler arasında çarpışma olmuş, bir kısmında ise olmamıştı. Bazen savaşçıların hatala­rından dolayı yenilgiye benzer durumlar görülmüş, bazan da savaşmaksızın dahi mü´minler muzaffer olmuşlar, hatta düş­manlarının kalplerine korku ve ürküntü bırakmışlardı. Nite­kim Hendek savaşında çarpışma olmadan müşrikler hezimete uğramışlardı. Sadece Kurayza oğulları tarafında savaş vuku bulmuştu. Bu arada çarpışmasız bazı gazalar da olmuştu. Pey­gamber efendimizin bazı gazalarında çarpışma meydana gel­mişti. Bunlara örnek olarak Ebva Uşeyre, Gatafan ve ilk Bedir gazalarını gösterebiliriz. Peygamber efendimizin düşmanla çar-pışmaksızın yaptığı en büyük gaza Hudeybiye gazasıdır. Bu ga­za Peygamber efendimizle Kureyşliler arasında barışın sağlan­masına zemin hazırlayan bir fetih olmuştu. Bununla ilgili ola­rak Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar, sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir ve sana şanlı bir zaferle yardım eder,” (Fetih 1-3)

Erdemli Savaş, Ya da Nübüvvet Savaşı

Peygamber (s.a.v.)in gönderdiği seriyyeler savaşmamışlardı. Aksine bu seriyyeler barış sonucunu doğurmuşlardı. Her ne ka­dar bu seriyyelerin sonucunda her zaman barış olmasa da, ge­nel hava, barışı sağlamak doğrultusundaydı. Ancak bazan münferit olaylar meydana geliyordu. Örneğin Ubeyde bin Ha-ris´in komutasındaki seriyyede bulunan Sa´d bin Ebi Vakkas, karşı tarafa bir ok atmıştı. Bu seriyyelerde öldürme ve çarpış­ma olmamakla birlikte, bir çok faydalar elde edilmişti. Çünkü bu seriyyeler vasıtasıyla Kureyşliler´e islam´ın kuvvet kazandı­ğı bildiriliyordu. Ya çabucak İslam´a koşmaları ve islam´a ka­vuşanların en sonuncusu olmamaları, yahut da haklarında ça­bucak kısas hükmünün uygulanacağı ve daha önceleri müslü-manlara yaptıkları tecavüze karşı kendilerinin de tecavüze uğ­rayacakları Kureyşliler´e bildirilmişti. Ya da diğer taraftan Islamiyet´in kuvvet kazandığını, kazandığı bu kuvvet sayesinde, benimsemiş oldukları dinlerinden dolayı fitneye düşürülüp ezi­yet gören mü´minlerin işkenceden kurtarılacaklarını hissedi­yorlardı. Fitneye düşürmek, Cenab-ı Allah´ın kutsal kitabında da beyan buyurduğu gibi, adam öldürmekten daha şiddetli ve daha ağır bir günahtır. Üçüncü cihetten Kureyşliler, Muham-med (s.a.v.)in güçlendiğini ve bu gücüne dayanarak kendilerine hak yolda baskı yapacağını hissetmişlerdi. Nitekim daha Önce­leri kendileri de müslümanlara ve Muhammed (s.a.v.)e batıl yolda baskı yapmışlardı. Ayrıca güçsüz sahabilere de kendi di­yarlarında eziyet edip baskı yapmışlardı. Müslümanları yurtla­rından ve mallarından mahrum etmiş ve mallarına el koymuş­lardı.

Hicretin birinci yılında teşkil edilip göreve çıkarılan bu se-riyyelerle, İslamiyet´in Allah tarafından güçlendirildiği müşrik­lere hissettirilmiş oluyordu ki, İslam´a karşı rağbetleri olmadığı ve ona karşı düşmanca tavırlar sergiledikleri takdirde, başları­na ne geleceğini bilsinler ve kötü şeyler yapmaya cesaret ede­mesinler. İşte böylece Peygamber efendimiz Ebva, Uşeyre, Ga-tafan ve ilk Bedir gibi gazalar düzenlemişti. Bu gazalarda hiç­bir insan Ölmemiş ve savaş olmamıştı. Bunlarda İslamiyet´in güç kazandığını müşriklere his settirme gayesi güdülmüştü.

Nihayet Kureyşli müşrikler bu imanlı grubun güçlendiğini anladılar ve bu gruba karşı kesif bir ordu hazırladılar. Daha Önceden herhangi bir kervan göndermediler. Hazırlıklı oldukla­rı için savaşa başladılar. Böylece de müslümanlara karşı saldırı düzenlemek istediler. Nihayet savaş başladı ve ilk saldıranlar kendileri oldular. Muhammed (s.a.v.) onların ordularıyla birlik­te gelip Medine-i Münevvere´ye saldırmalarını bekliyordu. Biz­zat Peygamber efendimiz tarafından terbiye edilip kendisine hikmet ve güzel konuşma öğretilen cihat kahramanı Hz. Ali´nin de dediği gibi, herhangi bir kavme kendi surlarının dibinde sal­dırılacak olursa, mutlaka saldırganlar yenilip zillete düşerler.

Birileri çıkarak Hz. Peygamber (s.a.v.)in niçin savaştığını sorabilir.

Buna cevap olarak şöyle deriz: Peygamber efendimizin diğer peygamberlerden ayrı bir tarafı yoktu. Ulülazm peygamberler­den olan Hz. Musa savaşmıştı. Israiloğullarını imana davet etmiş, ama onlar geride durup hüsrana maruz kalmışlardı. Kor­kaklık ve zillet durumu içinde iken Musa peygambere şöyle demişlerdi: “Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturaca-

îsrailoğullarmın ellerinde bulunan Tevrat´ta da anlatıldığı­na göre Musa peygamber, zamanındaki hükümdarlarla savaş­mıştır. Onların yurtlarına kendi ordusuyla girmiştir. Davud peygamber ile Hz. Süleyman da aynı şekilde savaşmışlardı. îsa peygamber ise, kendisine savaş meşru kıhnmadığı için savaş-mamıştır. O, Peygamber efendimizin risaletine bir tür zemin hazırlamıştır. Çünkü onunla Peygamber efendimiz arasında uzun bir zaman yoktur. Aralarındaki zaman farkı altıyüz yıla yaklaşmakta veya bunu biraz geçmektedir. Muhammed (s.a.v.)in risaleti bütün insanlık alemim; kızılı, siyahı ve beyazı, kısacası bütün ırkları ilgilendiriyordu. Onun risaletinin bütün ülkeleri içine alması, Arabistan sınırını aşmasa ve davetinde güçlü bir şekilde diğer mıntıkalara, beldelere ve şehirlere ulaş­ması gerekiyordu. Bu da ancak savaşa hazırlıklı olmakla müm­kün olurdu. Çünkü o zamanlarda dünya ülkeleri zalim ve müs-tebid hükümdarların yönetimi altında bulunmaktaydı. Mu­hammed (s.a.v.)in şeriati ise despotluğa karşı çıkan ilkelere da­yanıyordu. Müslümanlar müstebidlere karşı savaşmışlardı. Şu halde hakkı savunan ve zulmü engelleyen bir gücün oluşturul­ması gerekiyordu. Savaşmak, ya da savaşa hazır-lıkh olmak ge­rekiyordu. Adil prensipleri koruyana, hakka dayalı ve başkala­rına tecavüzden uzak bir güç teşkil edilmediği takdirde, insan­ların durumu düzene girmez. İslamiyet güce dayanan haksız otoriteye boyun eğmeyi istemez. Aksine İslam, kötülüğü orta­dan kaldıran ve her şeye hayrı yayan bir fazilet anlayışı ortaya koymaktadır. Bu, sağ yanağına vurana, sol yanağını da çeviren bir fazilet değildir. Bu faziletin esasını şu ayet belirlemiştir:

uKim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın (ilerigitmeyin). Allah´tan korkun” (Bakara: 194)

Islami fazilette affetmek ve sabretmek vardır. Zira noksan­lıklardan münezzeh olan yüce Allah: “Affedin, Jıoş görün” bu­yuruyor. Ancak, İslamiyet güç kazanıp yerleştikten sonra düş­manlarını affetmek mümkündür. Çünkü af, güçlü olan taraftan beklenir. Bu durumda affeden kişi, şeref ve üstünlük kazanır. Teslim olmuş sayılmaz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kül affetmekle, onurunu arttırır.” Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah da insanların sabretmelerini isteyerek şöyle buyurmuştu:

“Eğer (bir topluluğa) ceza verecekseniz, size yapılan cezanın misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahi 126)

Sabretmek, ordunun doğrudan savaşa gönderilmemesini, aksine barış yapmak için sabırlı davranılmasmı ifade eder. Ya­ni silaha başvurmadan önce, sabırlı davranılarak barış yolları­nın araştırılması esastır. Nitekim Peygamber efendimiz de böy­le yapmış ve ordusundaki yetkililere de bu şekilde davranmala­rını tavsiye etmiştir.

iman ehline eziyet eden kimseleri güzelce bağışlayıp hoş görmek için sabra ve nefis kuvvetine ihtiyaç vardır. Sabır, sa­dece düşmanla karşılaşıldığı sırada gösterilen bir şey değildir. İntikam arzusuna karşı nefsi frenlemek de büyüklüktür. İleri­de de görüleceği gibi Peygamber efendimizin yaptığı savaşlar fazilet savaşıdır. O savaşlarda merhamet ve erdem vardır. Her ne kadar kılıçlar sakırdamış ve insanlar yüzüstü yere düşüp öl­müşlerse de, bu savaşlarda faziletin nasıl olması gerektiği in­sanlara öğretilmiştir. Kılıçlardan kan damlarken bile, insanla­ra savaşta merhametin nasıl gösterileceği anlatılmıştır. Savaş, aslında hoşlanılmayan bir şeydir. Ancak bazen başka çare kal­mayınca, tek çıkar yol olur. Bu durumda sıcak yerlerdeki gölge­yi andırır. Peygamber efendimizin gazalarından bahsetmeden Önce bu gazalardaki fazileti açıklamaya çalışacağız. Bunu ya­parken de Kur´an-ı Kerim´in mücahitlere verdiği emirleri ve Peygamber efendimizin savaş esnasında ve nihayetinde sergile­diği davranışlarını ve askerlerine yaptığı tavsiyeleri ele alaca­ğız. Kendisinden #sonra, ashabı da bu hususlarda ona tabi ol­muşlar ve hiç sapmadan onun gösterdiği yoldan yürümüşlerdir.

Savaşta Fazilet

Merhamet insanın yüce erdemlerindendir. İslam rahmeti ise gelip geçici ve sübjektif infiallerden değildir. Aksine İslam´ın rahmeti umuma yöneliktir. Onun öngördüğü savaş da umuma yönelik bir rahmettir. Nitekim daha önce de geçen bir ayet-i ke­rimede Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“Eğer Allah insanlardan bir kısmı ile diğerlerini savup hiza­ya getirmeseydi, elbette yeryüzünde nizam bozulurdu. Fakat Al­lah bütün insanlığa lütuf ve keremi ile muamele etmiştir.77 (Baka­ra: 25D

Zalime şefkat göstermekte ve ona karşı kısas uygulamaktan vazgeçmekte asla rahmet yoktur. Çünkü bu durumda mazluma zulmedilmiş ve hakkı yenilmiş olur. Bu sebeple Peygamber efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Merhamet etmeyene, merha­met olunmaz”

îslami savaşları rahmet başlatmış, rahmet gölgelendirmiş ve yine rahmet sona erdirmiştir. însan vücudunda kangrenle­şen bazı organları kesmek, insanın vücuduna gösterilen bir rahmetin gereği olduğu gibi, toplumdaki fesat unsurunu kopa­rıp atmak da, bütün insanlığa gösterilen rahmetin bir gereği­dir. Nasıl ki, vücudun tamamının bozulmasını önlemek için on­daki kangrenleşmiş organı kesip atmak gerekiyorsa, aynı şekil­de toplumun düzenini bozıan fesat unsurlarını çıkarıp atmak gerekir. İnsanlığın selamete erip güven içinde yaşaması, hak kelimesinin aralarına yayıî ması, hakkı söylemek için engellerin ortadan kaldırılması için fesat unsurlarını kesip atarak teca­vüzleri geri püskürtmek icaıbeder.

Şimdi Allah´ın Kitabı´na ve Peygamberimizin sünnetine da­yanarak, Peygamber efendimizin savaşlarından söz edeceğiz:

Kur´an-ı Kerim´in de ifadıe buyurduğu gibi, Peygamber efen­dimizi savaşa iten sebep, müslümanlara yapılan tecavüzü geri püskürtmektir. Bu hususta (Oenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“Size karşı savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat hak­sız yere saldırmayın, çünkü Allah haksz yere saldıranları Sev­mez.” (Bakara. 190)

Bir başka ayet-i kerimede de Cenab-ı Allah şöyle buyurmuş­tur:

“Fitne tamamen yok olun caya ve din de Allah için tatbik edi­linceye kadar onlarla savaşı m. Fitne çıkarmaktan vazgeçerlerse zalimler ve aşırılar hariç (hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı

yoktur.” (Bakara: 193)

Cenab-ı Allah mütecavizlere, tecavüzlerinin misliyle mua­mele edilmesini açıklayarak şöyle buyurmuştur:

“Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın (ileri gitmeyin). Allah´tan korkun. Bilin ki Allah koru­nanlarla (aşırı gitmeyenlerle) beraberdir.” (Bakara: 194)

Bu ayet-i kerimenin baş kısmında ise Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“Haram ayı, haram aya karşılıktır. Hürmetler karşılıklıdır.”

Bu nasslarda da görüldüğü gibi, müslümanlara karşı ilk sal­dırı her zaman müşriklerden gelmiştir. Müşrikler din hürriye­tine tecavüz ettikleri, inançları sebebiyle mü´minlere eziyet ver­dikleri ve onları inançlarını terketmeye zorladıkları için, müs-lümanlar da onlara, yaptıklarının aynısıyla mukabelede bulun­muşlardır. Bununla birlikte müslümanlardan iki şey istenmiş­tir: Bunlardan birincisi, ayet-i kerimede de ifade buyurulduğu gibi, tecavüzden, yani aşırı gitmekten sakınmaktır. Bize karşı savaş başlatmayanlarla savaşmamah ve onlara saldırıda bu­lunmamalıyız. Çünkü bu durumda, îslam daveti kendi yolunda yürümekten alıkonulmamıştır. Ayet-i kerimede bizden isteni­len üçüncü husus ise, takvaya sarılmamız, fazilete tutunma-mızdır. Sözgelimi müşrikler ırza tecavüz ederlerse, biz de onla­rın ırzlarına tecavüz etmeyiz. Onlar ölülerimizin kulaklarını ve burunlarını keserlerse, bu bizim de aynı şeyi yapmamızı gerek­tirmez. Nitekim bu hususla ilgili ayrıntılı açıklamayı ileride ya­pacağız.

Siyer-i Nebi´de anlatılanlardan öğrendiğimize göre, Peygam­ber efendimiz aralıksız olarak onûç yıl insanları İslam´a davet etmiş ve bunun sonucunu beklemiştir. Bu süre içinde mü´min­lere yapılan eziyetler, özellikle güçsüz ve korumasız müslü­manlara yapılan saldırılar peşpeşe devam ediyordu. Ancak Hattab oğlu Ömer ile Abdülmuttalib oğlu Hamza gibi güçlü kimseler müşriklerin eziyetlerinden korunmuşlardı. Bununla birlikte yine de onların ezalarına karşı tamamen mahfuz kal­dıklarını söyleyemeyiz. Peygamber efendimiz de onların eziyet­lerinden uzak kalmamıştı. Secde halindeyken, üzerine deve iş­kembesi atmışlardı. Hatta hicret gecesinde onu Öldürmeye te­şebbüs etmişlerdi. Fakat o esnada Peygamber efendimiz yol ar­kadaşıyla birlikte hicret etmiş bulunuyordu. Ayrıca hicrete-gü­cü yeten mü´minler de Mekke´den çıkıp Medine´ye doğru hicret yolculuğuna başlamışlardı. Muhacirler, Alah´a olan inançlarından dolayı mallarını ve ülkelerini terkederek hicret etmişlerdi. Müşriklerse kendi sapıklık ve taşkınlıklarında devam etmek­teydiler. Peygamber efendimiz, hicret edemeyen mü´minleri Mekke-i Mükerreme´de, şiddetli işkencelere maruz halde bıra­kıp gitmişti. İşkence içindeki güçsüz mü´minleri, bu şekilde sonsuza kadar kendi hallerine bırakmak ilahi ve peygamberi rahmete yaraşmazdı. Dolayısıyla bu zayıf ve güçsüz, mü´minlere eziyet çektiren müşriklere yaptıklarının cezasını vermek gere­kiyordu.

Bütün bu nedenlerden dolayı, müslümanları savaşa iten se­bep, tecavüzü bertaraf etmek, süregelen eziyeti ortadan kaldır­mak, zalimleri cezalandırmak ve yeryüzünde fitne kalmaymca-ya kadar îslami daveti emniyet altına almak gerekiyordu. Böy­le bir savaşın amacı insanları hakkın ve adaletin geçerli olduğu bir dünyada yaşatmaktı.

îşte Arap Yanmadası´nda Kureyşliler´ce başlatılan savaşlara müslümanlarm cevap vermesinin nedeni buydu. Daha sonra müşrikler, Hendek Savaşı´nda olduğu gibi, çeşitli kabilelerin bir araya gelmesiyle genel bir cephe oluşturdular. Birleşen Arap kabilelerinin meydana getirdiği küfür cephesi, islamiyet´i yeni yuvasından söküp atmak istedi. Bunun üzerine şu ayet-i kerime nazil oldu:

“Onlar sizinle toptan savaştıkları gibi, siz de müşriklerle toptan savaşın.”

Arap yarımadası dışındaki insanlara gelince, Peygamber efendimiz onlara, ashabı içindeki hikmet sahibi kimseler vası­tasıyla mektuplar gönderdi. Örneğin Heraklius´a, Mukavkıs´a, Kisra´ya ve diğer bazı uzak Arap beldelerinin emirlerine mek­tuplar gönderdi. Ancak Araplar´dan başkası bu mektuplara ica­bet etmedi. Bir kısmı bu çağrıya kötü karşılık verdi. Bir kısmı da güzel cevap vermesine rağmen İslam davetçisinin çağrısına icabet etmedi. Kimi sözlü değil, fiili cevap verdi. Cevap verir­ken de müşrikler gibi düşmanlığını ilan etti. Hatta Kisra, Pey­gamber efendimizi öldürmesi için bir fedai göndermeye yelten­di. Herakliyus, müslüman olan Şamhlar´ı öldürmesi için, Şam valisine emir gönderdi. Bu sebeple Peygamber efendimiz, Şam´a karşı bir sefer düzenledi. O civarda Mu´te savaşı, sonra Tebuk savaşı yapıldı. Kendisinden sonra Üsame ordusunun Şam´a gönderilmesini vasiyyet etti.

Görülüyor ki, Peygamber efendimizi savaşa iten asıl sebep, eziyetleri geri püskürtmek, îslam davetini yerleştirmektir. O kimseyi dine girmeye zorlamamıştır. Zira yüce Allah şöyle bu­yurmuştur:

“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilik­ten ayird edilmiştir. “(Bakara: 250)

Peygamber efendimizin hiç kimseyi dine girmeye zorladığı görülmemiştir. Hatta bazı rivayetlerde geçtiği üzere, kendi ço­cuğunu İslam´a girmeye zorlayan Ensar´dan bir zatı, Peygam­ber efendimiz böyle davranmaktan men etmiştir.

Savaştan Önce

Peygamber efendimizin savaşları fazilet esasına dayanıyor­du. O, ordularını uzak taraflara gönderdiğinde savaşa başlama­dan Önce ağır davranmalarını ve teenni ile hareket etmelerini, savaşmayı temenni etmemelerini istiyordu. Çünkü savaş kalp­lerin imtihanı ve bedenlerin yıkımıdır. Peygamber efendimiz: “Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin. Ama karşılaştığınız­da da sabredin” diyordu. Savaş tek çıkar yol olunca da; düş­manları, islamiyet´i kabul etmek ya da muahede yapmak seçe­neğine sahip kılıyordu ki onlar tarafından gelecek saldırılara karşı emin olunsun. Onun uyguladığı bu ilke, tıpkı zamanımız-daki saldırmazlık paktlarına benzemektedir. Düşmanlar barışı kabul etmedikleri takdirde savaş yapılırdı. Ama barışı kabul ederlerse, artık onlara karşı güvenlik içinde kalınacak, îslam daveti de güven içinde kendi yoluna devam edecekti. En azın­dan düşmanlar, islam daveti ile insanların arasından çıkacak ve bu davetin herkese kolaylıkla ulaşmasına engel olmayacak­lardı. Bu davet insanları hak ile ikna edecek, neticede kim hi­dayete ererse kendi lehine ermiş olacak, kim de kötülük yapar­sa kendi aleyhinde kötülük yapmış olacaktı. Bu vadiye yöneldi­ğimizde Peygamber efendimizin insanların ve Rablerinin birliği hususundaki şuuruna delalet eden dua ve çağrılarına kulak vermemiz ve bu çağrısını dikkate almamız gerekiyor. Peygam­ber efendimiz duasında şöyle diyordu: “Allah´ım onlar da senin kulların, biz de senin kullarınız. Birbirimize ve onlara senin nimetini tavsiye ettik. Allah´ım onları hezimete uğrat bizi onla­ra karşı muzaffer kıLn

Onlar hakka ve din hürriyetine karşı, insanları fitneye dü­şürmüş ve inkar etmişlerdi. Bu saldırgan davranışlarından do­layı Peygamber efendimiz, onların hezimete uğramaları için Cenab-ı Allah´a yalvarmıştı. Peygamber efendimiz, hazırlık sı­rasında bile savaşın önlenmesi için elinden geleni esirgemiyor­du. Yemen´e kumandan olarak gönderdiği Muaz bin Cebel´e şöyle diyordu:

“Onları davet etmedikçe savaşmayın. Davetinize icabet etme­seler bile onlar size saldırmadıkça siz savaşı başlatmayın. Eğer savaşı önce onlar başlatırlarsa, içinizden birisini öldür-medikçe ve siz de bu ölünüzü onlara göstermedikçe onlarla sa­vaşmayın. O zaman onlara deyin ki: “Bu sizin yaptığınızla hay­ra ulaşılır mı ” (Ey Muaz) Allah senin ellerinle bir adamı hida­yete erdirirse bu, güneşin üzerinde doğup battığı her şeyden (bütün dünyadan) daha hayırlıdır”

Bu vasiyette de görüldüğü gibi, iki ordu karşı karşıya geldik­leri anda bile müslümanlar barış yolu aramaya çalışırlar. Müs­lüman kumandan onları, barışa davet etmedikçe onlarla savaş-mayacaktır. Sonra savaşı başlatan da kendisi olmayacaktır. Aksine karşı taraf savaşı başlatıncaya kadar bekleyecektir. Sa­vaş başladıktan sonra da onlarla savaşmayacak, müslümanlar-dan bir kişiyi öldürünceye kadar bekleyecek, sonra da ölen bu müslümanın cesedini ve onun kanını, yaptıkları zulüm ve düş­manlığı onlara göstererek, ibret almalarını sağlamaya çalışa­caktır. Eğer yine ibret almaz ve barışa yönelmezlerse, o zaman son çare olarak silaha başvurulacaktır.

Savaş

Merhamet, savaşı başlatmamak için olduğu kadar, savaş sı­rasında da elden bırakılmaması gereken bir insani duygu olma­lıdır. Çünkü müslümanlarm yaptığı, nübüvvet savaşıdır. Bo­ğazlaşma ve vuruşma değildir. Peygamber efendimiz kendi da­vetini tanımlarken: ” Ben merhamet peygamberiyim. Ben savaş peygamberiyim” demiştir. Aslında merhamet ile savaş birbirine zıt görünen şeylerdir. Ama İslamiyet´te savaş sadece merha­met sebebiyle yapılır. Çünkü gerçek merhamet, bu dünyada fe­sadı önlemeyi ve şerri ortadan kaldırmayı gerektirir. Eğer mer­hametin icaplarım yerine getirmek için tek çıkar yol savaş olur­sa, o zaman savaşmak zorunlu hale gelir.

Vuruşmanın başlayacağı esnada bile Peygamber (s.a.v.) bir tarafta kılıçlar çekilirken, Öbür taraftan kalpleri birbirine ısın­dırmaya gayret gösterirdi. Bu sebeple Peygamber efendimiz, askerlerini savaşa gönderirken onlara şu tavsiyede bulunmuş­tu:

“İnsanlara ülfet edin. Onlara karşı teenni ile hareket edin. Onları (İslam´a ve barışa) davet etmedikçe üzerlerine hücum et­meyin. İnsanları müslümanlar olarak bana getirmeniz; onları öldürmenizden, çocuklarını ve kadınlarını esir olarak bana ge­tirmenizden daha güzeldir.” Peygamber efendimiz, askerlerine ekinleri telef etmemelerini, ağaçları kesmemelerim, çocukları, kadınları ve savaşa katılmayan, savaş hak-kında görüşü olma­yan zayıf ve korumasız kimseleri öldürmemelerini tavsiye et­mişti. Bu tavsiyelerden birinde askerlerine şöyle buyurmuştur:

“Allah´ın adıyla ve O´nun bereketi üzerinde hareket edin. İh­tiyarları, çocukları, kadınları öldürmeyin. Aşırı gitmeyin, ga­nimetlerinizi toplayın, sulh edin. İyilikte bulunun. Şüphesiz Al­lah iyilikte bulunanları sever.”

Bu anlamda bir başka tavsiyesi de şöyledir: “Allah´ın adıy­la; Allah´ın yolunda yürüyün. Allah´ın düşmanlarıyla savaşın. Hıyanet etmeyin, gadr etmeyin, kimseye işkencede bulunmadın. Çocukları öldürmeyin.” Yine bir defasında Peygamber efendi­miz Halid bin Velid´e şöyle tavsiyede bulunmuştur:

“Çocukları ve işçileri öldürmeyin.”

Bu tavsiyelerden de anlaşılıyor ki Peygamber efendimizin yaptığı savaşlar, insanları öldürmeyi ve onlar arasında bozgun çıkarmayı amaçlayan, insani duygulardan uzak savaşlar değil­dir. Müslümanlar, yalnızca zulmü önlemek ve tecavüzlere en­gel olmak için savaşırlar. Çocukların ve kadınların ise savaşa­cak ve tecavüz edecek durumları yoktur. Onların, yoluna de­vam etmekte olan îslam davetine karşı savaşmaları mümkün değildi. Peygamber efendimiz savaşta Öldürülenlerin yanından geçerken bir kadın cesedi görünce: “Bu savaşacak durumda değildi” diyerek öldürülmüş olmasını tasvip etmemiştir. Bunun üzerine Halid bin Velid´e haber göndererek, işçileri ve çocukları öldürmemelerini emretmişti. Askerlerinin bir çocuğu öldürdük­lerini haber aldığı zaman Peygamber efendimiz çok kızardı. Al­dığı bir habere göre, müslüman askerlerin bir çocuğu öldürdük­lerini öğrenince, orduya hitaben şöyle demişti: “Bazı kimselere ne oluyor ki öldürmekte ileri gidiyor, hatta çocukları öldürüyor­lar. Şunu iyi bilesiniz ki bundan böyle çocukları öldürmeyecek­siniz, çocukları öldürmeyeceksiniz.”

Peygamber efendimiz işçilerin öldürülmelerini yasaklardı. Peygamber efendimizin yaptığı savaş güçlü ve muktedir kimse­leri Öldürmek için değil, aksine silah taşıyıp tecavüzde bulu­nan, ya da tecavüzde bulunmayı planlayan kimselerin tecavüz­lerini önlemek için işçilerse böyle bir durumda değildirler. On­ların çalışmaları ve işleri savaşa hazırlık olmadığı takdirde, on­ları Öldürmek zulüm olur. Ayrıca Peygamber efendimiz, asker­leri savaş esnasında tahribatta bulunmaktan uzak tutardı. Ağaç kesilmesini yasaklamıştı. Düşmanların pusu yeri yapma­maları durumunda ağaçların kesilmesine gerek yoktu. Çünkü bu ağaçlardan müslüman askerler de siper edinerek istifade edebilirlerdi. Peygamber efendimizin savaşı, tahripkarlığa mü­samaha etmiyordu.

Fazilet

Peygamber (s.a.v.)in savaşı alçak ve basit kimselerin savaşı­na benzemiyordu. Onlar kılıcı hem sağlam, hem de sakat yere vuruyorlardı.. Ahlaklı ve güçlü kimselerin savaşındaysa kılıç, sadece hastalığın gizli bulunduğu yere vuruluyordu. Böylece o, kötülüğü gizlendiği yerden söküp atıyordu. Müslümanlar sade­ce tecavüz eden, silah taşıyan, ya da silahşörler için tedbir ha­zırlayan kimselerle savaşırlardı.

Bu sebeple savaşın başlangıcında, devamında ve sonunda yani bütün aşamalarında fazilet hakim olmuştur. Çünkü müs-lümanlarm savaşı tecavüzü sadece misliyle mukabelede bulu­narak reddetmek içindir. Bu savaş, tecavüz esnasında takva ile hareket etmemizi Genab-ı Allah´ın emretmiş olmasından dolayı faziletle kayıtlı ve sınırlıdır. Takva kaydına bağlı olmakla birlikte, düşmana karşı aynıyla karşılık vermek, İslam askerleri­ne, faziletlere saygılı olmayı, haklan çiğnememeyi gerekli kılar. Eğer fazilet ile, yapılana aynıyla mukabele etmek arasında bir karar vermek durumunda kalırlarsa, fazilete uymak gerekir. Çünkü her ne halde olursa olsun, fazilet, kendisine riayetsizliği kabul etmeyen temel bir ilkedir.

Bazı kimseler faziletin nasıl olup da kılıçla hakim kılınabile­ceğine hayret etmektedirler. İnsanlar öldürülürken fazilet nasıl egemen olur diye sormaktadırlar. İnsanların öldürülmesinin mubah kılındığı yerde, saygı duyulacak hiç bir şey kalmaz. Ama buna karşı biz deriz ki; bu savaş semavi kanunlara bağlı nübüvvet savaşıdır. Peygamber efendimiz bu ilkeleri insanlara öğretmek için savaş yapmıştır. İnsanlık aleminde ve düzeninde savaşlar devam ettiğine göre, mutlaka faziletle kayıtlı ve sınırlı olmaları, bunu nübüvvet semasının son sarayı olan Muham-med (s.a.v.)in insanlara Öğretmesi gerekir. Nübüvvet savaşı, re­zaletleri ortadan kaldıran fazilet savaşıdır. Bu savaşın asıl se­bebi hakkı ve fazileti savunmak olduğuna göre, savaş meydan­larında mütecaviz rezilleri cezlandırmak için haramları hiçe saymak ve sınırları çiğnemek yakışık almaz ve akla uymaz. Düşman, bütün ahlaki kayıtlardan sıyrılıp kopsa bile, fazilet ordusu mutlaka erdem ve fazilet ilkelerine bağlı olmalıdır. Düş­man eğer imkan bulduğu takdirde ırzları çiğneyip çocukları, kadınları ve güçsüz ihtiyarları öldürüyorsa, İslam askerleri on­lara misliyle mukabelede bulunmamalıdır. Çünkü İslam asker­leri fazilet ve ahlak kayıtlarına bağlıdır.

Düşman eğer ölülerimize, kulaklarını, burunlarını kesip göz­lerini çıkararak işkence yapmakta ve ölümlerinden sonra be­denlerini çirkinleştirmekte ise, fazilet ordusuna mensup müs-lüman askerler en büyük komutan ve fazilet savaşlarının ilk muallimi olan Peygamber efendimizin: “Ölülere işkence etmek­ten ve bedenlerini çirkinleştirmekten sakının!” buyruğundan dolayı düşman askerlerinin ölülerine misliyle mukabelede bu­lunmamalıdır.

Uhud savaşında müşrikler Pygamber efendimizin amcası Hamza´yı öldürmüşlerdi. Hamza onun sevgilisi ve en yakın ak­rabası olup bizzat kendisinin adlandırdığı gibi, şehitlerin efen-disiydi. Müşrikler onun temiz cesedine işkence yapmışlardı.

Hamza, Peygamber efendimizin yanında bu kadar değerli bir yere sahip olduğu halde, Peygamber efendimiz, karşılaştığı bu yürekler acısı manzaradan dolayı müşrik Ölülerinin cesetlerine işkence yapmayı düşünmemişti.

Düşmanlar, müslüman esirleri aç ve susuz bırakarak onları öldürseler bile, yine de müslüman askerler, ellerine geçirdikleri düşman esirlerine yemek yedirmeyi ibadetlerin en kutsalı sa­yarlar. Bunu yaparken de Cenab-ı Allah´ın dürüst ve imanla­rında sadık müzminlerle ilgili olarak yaptığı tavsifi gerçekleştir­meye çalışırlar:

“Onlar ki, kendi canları çekmesine rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler.” (insan: 8)

İnsana Gösterilen Saygı

Cenab-ı Allah, tecavüzleri ancak misliyle karşılama husu­sunda mü´minlere takvah olmalarını emrettiği için, savaş esna­sında bile fazilet ölçülerine riayet etmek ve saygı göstermek ge­rekir. Aynı şekilde insanın değerini göz önüne alarak, ona say­gılı davranmak da faziletin gereklerindendir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. On­ları (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; ken­dilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları yarattıklarımı­zın bir çoğundan cidden üstün kıldık” dsra- 70).

Dosta gösterilen saygının aynısını düşmana da göstermek gerekir. Dost ne kadar önemliyse, düşman da bir insan olarak o kadar saygıya değerdir. Bazı kimseler bu söylediklerimizi tuhaf karşılayabilirler. Kılıçların çekildiği sırada düşmana insan ola­rak değer göstermek yersiz ve zamansızdır, aksine düşmanı o anda öldürmek gerekir diyebilirler. Ama bizim bu söyledikleri­mizde asla tuhaflık yoktur. Çünkü müslümanın savaşı intikam savaşı değildir. Aksine kötülüğü söküp atmak, kötülüğün deva­mını önlemek savaşıdır. Siz düşmanınızı öldürürseniz zaten o kötülüğünü devam ettiremez, işte bu sebepten dolayıdır ki, Peygamber (s.a.v.) efendimiz Kureyşli müşrik ölülerin defnedil­melerini emretmiş, onların cesetlerini yırtıcı kuşlara ve yırtıcı hayvanlara yem olarak terketmemiştir. Sahabilerine, onların cesetlerini kuru bir kuyuya bırakmayı emretmiştir. Ölülere iş­kence edilmesini yasakladığı gibi, yaralı düşman askerlerini de hemen öldürmeyi yasaklamıştır. Çünkü yaralı kimsenin kuvve­ti azaldığı için kendisini öldürmek isteyene karşı direnemez. Bütün bu emir ve yasaklar insanın saygıdeğer bir varlık olma­sından dolayı verilmiştir. Ayrıca müslümanın yapacağı savaş­tan kasıt, taşkınların kuvvetlerini azaltmak ve tecavüzü geri püskürtmektir; intikam değildir. Saldırıya karşı savunmanın ve diğer savaş kurallarının gerektirdiği aynıyla karşılığı, fazilet ve insani kıymeti çiğneme pahasına da olsa, müslüman son noktaya kadar vardırmaz. Aksine müslüman asker Allah´ın emrine teslim olur; o, tecavüzleri geri püskürtme esnasında da­hi takvalı davranır. Bu prensibi uygulama hususunda Peygam­ber efendimizin yaptığı savaşları yüksek birer örnek olarak gösterebiliriz. İhsanın, kardeşi olan diğer insanlara karşı sava­şırken bağlı kalacağı prensipler hep ondan öğrenilmiştir.

Savaşın Sona Ermesi

Peygamber efendimizin yaptığı savaşlar, şu üç şeyden biri ile sona ererdi:

1- Mütareke: Peygamber efendimizin yaptığı mütareke an­laşmaları gerçekten imrenilen anlaşmalardır. Çünkü bu anlaş­maları yaparken Peygamber efendimiz Cenab-ı Allah´ın şu buy­ruğuna göre hareket etmiştir:

“Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah´a tevekkül et.” (Enfoi 6i)

Yine Peygamber efendimiz, bu konuda Cenab-ı Allah´ın şu buyruğuna göre davranmıştır:

“Ey iman edenler! Hep birden barışa girin (barışçı olun).”

(Bakara: 208)

Uluslararası ilişkilerde uyulacak asıl ilke, barış ilkesidir. Yapılan saldırıları misliyle geri çevirmek gibi bir zaruret olma­dıkça, savaşa yer yoktur. Bu gibi durumlarda savaşma mecbu­riyeti olsa bile fazilet Ölçülerine bağlı kalmak gerekir. Mütare­ke ile birlikte de savaş zarureti kendiliğinden ortadan kalkmış olur. Zaruretler kendi miktarlarıyla ölçülürler.

Peygamber (s.a.v.) efendimiz barış anlaşmaları yaptığı gibi, mütareke anlaşmaları da yapmıştır. Kendisinden sonra arka­daşları Hz. Ebu Bekir ve Ömer de onun yolundan yürümüş ve barış anlaşmaları yapmışlardır. Bu anlaşmaların tümünde, ba­rışa rağbet ve arzu vardır. Peygamber efendimiz düşmana ba­rış teklifi yapmadan savaşa girmezdi. Barış teklifini yaptıktan sonra düşman barışa yanaşmaz ve savaşma zarureti doğarsa, işte o zaman savaşa girerdi. Kendisi galip olduğu zamanlarda bile, kuvvet ve zor kullanarak, düşmanlarına zarar verecek şe­kilde bir mütareke anlaşması yapmamıştır. Aksine toleranslı davranarak onların kalplerini kazanacak şekilde bir anlaşma teklif etmiştir. Bu görüşümüzü ispatlamak için vereceğimiz en açık örnek Hudeybiye barışıdır. Peygamber efendimiz güçlü, kuvvetli, teşkilatlı, kesif bir orduyla Kabe´yi ziyaret etmek ve hac vecibesini yerine getirmek için Mekke-i Mükerreme´ye gitmişti. Fakat Mekkeliler tarafından mütareke önerisiyle kar­şılaşınca, hemen buna olumlu cevap vermiş, ancak çok müsa­mahakar kimselerin kabul edebilecekleri şartları kabul buyur­muştu. Anlaşma maddelerinde zahiren görüldüğü gibi, müslü-manlara o kadar zulüm yapılıyordu ki, Peygamber efendimiz­den başkası o maddeleri kabul etmezdi. Ama o, bunu bile gönül rızasıyla kabullendi. Hudeybiye barışıyla ilgili bilgileri sahih sünnette rivayet edildiği şekliyle nakletmeye çalışacağız:

Buhari´nin rivayetine göre, Resulullah (s.a.v.) hicretin altın­cı yılında, Zilkade ayında Allah´ın beyt-i haramını haccetmek ve müşriklerle savaşmamak kasdıyîa Medine-i Münevvere´den Mekke´ye doğru yola çıktı. Bu ziyaretten engellenmediği sürece müşriklerle savaşma niyeti yoktu. Kureyşliler onun ve ashabı­nın Mekke´ye doğru gelmekte olduğunu haber alınca, onların ziyaretine engel olmak için toplandılar. Peygamber efendimiz Kureyşliler´in kendilerini geri çevirmek maksadıyla toplandık­larını haber alınca -hac giysilerini ve ihramını giyip ordusuyla birlikte bu ziyarete niyetlenmiş olmakla birlikte- ashabını top­ladı ve onlara: “Ne yapacağımız hususunda herkes görüşünü açıklasın” buyurdu.

Ebu Bekir (r.a.) dedi ki: “Ey Allah´ın Resulü! Sen hac maksa­dıyla yola çıktın, kimseyi öldürmek istemiyorsun. Kimseyle savaşmak niyetinde değilsin. Her kim bizi bu yolumuzdan geri çe­virmeye çalışırsa, onlarla savaşırız.” Bunun üzerine Peygamber efendimiz: “Allah´ın bereketi üzerine yolunuza devam edin” de­di. Nihayet Mekke-i Mükerreme´ye yaklaşınca şöyle dedi: “Al­lah´a andolsun ki onlar, Allah´ın haramlarını tazim edip ulula-yacakları bir şeyi benden isterlerse mutlaka o istediklerini ken­dilerine veririm.”

Mekkeli müşriklerin elçileri, yanına geldiklerinde Peygam­ber efendimiz kendilerine şöyle dedi: “Biz savaşmak için gelme­dik. Ancak umre yapmak niyetiyle geldik. Kureyşliler´i savaş güçsüz bırakmıştır. Onların ellerindeki gücü alıp götürmüştür, isteseler de kendilerine bu güçleri geri verilmez. Onlarla benim aramdan çekilin.”

Peygamber efendimiz güçlü bir orduya ve her şeyin fevkinde olan Allah´ın yardımına sahip olmakla birlikte, Kureyşli müş­riklere mütareke önerdi. Onlar da tamamı kendi istekleri doğ­rultusunda olan bazı şartlar dahilinde mütarekeyi kabul etti­ler. Bu şartların bir kısmı şöyleydi:

a- Peygamber efendimiz ile sahabileri o yıl haccetmeden Me­dine´ye geri döneceklerdi. On yıl süreyle müslümanlarla Ku-reyşliler arasında savaş yapılmayacaktı. Bir yıl sonra Peygam­ber efendimizle ashabı gelip Kabe´yi ziyaret edeceklerdi. Umre ibadetlerini eda edeceklerdi.

b- Kureyşliler´den biri Şam´a gitmek için Medine´den geçecek olursa, can ve mal güvenliği içinde olacaktı.

c- Bir kimse müslüman olarak velisinden izin almaksızın Mekke´yi terkedip Medine´ye gidecek olursa, Peygamber (s.a.v.) onu sahiplerine geri verecekti.

d- Ama bir müslüman dinden çıkıp Mekkeli Kureyşliler´in yanına dönecek olursa, Kureyşliler onu Peygamber (s.a.v.)e ia­de etmeyeceklerdi.

Bu şartların hepsi Kureyşliler´in arzu ve istekleri doğrultu­sunda dikte edilmişti. Ancak bu arada îslam davetinin yararı­na bir tek şart vardı ki, bu da gayelerin gayesiydi. Bu şarta gö­re peygamber efendimizin ashabından bir kimse hac ya da tica­ret amacıyla Mekke-i Mükerreme´ye gelecek olursa, canı ve ma­lı emniyet içinde olacaktı.

Bir de siyasi nitelikte ve iki tarafın, yararına olan şart vardı. Buna göre Peygamber efendimizin tarafına ve onun paktına girmek isteyen kimse rahatlıkla girebilecekti. Kureyşliler´in ta­rafına ve paktına girmek isteyen kimse de rahatlıkla girebile­cekti.

2- Peygamber efendimizin yaptığı savaşların nihayete erme biçiminden biri de, savaşa son vererek barış yapmaktı. Yani salt mütareke değil, barış yaparak savaş sona erdirilirdi. Bu durumda adalet ve ahde vefa ölçüleri esas alınarak her iki ta­rafın hukuku gözetilerek barış anlaşması yapılırdı. Bu anlaş­mada şer´an caiz olan bütün şartlara riayet etmek vacibti. Sa­vaşa başlanmadan önce düşman tarafına barış, ya da savaş se­çeneği verilir de, düşman barışa yanaşır ve İslam´a girme şartı koşulmazsa, artık düşmanı İslam´a girmeye zorlamak, ya da onlarla savaşmak caiz olmazdı. Fakat bir ülkenin içinde İslami­yet ilan edilir de düşman tarafı müslümanlarla savaşır ve müs-lümanlar muzaffer olurlarsa artık barışa gerek kalmaz.

3- Müslümanların galibiyeti sonucu kafirler teslim oldukları takdirde, artık savaş sona erer. Bu da bir nevi barış neticesini doğurur.

Yenilenlere Nasıl Davranmalı

Peygamber efendimizin savaşlarında, düşmanın yenik dü­şüp teslim olması durumunda, her zaman düşmana karşı tole­rans ve merhamet gösterilmiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.)in yap­tığı savaşlarda mü´minler, sonu teslimiyetle sonuçlanan bir ye­nilgiye uğramamışlardır. Çünkü İslam düşmanları, Peygamber efendimizin ve Hulefa-i Raşidin döneminde İslam ordusuna karşı kesin bir zafer kazanmamışlardı. Her ne kadar müslü-manlar Uhud savaşında bozguna uğradılarsa da, teslim olmadı­lar. Çünkü teslimiyette zillet vardır. Oysa İslam dini onur ve üstünlük dinidir. Muhammed (s.a.v.)in kumandasındaki mü´minlerin teslim olmaları mümkün değildir. Aksine o bozgun esnasında dahi Peygamber efendimiz, dağılan askerleri topla­yarak müşrikleri takip etmek istemiştir. Dağılan askerler bu hususu öğrendiklerinde, ganimet toplamaktan vazgeçip Pey­gamber efendimizle birlikte müşriklerin takibine başlamışlardı. Çünkü onlar, Peygamber efendimizin Allah tarafından des­teklendiğini bilmekteydiler.

Savaş düşmanın teslim olmasıyla sona erdiğinde, Peygam­ber efendimiz, düşmana karşı zalim komutanlar gibi “mağlup olanın vay haline!” demez, aksine adaletle davranır ve düşma­nına karşı Muhammedi bir merhamet ve toleransla davranırdı. Peygamber efendimizin Kureyşliler´le yaptığı ve Mekke-i Mü-kerreme´nin İslamiyet ile müslümanlar için fethedilmesiyle so­nuçlanan en son savaşında Peygamber efendimiz kendisine ezi­yet eden ve ashabına türlü işkenceler yapan, hatta şiddetli ezi­yet sebebiyle ashabın bir kısmını öldüren, neticede kendisini de öldürmeye kasteden müşriklerle karşılaşmıştı. Onlar İslami­yet´e ve müslümanlara karşı tuzak kurmakta iken, Allah da on­ların tuzaklarına karşı tuzaklar hazırlıyordu. Allah, tuzak ku­ranların tuzaklarını başlarına geçirendir.

Bu savaşta Peygamber efendimiz müşriklerle ve şirk savaşı­nın kumandanı Ebu Süfyan´la karşılaştı. Galip durumda olan Peygamber efendimiz, onların üzerine güven bayrağını çekti ve şunları söyledi: “Ey müşrikler! Ebu Süfyan´ın evine giren, gü­ven içindedir. Mescid-i Haram´a giren, güven içindedir. Kendi evine kapanan, güven içindedir.”

Şefkatli, güzel ahlaklı ve merhametli bir insan olan Hz. Mu-hammed galip olunca, Mekke-i Mükerreme´nin her tarafına, Kabe´nin çevresine güven bayrağını çekmiş, güvenilirliğini her­kese göstermişti. Kureyş topluluğuyla karşılaştığında onlara: “Size ne yapacağımı sanıyorsunuz !” diye sormuş, onlar şöyle cevap vermişlerdi: “Ali cenab bir kardeş ve ali cenab bir kardeş oğlusun!” Onların böyle demeleri üzerine Peygamber efendimiz kendilerine şöyle teminat verdi: “Ben size Yusuf peygamberin kardeşlerine söylediğini söylüyorum: “Bugün size kınama yok. Bugün Allah sizleri bağışlayacaktır. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir. Şimdi gidin, artık serbestsiniz!”

Hz. Muhammed (s.a.v.)in yaptığı nübüvvet savaşından baş­ka hangi savaş böyle bir müsamaha ve böyle bir merhametle sona erer ! Resulullah´ta bütün insanlık için, uyulması gereken en güzel örnekler vardır.

Esirler

Peygamber efendimiz, yurtlarından ve mallarından haksız yere mahrum edilerek, sırf “Rabbimiz Allah´tır” dedikleri için sürgün edilen mü´minleri savunmak amacıyla savaşmıştır. Onun yaptığı savaşlarda fazilet ve ahlak ilkelerinin geçerli ol­duğunu gösteren en büyük delil, esirlere karşı takındığı tavır­dır. O, esirlere karşı her zaman merhametli davranmış ve onla­rın birer insan olduklarını hiçbir zaman unutmamıştır. İnsan­lık tarihinde, esirlere merhamet konusunda Hz. Muham-med´ten daha ileride bir lider gösterilemez. O, mücahitlerine savaşta ele geçirilen esirlere iyi davranmaları konusunda ısrar­la tavsiyede bulunurdu. Bedir savaşında bazı müşrikler esir alındıklarında onları ensarın evlerine misafir gibi yerleştirmiş­ti. Çünkü Peygamber efendimiz sahabilerine şöyle buyurmuş­tu: “Esirlerinizin iyiliğine çalışın.”

Peki, Peygamber efendimiz niçin esirlere iyi davranılmasını tavsiye ediyor ve bunun üzerinde ısrarla duruyordu Esirler sa­vaş ateşinin kızgın alevleri arasında ele geçirilen insanlardı. Bunlardan bazıları, belki de birçok müslüman askerlerini öl­dürmüştür. Böyle bir durumda onlara karşı îslam askerlerinin şiddetli bir saldırıda bulunmaları beklenebilir. Onlardan inti­kam alma arzusuna kapılmaları normaldir. Nitekim Avrupalı­larla Amerikalılar savaş suçlusu diye ele geçirdikleri kimselere, aşırı bir intikam duygusuyla, cezaların en büyüğünü uygula­maktadırlar. Peygamber efendimiz, bütün insanlık için yüksek bir örnek teşkil ederek, esirlere eziyet edilmesini yasaklamış, bu katı intikamcılık ruhunu ortadan kaldırmak için de esirlere ikramda bulunulmasını emretmiştir.

Müslümanlar, Bedir savaşında ele geçirilen esirlere bu yük­sek vasiyete uygun şekilde davranmışlardır. Hatta bu esirler­den Medine´ye yerleşenlere o kadar iyi davranmışlardır ki, sa-habiler onları kendi canlarına ve çoluk çocuklarına tercih et­mişler, kendi yiyeceklerini bile onlara vermişlerdir.

Bu şerefli ve alicenab sahabiler böyle bir muamele sergile­mekle iki cihad yapmışlardır. Bunlardan biri kılıç cihadıdır. Alevlenen savaş ateşi sönüp ortalık sakinleşince, ikinci cihadı yapmışlardır. Bu da öfkelerine hakim olmalarıdır. Eğer öfkelerini yenmeselerdi Cenab-ı Allah´ın hoşuna gitmeyecek tarzda mağluplara kaba muamelede bulunurlardı. Özellikle esirleri ezerlerdi. Onların böyle davranmalarını gerektiren sebeplerin başında önceki sayfalarda okuduğumuz şu ayet-i kerime gel­mekteydi:

“Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, ye­time ve esire yedirirler.” (İnsan: 8)

İslâmiyet esirlere karşı muamelelerimizde bize iki hususu emreder:

1- İslam askeri ve ordusu düşman askerlerini yaralayıp bel­lerini kırmadıkça ve hakimiyet sağlamadıkça esir tutma hakkı­na sahip değildir. Bununla ilgili olarak noksanlıklardan mü­nezzeh olan yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Yeryüzünde ağır basıp (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiç­bir peygambere, esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbuki Allah (sizin için ebedi olan) ahire-ti istiyor. Çünkü Allah azizdir (dostlarını düşmanlarına galip kılar), hakimdir (dünya veya ahiretten hangisinin daha hayırlı olduğunu pek iyi bilir).7´ (Enfai: 67)

2- Peygamber efendimiz tarafından uygulanıp: “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için sana da bu Kur´an´ı in­dirdik.” (Nahi: 44) ayeti mucibince açıklanan Kur´an-ı Kerim esir­lerle ilgili olarak bize şu iki emri iletmektedir: Bu emirlerden birine göre, onları hiçbir şey olmadan serbest bırakmak gere­kir. İkincisine göre ise mal ya da adam karşılığında onları esa­retten kurtarmaktır. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Al­lah konuyla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

“(Savaşta) inkar edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağla­yın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin.” (Muhammed: 4)

Önce de işaret edildiği gibi, fidye ya adam karşılığında olur ve eldeki esir müşrikler sayısınca düşmanın elinde bulunan müslüman esirler istenir. Böylece esir mübadelesi yapılır. Ya da mal karşılığında esirler serbest bırakılabilir. Esirin verecek malı yoksa, zorunlu hale gelir. Böylece o güzel bir bağışlamayla bağışlanıp serbest bırakılır ki, bu hususta Cenab-ı Allah´ın, peygamberine verdiği emir şudur: “Şimdilik onlara güzel mua­mele et.” (Hicr: 85)

Bunun yanında en uygun davranış ise affetmektir. Bu da, yüce Allah´ın şu buyruğu gereğidir:

“(Ey Muhammedi) sen affı (kolaylık yolunu) tut, iyiliği emret v& cahillerden yüz çevir.” (A´raf: 199)

Peygamber Efendimizin Savaşı, İbadeti

İbadetlerin en büyüğü, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah yolunda cihad etmektir. Peygamber efendimiz mü´minle-re nasıl namaz kılmaları gerektiğini öğrettiği ve: “Nasıl namaz kıldığımı görüyorsanız, siz de namazınızı öylece kılın” dediği gi­bi, savaşta da faziletli davranışı da onlara Öğretmişti. Hatta bu­nu bütün insanlığa öğretmişti. Onun davranışlarının anlamı şuydu: “Fazilet uğruna savaşın. Gördüğünüz gibi ben de fazilet­li bir şekilde savaşıyorum” Peygamber efendimizin yaptığı sa­vaşlar, amacına ulaşmıştır. Onun savaşmaktaki amacı, nok­sanlıklardan münezzeh olan yüce Allah´ın kelimesini yücelt­mek, kafirlerin kelimesini alçaltmaktı. Muhammedi savaşın teşkil ettiği yüksek örnek kıyamete kadar insanlara örnek ol­makta devam edecektir. Peygamber efendimiz cihadı zühd ve ibadetin en yüksek derecesi olarak görmüş ve şöyle buyurmuş­tur:

“Cihad dinin en üst noktasıdır!”

Peygamber efendimiz ruhbanlığı yasaklamış ve: “islam´da ruhbanlık yoktur” demiştir. İslam ruhbanlığının cihad olduğu­nu açıklayarak şöyle buyurmuştur:

“Her ümmette bir ruhbanlık vardır. Bu ümmetin ruhbanlığı da dhaddır.”

İmam Serahsi bu sözün gerekçesini şu şekilde açıklamıştır: Çünkü cihadda insanlarla birlikte yaşama ve muaşeret vardır. Cihadda dünya işlerinden soyutlanmak ve dinin zirvesini teşkil eden hususlarla ilgilenmek vardır. Cihad iyiliği emredip kötü­lükten men etmek savaşıdır. Bu ise İslam ümmetinin en büyük niteliğidir. Ayrıca mücahit, üç hususta rahibe benzemekte; iki hususta da ondan ayrılmaktadır. Benzer oldukları üç nokta şunlardır:

1- Mücahid bütün insanlardan kopup kendini cihada ver­mektedir. İnsanların yiyip içerek dünya ve içindeki şeylerden yararlanarak kendi nefisleri için yaşadıkları hayatın dışına çıkmaktadır.

2- Rahip kadınlardan ayrı ve uzakta yaşar. Cihadın şeref ve yüceliğine eren mücahid de cihad süresince kendi ciğer pareleri olan çocuklarından kopmakta ve kadınlardan ayrı yaşamak­tadır.

3- Rahip de, mücahid de canlarını Allah´a takdim ederler. Rahip, kendisini Allah´a yaklaştıracağına inandığı için ibadetle uğraşarak kendini Allah´a takdim eder. Mücahid ise., Allah´ın emretmiş olduğu hakkı ayağa kaldırmak görevini yerine getir­mek için canını Allah´a takdim eder.

Her ne kadar mücahidle, rahibin amaçları farklı olsa da, bu noktalarda ikisi birbirlerine benzemektedirler.

Şimdi de rahip ile mücahidin birbirlerinden ayrıldıkları hu­suslara bakalım: Rahip kendi nefsi ve ferdi ibadeti için insan­lardan ayrı yaşadığı halde, mücahid, insanları korumak ve Rabbinin emrini uygulamak için insanlardan ayrı yaşar. Birin­cisi ibadetini kendi şahsi varlığının çerçevesi dahilinde yapar. Bu çerçevenin dışına çıkmaz. İkincisi, yani mücahid ise, herke­se fayda verecek çerçeve içinde ibadetini yapar. Rahibin ibadeti kendi şahsı, mücahidinki ise başkalarının yararını temin et­mek içindir.

islâmiyet rahipliği yasaklamıştır. Çünkü rahiplik, hayattan ve hayatın zahmetlerinden kaçmak demektir. Bu nedenle Av­rupa kanunları, rahipleri ölü hükmünde sayarlar. Rahiplik, is­teyerek seçilmiş bir ölüm demektir, islamiyet ise ibadet ehlinin bu şekilde ölmelerini ve hayatın zahmetlerinden kaçmalarını tasvip etmez ve istemez. Mü´minin insanlara yararlı olmasını, canlı varlıklar ortasında canlı bir şahıs olmasını, onları zarar­lardan korumasını ve faydalar temin etmesini ister. Çünkü îslami ibadetler insan türünün yücelmesine katkıda bulunmayı öngörürler. Bu nedenle, canlılara fayda verecek her şey sadaka hükmünde sayılmış ve bu hususta Peygamber (s.a.v.) efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Bir müslüman bir fidan diker veya bir ekin eker de, bit in­san veya hayvan ondan yerse, o müslüman için mutlaka bir sa­daka yazılır.” Bu, îslamiyette ruhaniyetin bulunmadığı an­lamına gelmez. Aksine ruhaniyet, İslam´ın özünü teşkil eder.

Namazda, oruçta, hacda, ruhaniyet vardır. Hatta bunların hep­si ruhaniyettir. Ama İslam ruhaniyeti hayattan ve canlılardan kopmak değildir. Aksine ruhi bir yükselişle, hayatın içinde Ve canlıların arasında bulunmak demektir. Bedenden, bedeni arzu ve şehvetlerden soyutlanmak demektir. Bu da insani ilişkileri güzelleştirmek içindir. Böylelikle mü´min insanlara ve insanlar da kendisine ısınırlar.

Özet

Bu söylediklerimiz, Peygamber efendimizin savaşları hakkı­nda ileri geri konuşarak onları tenkid eden, savaş ve tahriple­rin peygamberlere yakışmayan işler olduğunu ileri sürenlere bir cevap niteliğindedir. Onların bu iddiaları iftiradan başka bir şey değildir. İnsanoğlu yaşadığı müddetçe başkalarına üstün gelmek için uğraşır. Bu kaçınılmazdır. İblisin büyüklük taslayarak Adem peygambere secde etmekten kaçındığı andan itibaren iyilikle kötülük arasında mücadele devam etmektedir. Saldırgan kötüler ile savunan erdemliler arasında köklü bir düşmanlık mevcuttur.

Cenab-ı Allah´ın: “Bazınız bazınıza düşman olarak hepiniz oradan (cennetten) inin!” ayeti uyarınca Adem, zürriyeti ve: “Ihlaslı kulların hariç onların hepsini azdıracağım!” diyen îb-lis´in cennettten indikleri andan itibaren, iyilikle kötülük arası­ndaki çekişme devam edegelmektedir. Kötülüğün yayılmasına göz yummak, fazilet değildir. Bu sebepledir ki, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Eğer Allah insanlardan bir kısmı ile diğerlerini savup hiza­ya getirmeseydi, elbette yeryüzünde nizam bozulurdu. Allah bütün insanlığa lütuf ve keremi ile muamele etmiştir.” (Bakara: 25i) –

Peygamber efendimizin savaşmasını eleştirenler, savaşı sa­dece vahşi hayvanların yemek için yakaladıkları avlarına saldı­rışlarına veya işgal ettikleri ormana hücum edişlerine benzet­mektedirler. Savaşı bu şekilde tasavvur etmektedirler. Aşırı derecede maddeci oldukları için savaşın, hakkı yüceltip batılı alçaltmak için yapıldığını düşünemezler. Halbuki peygamber­lerden Musa´nın da, Davud´un da, Süleyman´ın ve diğerlerinin de yaptıkları savaşlar hep bu ulvi amaç uğruna yapılmıştır.

Onlar kan akıtmak maksadıyla savaşmamışlardı. Şanı yüce ve noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah bunun için de ali ve yüksek bir melekten başka bir şey göndermez.

Bu anlattıklarımızdan hareketle şu açık ve parlak gerçekle­re ulaşmaktayız:

Birinci gerçek: Muhammed (s.a.v.)in savaşı, hakkı ayakta tutup batılı çökertmek için kaçınılmazdı. Onun daveti, kötülüğe karşı iyiliği alçaltmaya çağırmazdı. O ve diğer pey­gamberler, davetlerinin Önündeki engel kaldırılmadıkça yolları­na devam edip hakikatleri tebliğ görevlerini tamamlayamaz­lardı. Engeller ortadan kalktıktan ve gerekli tebligat yapıldık­tan sonra insanlar serbest bırakılır; dileyenler doğru yolu seçer, dileyenler de sapıklıklarında devam ederlerdi. “Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur.” (Isra-15)

“Rabbin kullarına zulmediei değildir.”(Fussüet: 46)

îkinci gerçek: Peygamber (s.a.v.)in savaşı fazilette ideal bir Örnek teşkil eden bir savaştı. Onun sayesinde insanlar, fazilet ölçülerine bağlı kalarak savaşan bir kimsenin de var olabile­ceğini anlamışlardı. Kılıçlar çekilmiş olduğu halde bile, insan­ların saygınlıklarına riayet edilebileceğini öğrenmişlerdi.

Üçüncü gerçek: Peygamber (s.a.v.)in ve onun yolunda yürüyüp savaş ve barış hususunda onu Örnek alanların yaptıkları savaş, ibadettir. Çünkü hakkı yüceltmek ve bu amaçla savaşmak asıl itibariyle bir ibadettir, islam´ın ibadeti, yararlı işler yapmaksızın mabedlere kapanmak değildir. Aksi­ne mü´min, niyet ettiği takdirde, yaptığı her yararlı iş bir iba­dettir:

uAmeller niyetlere göredir. Herkesin niyet ettiği şey ancak kendisinedir.”

Muhammedi Savaşlar ve Aşamaları

Peygamber (s.a.v.)in savaşlarından ve bu savaşların aşama­larından bahsetmeden önce, onun savaşlarının niteliğini ver­memiz gerekmektedir. Çünkü savaş kelimesi, insanlarda korku ve panik yaratır, bu sebeple okuyucuya, peygamber efendimizin savaşlarının, hüküm ve yasalarını, pençe ve dişlerle düşmanı parçalayıp mağlup etme güdüsünden almadığını, aksine bu sa­vaşların asıl saiklerinin insani faziletler olduğunu, bu savaşla­ra sevkeden asıl sebebin yüksek ahlak ve hal olduğunu bildir­memiz gerekmektedir. Gerek başlarken, gerek devam ederken, gerekse sonuçta bu savaşlar hep hakkın ve yüksek ahlakın gölgesinde cereyan etmişlerdir. Mağluplara muamelede bulu­nurken de, peygamber efendimiz, hep bu ölçülere riayet et­miştir ki, iyiyle kötü birbirinden ayırdedilsin ve dinsiz kimseler risalet makamına dil uzatmasınlar. Haksız yere konuşup iftira­da bulunmasınlar, işte bu gibi kimselerin önlerine bütün ger­çekleri koyacağız. Dileyen bu gerçeklerden istifade edip aydı­nlanır. Ama Cenab-ı Allah´ın, gözünü perdelediği kimseleri doğru yola iletecek hiçbir kimse yoktur. Böyleleri, şairin dile getirdiği durumlara düşörler:

“Koç, günün birinde parçalayıp dağıtmak için kayayı boy-nuzladı.

Zarar veremedi, ama kendi boynuzu kırılıp dağıldı.”

Bu girişten sonra, Peygamber efendimizin savaşlarının şu üç aşamada cereyan ettiğini söyleyebiliriz:

Birinci aşama: Peygamber efendimiz kuvvetli ve parlak bir şekilde hakkın nuru zuhur ettikten sonra, bunu idrak edip, dini hususlarda mü´minlere fitne vermekten geri durmaları ve hakkın nurunu kendilerine hissettirmesi için Kureyş kervan­larına saldırmaya yöneldi. Böyle yapmakla da, Kureyşli müşriklerin Allah karşısında peygamberden başka sığınak­larının bulunmadığını kendilerine öğretmek istemişti.

ikinci aşama: Müşrikler Peygamber efendimize ve berabe-rindekilere kötülük yapmak, islamiyet´in kökünü kazımak için Medine´ye saldırıyorlardı. Aslında bu saldırılarını Mekke´de iken başlatmışlardı, islam ağacının kökleştiğini ve dal budak saldığını görünce de Medine-i Münevvere´ye saldırarak bu ağacın kökünü kazımak çabasına girişmişlerdi, işte bu aşama­da büyük Bedir, Uhud ve Hendek savaşları yapıldı. Bu arada Medine´deki yahudi aşiretlerinden olan Kaynuka oğulları, Na-diroğulları Kurayza oğullan, müslümanlar tarafından kovulup Medine´den sürgün edilmişlerdi.

Üçüncü aşama: Peygamber efendimizin, savaşmak üzere üzerlerine sefer tertip ettiği Araplar´m tümü ile, toptan savaşması gerekiyordu. Nitekim noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah bu konuda kendisine şu emri vermiştir:

“Onlar sizinle toptan savaştıkları gibi, siz de müşriklerle toptan savaşın ve bilin ki, Allah, mutlaka (azabından) koru­nanlarla beraberdir,´*

Peygamber efendimiz, yaptığı gazalarda îslam davetini ge­nel olarak herkese tebliğ ederdi. Düşmanları ya İslamiyet´i ha­kikat ve rükünleriyle birlikte benimseyecekler, ya da kendile­riyle savaşılacaktı. Bu hususta düşmanlarını, seçme hakkına sahip kılardı. Eğer onlar barışı seçerlerse barış akdi yapılırdı. Eğer savaşı seçer ve yenilgiye uğrarlarsa, yine Peygamber efen­dimizden merhametli bir muamele ve beklemedikleri bir şefkat görürlerdi. Ona karşı gönülleri ısınır, böylece iman nuru da kalplerine girerdi.

tşte bu aşamada Peygamber efendimizin yaptığı savaşlar Arap yarımadasının dışına kadar çıkmıştı. Çünkü Peygamber efendimiz hükümdarları ve devlet başkanlarını İslamiyet´e da­vet ediyor, ya da en azından îslam davetine engel olmamalarını istiyordu. Bu hükümdar ve devlet başkanlarının Necaşi dışında hiçbiri İslam´a yanaşmamıştı. Sadece Habeş kralı Ne­caşi iman etmişti. Hatta bir kısmı bu çağrıya icabet etmemiş, daha da ileri giderek kötü mukabelede bulunmuştu. Kimi iman etmemekle birlikte nazik cevaplar vermişti. Bu arada Bizans imparatorunun askerleri, Şam´da İslam´a giren mü´minleri öldürmüşlerdi. Müslümanlar tıpkı Mekke´deki gibi dini bir im­tihana maruz kalmışlardı. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, bu durumda eziyet gören mü´minlerin kurtarılma­ları için savaşmalarını müslümanlara emretti ve şöyle buyur­du:

“Fitne tamamen yok oluncaya ve din de Allah için tatbik edi­linceye kadar, onlarla savaşın. Fitne çıkarmaktan vazgeçerler­se, zalimler ve aşırılar hariç (hiç kimseye) düşmanlık ve saldın

yoktur.” (Bakara 193)

İşte bu sebeple Mute ve arkasından Tebuk gazveleri yapıldı.

Peygamber efendimizin Medine´den sürgün ettiği yahudiler, tekrar Medine´ye saldırmak için Hayber´de bir araya geldiler. Onlar Medine´ye saldırmadan önce üzerlerine baskın yapmak kaçınılmaz hale geldi ve nihayet baskın yapıldı. .

Birinci Aşama

Bu aşamayı iki kısma ayırmamız uygun olacaktır. Şöyle ki:

1- Bu kısımda savaş ve çarpışmalar olmamış, aksine bu aşama barış anlaşmalarıyla sona ermiştir. Bu aşamada is­lam´dan nefret eden kalpler, İslam´a ısındırılmış; İslamiyet akı­llara ve nefislere yaklaştırılmıştır. Yine bu aşamada kureyşli-ler´e, islamiyet´in yüce Allah tarafından güçlendirilip takviye edildiği açıklanmış, müslümanların kendi amaçlarının daha da ötelerine ulaştıkları ve insanlar tarafından hüsnü kabulle karşılandıkları izah edilmiştir. Çünkü Kureyşliler daha öncele­ri Peygamber efendimiz ile insanların arasına girerek onun da­vetinin başkalarına ulaşmasına engel olmuşlardı.

2- Bu aşamada savaş ve çarpışmalar olmuştur.

Birinci kısımda büyük Bedir gazasından önce dört gaza ya­pılmıştır. Bunlar bu aşamanın ikinci kısmının başlangıcı sayı­lırlar, bu gazalarda çarpışma meydana gelmemiştir.Ebva, Bu-vat, Uşeyre ve ilk Bedir gazaları işte bu aşamada meydana gelmiştir. Bunlar arasında Abdullah ibn Cahş´ın seriyyesi gö­reve çıkmış ve ayrıca Medine ile Mekke arası yolda, üç gaza da­ha tertiplenmiştir.

Bedir gazası Medine-i Münevvere yakınında yapılmıştır. Ebva ve Veddan gazaları da hicretin 2. senesinin sefer ayında yapılmıştır. Veddan, ana köy konumunda büyük bir köydür. Ebva köyü de oraya yakındır. Bu gaza iki köy arasında yapıl­mıştır. Bu nedenle bu gazaya Veddan, ya da Ebva gazası de­mek de mümkündür. Medine-i Münevvere´ye yirmiüç fersahlık mesafededir.

Ebva gazasına Peygamber efendimiz, aralarında ensarın bu­lunmadığı muhacir topluluğuyla çıkmıştır. Sefere çıkış sebebi, Kureyş kervanının yola çıktığını haber alması olmuştur. Pey­gamber efendimiz bu kervanın yolunu gözetlemiş, ancak kerva­nın bu mıntıkadan geçmesinden sonra oraya varmıştı. Oraya varınca da Damure oğullarıyla karşılaşmış; yardıma çağırıldık­ları takdirde müslümanîara yardım etmeleri ve kendilerinin de buna karşılık can ve mal emniyetine sahip olacakları, düşman­ları tarafından tecavüze uğradıkları takdirde müslümanlardan destek görecekleri şartları çerçevesinde kendileriyle anlaşma yapıldı.

Damure oğulları adına anlaşma akdini Mahşi bin Amr Ed-damiri imzaladı. Mahşi, o zaman Damure oğullarının lideri idi. Bu gazaya çıkarken, Peygamber efendimiz Sa´d bin Ubade´yi Medine´de vekil bırakmıştır. Peygamber efendimiz Sefer ayının kalan kısmında Medine´de ikamet etti. Bu arada sözkonusu ga­za için onbeş geçe Medine´den uzakta kalmıştı.[1]

Buvat Gazvesi

Rebiü´l-evvel ayında Peygamber efendimiz, Kureyş kervanı­nın Şam´dan yola çıkıp Medine taraflarına gelmekte olduğunu haber aldı. Kervanın başında yüz kişiyle birlikte Ümeyye bin Halef bulunmaktaydı. Kervanda binbeşyüz deve vardı. Pey­gamber efendimiz Medine´de yerine vekil olarak Sa´d bin Mu-az´ı bırakarak yüz muhacirle birlikte kervanı karşılamaya çıktı. Bayrağı Sa´d bin ebi Vakkas´a verdi. Buvat, Radva taraflarında Cüheyne dağlarından birine verilen isimdir. Ama Resulullah (s.a.v.) bu mevkiye vardığında herhangi bir çarpışmayla karşı­laşmadı.

Uşeyre Gazvesi

Hicretin ikinci yılında Cemaziyel-evvel ayında, Peygamber efendimiz, Kureyş kervanının Şam´a doğru yola çıktığı haberini aldı. Bu kervanı karşılamak için Medine-i Münevvere dışına çıktı. Kendisine Zatü´s-Sak denilen îbn Ezher´e ait bir ağacın altına oturdu. Orada namaz kıldı ve orası kendisinin mescidi oldu. Orada ashabıyla birlikte yemek yedi. Müşeyrep denen su­dan içti. Eğri büğrü yollardan yürüyüp araştırmasını yaptı. Sonra Batn-ı Yenbü denen yere giderek Uşeyre´ye vardı. Orada Cemaziyel-evvel ayı boyunca ve Cemaziyel-ahir ayının başla­rında ikamet etti. Ama kervan kendilerinden önce oradan geç­miş olduğu için Peygamber efendimiz Kureyşliler´i yakalaya­madı ve savaş olmadı. Fakat gönülleri İslam´a ısındırarak Me­dine´ye döndü. Dönerken Müdlicoğullan ve müttefikleriyle bir­likte bir anlaşma yaptı. Her ne kadar kervanı ve ondaki mallan ele geçiremediyse de, bazı kalbleri îslam´a ısmdırmıştı. Mu­hammedi risaletin ilk faaliyetlerinden biri de, bu olmuştu. Bu süre içinde Peygamber efendimiz Medine-i Münevvere´de vekil olarak Ebu seleme el-Esedi´yi bırakmıştı. Gazaya çıkarken bay­rağı Hamza bin Abdülmuttalib´e vermişti. îbn îshak´ın anlattı­ğına göre, Peygamber efendimiz bu gazaya çıkarken Hz. Ali´ye Ebu Turab künyesini takmıştı. îbn îshak der ki: Yezid bin Hay-sem, Ammar bin Yasir´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

Batn-ı Yenbu´a ait bir mıntıka olan Uşeyre gazvesinde Ebu Talib oğlu Ali ile arkadaş olarak bulundum. Resulullah (s.a.v.), Uşeyre mevkiine vardıktan sonra orada bir ay müddetle ikamet etti. Müdlic oğulları ve müttefikleri olan Damure oğullarıyla saldırmazlık anlaşması yaptı. Hz. Ali bana dedi ki:

“Ey Ebu Yakzan! Şu kavmin yanına varıp pınarları ve hurmalıkları üzerinde nasıl çalışıyorlar, bir baksak olmaz mı ” Ben de “Eğer gitmek istiyorsan gidelim” dedim. Yanlarına git­tik. Bir süre seyrettik bizi uyku tuttu. Neticede ben ve Ali kü­çük bir hurma ağacının altına gidip yumuşak toprak üzerine uzanınca uyuya kaldık. Vallahi Resulullah (s.a.v.) yanımıza ge­lip ayağıyla kımıldatmadıkça uyanamadık. Uyuduğumuz sıra­da toprağa bulanmıştık. Hz. Ali´nin, uyuduğu sırada toprağa bulandığını görünce Resulullah ona: “Sana ne oldu ey Ebu Tu­rab ” diye sordu. Biz de başımızdan geçenleri ona anlattık. O da: “Size en yaramaz ve bahtsız iki adamı anlatayım mı ” diye sorunca, biz buyur anlat, ey Allah´ın elçisi dedik. Cevaben bu­yurdu ki: “Biri Salih peygambere verilen deveyi kesen Semud kavminin kızıl yüzlü adamıdır. Diğeri de ey Ali, seni şöylece vu­racak olandır!”

Böyle dedikten sonra, elini Hz. Ali´nin tepesine koydu. Nere­sine vurulup, nereye kadar kana boyanacağını sakalını tutarak işaret etti.

îbn Kesir bu rivayet üzerinde yorum yaparak şöyle demiştir:

“Bu hadis, bu bakımdan garip bir hadistir. Bunun garipliği­ni ispatlayan bir başka rivayet vardır. Hz. Ali´ye Ebu Türap künyesinin verilişi, Buhari´nin Sahih´inde şöyle anlatılmakta­dır:

“Hz. Ali, Hz. Fatıma´ya küserek mescide gelmiş, orada uyu­muştu. Peygamber efendimiz de bir süre sonra Fatıma´nın evi­ne giderek Hz. Ali´yi sormuş, Fatıma da, küserek evden çıkıp gittiğini Peygamber efendimize anlatmıştı. Bunun üzerine Peygamber efendimiz mescide gelmiş ve uyumakta olan Hz. Ali´yi uyandırarak üzerindeki toprağı kendi mübarek eliyle temizle­miş, sonra da: “Kalk ey Eba Turab!” demişti.

Peygamber efendimizin Hz. Ali´ye taktığı bu şerefli künye ile ilgili olarak şöyle bir yorumda bulunmak istiyor ve diyoruz ki: Hz. Ali en çok bu künyeden hoşlanırdı. Çünkü bunu ona sevgi­lisi ve koruyucusu Muhammed (s.a.v.) takmıştı. Uykudayken bedenine bulaşan toz ve toprakları mübarek eliyle sildiği esna­da, Peygamber efendimiz ona bu künyeyi takmıştı. İnsanlığa getirdiği şeriat sayesinde insani hakikatler üzerindeki tozları silip giderdiği ve hakikatleri halka tebliğ ettiği gibi Hz. Ali´nin bedenindeki tozları ve toprakları da silip gidermişti.

Hafız îbn Kesir´in de anlattığı gibi, bu iki haber birbiriyle uyuşmaktadır. Çünkü bu iki rivayetten de anlaşıldığına göre, Peygamber efendimiz Hz. Ali´ye bu sevimli çağrı ile birçok yer­de seslenmiştir.

İnsanlardan bir kısmı rablerinin emri dışına çıkmış ve sa­pıklıkta kendilerine uyan kimseler arasında bu künyenin, Pey­gamber efendimiz nezdinde “Hz. Ali´nin itibarını düşürdüğü saf­satasını yaymışlardır. Böylelerinin fiilleri pis olduğu gibi, sözle­ri de pis ve çirkindir.

Önce de işaret ettiğimiz gibi, bu gazvede yani Uşeyre gazve­sinde Peygamber efendimiz Müdlic oğulları ve müttefikleri olan Damure oğullarıyla saldırmazlık anlaşması yapmıştı. Süheyli, “Ravz” adlı eserinde Peygamber efendimizle bu kavim arasında yapılan anlaşmanın metninin bir kısmını şöyle nakleder:

“Rahman ve Rahim olan Allah´ın adıyla.

Resulullah Muhammed´den, Damure oğullarına:

Onlar canları ve malları bakımından emniyettedir. Onlar, Allah´ın dinine karşı çarpışmadıkça, düşmanlarının baskınına karşı yardım görecekler; deniz, bir kıl parçasını ıslatabilecek suya sahip olduğu müddetçe de Peygamber onlara yardım ede­cektir. Peygamber, onları, kendisine yardıma çağırdığı zaman onlar, Peygamberin davetine icabet edeceklerdir. Bu, onlara, Allah´ın ve Resulü´nün bir ahdi ve emanıdır. Yardım, onlardan iyilik eden ve kötülükten sakınanlar içindir.”

Birinci Bedir

Önce de söylediğimiz gibi, Resulullah (s.a.v.) efendimiz Ce-maziyel-evvel ayının sonlarıyla Cemaziyel-ahirin başlarında Uşeyre mevkiinde kaldı. Sonra Medine-i Münevvere´ye döndü. Ancak orada çok kısa bir süre ikamet etti. Nihayet Kureyşli-ler´in, Peygamber efendimize savaşmaya hala niyetli oldukları­nı ve Peygamber efendimizin kendisinin, gönderdiği adamların yaptıkları uyarılarla korkutmalarında azimlerini kırmadığını hissettirmek için Medine-i Münevvere´ye saldıracakları haberi­ni aldı. Nitekim Kürz bin Fihr el-Kureşi de Medine-i Münevve-re´nin dış taraflarına hücum etmişti. Peygamber efendimiz de, Zeyd bin Harise´yi Medine´de vekil bırakarak sefere çıktı. Bedir havalisinde Safvan denen yere vardı. Fakat Kürz ve beraberin­deki saldırganlar canlarını kurtarıp kaçmışlardı. îman ordusu onları yakalayamadıkları için tekrar Medine-i Münevvere´ye geri döndüler. Cemaziyel-ahir ayının kalan son günleri ile Re­cep ve Şaban ayı boyunca Peygamber efendimiz Medine´de ika­met etti. Peygamber efendimizin müşriklerle savaşma imkanı­nı bulmadığı bu gazveye Birinci Bedir gazvesi denilmiştir. Bu, Cenab-ı Allah´ın Kur´an-ı Kerim´de Furkan (hak ile batılın bir­birinden ayrıldığı) günü diye adlandırdığı büyük Bedir gazvesi­nin karşılığı idi. Büyük Bedir gazvesinde Cenab-ı Allah kendi kelimesini, hakkı ve imanı yüceltmiş; şeytanın ve küfrün keli­mesini alçaltmıştı. Birinci Bedir gazvesinde sancağı, Allah´ın kılıcı Ali taşımıştı.

Abdullah Bin Cahş´ın Seriyyesi

Bilindiği gibi Peygamber (s.a.v.) efendimiz Medine-i Münev­vere´ye geldiğinde, orada ikamet eden halk ile barış anlaşması yapmış, onlarla ittifaklar akdetmişti. Görüldüğü gibi onun yap­tığı gazvelerde savaş ve adam öldürmek yok; aksine barış ve anlaşmalar vardır. İslam´dan nefret eden kimselerin gönülleri -küfür halinde devam etseler bile- İslam´a ısındırılmıştı. Çünkü küfürlerinde devam etseler bile, İslam´a ısındırılan gönüller, sonuçta hakkı talep edecek ve gerçeği arayacaklardı. İçlerine nefret karanlığı girmeden aydınlanıp nurlanacaklardı.

Nifak ve şüpheye bulaşmadan Peygamber efendimize sevgi ve dostluk ile gelen kabilelerden biri de Cüheyne kabilesi idi. tmam Ahmed bin Hanbel´in rivayetine göre, Sa´d bin Ebi Vak-kas bu konuda şöyle demiştir:

“Resuiullah (sav) Medine-i Münewere*ye geldiğinde Cühey-neliler onun yanına gelmiş ve şöyle demişlerdi: “Sen aramıza gelip yerleştin. Bizimle muahede yap ki, kavmimizle birlikte sana gelip tabi olalım.” Onların bu önerisi üzerine Peygamber efendimiz onlarla dostluk anlaşması yapmış; onlar da müslü-man olmuşlardı. Resulullah (sav) efendimiz bizi bir seriyye ile gönderdi. Recep ayında bulunuyorduk. Yüz kişi idik. Cüheyne-lilerln yan tarafında bulunan Kinane oğullarına ait bir kabile­ye hücum etmemizi emir buyurdu. Onların sayıları çoktu. Cü-heyneliler´e sığındık. Onlar da bizi korudular. Bize “Niçin ha­ram ayında savaşıyorsunuz ” diye sordular. Biz de birbirimize, ´görüşünüzü söyleyin´ deyince birimiz şöyle dedi: “Allah´ın Pey­gamberine gidip durumu ona haber verelim.” Orada bulunan­lar, ´hayır şurada ikamet edelim´ dediler. Ben de (yani Abdullah bin Cahş) beraberimdeki adamlarla birlikte dedim ki: Hayır, Kureyş kervanının önüne çıkıp yolunu keselim.

Çünkü o sıralarda ganimet ele geçiren kimseler, o ganimetin tamamına sahip olurlardı. Bunun üzerine hemen harekete ge­çip kervanın yolunu kesmeye yöneldik. Arkadaşlarımız ise Pey­gamber efendimizin yanına giderek durumu kendisine haber verdiler. Yüzü kızararak ayağa kalkıp şöyle demişti:

“Yanımdan giderken toplu halde gittiniz. Ama dağınık halde geri döndünüz.. Şunu iyi bilin ki, sizden önceki ümmetleri bölü­nüp parçalanma helak etmiştir. Size en hayırlınız olmayanı, ama açlığa ve susuzluğa en çok dayanabilen bir adamı göndere­ceğim.”

Buhari, Müslim, Ahmed bin Hanbel ve Beyhaki´nin rivayet ettikleri bu hadis üç şeye işaret etmektedir:

1- Cüheyne kabilesinden gelen adamlar belgeler ve hakikat­ler açığa çıktığında iman etmiş ve Peygamber efendimize yar­dım etmeye hazırlanmışlardı.

2- Müslümanlar her ne kadar savaşmaya azmetmiş olsalar da, fiilen savaşmamışlardı. Bulundukları ayın haram ay olduğu kendilerine hatırlatıldığında tereddüde düşmüşlerdi.

3- Kureyş´e ait bir kervanın yola çıkma hazırlığı içinde olduğu biliniyordu. Belki de mezkur seriyyenin teşkiline sebep olan asıl faktör de oydu. Buhari ile Müslim´in üzerinde ittifaka var­dıkları bu rivayetin durumu ne olursa olsun, işaret ettiği haki­kat şudur ki, mezkur seriyye, Abdullah bin Cahş´ın kumanda­sında göreve çıkmıştır. Ibn tshak´ın rivayetine göre bu seriyye-de bulunan kişilerin sayısı yüz değil sekiz kişidir. Hatta îbn îs-hak bu sekiz kişinin adlarını da saymıştır. Bunlar arasında En-sardan hiç kimse bulunmuyordu ve muhacirlerdendiler. Nite­kim önceki sayfalarda anlatılan seriyye ve gazvelerdeki şahıs­ların hepsi de muhacirlerdendi. Aralarında ensardan hiç kimse yoktu. Belki de seriyyedeki şahısların sayılarının bu kadar nuhdut olmalarını Peygamber efendimiz, aralarındaki ihtilafı gördükten sonra kararlaştırmıştı. İhtilafın sebebi, belki de yüz kişi olmalarındandı. ihtilaftan sonra sayı azaltılmış olabilirdi. Peygamber efendimizin de buyurduğu gibi, ayrılık ve dağılma­nın sonucu helaktir. Ancak bu konuda kesin nas, mezkur seriy­yedeki insanların sayılarının sekizden ibaret olduğuna delalet etmemektedir. Bu nasdan anlaşılan, o mezkur şahısların sayı­ları az olmayan seriyye adamları arasında bulunmakta olmala­rıdır, îbn îshak´ın anlattığına göre, Peygamber efendimiz, se­riyye kumandanı Abdullah bin Cahş´a bir mektup göndermiş ve o mektubu iki gün yol yürümeden açmamasını emretmişti. îki gün ^ol yürüdükten sonra mektubu açtı. Mektupta şunlar ya­zılıydı: “Mektubuma baktığın zaman Mekke-i Mükerreme ile Taif arasında bulunan bir hurmalığa kadar yürümeye devam et. Halkın durumlarını insanlardan öğren.” Abdullah, mektubu okuyunca: “Duyduk ve itaat ettik” dedi ve mektuptaki emri ar­kadaşlarına anlattı. Sonra şöyle dedi: “Resulullah (sav) bana, içimizden hiçbir kimseyi zorlamamamı emretti. İçinizden şehit olmak arzusunda olan varsa, benimle beraber gelsin. Ama şehit olmak isteyen yoksa geri dönsün. Bana gelince, ben yoluma de­vam edeceğim.” Abdullah´ın arkadaşlarını seçim hakkına sahip kılması, seriyyedeki .adamların sayısının sekiz olmadığını gös­termektedir. Eğer sayıları bu kadar olsaydı, onları böyle ser­best bırakmazdı. Çünkü serbest bırakma, nisbi de olsa, ancak büyük sayıdaki bir kalabalık içinde mümkün olabilir. Normal olarak sekiz kişilik bir seyiyye içindeki adamları serbest bırak­mak mümkün değildir. Belki de bu serbest bırakma, ayrılıp dağılma türünden değildi. Çünkü ayrılıp dağılma, bazı kalplerde gevşeklik meydana getirir. Peygamber efendimiz bu seriyyeye azimli ve iradeli kimselerin katılmasını istemişti. Gevşeklikten uzaklaşmış ve kalbine cesaret hakim olmuş kimselerden teşek­kül eden bu seriyye, Abdullah´ın kumandasında hicaz yoluna girip seyrine devam etmişti. Fakat Sa´d bin Ebi Vakkas ile Uk-be bin Gazvan bunlardan ayrılmışlardı. Bunlar ilk sekiz kişi arasmdaydılar. Bunların bir develeri vardı ve nöbetleşe ona bi­niyorlardı. Ancak kafile epeyi ilerlemişti. Bunlar kafileye ulaş­ma ümidiyle yollarına devam etmişlerdi. Abdullah, geri kalan arkadaşlarıyla yollarına devam etmiş, neticede Kureyş´e ait bir kervana rastlamıştı. Kervanda Hadremi bin Abdullah bin Ab-bad, Osman bin Abdullah bin Mugire el Mahzumi, kardeşi Nev-fel ve Muğire bin Şuben´in kölesi Hakem bin Keysan vardı. Kervandaki adamlar seriyyeyi görünce, onlarla karşılaşmaktan korktular. Ancak seriyyede Ukkaşe bin Muhsan da vardı. Saçı­nı tıraş etmişti. Kervandakiler onu görünce, güven hissettiler ve kendi aralarında: “Bunlar umrecilerdir. Bunlardan bize za­rar gelmez” dediler.

Seriyyedeki sahabiler birbirleriyle istişare ettiler. Recep ayı­nın son günlerinde bulunmaktaydılar. Recep ayı haram aylar­dan birisiydi. Peygamber efendimiz; Zilkade, Zilhicce, Muhar­rem ve Recep ayının haram aylardan olduğunu kendilerine açıklamıştı. Recep ayı içinde, bulunmaları dolayısıyla bu müş­riklerle savaşıp savaşmamak hususunda tereddüt ettiler: “Eğer bu gece bunları öldürmezsek, bunlar hareme girer ve artık ken­dilerine ilişenleyiz. Ama Recep ayının son gecesi olan bu geceyi geçirmelerini beklememiz de mümkün değildir” dediler. Sonuç­ta şura, savaşma kararıyla sona erdi. Seriyyedeki adamlardan biri Amr bin Hadremiye ok atarak onu öldürdü. Osman bin Ab­dullah bin Mugire ile Hakem bin Keysan´ı esir aldılar. Nevfel bin Abdullah da kaçıp kurtuldu. Seriyye, kervandaki malları ve iki esiri alıp Resulullah´a getirdiler.

Haram Ayda Savaşmak

Seriyye, kervanın malları ve iki esiri ile birlikte Resulul-lah´ın yanına geldi. Fakat bununla birlikte onlar haram ayda savaşmışlardı. Resulullah ise haram aylara ve yasaklara riayet edilmesine itina gösterirdi. Bu yaptıklarının günah olduğunu söylemiş ve şöyle buyurmuştu: “Haram ayda savaşmanızı size emretmedim.” Sonra da, kervandan alman malların mücahitle­re dağıtılması faaliyetini durdur,du. Esirleri hapsetti. Onlar, müslüman kavmin eline düşmüşlerdi. Helak olacaklarını zan­netmişlerdi. Öte yandan bu savaşa katılmamış olan müminler, müşrikleri haram ayda öldürdükleri için seriyyedeki adamları kınamışlardı.

îki esire gelince, Peygamber efendimiz, Sad bin Ebi Vakkas ile arkadaşı geri dönünceye kadar onları hapiste tuttu. Onlar geri dönünce, esirleri serbest bıraktı.

Kureyşli müşrikler Peygamber efendimizin bu uygulamasını kınadılar. Bunun sebebi, seriyyedeki adamların haram ayı hiçe saymaları değildi. Aksine kendilerinin muhacirlerden almış ol­dukları mallar mukabilinde seriyyedeki adamların kervandaki malları ele geçirmeleri sebebiyle bu kınamada bulunmuşlardı. Muhammed (sav)in kendilerine misillemede bulunacak ve ken­dilerini hizaya getirecek güce sahip olmasından dolayı Öfkelen­miş ve onu kınamışlardı. Artık yeni bir dönem başlıyordu. Müş­rikler buna dayanamadıklarmdan dolayı, haram ayları ve ya­sakları savunan kimseler rolünde ortaya çıkmışlardı. Güya Muhammed (sav) haram ayların saygınlığını çiğneyip hiçe sayı­yor, müşriklerse haram ayları koruyorlardı! Müşrikler bu rolü oynamaktayken müslümanları dinlerinden dolayı fitneye dü­şürdüklerini ve Beyt-i Haram´ın saygınlığını çiğnediklerini, Al­lah´ın kendilerine yasak kıldığı şeyleri unuttuklarını hatırları­na getirmiyorlardı. Kendilerinin de helal ve haram a;r demeden müslümanlara eziyet ettiklerinin farkında değillerdi.

Yahudiler de öfkelerini dindirebilmek için parlak bir fırsat ele geçirmişlerdi. Kalplerinde tutuşan kin ateşini ağızlarıyla dı­şa vurup yayıyorlar. İslama karşı gizledikleri düşmanlığı izhar ediyorlardı. Onların kalplerinde gizledikleri günah ve düşman­lık ise daha büyüktü.

Evet böyle bir olay meydana gelmişti. Temiz yürekli müca­hitler ise haram ayda savaşmış olduklarından dolayı kendileri­ni yiyip tüketmekte ve Cenab-ı Allah´ın şu emri nazil oluncaya kadar pişmanlık çekmekteydiler:

“Sana haram ayından, onda savaştan soruyorlar. De ki: “Onda savaş, büyük bir günahtır. Fakat (insanları) Allah yo­lundan çevirmek, Allah´a ve Mescid-i Haram´a karşı nankörlük etmek, halkını ondan (Mekke´den) sürüp çıkarmak, Allah yo­lunda daha büyük bir günahtır. Fitne çıkarmak, (adam) öldür­mekten daha büyük (bir günah)tır.” Onlar yapabilseler sizi di­ninizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam eder­ler.” (Bakara: 217)

Bu ayet-i kerimeler mü´minlerin gönüllerini ferahlatıp serin­letti. Kafirlere karşı da kesin bir hüküm ifade etti. Allah´ı inkar edip Mescid-i Haram´ın saygınlığım hiçe sayan, insanları yüce Allah´ın yolundan geri çeviren, Beyt-i Haram´ın yanında mü­minleri öldüren kafirlerin, haram ayların saygınlığının hiçe sa­yılması konusunda konuşmaya asla hakları yoktur!

Şunun da bilinmesi gerekir ki, o aylarda savaşı ilk başlatan­lar müşriklerin kendileri olmuştu, ilk önce onlar Medine-i Mü-nevvere´nin dış mahallerine saldırmışlardı. Her ne kadar bir amaca ulaşamamış ve firar etmişlerse de, ilk saldıranlar kendi­leriydi. Bu durumda müminlerin, yeniden saldırmaları için kendilerini rahat bırakmaları ve kendilerim cezalandırmama­ları mümkün müydü Yeniden gelip kendi şehirlerinin içinde, evlerinin yambaşlarmda kendileriyle savaşmalarına imkan mı vereceklerdi Bu asla mümkün değildi. Her ne ise bu gazve, bü­yük Bedir savaşının bir ön işaretiydi. Müminler böylece kerva­nı ele geçirmişlerdi.

Bu Gazveler Niçin Yapıldı

Peygamber (sav)in gazveleri üç defa, seriyyeleri de dört defa göreve çıkmış, bu gazve ve seriyyelerde çarpışma meydana gel­memişti. Sadece Ubeyde bin Haris bin Abdülmuttalib´in seriy-yesinde bulunan Sa´d bin Ebi Vakkas, müşrik tarafına bir ok fırlatmıştı. Yine Abdullah bin Cahş´ın seriyyesinde, kimin attı­ğı belli olmayan bir ok, müşriklerin tarafına atılmıştı. Maksat, onların kervanlarmdaki malı ele geçirmekti. Buna da savaş de­nilemezdi. Sadece müşriklerin müslümanlardan gasbetmiş ol­dukları mallan geri alma çabası vardı. Çünkü müşrikler, müs-lümanları sırf “Rabbimiz Allah´tır” dedikleri için haksız yere mallarından ve yurtlarından mahrum ederek Mekke dışına sürgün etmişlerdi.

Her iki taraftan katılım neticesinde savaş denebilecek bir vuruşma olmadığına göre, ne diye Peygamber efendimiz kendi şahsını ve adamlarını bu sefer zahmetine sokmuştu Buna ce­vaben deriz ki:

a- Peygamber efendimiz ezik bir halde ya da görünürde sür­gün benzeri bir durumda Mekke-i Mükerreme´den ayrılarak Medine-i Münevvre´ye hicret etmişti. O, hakkı savunacak bir kuvvet toplamak durumundaydı. Şu halde Cenab-ı Allah´ın destek olarak kendisine verdiği kuvveti müşriklere göstermek için çaba sarfetmesi gerekiyordu.

Hakkın güçlendiğini zalimlere hissettirmeye artık muktedir olmuştu. Gönüllü olarak îslam davetinin yoluna devam etme­sine izin vermediklerine göre, artık korkularından ötürü bu da­vetin kendi yolunda seyretmesine müsaade etmeleri kaçınılmaz hale gelmişti. Bu durumda hakkın, batılın eza ve cefasını, sal­dırısını durdurması zorunlu olmuştu. Ya da en azından eza ve cefası geldiği esnada batılı mütereddit bir hale getirmesi icabe-diyordu. Onlar vicdanın sesini hesaba katmadıklarına ve dur­madıklarına göre, kılıçların çekilmesinden korkmaları gereki­yordu, tşte bu seriyyelerle gazveler, hakkın savletinin görüntü­leri olmuşlardı. Bu sayede müşrikler tslam davetinin hak yolda yürümesine müsaade etmek mecburiyetinde bırakılmışlardı. Bununla da, gaflet uykusunda uyumakta olan vicdanlar uyan­dırılmak istenmişti. Ama bazıları vardır ki, merhametli ve sal­dırgan olmayan hakkın sesini işitmezler, ama yine de güç ve kuvvetin velvelesini gördükleri ve işittikleri zaman uyanırlar. Yaptıkları eziyetleri hafifleştirirler. Eğer sapıklık kendilerine bir kader olarak yazılmamış ise, artık İslam davetinin kendi yolunda” yürümesine ses çıkarmadıkları gibi kendileri de hida­yet yoluna koyulurlar.

b- Bu gazvelerle seriyyelerde savaşma olmadığına göre, mü­minler arap beldelerinin coğrafî ve stratejik konumunu, dağla­rını, ovalarını, bilinmeyen yollarını ve geçitlerini inceleme im­kanını bulup öğrenmişlerdi. Obalarında ve meskenlerinde be­devilerle karşılaşmışlardı. Böylece îslam davetini, bu davetten habersiz olan kimselere duyurmuşlar, akılları bu yöne yöneltip hakikatleri onlara beyan etmişlerdi.

Müminlerin yaptıkları bu gezinti ve seriyye devrelerinde Kureyş kervanlarının geçit yolları tanınmış ve gerekli tedbirler alınmıştı. Bu kervanlar Kureyşli birkaç zenginin mallarını taşı­maktaydılar. Halkın bu kervandaki malları ise çok cüzi miktar­daydı. Müslüman seriyyeciler Kureyş kervanlarını sıkıştırıp onların daha önce müzminlerden gasbetmiş oldukları malları geri alıyorlardı. Bazı yazarların, savaş tarihçilerinin ve siyasi­lerin ifade ettikleri ekonomik bir ambargo değildi. Bununla Ku-reyşliler´i mali sıkıntıya düşürme gayesi güdülmüyordu. Ken­dilerine düşman olan Mekkeli müşriklerin geçim yolları kapa­tılmıyordu. Yiyecekleri, yaşama ve uygarlık için zaruri madde­leri kısılmıyor ve bu gibi maddelerine el konulmuyordu. Bütün halkı sıkıntıya düşürecek yollara gidilmiyordu. Bu gazve ve se-riyyelerin yegane amacı, hep birlikte Peygamber efendimize karşı savaş verip ashabına yapılan eziyetlere iştirak eden Ku­reyşli zengin tüccarlarla vuruşmak ve onların güçlerini azalt­maktı. Onları yurtlarından ve mallarından mahrum edip sür­gün etmekti. Yoksa Peygamber efendimizin bu yaptıkları, suç­luyu ve suçsuzu kapsamına alan ekonomik bir savaş değildi. Aksine, sırf ´Rabbimiz Allah´tır´ dedikleri için haksız yere mal­larından ve yurtlarından mahrum edilerek sürgün edilerek mu­hacir müminlerin gasbedilmiş mallarını geri almaktı.

c- Peygamber (sav) efendimizin yaptığı gazveler, içerdikleri hikmet ve güzel öğüt ile Allah yoluna yapılan daveti yaymakla birlikte, gayrı müslimlerin gönüllerini İslam´a ısındırma hedefi­ni gütmekteydi, işte bu gazvelerde gayrı müslimlerle yardım­laşma akidleri yapılmış ve karşılıklı mütareke anlaşmaları im­zalanmıştı. Ebva gazvesinde Damure oğulları ile karşılıklı yar­dımlaşma şartı üzerine ittifak imzalanmıştı. Uşeyre gazvesinde Müdlic oğulları ve müttefikleri olan Damure oğulları ile karşı­lıklı yardımlaşma şartı üzerine ittifak imzalanmış ve bu bir belge ile tesbit edilmişti. Nitekim bu belgede yazılı olan husus­ları önceki sayfalarda Süheyli´nin “Ravzul-Enf” adlı eserinden nakletmiştik.

Peygamber (sav) efendimiz savaşmak için gazaya gitmemiş­ti. Asıl amacı, kalplerle uğraşmaktı. Onları, hak ehli olmaları için İslam´a ısındırmıştı. Gönüllerine iman nurunu yerleştir­mek için çaba sarfetmişti. Hak yoluna girmeleri ve haktan nef­ret edip körelmemeleriiçin gönüllere sirayet etmişti.

Şu husus da akla gelebilir: Bu seriyyelerdeki askerlerin hep­si muhacirlerden seçilmişti. Kumandanları da muhacirlerdendi. Peygamber efendimizin gazveierindeki askerler de hep mu­hacirlerden seçilmişlerdi. Aralarında ensardan bir tek kişi bile yoktu. Peygamber efendimiz sadece Bedir savaşında ensara çağrıda bulunup, onları da savaşa katmıştı. Peki ne diye böyle olmuştu Peygamber efendimizin böyle yapmakta mutlaka bir amacı vardı. Bunlar, rastgele yapılmış işler değildi. Buna ce­vaben deriz ki:

1- Müşriklerden bedeni ve insani bakımdan en çok eziyeti görenler, muhacirler idi. Onlar içinde en fazla intikam alma ar­zusuna sahip olanlar da muhacirlerdi. Onlar hakkında verile­cek hüküm için kısas da şeriatin bir gereğiydi. Muhacirler, Ku-reyşlilerle karşılaşmaları gereken ilk insanlardı. Çünkü onlar müşrikler tarafından horlanıp ezilmişlerdi. Müşrikler onları al-çaltmak istemişlerdi. Onların müşriklerle karşılaşmaları ve müşrikleri önlerinden kaçırtmaları, hakkın yüceldiğini açıkla­mak bakımından gerekli idi. Cenab´ı Allah´ın kendilerini ikti­dar sahibi kıldığını bildirmeleri bakımından da zorunluydu. Şüphesiz böylesi daha etkiliydi. Anası azabın sıcaklığı altında ölen, babasıyla birlikte kendisi eziyet gören Ammar bin Yasir´i karşılarında kılıç sallamaktayken gören müşrik Kureyşliler´in liderlerinin durumu ne olacaktı Daha önceleri müşriklerden eziyet görmekte olan Yasir ailesine Peygamber (sav) efendimiz şu teselliyi vermişti: “Sabredin ey Yasir ailesi, sizin buluşma yeriniz mutlaka cennet olacaktır.” Evet müşrik Kureyş liderleri şu dev gibi Ammar´ı karşılarında durmuş ve güçlenmiş olarak gördüklerinde acaba neler hissedeceklerdi !

2- Mallarından ve yurtlarından çıkarılıp sürgün edilenler, muhacirlerdi. Gasbedilen mallarını ve mahrum edildikleri yurtlarını müşriklerden geri isteme hakkına en çok sahip olan­lar yine onlardı. Şu azgın Kureyşli müşriklerin baskısından ve kötülüklerinden korkup da, Medine-i Münevvere´ye hicret ede­meyen güçsüz ve zayıf akrabalarının haklarını koruması gere­kenler, yine muhacirlerdi. Bunlar o müşriklere, yaptıklarının cezasını çektirmeliydiler.

3- Peygamber efendimizin seriyye ve gazvelerde, mücahitler arasına ensardan hiç kimseyi katmayışının asıl önemli ve esas sebebi şu idi: Peygamber efendimiz Mekke´den Medine´ye gel­meden Önce, Akabe´de ensarla biat yaparken onların kendisini, canlarını, çoluk çocuklarını ve kadınlarını korudukları şekilde koruyup barındıracakları şartı üzerine biat yapmıştı. Bu biat maddeleri arasında, ensarm da kendisiyle birlikte müşriklere karşı savaşacakları konusunda bir madde yoktu. Her ne kadar bu biatle anlam bakımından ensarın da gerek barışta ve gerek­se savaşta kendisiyle birlik olacakları zımmen biatin açık ifa­deleri dışında herhangi bir tevil yaparak onlara bir savaş yü­kümlülüğü getirmek istememişti. İşte bu sebeple sözkonusu ga­za ve seriyyelere ensardan kimseyi almamıştı. Ayrıca zaten az sayıdaki askerlerden oluşan gazve ve seriyyeler için muhacirler yeterli olmuşlardı.

Ama daha sonra iş ciddileşip, sayıları bini aşan kesif bir müşrik ordusu gelince, kendi rızalarıyla savaşa katılıp katılma­yacakları konusunda ensarla istişare yaptı. Bu istişare; Ku-reyşliler´in bütün hazırlıkları, teçhizatları, piyadeleri ve süvari­leriyle birlikte saldırı için geldikleri esnada yapılmıştı. Nihayet ensar, Peygamber efendimizin umduğu şekilde, savaşa katıl­maya seve seve rıza gösterdiler, imanları da kendilerini bu sa­vaşa katılmaya sevk etmişti. îman, ahidlerin en sağlamıdır.

——————————————————————————–

[1] Nihayetü´l -Erb, C.17, s.4. –

Share.

About Author

Leave A Reply