Taif Gazvesi

0

Peygamber (s.a.v) efendimiz bozguna uğrayan Hevazinlileri takibe başladı. Onlar nereye gittilerse O da gitti. Evtas´a var­dıklarında peygamber efendimiz yine onları takibe devam edi­yordu. Sonra Hevazinliler Evtas´a girip kalelere sığındılar. Ar-dısıra Taife gidip kalelere sığındılar. Orası müstahkem kalele­ri bulunan bir belde idi. Taifliler de güçlü kuvvetli iyi ok atan kimseler idiler. Peygamber efendimiz onları takibe devam etti. Gelişini haber aldıklarında kalelerine girip sağlam tedbirler al­dılar. Bir yıl yetecek kadar azıklarım da kaleye aldılar. Kuşat­manın uzun sürmesi halinde müslümanlara karşı mukavemet edip dayanacaklardı. Bu durumda Muhammed ile arkadaşları zorlanacak ama kendileri kalelerinde rahatlık içinde bekleyecek, kendileri ok atacak ama isabet almayacaklardı. Öldürecek­ler ama ölmeyeceklerdi.!

Peygamber (s.a.v.) efendimiz kalelerine yöneldiği zaman Selman´ı Farisi mancınık yapması için peygamber efendimize öneride bulundu. Yapılacak olan mancınıkla kalelerine taş atı­lacak, temelleri sarsılacak ve müstahkem kaleleri direncini yi-tireceki. Peygamber (s.a.v.) efendimiz tankları andıran tah­tadan silahlar yaptı. Bu silahlarla kalelerine hücum etti. Müs­lümanları kalelerinin Önünde gören Taifliler peygamber efendi­mizin ordusu üzerine çekirge bulutlarım andırırcasına ok yağ­dırmaya başladılar. Rivayete göre 12 ya da daha fazla müslü-man atılan oklardan isabet alarak şehit düştü. Bunun üzerine peygamber efendimiz okların atış alanının dışına kadar gerile­di. Ama o kale içindeki Taiflilerin ne halde olduklarını öğren­mek istiyordu.

Peygamber efendimizin çağırıcısı Taiflilere hitaben şöyle seslendi: “Taifli kölelerden herhangi biri kaleden çıkıp İslam ordusuna katılırsa hürriyetine kavuşacaktır!”

Bu çağrı üzerine bir kaç köle kaleden dışarı çıkıp şeriat hükmü ile hürriyetlerine kavuştular. Ayrıca alicenap ve hür bir insan olan Muhammed ( s.a.v.)in çağrısı da bunu kendilerine sağlamıştı. Peygamber efendimiz onların durumlarını araştırdı. Kendilerine bir yıl kadar yetecek erzaklarını kaleye aldıklarını öğrendi. Bunun üzerine onları kendi iradeleri ile kaleden çıka­racak bir yöntemi uyguladı. Taifteki hurmalıklarının ve üzüm bağlarının kesilmesini sahabilere emretti. Hurma ağaçlarının ve servetlerinin zayi olmakta olduklarını gördüler: “Hurmalık­larımız ve üzüm bağlarımız kesilirse bize ne olur ” dediler. Sakif oğullarının çağırıcısı îslam ordusuna hitaben şöyle seslendi: “Malları fesada vermeyin. Bu mallar hem bizim, hem de sizin­dir.”

Bu çağrı, onların kalplerini titreştirip ürküttü, azimlerini zayıflattı, özellikle köleleri onları terk etmeye başladılar. Onla­rı terkedip, İslam ordusuna katılan ve hürriyetine kavuşan kö­lelerini peygamber efendimiz müslümanların yanlarına gönde­riyor ve müslümanlar da onların azıklarını temin ediyorlardı. Böylece özgürlüklerinin tadını çıkarıyorlardı. Paniğe düştükleri halde Taifliler direnmeğe devam ediyorlardı. Müslümanlar da kalelerine hücumlarını kesintisiz sürdürüyorlardı. Öyle ki Taifliler demir parçalarını ısıtarak müslümanlann tahtadan yapılma mancınıklarının üzerine atıyorlar, böylece yakmak istiyor­lardı. İçindeki mücahitleri dışarıya çıkmaya zorluyorlardı.

Taiflilerle Kureyşliler arasında akrabalık ve hısımlık bağla­rı vardı. Bu sebeble Kureyşlilerden bazıları Sakiflilere (Taiflilere) giderek bu direnişi uzatmamalarını tavsiye ettiler. Çünkü sonuç lehlerine olmayacaktı. Aksine takva sahibi müminler iyi sonuca ve zafere kavuşacaklardı. Ebu Süfyan bin Harb ile Mu-gire bin Şube: “Sakıfliler! Bize eman verirseniz sizinle konuşa­cağız” diye seslendiler. Kendilerine eman verilince, Kureyşliler­den ve Beni Kinane´den olan kadınları, Taiften çıkıp kendileri­nin yanına gelmeye davet ettiler. Bu kadınların, savaş sonu­cunda -tıpkı Hevazinde olduğu gibi- Müslümanların eline esir düşmelerinden korkuyorlardı. Kadınlar, Taiften dışarı çıkmaya yanaşmadılar. Onlardan biri, Ebu Süfyan´m kızı Amine idi. Ebu Süfyan ile Mugire´nin önerileri kabul edilmeyince Esved bin Mes´ud şöyle dedi: “Ey Ebu Süfyan ve Ey Mugire! Size bundan daha hayırlı yolu göstereyim mi Esved bin Mes´ud, Esved oğullarına ait mülklerden ne kadar güçlükle geçim sağ­landığını biliyorsunuzdur. Eğer Muhammed bu hurmalıkları ve üzüm ağaçlarını keserse, buralar bir daha mamur olmaz ve bir daha şenlenmez. Gidin onunla konuşun. Ya bu mülkleri kendine alı koysun, ya da bırakıversin. Allah rızası için akra­balık hatırına bu mallara ilişmesin. Çünkü onunla bizler ara­sında herkesçe bilinen bir akrabalık vardır.”

Sakifliler kendilerinden şiddeti uzaklaştırmayıp, barışı ga­rantiye almadıkça yumuşayacağa benzemiyorlardı. Muhasara­nın – her ne kadar yanlarında zahireleri vardıysa da- kendileri­ni zor duruma sokmak üzere olduğunu görmüşlerdi. Bu, her ne şekilde olursa olsun bir nevi hapisti. Ayrıca Peygamber efendi­mizin ordusu onların mallarını hurmalık ve üzüm bağlarını ele geçirmişti. Karşı koyamıyacakları debbabelerle kaleleri sarsıl­maktaydı. Peygamber efendimize akrabalık ve hısımlık bağları­nı hatırlatarak seslendiler. Peygamber efendimiz ise, bu türden yapılacak olan çağrılara kulağını tıkayacak biri değildi. O, Cenab-ı Allah´ın akrabalık bağlarını gözetmekle emrettiği bir kimseydi.

İslamiyet Mekke-i Mükerreme ve çevresinde yayıldıktan sonra Taife girmek üzereydi. Taifte bulunan Sakif oğullarının bir kısmı İslama girmişlerdi. Çoğunluğu da İslama girmeye meyletmişlerdi. Muhammed (s.a.v.) insanları hidayete ileten, hakka ve dosdoğru yola davet eden bir kimseydi. Sakifliler gibi kaba ve haşin kimselere yumuşak davranmak, onların kalpleri­nin İslama yönelmesine yol açabilirdi. Ama onlara karşı misli ile mukabele edip sert davranmak, kalplerini köreltip, yürekle­rini katılaştırır ve inatlarını da arttırırdı. İşte bu sebeble Pey­gamber efendimiz, kendisine akrabalık bağlarını hatırlatarak seslenen çağırıcıya kulak verdi. O, gittiği her yere düzen ve sü­kûneti götürmek istiyordu. Zaten iki aydan fazla bir zamandan beridir ki Medine-i münevvereden uzak kalmıştı. Taif muhasa­rası Şevval ayında başlamıştı. Muhasara sürmüş, Zilkade ayı­na girilmişti. Zilkade ayı ise haram aylardan biri idi. Peygam­ber efendimiz haram aylarda başkalarına saldıracak bir insan değildi. Bilindiği gibi Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ay­ları haram aylardır. Peygamber efendimiz Taiflilere hücum et­mek durumundaydı. Ama o, haram aylarda düşmana saldır­mak gibi ilahi emre muhalefet edemezdi. İşte bu sebebledir ki Taifi onyedi gece süreyle -başka bir rivayete göre yirmi gece sü­reyle- muhasara altında tuttaktan sonra Medine-i Münevvere-ye dönmek için hazırlık yapmağa başladı.

İbn îshak der ki: Taifte yirmi geceden fazla bir süreyle kal­dı.

Peygamber efendimiz dönüş hazırlığına başladı. Cenab-ı Al­lah´ın, Taifi ele geçirmelerine ve Taifiilerle savaşmaya izin ver­mediğini hatırladı. Bunu Hüveyle binti Hakim bin Ümeyye´ye anlattı. Huveyle de peygamber efendimizin yanından çıkıp Ömer´e gitti ve durumu ona anlattı. Hz. Ömer de peygamber efendimize gelip “Huveylenin bana anlattıkları da ne oluyor Güya dönüş için senin emir verdiğini söylüyor. Bu emrini in­sanlara duyurayım mı diye sordu. Peygamber efendimiz de “Evet duyur, Ey Ömer” dedi.

Peygamber efendimiz yenmeksizin, yenilmeksizin, aciz kal­maksızın bu mübarek seferinden Medine-i münevvereye döndü. Aciz durumda değildi. Aksine güçlü, muktedir ve Allah´ın yasa­larını uygulayacak durumdaydı. Saldıran ve haram ayda savaşan bir kimse değildi. Akrabalık ve hısımlık bağlarım önemse­mezlik etmiyordu. Kaba davranmaksızın, yumuşaklık ve rah­metle muamele ederek kavmini İslama davet etti. Medine-i Mü-nevvereye gelecek olan Hevazinli ve Sakifli heyetleri karşıla­mak için Medine-i münevvereye döndü. Bu fethi-i Mübinden sonra Medine yolunda yürümekte iken Peygamber efendimiz şöyle dedi. “Rabbimize ibadet edip hamdederek dönüyoruz.” O esnada kendisine: “Sakiflilere beddua etsene ya Resulallah” de­nilince Rahmet peygamberi şöyle dedi. “Allahım! Sakiflileri hi­dayete erdir ve onları bize getir.”

Rivayete göre Peygamber efendimiz Medine-i münevvere­ye varmadan Urve bin Mes´ud es-Sakafî müslüman olarak ge­lip peygamber efendimize kavuşmuştu. Dönüp kavmini İslama davet etmek için peygamber efendimizden izin isteyince, pey­gamber efendimiz ona şöyle dedi: “Kavminin konuşmalarından anlaşıldığına göre onlar seni öldürecekler.” Peygamber efendi­miz Sakiflilerde direnme ve cahiliyet gururu olduğunu biliyor­du. Urve dedi ki: “Ey Allah´ın Resulü! Onlar beni genç devele­rinden daha çok severler” Gerçekten de Sakifliler Urve´yi Çok sever ve öğütlerine uyarlardı. İtibarından dolayı kendisine mu­halefet etmeyecekleri umuduyla, İslama davet etmek için kav­mine geri döndü. Yüksek bir tepeden Taife girmek üzereyken onları gördü ve İslama davet etmeye başladı. Onun davetini du­yanlar, kendisine attıkları oklarla onu öldürdüler. Şehit düşür-ken Allah´ın mübarek kulu Urve şöyle dedi: “Bu, Allah´ın bana yaptığı bir ikramdır. Allah´ın bana gönderdiği bir şehadet mertebesidir. Bende, peygamber efendimizle birlikte savaşıp şe-hid düşenlerin günlünde bulunan imandan başka bir şey yok­tur. Beni de onların yanına defnedin.” Onun bu sözü üzerine onu da diğer şehitlerin yanına defnettiler.

Öyle anlaşılıyor ki çok sevdikleri Urve´yi öldürmeleri kendi­lerini üzmüş ve kedere boğmuştu. Bütün araplarm Muhammed (s.a.v.)´e başeğdiklerini sadece kendilerinin ona düşman kaldık­larını, ona karşı direnecek güçte olmadıklarını ve peygamber´e biat edip müslüman olan çevrelerindeki araplarla savaşacak güçte olmadıklarını da görmüşlerdi.

İşte bütün bu sebeplerden dolayı pegamber (s.a.v.) efendimi­ze bir elçi göndermek fîkri üzerinde birleştiler. Abd bin Yaleyl ile konuştular. Abd, şehid düşen Urve bin Mes´ud´un yaşında bir adamdı. Bu önerilerini ona açıkladıklarında bu Öneriye ica­bet etmek istemedi. Çünkü Urve´ye yaptıklarını görmüştü. Ur-ve´yi de onlar elçi olarak göndermişlerdi. Kendisini de elçi ola­rak gönderdiklerine göre Urve´nin başına getirdiklerini kendisi­nin de başına getireceklerinden endişe duymaya başladı ve “Be­nimle beraber bir heyeti de Peygambere gönderin” dedi. Bu şar­tını kabul ederek altı kişilik bir heyeti yanına kattılar. Bu he­yet Medine-i Münevvereye doğru yola çıktı. Nihayet Medine-ye vardıklarında Mugire bin Şube onları karşıladı.

Şimdi biz burada bu heyetin yaptığı konuşmaları ve icra et­tiği faaliyetleri anlatmaya gerek görmüyoruz. Çünkü bunun ge­reğini duymuyoruz. Ancak, biz bu hadiseyi, Peygamber efendi­mizin aciz durumda olmadığını, aksine muktedir olduğunu ak­rabalık ve hısımlık bağlarına riayet ettiğini belirtmek için an­lattık. Onun bu yüksek hikmeti asi kalpleri yumuşatmıştı. Hat­ta Ebu Davud´un rivayetine göre Ayletül Ahmesi (Bunun adı Sahr´dır) kendi kendine taahhüdde bulunarak Sakiflileri pey­gamber efendimize götürüp îslam üzere biat ettirmeye karar vermiş ve bu kararını uygulayarak gönüllerini İslama meylet­tirme, yumuşatma ve Resulullahın hükmüne itaat ettirme hu­susunda başarılı olmuştu. Peygamber efendimize şu mealde bir mektup yazmıştı: “İmdi sakif kabilesi senin hükmüne itaat et­miştir. Ya Resülullah ben onları getiriyorum. Onlar benim at­larıma binerek süvarilerim Refakatinde sana geliyorlar.” Bu mektup peygamber efendimize geldiğinde sınırsız bir şekilde sevinmişti. Çünkü Sakifliler müslüman olarak Peygamber efendimize geliyorlardı. Yurtlarını harap eden savaş olmaya­caktı. Halkın namaz için camiye cağırılmasmı, bunun için du­yuruda bulunulmasını emretti. Camide toplanan cemaate Sahr´m gönderdiği mektubu okudu. Sonra da Sahr´m mensup olduğu Ahmet kabilesi için on defa tekrarladığı şu duayı yaptı: “Allahım Ahmes kabilesinin süvari ve piyadelerini mübarek kıl.”

Sonra Sahr bazı Sakiflilerle birlikte peygamber efendimizin yanına geldi.

Hevazinlililerden Kalan Gelere Yeniden Dönelim

Hevazinlilerden elde edilen ganimetlerin paylaştırılmasm-dan sözetmiştik. Belki de bu, araplardan elde edilen ganimetle­rin en büyüğü veya Hayber ganimetlerine denk bir ganimet idi. O kadar olmasa bile ona yakın miktarda idi. Biz bu ganimetle­rin paylaştırılmasını, Hevazin hezimetinden sonra anlattık, an­cak Kronolojik sıraya riayet etmedik. Çünkü peygamber efendi­miz, bu ganimetleri ancak Taif savaşının sona ermesinden son­ra taksim etmiştir. Ancak biz, peygamber efendimizin bu gani­metleri taksim ediş zamanına kadar beklemedik, aksine Heva­zin hezimetinin ardısıra anlattık. Şimdi de bu ganimetlerin ne zaman tevzi edildiğini her ne kadar Hevazin gazvesinden sonra olmuş ise de açıklayacağız. Çünkü peygamber efendimiz bu ga­nimetlerin dağıtımını uygun gördüğü bazı sebeplerden dolayı geciktirmişti. Yine önceki sayfalarda anlattığımıza göre Pey­gamber efendimiz bu ganimetlerin bir kısmını Müellefe-i kulu-ba vermişti. Müellefe-i kulub arasında Abdülmüttalip oğulla­rından hiç kimse yoktu. Haris bin Abdülmuttalib´in oğulları, di­ğerleri, Abbas ve Ebu Bekir´le Ömer gibi Hevazin savaşında Peygamber efendimizin yanında sebat edip ondan hiç ayrılma­yan kimseler de bu grupta mevcut değillerdi. Bu ganimetlerin bir kısmının müellefe-i kuluba verilmesinden dolayı Muhacir­lerden herhangi bir kimse kırgınlık duymuş değildi. Çünkü on­lar, îslamın izzetinden başka bir şeyin isteklisi değillerdi. On­lar mal ve nesep istemiyor, bilakis îslamın onur ve şerefini is­tiyorlardı. Ebu Übeyde, Abdurrahman bin Avf ve diğer mü´min-ler de bu taksimattan dolayı gönüllerinde herhangi bir kırgın­lık duymuş değillerdi. Ancak ensardan bazıları -Mal için değil de peygamber efendimizin kendi kavmini görünce kendilerini unuttuğunu zannederek- gönüllerinde kırgınlık duymuşlardı. Peygamber (s.a.v.) efendimizi bağırlarına basıp kendisine yar­dım eden ensar, elbetteki mal sevdalısı değildi. Onlar Peygam­ber efendimizin kendisini istiyor ve arzu ediyorlardı. Onun kendilerine olan sevgisinin devamını diliyorlardı. Muhacirler de aynı görüşteydiler. îşte bu Ensar kırgınlıklarında bile temiz ve samimi idi. Fakat ne Muhacirlerden, ne de Ensardan olma­yan bazı kimseler, Müellefe-i kuluba ganimetten pay verilişinden ötürü kırgınlık duydular. Bunlar islami davetin hesabını yapmıyorlardı. Kalplerine iman girmemiş kimselerin İslama ısmdırılması umurlarında değildi. Ensardan değil de, bilakis münafıklardan olduklarını ispatlayan bazı itirazvari sözleri, peygamber efendimizin kulağına gitti. Zaten bunların münafık olduklarım Kur´an-ı Kerim de bildiriyordu.

Peygamber (s.a.v.) efendimiz Müellefe-i Kuluba Hevazin ga­nimetinden pay verdi. Temim oğullarından Zülhüve´sine, kal­kıp peygamber: “Ya Muhammed senin bugün yaptıklarını gör­düm!” deyince Peygamber efendimiz: “Ne gördün ” diye sordu. O da: “Adaletli davranmadığını gördüm!” deyince, Peygamber efendimiz Öfkelendi. Ancak nezaketle hikmeti elden bırakmadı. Şöyle dedi: “Yazıklar olsun sana! Eğer benim yanımda da ada­let olmazsa, kimin yanında olur!”. Bu konuşmaya şahit olan Hattab oğlu Ömer (r..a): “İzin ver de şunu öldüreyim” deyince o hidayet rehberi ve güvenilir insan şöyle dedi: “Onu bırakın, onun ileride taraftarları olacak, onlar dinden sapacak ve okun yaydan çıkışı gibi dinden çıkacaklardır!”.

Peygamber efendimize bu şekilde hitap eden bir kimsenin mü´min olması mümkün değildir. Zaten mü´min olmadığı, onun konuşma tarzından da anlaşılıyordu. Peygamber efendimize hi­tap ederken “Ey Muhammed” diyordu. Niçin “ya Resulullah” demiyordu

Bunun gibi bir başkası da Peygamber efendimize saygısızca itirazda bulunmuştu. Şöyle ki: “Bilal´in eteğinde bulunan bir imktar ganimet malını mücahidlere taksim ettiğini görünce ona: “Adaletli ol ya Muhammed!” demişti. Peygamber efendi­miz de ona şu cevabı vermişti: “Yazıklar olsun sana! Eğer ben de adaletli olmazsam kim adaletli olur ! Eğer ben adaletli dav-ranmazsam zarar ve ziyan eder, helake sürüklenirim . Hattap oğlu Ömer hazretleri: “Şu adamı öldüreyim mi Ya Resulullah ” diye sorunca hikmet sahibi peygamber efendimiz onu şu sözle­riyle teskin etmişti: “insanların benim sahabilerimi öldürdü­ğümü dillerine dolamalarından Allah´a sağmırım. Şüphesiz ki bu ve arkadaşları Kur´an-ı Kerim´i okurlar, ama.Kur´an-ı Ke­rim onların boğazlarından aşağıya inmez (Kalplerine tesir et­mez). Bunlar okun yaydan çıktığı gibi dinlerinden çıkacaklar­dır.”

Müellefe-i Kuluba ganimetten pay verirken bazı insanların: “Bu taksimat ile Allahın rızası gözetilmemiştir!” dediklerini Peygamber efendimiz haber aldıklarında şöyle demiştir: “Allah Musa´ya rahmet etsin, O bundan daha çok eziyet görmüştür.

Böyle demekle Peygamber efendimiz Cenab-ı Allah´ın şu kavl-i şerifine işaret etmişti.

“Ey inananlar! Şu kimseler gibi olmayın ki, Musa eziyet etti­ler de Allah onu, Onların dediklerinden beraat ettirdi; O, Allah yanında vecih (Gözde, itibarlı bir kul) idi.”(Ahzap: 69)

Tümünün kalplerine iman girmedi idiyse de bu şekilde ko­nuşan kimseler kendileri hakkında Cenab-ı Allah´ın şöyle bu­yurduğu, Arabilerden idiler:

“Bedevi Araplar (Çöl Arapları) Küfür ve iki yüzlülükçe daha yaman ve Allah´ın, Resulüne indirdiği şeylerin sınırını tanıma­maya daha müsaittirler.”(Tevbe:97)

Bu kaba insanlar kendi heves ve tamahlarına uyarak Pey­gamber efendimizin uygulamasını yanlış anlamışlardı. Bunlar savaşta bulunan herkesin ganimetten eşit pay alma hakkına sahip olacağını zannetmişlerdi. Bunun da adil bir eşitlik olaca­ğını düşünmüşlerdi. Ama yanılmışlardı. Çünkü bazı zamanlar­da eşitlik, zulüm ve haksızlık olabilir. Örneğin cihad duran bir kimse arasında eşitliği uygulamak iki taraftan biri için mutla­ka zulüm ve haksızlık olur.

Bunlar savaşta hazır bulunan kimselerin ganimetten pay al­ma hakkına sahip olduğunu düşünerek yanılmışlardı. Hakları­nı kendilerine vermeyen kimsenin zulüm işlemiş olacağını dü­şünüyorlardı. Bu tamahkarlığın ortaya koyduğu bir vehimdir ve aslı yoktur. Zira Peygamber efendimizin tasarrufunda gani­metlerin beşte birlik kısmı vardı. Aslında ganimetlerin tümü peygamber efendimizin tasarufunun altındaydı, O adilane bir şekilde ve rahmet prensiblerine uyarak, gerekli uygulamayı ya­pıyordu. Hatırlamıyor musunuz, Peygamber efendimiz islam nizamının ve rahmetin gereği olarak Hevazinli esirleri aileleri­ne geri vermeyi ve serbest bırakmayı uygun görmüştü. Bunun için de kendisi ve Abdülmuttalip oğullarının elinde bulunan esirleri salıverdi; Müminler de kendi rızalarıyla ona uyarak el­lerinde bulunan esirleri salıverdiler. Abdülmutalip oğulları da ellerindeki esirleri salıverdiler. Ancak peygamber efendimiz, esirlerini salıvermek istemiyen müslümanları ve kalplerine iman girmediği için esirlerini salıvermek istemeyen kimseleri, esirleri geri verme hususunda ikna etmeye çabalamadı. Onlara bedel vermeyi teahhüd ederek bütün Hevazinli esirlerin salı­vermelerini sağladı.

Peygamberliğin^ islami davetin, rahmetin ve islami adaletin gereği olarak Peygamber efendimiz bütün ganimetler üzerinde tasarrufta bulunmak yetkisine sahipti. Aslında zulüm olan he­ves ve hevesatınm peşine düşmüş değildi. Öyle anlaşılıyor ki, Peygamber efendimiz kendi kavimleri içinde itibar sahibi olan müellefe-i kuluba ganimetlerden pay vermeyi, islam davetinin bir gereği olarak kabul etmişti. Çünkü Müellefe-i Kulübün kalplerine henüz iman girmemişti. Kin ve öfke, onları yeyip tü­ketmişti. Mücahidler onların akrabalarından bir kısmını öldür­müşlerdi, îşte bu sebeplerden Ötürü peygamber efendimiz onla­rı İslama ısındırmak ve aradaki düşmanlığı unutmalarını sağ­lamak istiyordu. Bunu sağlamak için de Ebu Süfyan ve oğulla­rına, Akra bin Habis´e ve diğer müellefe-i kuluba ganimetten pay verdi. Sahabilerden bazıları dediler ki: “Ya Resulüllah Ak­ra bin Habis ile Uueyne bin Hısn´a verdin de Cueyl bin Süraka et Damiri´yi pay sız bıraktın ”

Peygamber efendimiz, Akra bin Habis ile Üyeyne bin Hısn´a ganimetten pay veriş sebebini açıkladı. Kimsenin hakkının zayi olmasına sebebiyet vermediğini beyan ederek, şöyle dedi: “Nef­sim kudret elinde olan Allah´a and olsun ki (Benim nazarımda) Cuayl, Uyeyne ve Akra gibilerinden daha hayırlıdır. Ancak ben o ikisinin gönlünü İslama ısındırmak istedim ki, müslüman ol­sunlar. Cuayl de islamiyetiyle başbaşa bıraktım.”

îşte Müellefe-i kuluba ganimetten pay verilmesinin esas se­bebi bu idi. Müellefe-i kuluba ganimetten pay verilişine itiraz edenler, mallara bakmışlar, ama daveti yayma hususunda pey­gamber efendimizin görevine ve gönülleri İslama ısındırmak için uygun gördüğü çarelere bakmamışlardır. Bu hususta Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Onlardan kimi de sadakalarfın bölüştürülmesi hususun)da sana dil uzatır. Eğer o sadakalardan kendilerine (bir pay) veri­lirse hoşlanırlar, onlardan kendilerine (bir pay) verilmezse he­men klZarlar.” (Tevbe.58)

Bu Ayeti Kerime münafıklar hakkında nazil olmuştur. Pey­gamber efendimizin müellefe-i kuluba ganimetten pay verişine itiraz edenlerse arabilerdi. Onlar ki Kur´anı Kerimde hakların­da şöyle buyurulmaktadır.

“Bedevi araplar (Çöl arapları), küfür ve ik yüzlülükçe daha yaman ve Allahın, Resulüne indirdiği şeylerin sınırlarını tanı­mamaya daha müsaittirler.” (Tevbe 97)

Peygamber (s.a.v.) efendimiz îslam davetinin gereklerini yapma hususunda Cahiliyetten yeni kopmuş insanların dediko­dularına ve isteklerine uyacak ve onlara boyun eğecek değildi. Muhacirlerle Ensarın ve ihlaslı müminlerin kendisiyle beraber olmaları O´na yeterdi.

Cirane Umresi

Resulullah (s.a.v) efendimiz Mekke-i Mükerremeyi fethet­mek için geldiğinde umre ihramına girmemişti. O bir savaşçı olarak değil bir Fatih olarak Mekkeye girmişti. O bağlan yeni­den birleştirmek, dostluğu te´sis etmek, aradan geçen uzun ay­rılıktan sonra kardeşliği ilan etmek istiyordu. Sevgi, nefret edi­ci gönülleri cezbeder; kaçan ve ürken akılları eski haline geti­rir. Ve sükunete kavuşturur.

Peygamber efendimiz ihramsız olarak Kabeyi tavaf etti. Çünkü gelişi, umre ibadeti ya da Ka´beyi tazim etmek için de­ğildi. Fetih işlerini tamamladıktan sonra yaraları sarmak, gö­nülleri hoşnud ve Halid bin Velid´in açtığı yaraları tedavi et­mekle uğraştı.

Hevazinlilerin îslam ordusuna saldırı hazırlığı içinde olduk­larını öğrenince de onlarla karşılaşmak gereğini hissetti. Neti­cede uzun bir muharebe oldu. Ancak bu muharebenin sonuçları parlak oldu. Peygamber efendimiz Taife kadar onları izledi. Taifi muhasara altına aldı. Ancak haram ayların geldiğini gö­rünce Cirane´ye döndü. Cirane, ihram makatlarından biridir. Orada Umre ihramına girdi. Umre niyetiyle gelip Beytullaha girdi. Bu umreyi Zilkade ayında yapmıştı. Bu ayın bitmesine altı gece kala Medine-i Münevvereye döndü. Hicretin sekizinci senesi olan bu senede hacc etmedi. Yerine niyabetle de hac et­tirmedi. Haccın eda ediliş şekillerini, araplarm eskiden beri yapageldikleri şekilde bıraktı. Ancak hac yapmak isteyen müslü-manlarla birlikte îtab bin Üseyd´i rehber olarak bıraktı. îtab onlara hac ettirdi. Peygamber efendimiz Medine-i Münevere´ye dönerken îtab bin Üseyd´i emir olarak bıraktı.

Mevahibül-ledunniye şerhinde de anlatıldığı gibi îtab yirmi yaşlarında idi. Peygamber efendimiz o yaşta olmasına rağmen îtab´ı kendisine halef olarak bıraktı. îtab´m ameli mübarek, ni­yeti de halisti. Elinde bulunan şeylerle kanaat eder, asla ta­mahkarlık yapmazdı. Peygamber efendimiz ona günlük bir dir­hemi rızık olarak verirdi. O da bununla yetinip razı olurdu. Da­ha fazlasını istemezdi. Başkalarını da kanaatli olmaya davet ederek şöyle derdi:

“Uy insanlar! bir dirhemle doymayan kimseyi Allah aç bı­raksın. Resulullah (SAV) bana hergün için bir dirhem maaş bağladı, artık hiç kimseye ihtiyacım yok!”

Peygamber (S.A.V.) efendimiz, umreden sonra Kur´anı Ke­rim hafızı ve Sünnet ravisi Muaz bin Cebel´i İtab bin Üseyd´in yanında yardımcı olarak bıraktı. Muaz´m görevi, insanlara İsla­ma öğretmek ve dini hükümleri bildirmek ve aynı zamanda Kur´anı Kerimi ezberletmekti. Zaten insanların cahiliyyetten yeni koptukları ve Medine-i Münevvere halkı gibi Kur´anın göl­gesinde yaşamadıkları, hatta Kur´ana düşman olarak hayatla­rını sürdürmüş olduklarından dolayı buna muhtaç idiler. Her ne kadar belağatli kimseleri Kur´anın mertebesini; onun yüce olduğunu ve hiçbir şeyin ona üstün olamıyacağını biliyorduysa-lar da ona yine muhtaç idiler.

Peygamber (s.a.v.) efendimiz Umresini tamamladıktan son­ra Cirane´ye döndü, orada fazla beklemedi. Yalnız ortada kalan ganimetleride paylaştırdı. Oradan Medine-i Münevvereye doğ­ru yola çıktı. Zilkade ayının sona ermesine, altı gece kala Medi­ne-i Münevvereye vardı. Taiflileri de şirkleri üzerine bıraktı. Her ne kadar onlar cahiliyet taassubundan kopup İslam´a mey-letmekteyseler de yine de müşriklik halinde bulunuyorlardı.

Öte yanda Malik bin Avf, zaman zaman çevredeki müşrikle­re ve Sakıflilere baskınlar yapıyordu. Peygamber efendimiz onu yanına yakın kılıp ikramda bulundu. O da müslüman oldu ve îslami hayatı güzelce yaşadı. Bundan sonra da müşriklere baskınlar yapıyor ve çevredeki müşriklerin yavaş yavaş Islama doğru meylettiklerini kalplerin yumuşadığını haber veriyordu.

Kab Bin Züheyrin Gelişi

Resulullah (s.a.v.) efendimizin umre dönüşünde Kab bin Zü-heyr yanma geldi. Aslında bu kitapta bir şairden sözetmemiz uygun düşmeyebilir. Zaten Resulullah (s.a.v.) efendimiz de ken­di kendisiyle övünen bir kimseye muhtaç da değildi. Onun ma­kamı Allah katında yüce idi. Makamım destekleyecek bir şaire ihtiyacı yoktu. Arap devletlerinin ve kabilelerinin büyükleri ona itaat edip boyun eğmişlerdi. Önceleri Ebu Cehil onun üze­rine deve pisliğini atarken bilahare ona Cenab-ı Allah yüksek makamlar nasip etmiş ve çevredeki herkes kendisine boyun eğip teslim olmuştu. Onun Allah katındaki mertebesi tam ken­disine münasip idi. Akıl sahibi olan herkes de onun makamının yüceliğini idrak etmişti.

Yalnız bu kitapta biz, Şair Ka´b bin Züheyr´den sözetmeyi gerekli gördük. Çünkü onun Peygamber efendimizin yanına ge­lişi, îslam davetinin, Arabistamn yakın uzak her tarafına ulaş­mış olduğunu göstermektedir. Mekke-i Mükerremenin fethi bü­tün gönülleri peygamber efendimize yöneltmişti. İnkarcılar da­hi onu doğrulamış ondan nefret edenler bile onun yüce makamı önünde boyun eğip kendisine sığınmışlardı.

îşte bu Kab, inkarcılara katılarak Peygamber efendimizin sönmeyen nuru zuhur edip çevreyi aydınlatınca bu defa Pey­gamber efendimize yönelmek mecburiyetinde kaldı. Halbuki daha önceleri ona hicviyede bulunmuş iken şimdi de hidayet ta­lebi ile onun yüce makamına yöneliyordu. İşte bu şair, Ka´b bin Züheyr bin Selma´dır. Cahiliyet devrinde şairlerin hikmetlile-rindendi. Hikmet şiirleri okuyan cahili bir aileden gelmekteydi.

Peygamber (s.a.v.) efendimizin yanına gitmeye niyetlendiği bir sırada kardeşi Büceyr bin Züheyr bin Ebi Selmâ´dan kendi­sine uyarıcı nitelikteki şu mektup geldi:

“Resulullah (s.a.v,), kendisini hicvedip yermiş, üzmüş olan Mekkelilerden bazılarını öldürttü. Kureyş şairlerinden sağ ka­lan îhnüzzibara ile Hübeyre bin Ebi Veheb ise başlarını alıp kaçtılar. Eğer, canın sana gerekli ise Resulullahın yanına acele gel, Çünkü o yaptığına pişman olarak gelen kimseyi öldürmez; iyi bil ki, Resülullah (s.a.v.)´in yanına hiçbir kimse gelmemiştir ki kendisi Allah´dan başka hiçbir ilah bulunmadığına ve Mu-hammed´in Allahın elçisi olduğuna tanıklık etsin de, Resülul­lah onun müslümanlığını kabul etmiş olmasın. Bu mektubum sana vardığı zaman müslüman ol ve hemen gel. Ve eğer sen bu dediğimi yapmayacak olursan, yeryüzünden, sığınıp kurtulaca­ğın yere kadar başını al git, kurtul!9*

Kâ´b bin Züheyr bir bir kaside yazmıştı ki, o kasidesinde is-lamı yeriyordu, kardeşi müslüman olmuş ye kendisine yukarı­da metni aktarılan mektubu göndermişti. Mektup Züheyr´e varınca dünya başına daraldı. Yazmış olduğu kasidesinden ötü­rü canının elden gideceğinden korktu. Düşmanları ise: “O artık öldürülmüş demektir!” diyerek yaygaraya ve onu büsbütün korkutmaya başladılar. Bunun üzerine Kâ´b, Medine yolunu tutmaktan, müslüman olmaktan başka çare bulamadı. Bunun için de Peygamber efendimizi öven kasidesini yazdı. Bu kaside­sinde düşmanlarının kendisini korkutmalarından sözetti. Me­dine yoluna koyuldu. Ve nihayet Medine´ye varıp tanıdık bir adamın evine konuk oldu. Ev sahibi ertesi gün sabahleyin onu alıp Peygamber efendimizin mescidine götürdü. Sonra da Pey­gamber efendimizi kendisine işaret ile tanıttı: “Bu Resülullah (s.a.v)dir. Yanına git ve kendisinden eman dile” dedi. Kâ´b ar­kadaşının direktifine uyarak kalktı: Resülullah (s.a.v.)´in huzu­runa varıp oturdu. Resülullah (s.a.v.) onu tamrmyordu:”Ya Re­sülullah! Doğrusu Kâ´b bin Züheyr tevbe edip müslüman ola­rak yanma gelmiş, senden eman dilemektedir. Eğer ben onu sa­na ğetirirsem onun bu dileğini kabul eder misin ” Resülullah (s.a.v.) efendimiz evet deyince o da:Ta Resülullah işte ben Kâ´b bin Zühey´im!” dedi. Mecliste Ensardan bazıları vardı. Aralarından bir adam sıçrayıp Kâ´b´a saldırdı. “Ya Resülullah beni bırakın da şu Allah düşmanının boynunu vurayım!” dedi. Resülullah (s.a.v.) efendimiz ona şu uyanda bulundu: “Onu bı­rak çünkü o, eski halinden pişman olup tevbe edip yanımıza gelmiştir.” Kâ´b, Ensarinin bu sözlerinden ötürü kızmıştı. Ora­da bulunan Ensar ve Muhacirlerden hiçbiri o Ensari gibi ko­nuşmamışlar, sadece iyi şeyler söylemişlerdi. Kâ´b peygamber efendimizin duygularını harekete geçiren övücü kasi4esini okudu. Peygamber efendimiz kerem sahibi bir kimse olup, güzel sözleri kabul ederdi. Rivayete göre Peygamber efendimiz: “Doğrusu şiirin bir kısmı hikmettir” demişti.

Şimdi de Kâ´b´m Peygamber efendimizi öven kasidesine ba­kalım. Kâ´b kasidenin baştarafında şöyle diyor:

“Suat benden ayrıldı, artık kalbim hastadır;

Onun peşinde şaşkın bir köle, aşkının zincirine vurulmuş bir esirdir.”

Suadı ve ondan uzak kalışını anlattıktan sonra Peygamber efendimize yönelerek şöyle diyordu:

“Güvendiğim her dost bana: ´seni oyalayıp teselli edemem

Senden yüz çevirmişim´ dedi.

Ben de çekilin yolumdan dedim. Hey babası olmayasıcalar.

Rahmanın takdir ettiği hersey elbet olacaktır.

Her ananın evladı mes´ut hayatı ne kadar uzasa da

Mutlaka bir gün eğri bir sal(tabut) üzerinde taşınacaktır.

Resülullah´ın beni cezalandıracağını haber aldım

Resülullah nezdinde af umulan şeydir.

Özür beyan ederek Allah elçisinin yanına geldim

Resülullah katında daima özür kabule şayandır.

Merhamet et ve teenni ile muamele et bana

tçinde bir çok öğüt ve hükümler bulunan

Kur´an hediyyesini sana lütfeden Allah hidayetini artırsın.

Jurnalcilerin sözleriyle beni muaheze etme

Hakkımda birçok dedikodu yapılmışsa da ben suç işleme­dim.”

Sonra Kâ´b Peygamber efendimizle ilgili mısralarına devam ederek şöyle diyor:

“Şüphe yok ki Resülullah doğru yolu gösteren bir nur

Kötülükleri yok etmek için Allah´ın ayrılmış keskin ve yalın kılıçlarından bir kılıçtır.

Mekke Vadisinde Kureyşin ileri gelenlerinden bir cemaat

Müslüman olduklarında onlara o sözcüleri ´siz buradan göç ediniz´ demişti.

Sonra Kâ´b Peygamber efendimizin ashabını niteleyerek şöy­le diyor:

“Mızrakları düşmana saplanırken şımarıklık etmezler

Yenilgiye uğradıklarında da üzüntü duymazlar.

Yürüyüşleri asil ak develer gibi pervasızdır. Kahramandırlar, ancak yiğitçe saldırışlarıyle kara yüzlü düşmana yüz geri ettirmeleri sayesinde kendilerini korurlar. Yaralandıklarında ancak göğüslerinden vurulurlar. Ölüm denizlerinin dalgalarından korkuları yoktur!” Bu kasidede Kâ´b Ensardan bahsetmiyordu. Çünkü Ensar-dan bir adam onu öldürmek istemişti. Rivayete göre kasidesini tamamladıktan sonra Peygamber efendimiz ona şöyle demişti: “i” Peygamber efendimizin bu isteği üzerine Kâ´b Ensarı da Överek şöyle dedi:

“Hayatın cömertliğinden hoşlanan kimse Ensarın iyilerinin pençesine düşsün Onlar ki güzel huyları atalarından devralmışlar Onların seçkin ve iyileri, seçkin ve iyilerin evladıdır.” tslamın davetini ve Resülullah´ı müdafaa edip metheden şair Abdullah bin Revaha´nm şehadetiyle islam daveti bir şairi kaybetmişti ama yerine Kâ´b bin Züheyr geçmişti. îşte biz bura­da bu maksatla Kâ´b bin Züheyr´den bahsettik. Çünkü şairler insanları güzel ahlaka ve faziletleri yaymaya davet eden lisan­lardır.

Hevazin Savaşından Sonraki Seriyyeler

Hevazin ve Taifte meydana gelen olaylardan sonra Peygam­ber (sav) efendimiz İslama davet etmek ve durumlarını öğren­mek için arap kabilelerine seriyyeler göndermeye başladı. İsla­ma ısınsınlar, islami görevleri üstlensinler, bilahare omuzları­na çökecek olan îslam davetinin ağırlığını üzerlerinde hisset­sinler, islam daveti yolunda cihad eden kimseler olsunlar, dini görevleri ifa etmeye alışık olsunlar, iktidar arzusunu tatmin et­sinler, islami kabul etmeyen kabilelerden hakedip ganimetler alsınlar diye bu işleri yapmak üzere, İslama yeni girmiş olan kimseleri görevlendirdi. Bu cümleden olarak Hicri dokuzuncu senenin Muharrem ayında 50 kişilik bir seriyyenin başında Uyeyne bin Hısn´ı Temim oğullarına gönderdi. Bu seriyyedeki askerler arasında Muhacir ve Ensardan bir tek kişi dahi yok­tu. Uyeyne bin Hısn´, gündüzleri gizlenerek geceleri yol yürü­yerek Temim oğullarına gitti. Maksadı, onlar farkında olmaksızm üzerlerine ansızın baskın yapmaktı. Bu maksadını gerçek­leştirdi. Onlar davarlarını otlatmakta iken Uyeyne ve arkadaş­ları aniden üzerlerine hücum ettiler. Tenim oğulları seriyyenin kalabalık olduğunu görünce dönüp kaçtılar. Uyeyne de onlar­dan 21 kadını, 30 çocuğu ve 11 erkeği esir aldı. Bu esirler gru­bunu peygamber efendimize getirip Medine-i Münevverenin ev­lerinden birine yerleştirdi. Bilahare aralarında Utarit bin Ha-cip Zebrekan bin Bedir, Kays bin Asım, Akra bin Habis, Amir bin Ehtem ve Rebab da olmak üzere Tenim oğullarının önde ge­len şahsiyetleri Medine-i Münevvereye geldiler. Esir durumun­da bulunan kadınlarını ve çoluk çocuklarını görünce ağladılar. Peygamber efendimizin yanına gelerek:”Ey Muhammedi Çık da yanımıza gel!” diye seslendiler Peygamber efendimiz çıkıp yanlarına vardı. O sırada Bilal de ezan okumaktaydı. Resullu-lahm yakasından ellerini bir türlü çekmiyor ve esirlerini salı­vermesi için konuşuyorlardı. Peygamber efendimiz ister iste­mez biraz yanlarında durdu. Sonra geçip mescide gitti. Öğle na­mazım kıldı. Namazdan sonra biraz oturup tekrar yanlarına vardı. Ve onlarla konuştu neticede Peygamber efendimiz Sabit bin Kays bin Şemmas´a emir vererek esirlerini, kadınlarını, ço­luk çocuklarını Tenim oğullarına geri vermeleri uyarısında bu­lundu. Çünkü onlar savaşçı değillerdi. Fakat bu ifadelerden an­laşıldığına göre itaat eden kimseler değillerdi bu konuda İbni îshak şöyle der:

“Tenim oğulları Mescid-i Nebeviye gidip: “Ey Muhammed! çıkta yanımıza gel!” diye seslendiler. Onların bu şekildeki hi­taplarından Peygamber efendimiz rahatsız oldu. Ona:”Seninle karşılıklı övünmeye geldik. Şair ve hatiplerimize izin ver de sa­na karşı Tenim oğullarını Övsünler” öyle anlaşılıyor ki, onlar esirlerini ve cariyeleri geri aldıktan sonra böyle konuşmuşlardı. Onların izin istemeksizin Peygamber efendimizin yanına gir­meleri hakkında Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“(Ey Muhammed), Odaların arkasından sana bağıranların çokları, düşüncesiz kimselerdir. Onlar, sen kendilerinin yanına çıkıncaya kadar bekleselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir.”(Hucurat-4-5)

îbn-i İshak, karşılıklı edebi konuşmalarını ya da şiirle dile getirilen övünmelerini rivayet ederken şairlerinin hitabım ve Hassan´ın da onlara verdiği cevabı aktarır. Onların şair ve ha­tipleri Hacip bin Utarid şöyle konuşmuştu:

“Bizlere üstünlük veren, bizleri hükümdarlar kılan, bize bol miktarda servetler bahşeden, bu sebeple iyilikler yapmamıza, hayırlarda bulunmamıza imkan veren, bizleri doğunun en aziz insanları kılan, sayımızı çoğaltan, teçhizatımızı bollaştıran Al­lah´a hamdolsun. insanlar arasında bizim emsalimiz yoktur, insanların lideri biz değil miyiz Onlar arasında en fazla lutfa mazhar olan biz değil miyiz Bize karşı Övünenler gelsinler de bizim gibisini göstersinler. Bizim saydığımız kadar nimetleri varsa saysınlar. Eğer biz dilesek daha çok konuşacak şeyleri­miz vardır. Ancak kendimizi zenginlik ve sayı çokluğu ile öv­mekten utanıyoruz. Ben bu sözlerimi söyledim ki sizde buna denk söyleyebilesiniz. Şayet bizimkinden fazla birşeyiniz varsa onu da söyleyin!”

Peygamber (s.a.v.) efendimiz Sabit bin Kays bin Şemmas´a: “Kalk da şunlara cevap ver” diye emir verdi. O da kalkıp şöyle konuştu.

“Göklerle yeri yaratan, O ikisinde emrini yerine getiren, kür­süsü ilmini kuşatan Allah´a hamd olsun sonra da bilesinizki Cenab-ı Allah bizi hükümdar kılarak nimetine mazhar eyledi. Yaratıklarının en hayırlısı, soylu, doğru sözlü ve yüksek bir ai­leden gelen elçisini aramızdan seçti. Elçisine kitabını indirdi. Onu bütün insanlığa karşı güvenilir bir insan yaptı. Dünyala­rın en seçkin insanı, sonra elçisi, insanları Allah´a inanmaya çağırdı. Kavminden ve akrabalarından olan muhacirler ona iman ettiler. Onlar insanların en ali cenabı, en soylusu ve en güzel yüzlüsü idiler. Hayırlı işler yaparlar. Sonra Resulüllah (s.a.v.) efendimiz İslama davetini yapınca Allah´ın ensarı olan bizler ona hemen icabet ettik, iman etsinler diye insanlarla sa­vaştık. Allaha ve Resulüne iman eden kimse, canını ve malını bize karşı korumuş olur. Davete icabet etmeyen kimselerle Al­lah yolunda cihad ederiz. Onları Öldürmek bizim için çok ko­laydır. Ben bu sözümü söylüyor; mümin erkeklerle mümine ka­dınları bağışlaması için Allah´tan mağfiret diliyorum. Allah´ın selamı üzerinize olsun!”

Peygamber (s.a.v.) efendimiz bu edebi müsabakayı, onlarda­ki konuşma arzusunu tatmin etmek ve övünmenin nesep ile değil de, salih amel, iman ve takva ile yapılabileceğini onlara bil­dirmek için yapmıştı. Ayrıca kendi kavmini onlara misal ver­mek ve hakkı rahatlıkla hazmedilebilecek bir şekilde onlara takdim etmek istemişti. Bu karşılıklı konuşmadan sonra Zebre-kan bin Bedir şöyle demişti: uBu adamın (Hz.Muhammed´in) hatibi bizimkinden daha iyi konuştu. Onun şairi bizimkinden daha iyi şiirler söyledi. Onların sözleri bizim sözlerimizden üs­tündü!”

Bundan sonra peygamber efendimiz Müellefe-i kuluba ver­diği bağışlara benzer bağışlarda bulunarak gönüllerini kazan­da

Dahhak Bin Süfyan´ın Seriyyesi

Bu da diğerleri gibi araplarm çöldeki durumlarını öğren­mek, aralarında islamiyeti yaymak, kopmayacak bir şekilde müslümanlarla aralarında bağlar tesis etmek, için gönderilen bir seriyye idi. Peygamber (s.a.v.) efendimiz Hicri dokuzuncu senenin Rebiülevvel ayında Dahhak´ı beni Kitap kabilesine bir seriyye ile gönderdi. Dahhak bin Süfyan yanlarına vardı, İsla­ma davette bulunduysa da çağrısına icabet etmediler. Bunun üzerine onlarla savaştı ve onları hezimete uğrattı.

 

Share.

About Author

Leave A Reply