Tebuk Gazvesi

0

İslam daveti arap beldelerini kapsadı. Kimi iman etti, kimi inkar etti. Kimi, kalbine iman girmemiş olsa bile teslim oldu. Kimi de ihlaslı bir şekilde inandı ve davetin yükünü omuzladı. îslam uğruna cihad etti. Araplardan, islamı bilmeyen kalma­mıştı. Peygamber (sav) efendimiz ara vermeksizin, gevşemeksizin hak daveti yapıyordu.

Bundan sonra îslam davetinin arap beldelerine komşu bulu­nan ülkelere geçmesi gerekiyordu. Özellikle içinde arap ırkının yaşadığı beldelere sirayet etmesi icab ediyordu. Çünkü böyle beldeler, ırki oluşumu nedeniyle İslam davetine icabet etmeye daha yakındı. Mekke´de bütün arapların toplantı yeri olan Ka´be vardı. Orayı Cenab-ı Allah güvenli bir yer kılmıştı, çevre­sinde insanlar birbirlerini kapıp götürürlerken Ka´be güvenli bir yer idi.

İslam davetinin sirayet etmesi gereken ülkelerin başında Şam gelmekteydi. Orada Gassanlı araplar yaşamaktaydı. Ora­da müslümanlara tecavüz edilmişti. Peygamber efendimizin Şam´a bağlı Busra valisine gönderdiği elçisi öldürülmüş, bu se­beple Mute savaşı yapılmıştı. Mute savaşı nihayete ermiş ama kesin bir zafer elde edilememişti. Hezimete uğranılmamıştı. İs­lam ordusu Halid bin Velid´in maharetli kumandası sayesinde düzenli bir şekilde geri dönmüş idi. Halid´in islam tarihinde ic­ra ettiği ilk başarılı komutası bu idi. Mute savaşının neticesi müslümanların aleyhine olmamıştı. 200.000 kişilik Bizans or­dusunun karşısında sadece 12 kişi şehit olmuş, buna karşılık Bizanslılardan çok sayıda adam öldürülmüştü. Hatta bu savaş­ta Halid´in elinde dokuz kılıç kırılmıştı. Komutanların öldürül­mesi, az sayıdaki îslam ordusunu hezimete uğratmamış ve olumsuz yönde etkilememişti.

Tebük gazvesinin, Mute gazvesinin bir devamı olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü Mute´de başlatılan taktik Te-bük´te de, devam etmişti. Ancak Peygamber efendimizin gön­derdiği elçinin Öcü alınamamıştı. Sebep seyir ve amaç bakımın­dan Mute savaşının bir uzantısı olmakla birlikte Tebük gazve­sinin vukuuna müstakil bir sebep vardı. Müslümanlarla diğer Ensar ve araplar, savaş kahramanlığının ateşine tutuşmuşlar­dı. Bunlar Romalılara yardım eden kendi ırkdaşları olan arap-larla savaşmak istiyorlardı. Irkdaşları olan arapların bir kısmı, İslama meyleden kimselere, Romalılarla elbirliği edip baskınlar düzenlemişlerdi. Bu yeni din, bir kuvvet sembolü haline gel­mişti. Daha önceleri Romalılara destek vererek onların kuvvet­leriyle şereflenen (!) araplar bu defa İslam´ın kuvvetiyle şeref­lenmeyi kendileri için hayırlı gördüler. Gerçekten de ´sen kar-deşimsin´ diyen bir kimseyle (sen benim kulum ya da tebaamsın´ diyen bir kimse arasında fark vardı. İşte bu sebeple Roma saldırılan karşısında boyun eğen kimseler İslam´a şiddetli bir eğilim göstermişlerdi. Çünkü ortaya çıkan bu yeni din, kendi kardeşleri olan kimselerin dini idi. Ayrıca Bizans temellerinden çatlamaya ve buhranlar yaşanmaya başlamıştı. Daha Önce Bi­zanslıların, yardımlarını gördükleri çok sayıdaki araplar İsla­ma girmişlerdi. Örneğin Mute´de müslümanlarla savaşan Bi­zans ordusunun kumandanlarından biri olan Ferve bin Amr el-Hüzai müslüman olmuştu. Onun müslüman olduğunu duyan Bizanslılar Öfkelenmiş, onu hainlikle suçlayıp öldürmüşlerdi. Peygamber (sav) efendimiz müslüman olan bu adamın kanını yerde bırakmayacak, intikamını onlardan alacaktı. Böyle bir müslümanın öldürülmesi, Islama giren diğer kimseler için ür­kütücü bir örnek olacak, başkalarının İslama girmelerine engel teşkil edecekti. Cenab-ı Allah´ın şu emri hak olmuştu.

“Onlarla savaşın ki, Fitne ortadan kalksın, din yalnız Al­lah´ın dini olsun (yalnız ona tapılsın).” (Bakara-193)

Cenab-ı Allahm şu buyruğuna itaat etmek de vacip olmuştu:

“Ey inananlar, kafirlerden size yakın bulunanlarla savaşın (onlar), sizde (kendilerine karşı) bir sertlik (ve şiddet) bulsun­lar. Bilinki Allah takva sahipleriyle beraberdir” (Tevbe; 123) “Ken­dilerine kitap verilenlerden Allah´a ve Ahiret gününe inanma­yan, Allah´ın ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyen kimselerle küçül(üp boyun eğ)erek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın” (Tevbe; 29)

Burada anlatılması gereken ve siğer kitaplarında bahsi ge­çen bir diğer husus da şudur: Cenab-ı Allah´ın; ^Müşrikler pis­tirler… Artık bu yıllarından sonra Mescidi harama yaklaşma­sınlar” (Tevbe; 28) mealindeki ayeti celilesi nazil olduğunda; Ukaz, Zilmecaz, mecenne ve diğer panayırlarda Hac mevsiminde tica­ret yapan tüccarlar, ticaretlerinin durgunlaşacağını zannetti­ler. Bu ve diğer sebeplerden ötürü Şam´da, Tebük gazvesi yapıldı. Böylece ticaret kapısı açıldı.

Bu, siyer kitaplarının anlattığı bir sebeptir. Siyer kitapla­rında bundan sözedilmeseydi, biz bunu bir sebep olarak burada anlatmayacaktık. Peygamber efendimizin gazveleri maddi tica­reti kolaylaştırmak için yapılmış değildir. Aksine îslami-daveti-ni rayına oturtmak ve kolaylaştırmak için yapılmıştır. Bu da asla ziyan «itmeyecek bir ticarettir. Kaldı ki, dini kazançlar da­ha bereketli ve daha verimlidir. Bu kazanç da, noksanlıklardan münezzeh yüce Allah´ın rızasıdır.

Mute ga zvesinden sonra Bizanslılar yeni dinin, kendi ahka-mıyla göntıllere hakim olduğunu, Mücahitleriyle de ülkelere egemen olduğunu gördüler. Devletleri yıkılmadan önce gerekli hazırlığı ya.pAp İslam devletini yıkmak zorunda olduklarını dü­şündüler. Bu sebeple de İslama karşı savaş açma hazırlığına giriştiler. Peygamber (sav) efendimiz de kendisini yurdunda yen­sinler diye onları bu savaş hazırlığı içinde kendi hallerine bıra­kacak değildi. Hiç bir millet yoktur ki, kendi yurdunda baskına uğrasın da sonunda zelil ve hakir düşmesin. Peygamber efendi­miz Romalıların asker topladıklarını ve imparatorun da asker­lere bir yıllık azıklarını verdiğini haber adı. Peygamber efendi­mizin Bizanslılara savaş açması durumunda Şam´da onlara ta­bii olan araplar güçlenecek ve üzerlerindeki Bizans baskısını bir kenara atıp kendilerini horlayan Bizanslıların hegemonya­sından kurtulacak ve kendi kavimleri olan müslümanların iz-zetiyle şerefleneceklerdi.

Savaş Esnasında Durum

Hicretin Dokuzuncu senesi idi. Öyle anlaşılıyor ki haram ay­ların sonunda bulunuluyordu. Resulüllah (sav) efendimiz Bi­zanslılarla savaşmaları için insanlara hazırlık emri verdi. Mev­sim çok sıcaktı. Peygamber efendimiz daha önceleri savaşa çı­karken hangi yöne gideceğini kimseye söylemezdi. Ancak uzun ve meşekkatli bir sefere çıkılacağı, konunun büyük bir önem ta­şıdığı ve insanların çok şiddetli bir mevsimde, dar bir zamanda zorlu bir cihada hazırlık yapmaları gerektiği için Tebük gazve­sinde, seferin hangi yöne yapılacağım söyledi. O sıralarda halk ekinlerini, meyvelerini ve ürünlerini toplamakla meşguldü. Ba­zı yerlerde kuraklık mükemmeldi. Bazı kimselerin maddi irade ve arzuları manevi kazanç sağlama eğilimine üstün geliyordu. Peygamber (sav) efendimiz müslümanların nefislerini imtihan etti. Zaten bütün gazalar mü´minler için bir imtihan değil miy­di Yalnız Peygamber efendimiz tebük gazvesinin zamanını kendi görüşüyle seçmiş değildi. Bu zamanı, Bizanslıların savaş iradeleriyle ilahi inayet seçip benimsemişti. Peygamber (sav) efendimiz, insanların niyetlerini Öğrenmek için bazı kimseleri deneyerek onlarla konuştu. Örneğin Cedd bin Kays´e şöyle de­di: “Ey Cedd! Rumlarla savaşmak ister misin Cedd, mütered­dit ve azimsiz bir şekilde cevap verdi: “Bana izin verir misin savaşa katılmıyayım. Beni fitneye düşürme. Allah´a andolsun ki kavmim, benim kadınlara çok düşkün olduğumu bilirler. Rumların kadınlarını görünce onlardan vazgeçemeyeceğimden korkarım!”

Evet, kendi arzularına mağlub olan ve cihad esnasında nef­sine yenik düşen Cedd böyle bir mazeret ileri sürmüştü. O, gü­naha karşı kendi nefsiyle cihad edemiyen nefsinin kulu ve köle­si olan kimseydi. Bir kimsenin kendi hevesine kul olması kadar büyük bir fitne var mıdır Onun bu zaafını gören peygamber efendimiz gazveye katılmamasına izin verdi. Çünkü iradesiz bir kimseden herhangi bir fayda umulmazdı. Bu, sabır ve nefsi bir cihada ihtiyaç gösteren, gırtlak gırtlağa yapılacak olan bir savaştı. Düşmana ulaşmak için katedilecek mesafe uzundu. Mevsim şiddetli derecede sıcak ve yollar engebeliydi. Düşmanla karşılaşmaksa çok büyükbir zahmetti. îşte bu gazve esnasında insanlar farklı düşünüyor ve her birinin kalbinde başka başka niyyetler bulunuyordu:

1- Kimi gayretsizlik edip Resulüllah (sav) efendimizin asker­leri arasına katılmamış, çeşitli mazeretler uydurup münafık­larla birlikte şöyle konuşmuşlardı:

“Sıcakta sefere çıkmayın” dediler deki! “Cehennemin ateşi daha sıcaktır!” Keşke anlasalardı! Artık kazandıkları işlere karşılık, az gülsünler, çok ağlasınlar!” (Tevbe; sı-82)

îşte bunların bir kısmı zayıf imanlı, bir kısmı da gevşek azimli idiler. Moral güçleri, manevi kuvvetleri yoktu ki zorluk­lara karşı göğüs gerebilsinler. Bu nedenle sabırsızlanıp sızlan­maya ve düşmanla karşılaşmaktan korkmaya başladılar.

2- O zaman insanların bir kısmı da başkalarını savaştan ge­ri durdurmaya çalışıyor ve müslüman mücahidleri savaşa ka­tılmamaya teşvik ediyorlardı. Onlar hakkında yüce Allah şöyle buyurmuştu:

“Yakın bir dünya menfaati ve yakın bir yolculuk olsaydı (sa­vaşa katılmayan o münafıklar) elbette sana tabi olurlardı. Fa­kat güç aşılacak mesafe kendilerine uzak geldi. Bir de: “Gücü­müz yetseydi, sizinle beraber çıkardık” diye Allah´a yemin ede­cekler. Boşuna kendilerini mahvediyorlar. Allah, onların ya­lancı olduklarını biliyor. Allah seni affetsin. Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalan söyleyenleri bilmezden önce niçin onlara izin verdin Allah´a ve ahiret gününe inananlar; canla­rıyla, mallarıyla cihad etmeleri için izin istefyip geri kaljmaz-lar. Allah, takva sahiplerini bilir. Ancak Allah´a ve ahiret gü­nüne inanmayan, kalpleri kuşkuya düşmüş ve şüpheleri içinde bocalayıp duranlar (Savaştan geri kalmak için) senden izin is­terler. Eğer (Cihada) çıkmak isteselerdi, onun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarından hoşlanmadı da onları durdurdu: “Oturan (kadın ve çocuk)larla beraber otu-run!” denildi. Sizin içinizde (savaşa) çıkmış olsalardı, size boz­gunculuktan başka katkıları olmazdı. Sizi fitneye (birbirinize) düşürmek için hemen aranıza sokulurlardı. İçinizde onlara ku­lak verenler de vardır. Allah zalimleri bilir. (Onlar önceden de fitne çıkarmak istediler ve sana nice işleri ters çevirdiler ve ni­hayet hak geldi, onlar istemedikleri halde Allahın emri (onun

dini) galebe Çaldl” (Tevbe; 42-48)

3- Bu sınıf da iman ehli kimselerden teşekkül etmişti. Bun­ların hepsi canlarıyla ve mallarıyla cihad ediyorlardı. îslam da­vetini yayma uğruna canlarını ve mallarını esirgemiyorlardı. Bunlar hakkında Cenab-ı Allah, isimlerini peygamber efendi­mizin ismiyle bir arada zikrederek şöyle buyurmuştu:

“Andolsun Allah, peygamberi ve güçlük saatinde Ona w$an Muhacirleri ve Ensarı affetti. O zaman içlerinden bir kısmının kalpleri kaymaya yüz tutmuş iken, yine de onların tevbesini ka­bul buyurdu. Çünkü o, onlara karşı çok şefkatli, çok merhamet­lidir.” (Tevbe; 117) ´

Allah ve Resulünün adlarının arap beldelerinde yücelmesi yolunda baş rolü oynayan ilk insanlar, işte bu ayeti Kerimede sözü geçen kimselerdir. îslamiyetin arap beldelerinin dışında yayılmaya başlaması ve cihadın Romalılara karşı yapılması es­nasında da Cihad yükünü omuzlayanlar, yine bunlardı. Halbu­ki bir zamanlar araplar Romalıların adlarını duyunca ürkerler­di.

Peygamber (sav) efendimizin münafıklara karşı ihtiyatlı davranması, beraberinde bulunan mü´minleri cihada teşvik et­mesi, eksiklerini ve gediklerini kapatması, mü´minleri bu güç­lük anında birbirine yardımcı olmaya Özendirmesi gerekiyordu.

Münafıklara gelince onlar, mü´minleri bu gazadan geri dur­durmak için sürekli bir faaliyet içindeydier. Mü´minlere: “sı­cakta savaşa gitmeyin.” diyorlardu Onları moralmen gevşetip cihaddan alıkoyuyorlardı. îşi daha da ileriye götürerek bir ya-hudinin evinde toplanıp istişare yapmaya ve cihadı engelleme­ye çalıştılar. Ibn Hişam´ın anlattığına göre bazı münafıklar Süveylim adlı bir yahudinin evinde toplanıyorlardı. Süveylim´in evi Casum mıntıkasmdaydı. Bunlar mü´minleri cihaddan alı­koymaya, Resülullahtan koparmaya ve Tebük gazvesini sabote etmeye çalışıyorlardı. Peygamber (sav) efendimiz bir kaç saha-bisiyle birlikte talha bin übeydullah´ı bu eve gönderdi. Süvey­lim´in bu fesat yuvası evini yakmalarını emretti. Talha da yak­tı. Dahhak bin Halife arka taraftan eve girmeye çalışırken ba­cağı kırıldı ve içeridekil,er de kaçıp kurtuldular. Resulüllah (sav) efendimizin mücahid gözcü ve casusları hep bu fesatçı münafıklarla yahudileri gözetiyorlardı. Sabotajcı durumuna ge­len bu fesatçıların tuzaklarını Cenab-ı Allah başlarına geçirdi. Peygamber (sav) efendimizde insanların azimlerini gevşetmeye ve Tebük gazvesini sabote etmeye çalışan kimselere karşı ted­birini alıyor, sabır ve kuvvetle onlara karşı dayanıyordu. Bu güçlük anında ashabının azmini biliyordu. Onları sefere çıkma­ya teşvik etmekle yetinmiyor, bunun yanısıra biribirlerine yar­dımcı olmaya onları özendiriyor, savaş teçhizatını temin etmek için harcamada bulunmalarını tavsiye ediyordu. Kendi elleriy­le kendilerini tehlikeye atmamalarını söyleyerek dikkatleri çe­kiyordu. Mücahidlerin azığa, bineğe muhtaç olduklarını, sefe­rin zahmetli ve yolun meşakkatli, aynı zamanda da uzak oldu­ğunu söylüyordu. Seferin zamanını belirleme seçeneği yoktu. Çünkü Bizanslıların İslam dinini arap diyarından söküp at­mak, arapları da ezip horlamak için ordu topladıkları haberini almıştı. Bunu haber aldıktan sonra da beklemesi uygun olmaz­dı. Aksine, onlardan daha önce harekete geçmesi ve onları bek­lemesi zorunluluk haline gelmişti. Onlara karşı büyük bir or­duyla sefere çıkmayı irade buyurmuş, 30.000 kişilik bir ordu ile yola koyulmuştu. Tabii ki bu ordunun elinde savaşacakları si­lah, binecekleri binek ve kendisinin yanında da ancak güçlü ve güvenilir kimselerin bulunması gerekiyordu.

îbn tshak´ın anlattığına göre Resulüllah (sav) efendimiz se­fer için ciddiyetle hazırlığa başladı. İnsanlara cihad ve süratli davranma emrini verdi. Zenginlere de orduyu teçhiz etmek için mali yardımda bulunma tavsiyesinde bulundu. Allah yolunda cihad edecek kimselere binek temin edilmesini çmir buyurdu. Bu orduya yardım etme yarışında Hz. Osman başta geliyordu. Yardımın büyük bir kısmını o yapmıştı. Ordunun hemen hemen tamamının bineğini temin etmişti. Ahmed bin Hanbel´in rivayetine göre Hz. Osman, başlangıçta 1000 dinar yardımda bulunmuş ve bu paraları Peygamber efendimizin önüne bırak­mıştı. Abdullah bin Ahmed´in, babasından naklen yaptığı bir ri­vayette şöyle denmektedir: “Peygamber (sav) efendimiz cemaa­te hitapta bulundu. Güçlüklerle savaşacak orduya mali yar­dımda bulunmak için halkı teşvik etti. Osman bin Affan haz­retleri, sırt çulları ve semerleriyle birlikte 100 deve verdi. Pey­gamber efendimiz minberin bir basamağına basarak aşağıya indi; sonra yine teşvikte bulununca Hz. Osman sırt çulları ve semerleriyle biraber 100 deve daha verdi. Bunun üzerine Pey­gamber efendimiz: “Bundan sonra yapacağı işlerden dolayı Os­man´a sorumluluk yoktur!” dedi. Güçlük ordusunu teçhiz eden kimseler hakkında da şöyle buyurdu: “Güçlük ordusunu teçhiz edeni Allah bağışlasın”.

îşte bu mü´minlerin bir kısmı hem kendi nefsiyle cihada ka­tılmış, hem de seferde kendisine lazım olacak erzakı sırtına alıp getirmişti. Abdurrahman bin Avf böyle yapmıştı. Kimi de, başkalarına lazım olacak azık ve binekleri getirip bağışlamıştı. Ebu Bekir ve Ömer böyle yapmıştı. Diğer varlıklı Muhacir ve ensar da çeşitli bağışlarda bulunmuşlardı. Ancak sadık mü´minler arasında bazı kimseler vardı ki, bunlar ağlıyorlardı. Cihad etmek ve böylesine bir seferde Peygamber efendimizden geri kalmamak arzusunu kalplerinde duyuyorlardı. Bunlar ye­di kişiydiler. Kendilerine “ağlayanlar” adı verilmişti. Peygam­ber efendimize varıp kendilerine sefer için binek temin etmesi­ni istemişerdi. Peygamber efendimiz ise onlara: usizi bindirecek binek bulamam” demişti. Bu cemaat hakkında yüce Allah şöyle buyurmuştu.

“Allah´a inanın, resüluyle beraber cihad edin!” diye bir sure indirildiği zaman içlerinden servet sahibi olanlar senden izin istediler: “Bizi bırak, oturanlarla beraber oturalım” dediler.

Geride kalan kadınlarla beraber olmaya razı oldular. Kalp­leri mühürlendi; artık onlar anlamazlar. Fakat Resul ve onun­la beraber inananlar, mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. îşte bütün hayırlar onlarındır ve işte murada erenler onlardır. Al­lah, onlar için altlarından ırmaklar akan, içlerinde ebedi kala­cakları cennetler hazırlamıştır, işte büyük kurtuluş budur.

Özür bahane eden bedeviler, kendilerine (savaşa katılmama hususunda) izin verilsin diye geldiler; Allah´a ve Resulüne ya­lan söyleyenler oturdular. Onlardan inkar edenlere acı bir azap erişecektir. Zayıflara, hastalara, harcayacak bir şey bulama­yanlara, Allah ve Resulü için öğüt verdikleri takdirde (savaşa katılmamalarından ötürü) bir günah yoktur. îyilik edenlerin aleyhine bir yol yoktur. (Onlar kınanmazlar). Allah bağışlayan esirgeyendir.

Kendilerine (binek sağlayıp) bindirmen için sana geldikleri zaman sen: “Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum” deyince, har­cayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözlerin­den yaş akarak dönen kimselerin aleyhine de (yol yoktur, onlar da kınanmazlar).

Ancak o kimselerin kınanmasına yol vardır ki, zengin ol­dukları halde (geri kalmak için) senden izin isterler. Geri kalan kadınlarla kalmaya razı oldular. Allah da onların kalplerini mühürledi; artık onlar bilmezler” (Tevbe, 86-93)

Ordunun sefere çıkmasından öce binek bulamadıkları için ağlayanların bir kısmı Resülüllahm yanından -bir şey elde et­memiş vaziyette- çıkıp dönmekte iken yolda, îbn Yamin bin Ümeyr bin Kab ikisine rastladı. Bunlar ağlamaktaydılar. Niçin ağlıyorsunuz diye sorduğunda dediler ki: uResulullah´a vardık kendisinde bize vereceği binekler bulamadık. Sefere giderken bize lazım olacak azığımız da yok.” Bunun üzerine tbn Yamin onlara bir saka devesi verdi. Böylece onlar sefere katıldılar. Bi- , nek bulamayanlardan biri de Atiye bin Zeyd idi. Sefere çıkama­dığından dolayı Cenab-ı Allah´a özrünü beyan edip şöyle diyor­du: “Allahım şüphesizki sen bize cihadı emrettin ve cihad etme­miz için bize teşvikte bulundun, sonra cihada giderken bana la­zım olacak azığı bana vermedin beni bindireceği bir bineği Re­sulüne vermedin mal, had, ya da ırz hususunda bana gelen haksızlıkların bedelini tasadduk olarak veriyorum” dedi, sonra da mü´minlerle beraber yola çıktı.

Yola Çıkış

Peygamber (sav) efendimiz 30.000 kadar askerden oluşan ordusuyla yola koyuldu. Münafıklar ve şüphe ehliyle birlikte

Abdullah bin Übeyde peygamber efendimizin peşine takıldı. Bir süre sonra da geri döndü. Bu davranışıyla da müminleri pey­gamber efnedimizden ayırıp geri döndürmek ve müminlerin kalplerine şüphe saçmak istemişti.

Peygamber efendimiz, Medine´de vekili olarak Muhammed bin Seleme el-Ensari´yi bırakmıştı. Hz. Ali´yi de kendi ailesinin başına sorumlu olarak tayin etmişti. Hz. Ali´yi ailenin başına yetkili bir kimse olarak görevlendirmesi hicret gününde onu emanetlerin başına sorumlu bir kimse olarak tayin etmesine benziyordu. Çünkü sefer mesafesi uzaktı. Ailevi işleri halletme­si için ailenin başına kendi içinden bir ferdi tayin etmeyi uygun buldu. Peygamber efendimizin emir vermesinden sonra Hz. Ali´nin bir diyeceği kalmamış, aksine itaat etmesi zorunlu ol­muştu. Fakat insanların kalplerine şüphe saçıp etrafı fesada vermek, dostlar arasında dedikodu yapıp jurnalcilik yapmak durumunda olan münafıklar, aslı olmayan bir şayia yaydılar. Hz. Ali güya tembellik edip savaşa katılmadığı için, peygamber efendimiz ister istemez onu savaştan muaf tutmuş (!) dediler. Bu hususta daha çok dedikodu yapınca artık Hz. Ali dayana­mayıp silahını aldı, yola koyuldu. Nihayet Resülüllah (sav)´e kavuştu. Cüruf mevkiinde mola vermiş olan peygamber efendi­mize gelip, münafıkların dedikodularını, olduğu gibi nakletti. Peygamber efendimiz de ona şu cevabı verdi: “Onlar yalan söy­lemişlerdir, ben seni arkamda bıraktığım ailemin işlerini idare etmen için halefim olarak bıraktım. Hem kendi ailem hem ken­di ailen için yetkili bir idareci ol. Musa´ya göre benim için Ha­run gibi olmak hoşuna gitmezmiş Yalnız benden sonra Pey­gamber gelmeyecektir77.

Bu hadisi Buhari müslim ve Ebu Davut el-Teyalisi rivayet etmişlerdir.

îmam Ahmed bin Hanbel´in rivayetine göre mücahid Hz. Ali, savaş meydanı boşken, çok kimseler savaştan geri kalmış­ken, keskin kılıcını kuşanmayıp kendi evinde oturmayı kendi nefsi için çok gördü. Resülüllah (sav) efendimize: “Beni kadın­ların ve çocukların arasında brakma!” deyince Resülüllah ona şöyle dedi: uEy Ali benim için Musa´ya göre Harun durumunda olmak istemez misin Yalnız benden sonra Peygamber yoktur,n Hz. Ali´den de böylesi bir davranış beklenirdi. Çünkü takva sahibi müminler Tebük gazvesine çıkmak için adeta biribirleriyle yarışırlarken, Resulüllah (sav) efendimiz tenleri kavurucu sı­cak çölde yürürken, mü´minler kendi evlerinde, aile efradı ara­sında rahat etmeyi nefislerine yediremiyorlardı.

Ebu Hayseme´nin iki arap karısı vardı. Bunlar kanepeleri­nin çevresine su serpmiş, evin havasını serinletmiş ve kocala­rıyla serin bir havada oturmak istemişlerdi. Onların çevreye su serptiklerini gören Ebu Hayseme şöyle demişti: “Resülullah (sav) efendimiz güneşin altında ve sıckalarda yol yürüsün de, Ebu Hayseme serin bir gölgede ve rahat bir mekanda ve güzel kanlarıyla huzur içinde istirahat etsin!. Bu insafa sığmaz Al­lah´a andolsun ki ben sizin kanepelerinizin üzerine varıp otur­mayacağım! Resulüllah (sav)´e gidip kavuşacağım yol azığımı hazırlayın”. Böyle dedikten sonra, ailesine kendisinden sonra bakmaları için bazı sahabilere tenbihatta bulundu. Devesine binerek yola koyuldu. O kadar süratle gittiki, nihayet Resülü-lah (sav)e kavuştu. Resulüllah (sav) efendimiz Allah´a güvene­rek beraberindeki mü´minlerle yoluna devam ediyordu. Bazıla­rı: “Falan adam seferden geri kaldı” diyor. Onun için peygam­ber efendimiz sahabilerine şu cevabı veriyordu: “Onu bırakın ger onda bir hayır varsa, gelir size ulaşır, eğer onda hayır yok­sa zaten gelmemiş ve Cenab-ı Allah bizi ondan kurtarıp rahata kavuşturmuştur”. Sefere katılmayanları bu şekilde hatırlatır­larken nihayet söz Ebu Zer´den açıldı. Ebu Zer´rin de seferden geri kaldığı söylendi. Halbuki devesi onu güç durumlara düşür­müştü.

Ebu Zerr´in devesi ağır yürüyordu, ama o bir an evvel Resül-lüllah (sav) efendimize kavuşmak istiyordu. Devesinin ağır yü­rüdüğünü görünce indi, devesini çölde terkedip yaya yürümeye başladı. Nihayet Peygamber efendimizin kafilesine yaklaştı. Müslümanlardan biri bakıp onu gördü ve: “Ya Resulüllah yol­da yaya bir adam geliyor” deyince Resulüllah (sav) efendimiz: “O Ebu Zer olmalı” dedi. Orada olanlar, yaya olarak gelmekte olana adamı süzüp baktıklarında: “Ya Resulüllah vallahi o Ebu Zer´dir” dediler. Resulüllah (sav) efendimiz bu defa şöyle dedi: “Allah Ebu Zer´re rahmet etsin o yalnız başına yürür, yal­nız başına da hasrolur”.

Hz. Osman tarafından Rabaza´ya sürgün edilmiş iken Ebu Zer orada, çölde yalmz başına vefat etmiş nihayet Abdullah bin Mesud gelerek onu defnetmiş ve üzerine ağlamış ve: “Resülül-lah´ırı senin hakkında söylediği söz gerçekleşti!” demişti.

Bu gazve islami bir seferdi. Ad ve Semud kavminin eserleri­nin bulunduğu tarafa gidiliyordu. Peygamber efendimiz Ad ve Semudun mahalline, Hiçi denen yere uğradı. Resulullah (sav) efendimiz onların mahallerini görmemek için elbisesini yüzüne perde yaptı, bineğini de hızlandırdı, sonra yanında bulunan sa-habilere şu emri verdi: “Kendi, nefislerine zulmeden Ad ve se­mud kavimlerinin evlerine ancak ağlayarak ve onların başına gelen musibetlerin sizin başınıza da gelmesinden korkarak gi­rin!”. Böyle demekle Peygamber efendimiz onları, Ad ve Se­mud kavminin geride bıraktıkları izden ibret almaya davet edi­yordu. Sadece gezinti için oralarda dolaşmalarım istemiyordu.

Çölde seyretmekteyken sahabiler şiddetli bir susuzluk his­setmeye başladılar. Susuzluklarını giderecek suları da yoktu. Durumu peygamber efendimize arzettiklerinde o Cenabı Al­lah´a el açıp yalvararak yağmur duası yaptı. Duasından sonra Cenab-ı Allah, içi su dolu bir bulutu üzerlerine gönderdi. Bu-lutttaki sular sağnak yağmurlar halinde boşaldı. Sahabiler de susuzluklarını giderdiler. Suya olan ihtiyaçlarını karşıladılar. O sıralarda Peygamber (sav) efendimizin devesi kaybolmuştu. Ama nerede olduğunu sahabilere haber verdi. Sahabiler de onun haber verişi üzerine giderek belirtilen yerde devesini bul­dular. Çölün zahmet ve meşakkatine rağmen Resulullah (sav) efendimiz beraberindeki mü´minlerle birlikte yola devam etti. Bu seferden geri kalan münafıkların bazıları, sefere katılma­makla yetinmediler; ayrıca Peygamber efendimiz ve beraberin­deki mü´minlere tahkir edici sözler sarfedip alay ettiler. Ama o yine de Tebük yolunda seyrine devam ediyordu. Münafıklar: “Siz Bizanslılarla savaşmayı araplarla yapılan savaşa mı ben­zetiyorsunuz Allah´a andolsun ki sizi yarın iplere bağlamış va-ziyyette görür gibi oluyoruz!” diyor ve sahabileri korkutmaya çalışıyorlardı. Bu konuşmalarından Peygamber efendimizin ha­berdar olduğunu duyduklarında özür dileyerek kendisine: “Biz sadece seferin zahmetlerini unutmak için lafa dalıp konuşuyor ve şakalaşıyorduk” dediler. Onların bu melanetlerini haber ve­ren Cenab-ı Allah şöyle buyuruyordu:

“Şayet kendilerine sorsan (andolsun ki: biz ancak yol zah­metini duymamak için lafa dalmış bulunuyor, şakalaşıyor, eğ­leniyorduk) derler”.

Allah ve Resulü için nasihat eden müminlerin durumu ile savaştan geri kalıp evlerinde oturmaya razı olan münafıkların durumu işte böyleydi. Müminler çölleri, sahra ve vadileri, Allah ve Resulünün emirlerinin tahakkuk edeceği bir gayeye ulaş­mak için tepiyorlardı. Ve nihayet Allah´ın lutfu ile gayelerine salimen ulaştılar ve salimen de Medine´ye döndüler.

Resulullah Efendimizin (sav) Tebük´e Ulaşması ve Hutbesi

Resülüllah (sav) efendimiz Şam mmtıkasındaki Tebük´e iman ordusuyla birlikte ulaştı. Yolda herhangi bir çarpışmaya maruz kalmadı. Çünkü yolu üzerinde kendileriyle savaşacak Bizanslı askerlere rastlamamıştı. Bazı hıristiyanlarla Zimmilik akdi yapmış, yolu üzerinde bulunmayan bazı kabilelere de se-riyyeler göndermişti. İleride bu faaliyetlerine işarette buluna­cağız.

Tebük´e ulaştığında, oradaki bir hurma ağacının yanına durdu. Sahabilere, iman ordusuna hitaben peygamberlik hik­metini ve risalet ahlakını içeren bir hitabede bulundu, imam Ahmed bin Hanbel´in rivayetine göre orada irad ettiği hutbenin metni şudur: Resulullah (sav) efendimiz sırtım hurma ağacına dayayarak iman ordusuna şu hitapta bulunmuştu: “İnsanların en hayırlısını ve en şerlisini size bildirmemi istemez misiniz Bilesiniz ki insanların en hayırlısı, atının ya da devesinin ya­hut piyade olarak ayaklarının üstünde ölünceye kadar Allah yolunda çalışıp çabalayan kimsedir, insanların en kötüsü de günahkar, cüretkar ve facir kimsedir ki, Allah´ın kitabını okur, ama ondaki hükümlere bakıp uymaz”.

Beyhaki´nin rivayetine göre peygamber efendimiz Tebük´e varışının ertesi günü sabahleyin, layıkı veçhiyle Allah´a hamdü senada bulunduktan sonra şöyle dedi:

“iyi bilinizki sözlerin en doğrusu Allah´ın kitabıdır. Yapışı­lacak, tutunulacak en sağlam kulp takva kelimesidir. Dinlerin hayırlısı ibrahim´in dini´dir. (Islamiyettir)

Sünnetlerin hayırlısı Muhamed´in sünnetleridir.

Sözlerin şereflisi zikrullahtır.

Kıssaların güzeli şu Kur´andır.

Amellerin hayırlısı, Allah´ın yapılmasını gerekli kıldığı farz­lardır.

Amellerin kötüsü, bidatler, sonradan sonraya ihdas edilen­lerdir.

En güzel yol ve gidişat, Peygamberin yolu ve gidişatıdır.

Ölümlerin şereflisi, şehitlerin ölümüdür.

Körlüğün körü, doğru yolu bulduktan sonra sapmaktır.

Amellerin hayırlısı yararlı olandır.

Doğru yolun hayırlısı, kendisine uyulandır.

Körlüğün kötüsü, kalp körlüğüdür.

Veren el alan elden hayırlıdır.

Az olup yetişen şey, çok olup Allah´a taatten oyalayarak alı­koyandan hayırlıdır.

Özür dilemenin kötüsü, ölüm gelip çattığı andaki özür dile­medir.

Pişmanlığın kötüsü kıyamet gününde duyulandır.

İnsanların hayırsızı Cuma´ya en son gelendir.

insanların hayırsızı, Allah´ı kötü bir dille anandır.

Yanlışları en çok olan; dili, çok yalan söyleyendir.

Zenginliğin hayırlısı kalp zenginliğidir.

Azıkların hayırlısı takva azığıdır.

Hikmetin başı Allah korkusudur.

İçine yakın bırakılan kalp; şüphe ve küfür bırakılandan ha­yırlıdır.

Ölünün üzerine ağıt dökmek, bağıra bağıra ağlamak, cahili-ye devri işlerindendir.

Ganimet mallarına hiyanet, cehennem korlarındandır.

Şiir, iblisin işlerindendir.

Şarap, içki; günahların her çeşidini bir araya toplayandır.

Kadınlar, şeytanın tuzaklarıdır.

Gençlik, delilikten bir bölümdür.

Kazançların kötüsü, faiz kazancıdır.

Yemelerin kötüsü yetim malını yemektir.

Mutlu kişi; kendinden başkasının halinden öğüt alıp ibretle-nendir.

Yaramaz ve haydut kişi, daha anasının karnındayken yara­maz ve hayduttur.

Her biriniz dört arşın yere (kabre) varır. îş ise (amellerin muhasebesi işi) ahirete kalır.

Amellerde esas olan sonuçlarıdır.

Düşüncelerin kötüsü; yalan, yanlış düşüncelerdir.

Her neki ileride gelecektir, o yakındır.

Mü´mine sövmek, günahkarlık ve dini emirleri saymazlıktır. Mü´mini Öldürmek küfürdür.

Mü´minin etini yemek (Gıybetini yapmak) Allah´ın buyruk­larına karşı gelmektir.

Müminin malının haramlığı, dokunulmazlığı, kanının ha-ramlığı ve dokunulmazlığı gibidir.

Yalan yere, Allah üzerine yemin eden kişi yalanlanır.

Af dileyen kişi Allah tarafından af olunur.

Kim öfkesini yutar, yeherse Allah onu mükafatlandırır.

Uğradığı ziyana katlanan kişiye Allah karşılığını verir.

Gösterişe uyan kimseye Allah da gösteriş yapar (gösterişin­den ötürü onu cezalandırır).

Allah, güçlüklere sabredip katlanan kimsenin sevabını kat kat artırır.

Allah´a isyan eden kişiyi Allah azaba uğratır.

Ey Allahımî Beni ve ümmetimi yarlığa!

Ey Allahımî Beni ve ümmetimi yarlığa!

Ey Allahım! Beni ve ümmetimi yarlığa!

Kendim ve sizin için Allah´tan mağfiret dilerim!”

Tebük Savaşının Sonuçları

Tebük´te savaş olmadı, zira peygamber efendimiz Bizanslıla­rın asker topladıklarını ve imparatorun hazırlanan orduya bir yıllık erzakı verdiğini haber almıştı. Böyle yapmakla imparator araplar üzerindeki eski hegomonyasmı, irade ve nüfuzunu de­vam ettirmek istiyordu. Çünkü Mute savaşında çok sayıda Bi­zanslı askerin Ölümü onu sarsmıştı. Peygamber ordusu fire ver­meyecek şekilde geri çekilmişsede Bizanslılar müslümanları ta­kip etmeye cesaret edememişlerdi. İmparator ve tebaası olan Hıristiyanlar yeni dine, İslamiyyete hücum edip kökünden yıkmak istiyorlardı. Çünkü ortaya yeni çıkan bu din, en azından Şam´da Bizans devletinin temellerine dinamit yerleştiriyordu, îşte bütün bu sebeplerden dolayı Peygamber efendimiz, Medi­ne´de bekleyecek durumda değildi, aksine kendisinin Bizanslı­lar tarafından teşekkül edilen ordunun üzerine gitmesi icab ediyordu. Şehadet isteyen askerlerden teşekkül eden bir orduya Şam taraflarına doğru yola çıktı. Yola çıktığını haber alan He-rakliyus ve komutanları onu karşılama hususunda tereddüt et­tiler. Çünkü Bizans ordusu Tebük´te 200.000 kişiden teşekkül ettiği halde 3.000 kişilik islam ordusu önünde epeyi zayiat ver­mişti. Öyle görülüyor ki Tebük vak´asmda imparator, Mute sa­vaşında olduğu gibi Şam çevresindeki araplardan yardım elde etmeyi başaramamıştı. İşte bu sebepten dolayı Bizans kuvvet­leri zayıf kalmış ve müslümanların karşısına çıkamamışlardı. Peygamber efendimizde herhangi bir savaşla karşılaşmadı. Te­bük savaşının yegane sonucu, Cenab-ı Allah´ın Bizanslıları mü­minlerden ürkütmesi ve ziyan içerisinde geri döndürmesi ol­muştu. Böylece Peygamber efendimiz de Mute savaşında ricat eden islam ordusunun öcünü Bizanslılardan almıştı.

Fakat Peygamber efendimizin tekerrür eden dini fitneyi ön­lemesi gerekiyordu. Bunun için Bizanslılar üzerine Usame or­dusunun gönderilmesini ve bu ordu vasıtasıyla iman ehli olan kimselerin herhangi bir müslümanı düşmana teslim etmeyece­ğini, yahut yardımsız bırakmıyacağım kafirlere bildirilmesir´ tavsiye etmişti.

Tebük´te savaşla ilgili neticeler elde edilmediği, ancak yuka­rıda bahsi geçen neticeler elde edildiği bilinmekle beraber, bı­raktıkları izler savaş sonucunda daha az tesirli değildi. Hatta daha fazla tesirler bırakan bazı sonuçlar elde edilmişti. Şöyle ki:

1- Peygamber (sav) efendimiz arap sahrasında Şam´a komşu bulunan arap kabilelerinin durumlarını öğrenmişti. Bundan sonra kılıçlarıyla boyunlarına vuran Bizanslılara tabi olmasın­lar diye bu arap kabilelerinin kalplerine islami izzet ruhunu aşılamıştı. Müslümanlara tabii olarak güçlenmelerini istemişti. Romalıların kendilerinden kaçtığını onlara göstererek. Bizans ordusunun zayıfladığını bildirmek istemişti. Romalıların nüfu­zunu parçalayıp daha önce kendilerine yaptıkları eziyetlerin öclerini almak için müslüman olup güç kazanmaları gerektiğini onlara bildirmişti. Müslüman olduklarında Romalılardan öçle­rini alacak, boyunlarına islam kılıcıyla vuracaklardı. Nitekim bilahare yapılan Yermük muharebesinde bu durumlar gerçek­leşmişti.

2- îslam kelimesi Şam mıntıkasında, Gassan hıristiyanları arasında yayılmaya başladı. İslam´a tabii olanların sayısı arttı. İslama girenlere engel olan kimseler azaldı. Oradaki araplar, istikbalin islamın olacağını anladılar. Çünkü islamiyet Allah´ın diniydi. İçinde aşla sapıklık bulunmayan hakkın diniydi. İçinde asla eğrilik bulunmayan dosdoğru bir dindi. Bu sebeple artık araplar Bizanslılara yardım etmeyeceklerdi. Yermük savaşında Romalılarla müslünıanlar arasında vuku bulan çarpışmalarda araplar artık romahlara yardım etmez olmuşlardı.

3- îslami düşünce Hıristiyanlar arasında kabul görmeye başlamıştı. Hıristiyan büyüklerin nezdinde Îslami gerçekler be­lirmiş ve kabul edilmişti. Müslüman olan kimse, İslam dinine sarılmıştı. Müslüman olmayanlarsa, müslümanlarla barış akdi yapmıştı. Bundan böyle Şam´a yakın mıntıkalara müslümanla-rm seriyyeleri gidecekti.

tslami ilkelerle Hıristiyanlar arasında görülen en belirgin diyolog, belki de Herakliyusun Peygamber efendimize mektup yazışı idi.

Bizans İmparatorunun Peygamber Efendimize Gönderdiği Mektup

Peygamber (sav) efendimiz Tebük´e varıp konakladığında Bizans imparatoru ordusunu göndermeden önce Peygamber efendimize bir mektup göndermişti. İmam Ahmed Bin Han-bel´in rivayetine göre Bizans imparatoru, Hıristiyan araplardan sorumlu bir adamı çağırdı ve ona: “Dili, arap dili olan, söylene­ni iyi ezberleyen bir adam çağır bana. Onu şu zata – Yazısının cevabıyla birlikte- göndereceğim” dedi. Bu emri üzerine Tenuhi isminde bir adamı imparatorun yanına götürdüler.

Tenuhi derki: “Herakliyus bana bir yazı verdi ve dedi ki: “Yazımı o zata götür. Sakın, onun söylediklerinden hiç bir şeyi unutma. Benim için onun söyleyeceklerinden şu üç şeyi ezberinde tut:

1- Bak bakalım, bana yazmış olduğu yazı hakkında ba­na hiçbir şey söyleyecek mi

2- bak bakalım; yazımı okuduğu zaman (gece ve gündüz) sö­zünü anacak mı

3- Bak bakalım; kendisinin sırtında seni şüphelendirecek bir şey görebilecek misin

Yazı yanımda olduğu halde Tebük´e geldim. O sırada Resü-lüllah (sav) ashabının arasında, dizlerini dikip iki elini kavuş­turmuş olarak su başında oturuyordu. Onlara “sahibiniz, efen­diniz nerede ” diye sordum. îşte orada oturuyor, dediler yanına kadar varıp önüne oturdum. Yazıyı kendisine sundum, alıp ya­nına koydu, bana: “Sen kimlerdensin ” diye sordu. Ben: “Te-nuhlardan bir kimseyim” dedim.

Sen, islamiyete, hanif olan islamiyete, baban ibrahimin di­nine girsen olmaz mı diye sordu. Ben a\e: “Ben bir kavmin ya­nından gelen elçisiyim ve o kavmin dinindeyim onların yanma dönünceye kadar da onu değiştirtmem ve ondan dönemem” de­dim. Güldü.

“Sen her istediğini hidayete erdiremezsin fakat Allah´tır ki kimi dilerse ona hidayet verir. Ve o hidayete erecekleri daha iyi

bİUrn (Kasas; 56)

Bu mealdeki ayeti Kerimeyi okudu. Sonra şöyle dedi: “Ey Tenuhi kardeş! Ben kisraya bir yazı yazmıştım. O yazıyı yırttı. Vallahi kendisinin saltanatı da Öyle parçalanacaktır! Senin hü­kümdarına da bir sahife yazmıştım O onu tuttu ve yırtıp atma­dı. Kendisi yaşadığı müddetçe Bizans halkı onun yüzünden sı­kıntı çekmeyecekler, hayır görmekte devam edeceklerdir!”

Kendi kendime (İşte hükümdarımın bana tavsiye ettiği üç şeyden biri!) dedim. Hemen ok çantamdan bir ok olarak kılıcı­mın kınına bunu yazdım. Resulullah bundan sonra Herakliyu-sun yazısını solunda oturan bir adam verdi. “Yazılarınızı size okuyacak adamınız kimdir ” diye sordum. Muaviyedir, dediler. Muaviye yazıyı okumaya başladı. Muaviye, Herakliyusun mek­tubunun şu bölümüne gelmişti: “Beni, genişliği yerlerle gök ka­dar olan ve müttakiler için hazırlanmış olan cenete davet edi­yorsun! O halde cehennem nerededir ” Muaviye mektubun bu bölümündeki soruyu okuyunca Resulullah (sav) efendimiz. “Sübhanellah! Gündüz gelince gece nerededir ” buyurdu. Ben yine çantamdan ok çıkararak kılıcımın kınına bunu da yazdım. Getirmiş olduğum mektubun okunması tamamlanınca Resulul-lah: “Senin bir hakkın vardır. Sen bir elçisin. Eğer yanımızda bağışlanacak bir şey olsaydı onu sana bağışlardık. Ne var ki biz sefer halindeyiz” dedi. Orada toplanmış bulunan cemaat ara­sından birisi şöyle dedi: “Ben ona bağışım vereyim”. Böyle de­dikten sonra yükünü açtı. Altlı üstlü sarı bir elbise getirip yanı­ma koydu. “Bu bağışın sahibi kimdir ” diye sordum. Osman´dır dediler. Resulüllah (sav) efendimiz: “Bu elçiyi hanginiz misafir edip ağırlayacak ” diye sordu, ensar gençlerinden biri “Ben…” diyerek ayağa kalktı. Ben de ayağa kalktım. Kendisiyle birlikte oturduğum meclisten çıkıp gittiğim sırada, Resulüllah (sav) efendimiz bana,: “Ey Tenuh´lu kardeş gel” diyerek seslendi. He­men geri döndüm, önünde oturduğum yere kadar gelip ayakta durdum. Belinin kuşağını çözüp sırtını açtı. “îşte, emrolundu-ğun şey orada, iyice bak!” dedi. halbuki ben onu unutmuştum, çevrelenen halkın arka tarafına geçtim. Resulüllah (sav) abası­nı sırtından indirdi. Birde ne göreyim: iki omuzunun körek ke­mikleri arasında Kulak kıkırdağı yumuşaklığında büyükçe bir mühür !n

Peygamber Efendimizin Eyle Meliki ile Yaptığı Barış Akti

Tebük´e yapılan seferin çok yararlar sağladığını söylemiştik. Çünkü yabancılarla Müslümanlar arasında fikri ve siyasi bağ­lar kurulmuştu. Tebük´te peygamber efendimizle Herakliyus arasındaki yazışmaların sonucunu da anlatmıştı. Şimdi de meşhur bir rivayetten bahsedeceğiz. Şöyle ki: Eyle Hükümdarı Yuhanna bin Ru´be peygamber efendimize gelerek cizye vermiş ve barış anlaşması yapmıştı. Cerba ve Ezrah mıntıkasının in­sanları da gelerek peygamber efendimize cizye vermişlerdi. Peygamber efendimiz de onlarla barış içinde bulunduğuna ve onlara eman verdiğine dair bir yazı yazmıştı. îbn ishak´m an­lattığına göre, bu yazı hala onların yanındadır.

Peygamber efendimizin Yuhanna bin Rü´be´ye yazdığı Mek­tubun metni şudur:

“Bismillahirrahmanir rahim. Bu, Allah ve Allah Resulü Mu-hammed tarafından Yuhanna´bin Rübe ile Eyle halkından de­nizdeki gemilerde bulunanları ve karad yürüyen dolaşanları için eman yazısıdır. Gerek bunlar ve gerek Şam, Yemen ve de­niz sahili halkından Eylemlilerle birlikle bulunanlar, Allahın himayesindedirler ve Muhammed peygamberin himayesinde-dirler. Onlardan bir kötülük işleyeni, yanındaki malı koruya-mıyacak; Onun malı da, insanlara helal olacaktır. Gerek su al­mak isteyenin, gerek denizde ve karada istediği yola gitmek is­teyenin engellenmesi helal olmayacaktır.”

Görülüyor ki, Eyle hükümdarına verilen bu ahidname özel olmayıp umumidir. Çünkü sadece Eylelileri kapsamamakta, aksine Şam´h, Yemenli kimselerle denizlerde dolaşan insanları da kapsamına almaktadır. Şu halde yukarıda belirtilen zümre­lerin beraberliği Hıristiyanlıkta idi. Yani anılan grupların hep­si hıristiyan idiler. Cenup´teki Yemenliler ve Eyle´liler hüküm ve siyaset bakımından bir beraberlik içinde değillerdi. Ancak din bakımından beraberlik içindeydiler. Şu halde Peygamber efendimizin zimmet akdi, o bölgedeki bütün Hıristiyanları kap­sıyordu. Tabiiki koymuş olduğu şartlara riayet ettikleri takdir­de himaye göreceklerdi. Her ne kadar Peygamber efendimizle barış anlaşması yapan şahıs Eyle hükümdarı idiysede O anlaş­manın şartlarına riayet eden kimseler de zimmet akdinin kap­samına gireceklerdi. Peygamber efendimizin yazdığı bu eman-name ile Hıristiyan araplarm çoğu, heyetler halinde Peygam­ber efendimize gelerek teslimiyetlerini arz ettiler. Mezkur emannamenin bir benzerini de Cehm bin Salt ile Şurahkil bin Hasene´ye de yazdı ya da yukardaki anlaşmada geçen haklar bu iki şahsa da tanındı. Yine bu emannamenin bir benzerini Cerba ve Ezrah halkına yazdı. Emannamenin metni şöyle idi:

“Bismillahirrahmanir rahim. Bu, Resülüllah Muham-med´den Cerba ve Eznah halkına yazılmış bir mektubtur ki, Onlar Allah´ın emanı ve Muhammed (sav)´ın emanı ile emniyet­tedirler. Yalnız her Recep ayında 100 dinar altın ve 200 okka gümüş vereceklerdir. îyilik ve müslümanlara ihsan ile onların korunacağını tekeffül ederim. Kendilerine sığınan müslüman-lar da himaye görürler.”

Böylece Peygamber efendimiz Müslümanlarla, Hıristiyanlar arasında özel akidler yapıyor, Müslümanların islam davetçileri olarak çevre ülkelere gitmelerine yol açıyordu. Şüphesiz ki bu da islam davetinin ileriye gitmesini sağlayan büyük sonuçlar­dan biriydi. Peygamber (sav) efendimiz savaşçı olarak değil, ak­sine bir hidayet rehberi, müjdeci ve uyarıcı, aynı zamanda izni ile Allah´a davet edici, aydınlatıcı bir güneş olarak gelmişti. Peygamber (sav) efendimiz çevredeki belde ve kabilelerle akid-ler yapmakla yetinmemiş idi. Tebük´te iken oraya yakın olan şimaldeki kabilelere de seriyyeler göndermiş, onlarla barış an­laşması yapmıştı.

Halid Bin Velid´in Devmetül Cendel´e Gönderilişi

Halid bin Velid başında komutan olduğu seriyyesiyle bir­likte kinanelilerden Ukaydir bin Abdülmelik´e gönderildi. Ukaydir Devmetül Cendel´in emiri idi, Hıristiyandı. Halid bin Velid´in seriyyesinde 420 süvari vardı. Beyhaki´nin anlattığına göre bu Seriyye muhacirlerden teşkil edilmişti. Başlarında Ebu Bekir es Sıddik vardı. Halid ise arabilerin başındaydı. Pey­gamber (sav) efendimiz seriyyeyi yola koyarken Halid´e: “Sen ukaydiri yaban sığırı avlarken göreceksin” demişti. Bu da Ukaydirin, ciddi işlerle uğraşmayan bir emir olduğunu göster­mekteydi.

Halid bin Velid yola çıktı. Ukaydir´in kalesine yaklaştı. Onu gözle görebilecek kadar yakın oldu. Mehtaplı bir geceydi. Ukay­dir kalenin üstünde karısıyla birlikte yatağa uzanmıştı. O sıra­da bir yaban sığırı gelerek boynuzuyla kalenin kapısını tırma­layarak aşındırmaya başladı. Karısı; “Sen hiç bunun gibisini gördün mü ” diye sorunca, Ukaydir; şöyle cevap verdi: “Hayır vallahi hiç böylesini görmedim.” Karısı: “Şu kapıyı tırmalayıp oynatan da kim oluyor ” diye sorunca, Ukaydir: “Hiç kimse…” diye cevap verdi ve kalkıp atına binerek kaleden aşağıya indi. Denildiğine göre yaban sığırı, Ukaydir´i kaleden aşağıya indir­mek için kale kapısına toslamış ve kapıyı zorlayarak hareket ettirmişti. Ukaydir´le birlikte hane halkından bir kaç kişi de kaleden aşağıya inmişlerdi. Aralarında kardeşi Hassan da var­dı. Çıktıktan sonra Resülüllahın süvarileri Ukaydir yakaladı­lar, kardeşi Ha´ssan´ı da -mücahidlere karşı direndiğinden do­layı- öldürdüler.

Ukaydir refah içinde yaşayan bir kimseydi. Üzerinde altın sırmalarla işlenmiş ipekten bir cübbe vardı. Halid bin Velid cübbeyi üzerinden çıkarıp Resülüllaha gönderdi. Sahabiler cüb-beyi görüncü hayretle seyretmeye, elleriyle dokunmaya başla­mışlardı. Peygamber efendimiz, bu cübbeye aldanmamalarını, bunun insanı azdıran dünya nimetlerinden biri olduğunu söyle­miş ve sahabilerini ahiret nimetlerini elde etmeye davet ederek şöyle buyurmuştu: “Siz bu cübbeye hayran mı oldunuz Canım kudret elinde olan Allah´a yemin olsun ki Sad bin Muaz´ın cen­netteki mendilleri bundan daha güzeldir!”

Peygamber efendimiz kendisine cizye vermesi şartıyla Ukaydir´le anlaşma yaptı. Vakidi´nin rivayetine göre Ukaydir´le birlikte 1000 deve, 400 zırh, 400 mızrak bulunuyormuş. Bu ri­vayetin sıhhat derecesi ne olursa olsun, neticede Peygamber efendimiz Ukaydir´i serbest bırakmış o da kendi köyüne dön­müştü. Öyle anlaşılıyor ki, zımmilik anlaşması yaparak onu sa­lıvermişti. Bu anlaşma gereğince Ukaydir ve beraberindeki kimseler Vakidi´nin de anlattığı gibi zımmi olmuşlardı.

Müslümanların Tebük´ten Dönüşleri

Tebük gazvesi mübarek bir gazve olmuştu. Bu gazvenin özü, gayesi ve neticesi islam daveti idi. Bu gazve sayesinde arap bel­delerinin kuzeyinde islam daveti yayılmıştı. Bu iklimlerdeki araplar islamiyetle tanışmışlardı. Bundan böyle tslamiyetin nuru Şam´da yayılacaktı. Böylelikle İslam ordusunun fütuhatı­na zemin hazırlanmıştı. Böylece îslam ordusuyla Romalılar ve araplar arasında muharebeler olacaktı. Bu arapların bir kısmı da Şam araplarıydıki bunlar İslam adına gaza etmişlerdi.

Nihayet Peygamber efendimiz Medine´i Münevvereye dön­dü. Tebük´te 20 gece ikamet etmiş, sonra da dönüş için yola çık­mıştı, îbn İshak´ın sözlerinden anlaşıldığına göre Tebük´teki ikameti 20 geceyi aşmamıştı. Ancak Medine´den geliş ve Medi­ne´ye dönüş süresi buna dahil değildi. Bu süre zarfında çeşitli kabilelerle zimmilik akdi yapmış, Romalıların hegemonyasını yıkmış, insanlara lüks ve refah içinde eğlenerek, avlanarak hükmeden kimselerin tahakkümüne nihayet vermişti. îslam daveti Bizans´a mücavir arazilere ulaşmıştı. Artık Bizanslıların hakimiyeti silinip yok olma aşamasına gelmişti. Arabistan´da müslümanlar fitneye düşürülemiyecek ve onlara eziyet edilemiyecekti.

Medineye dönüşü esnasında peygamber efendimizden hari­kulade durumlar zuhur etmişti. Gerçi bu harikulade haller onun hayatında çok görülmüştü. Bunlar da onun peygamberli­ğinin birer delili idiler. Her nereye giderse bu mucizeleri izhar ediyordu. Medine´ye dönüş yolunda Sahabiler şiddetli denecek kadar susamışlardı. Kum çölünde su çok nadir bulunuyordu. Yolda bir vadide su sızıntısına rastladılar. Su adeta damlıyarak akıyordu. Peygamber efendimiz, o suya yaklaştıklarında kendi­sinden Önce hiç kimsenin su başına gitmemesini emir buyurdu. Ama bazı münafıklar kendisinden önce suya vardılar. Oradan ancak bir ya da iki, ya da üç süvari istifade edebilir, sonra da su kururdu. Peygamber efendimiz su başına vardığında su bu­lamadı. Kendisinden önce su başına varıp suyu kurutanlara beddua etti. Sonra elini, suyun sızmakta olduğu yüksekçe yerin altına koydu.Dilediği şekilde Rabbine tazarru ve niyazda bulu­narak dua etti. Su sızıntısının görüldüğü yerden adeta yıldırımı andıran bir ses duyuldu. Ve sular gürül gürül akmaya başladı. Hem peygamber efendimiz hem de beraberindeki insanlar ka-nmcaya kadar içtiler ve suya olan ihtiyaçlarını karşıladılar. Peygamber efendimiz yanında olanlara şöyle dedi: “Eğer siz ve­ya sizden biriniz sağ kalacak olursa, vadinin Önünden, sonun­dan, sulu, bol otlu ve bol nimetli olduğunu muhakkak işitecek-sinizdir.”

Bu durum tıpkı kavmi kendisinden su istediklerinde taşa vurarak, taştan on iki gözelik su fışkırtan Musa Peygamberin izhar ettiği durum gibidir. Bu hususta Cenab-ı Allah şöyle bu­yurmuştur:

“Bir zamanda Musa kavmi için su istemişti; “Asanla taşa vür” demiştik. Bunun üzerine taştan on iki göze fışkırmıştı. Her bölük, kendi içecekleri pınarı bilmişti. “Allah´ın rızkından ye-yin, için ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak (şuna buna) sal­dırmayın” (demiştik)” (Bakara; 60)

Musa´nın kendi asası ile bulup çıkardığı pınar peygamberlik pınarıydı. Muhammed (sav)´in kendi eliyle sıvazlayıp bulduğu pınar, peygamberlik pınarıydı. Kaynak isyan etmiş, azıcık su damlatmaya başlamıştı. Muhammed (sav) dua etmiş, kaynak yarılmış ve yıldırım sesini andıran ses vererek gürül gürül su akıtmıştı.

Komutan Askerini Gözetir

Annenin yavrusuna şefkatli oluşu gibi komutan da askerine şefkatli olmak mecburiyetindedir. Çünkü askerleri Allah yolun­da canlarını feda etmek için evlerinden ve yurtlarından çıkıp sefere gelmişlerdir. Maksatları mal biriktirmek değildir. Aile efradını, çoluk çocuklarını ve istirahatlarını bırakıp gelmişler­dir. Bunlara ahirette mükafat olarak ancak cennet vardır. Dün­yada da ikram göreceklerdir.

Gazilerden biri yolda vefat etmişti. îmanlı ve gönülden ina­nan bir kimseydi. İslamiyeti yaymak uğruna kavmine karşı di­renmiş ve nihayet onlar da elbisesinden tutup kendisini çekiş-tirmişlerdi. Bu mü´min Abdullah Zülbicadeyndi. Vefat etmişti. Peygamber efendimiz ve iki yardımcısı Ebu Bekir ile Ömer onu defnetmişlerdi. Bu konuda İbn İshak´m söylediklerine kulak verelim, Abdullah bin Mes´ud şöyle anlatır: “Tebük gazvesinde Resülüllah (sav)´ın yanında bulunuyordum. Gece yarısı kalk­tım, garnizonun her kenarında ateş parıltısı gördüm; gidip ate­şe bakayım dedim. Bir de ne göreyim: Resülüllah (sav) ile Ebu Bekir ve Ömer orada bulunuyorlar. Abdullah Zülbicadeyn el-müzeni vefat etmiş, onun için bir mezar kazmışlardı. Mezar olarak kazdıkları çukurun içine Resülüllah (sav) inmiş, Ebu Bekir ve Ömer de mütevaffa Abdullah´ı mezara sarkıtıyorlardı. Resülüllah (sav) efendimiz onlara: “Kardeşinizi bana yaklaştı­rın” dedi. Onlar da Abdullah´ı mezara yavaşça sarkıttılar. Re­sülüllah onu yanı üzerine yatırırken şöyle dedi. “Allahım ben Abdullah´tan razıyım sen de ondan razı ol.”

Abdullah bin Mesud der ki: “Keşke bu mezara sarkıtılan ki­şi ben olsaydım.”

Abdullah´a “Zülbicadeyn” denmesinin sebebini izah eden îbn Hişam şöyle der: “Abdullah İslama meyletmiş, kavmi, onu İsla­ma girmekten men etmiş ve ona çeşitli baskılar yapmışlardı. Nihayet müslüman olmuş. Bu sebeple de kavmi onu elbisesiz bir şekilde terk etmişlerdi. Üzerinde bicattan başka bir giysi yoktu. Bicad, kaba kumaştan dokunmuş bir giysidir. Müslü­man olunca kavminin elinden kaçıp Peygamber efendimizin ya­kınına gelmişti. Ama kavmi onu kovalamış ve üzerindeki giysi­sini çekiştirip parçalamış ve ikiye ayırmışlardı. O da bu giysi­nin bir kısmınıozun atmış bir kısmını da peştemal olarak sar­mıştı, işte bu sebepten ona iki bicat sahibi anlamına gelen Zül-bicadeyn lakabı verilmişti.”

Görünüz işte peygamber ve güvenilir bir mücahit olan efen­dimiz, mücahitlere nasıl ikramda bulunmuştu. Vefat eden mü­cahitleri kurtlara yem olarak çölde ve açıkta bırakmamış, aksi­ne Ölümleri halinde de onlara tıpkı hayattaki gibi ikramda bu­lunmuştu ki, mü´minler kendilerini îslam daveti uğruna feda etmekten kaçınmasınlar.

Cenab-ı Allah´ın Peygamberlerini Koruması

Yüce Alalı buyurdu ki:

“Ey Resul! Rabbinden sana indirileni duyur; eğer bunu yap­mazsan, onun elçiliğini yapmamış olursun Allah seni insanlar­dan korur.n (Maide;67)

Peygamber efendimiz hiç ara vermeksizin îslam davetini sürdürüyor, Mekke-i mükerremeden Medine´yi münevvereye kadar mesafeyi çölün zahmetlerine göğüs gererek kat ediyordu. Sonra ilahi risaletin Bizanslılara üstün gelmesi için sahraları ve vadileri aşarak Şam mıntıkasına gidiyordu. Gayesi, Bizans­lıları, onlara tabi olan kimseleri, îslamın izzeti önünde boyun eğdirmekti. Güçlü ve muktedir olan Cenab-ı Allah, onu suikast-çilere karşı o uçsuz bucaksız çöllerde korumasaydı, onu kim ko­ruyabilirdi

îslam ordusunun arasına bazı münafıklar sızmışlardı. An­cak bunlar mü´minleri seferden geri döndürmek için Medine´i münevvereye dönmüşlerdi. Bir kısımları da îslam ordusunun arasında kalmışlardı. Maksatları fırsatım buldukları takdirde yolculukta veya savaş esnasında mü´minleri bozguna uğrat­maktı, fakat sürekli gözledikleri fırsatı Cenab-ı Allah kendileri­ne vermemişti.

Tebük seferi nihayete erip de Peygamber efendimiz Medi­ne´ye dönerek îslami davete başlayınca münafıklar ve kafirler müslümanları hezimete uğratmak maksadıyla tereddüt zeh­rini, gevşeklik mikrobunu saçacakları bir ortam bulamamışlar­dı. Çünkü savaş ve çarpışma vuku bulmamıştı. Peygamber efendimizin güçlük ordusuyla Medine´i Münevvereye güven ve selamet içinde döndüğünü görünce ona karşı bir suikast planla­dılar. Yolda yüksek bir dar boğazdan kendisini uçuruma yuvar­lamayı tasarladılar. Daha önceleri de Medine-i münevverede Yahudi mahallesinde bir evin duvarı dibinde otururken Yahu-, diler damın üzerinden Ona tas atarak suikast teşebbüsünde bulunmuşlardı. Bu defasında da hain münafıklar onu dar bir boğazda uçuruma yuvarlamak istemişlerdi. Ama birinci sui-kastte Cenab-ı Allah peygamberini haberdar kıldığı gibi bu ikincisinde de haberdar kılmıştı.

Peygamber efendimiz dar boğaza yaklaştığı zaman orduya: “Siz vadi içine gidiniz; orası sizin için hem daha kolay hem da­ha geniştir.” buyurdu. Kendisi de dar boğaza doğru tırmanma­ya başladı. Müslümanlar ve bütün ordu vadinin içine doğru yol almaya başladılar. Ancak kötü niyetli suikastçiler de peygam­ber efendimizin ardı sıra darboğaza doğru çıkmaya başladılar ki, amaçlarını gerçekleştirebilsinler. Onlar tuzak kurmuşlardı, ama Cenab-ı Allah tuzaklarını başlarına geçirdi. O tuzak ku­ranların tuzaklarını boşa çıkaranların en hayırhsıdır. peygam­ber efendimiz de onların murdarca tuzak kurduklarını anla­mıştı. Bunun için hazırlandılar ve maskelendiler, tanınmamak için yüzlerine peçe çektiler ama bilahare müslümanlar onları ortaya çıkarmıştı. Onlar büyük bir suça teşebbüs etmişlerdi. Peygamber efendimizi uçurumun aşağısına yuvarlamak iste­mişlerdi. Peygamber efendimiz devesinin yularını çekmesini Ammar bin Yasir´e, arkadan sürmesinide Huzeyfe bin Yaman´a emretti. Peygamber efendimiz iki arkadaşıyla birlikte bu min­val üzere seyrine devam etmekteyken, hayvanları üzerinde, yüzleri örtülü bir grup gelip çevrelerini sardılar. Ammar dönüp onların hayvanlarının yüzlerine deynekle vurdu. Huzeyfe ile Ammar, Peygamber efendimizin bineğinin yularını nöbetleşe çekiyorlardı. Huzeyfe bin Yeman, peygamber efendimizin deve­sinin üzerinde giderken uyuklamaya başladığı sırada arkalarmdan gelen bazı kimselerin: “Onu, hayvanından bir düşüre-bilsek, boynu kırılır. Biz de kendisinden kurtulup rahata ere­riz” dediklerini işitti. Peygamber efendimiz canına kasdetmek istediklerini anlayınca o münafıklara kızdı. Kendilerini yüzgeri etmesi için Huzeyfe´ye emir verdi. Huzeyfe hemen dönüp onları hayvnalarınm yüzlerine elindeki deynekle çarpıverdi. “Ey Al­lah´ın düşmanlarır diyerek bağırdı. O sırada Peygamber efen­dimiz de bağırınca bu münafık grup hemen geri döndüler. Al­lah onların kalplerine korku düşürdü. Kurdukları tuzağın Pey­gamberimize açıklandığını sandılar. Boğazdan acelece aşağıya inip halkın arasına karıştılar. Peygamber efendimiz, Huzey­fe´ye´ “Bu süvarilerden herhangi birini tanıyabildin mi ” diye sordu. Huzeyfe şöyle cevap verdi: “Ya Resülüllah! Hayvanların falan ve falan şahsa ait olduğunu anladımsa da adamlar, yüz­lerini örttükleri ve gece de karanlık olduğu için kendilerini iyice görmedim. Teşhis edemedim!”

Bu defa peygamber efendimiz Ammar bin Yasir´e sordu: “Sen o cemaati tanıyabildin mi ” Ammar şöyle cevap verdi: “Hayvanların hepsini tanıdım, fakat üzerindekiler maskelen­miş idiler” Peygamber efendimiz bu defa Ammar ile Huzeyfe-ye birlikte sordu:”O grubun bana ne yapmak istediklerini anla­dınız mı ” Onlar da hayır ya Resülüllah deyince Resülüllah şöyle buyurdu: “Onlar arkamdan gelerek beni uçurumdan aşa­ğı yuvarlamak istediler.” Sahabiler: “İzin verde boyunlarını vuralım ´ dedilersede bunu uygun görmeyip şöyle cevap verdi: “Muhammed´in kendi arkadaşlarını öldürdüğünü söyleyerek insanların dedikodu yapmalarını istemiyorum ´

Bu kıssadan bahseden Ibn İshak, peygamber efendimizin şöyle buyurduğunu nakleder:”

“Allah onların (suikastçilerin) adlarını ve babalarının adla­rını bana bildirdi. Sabah olunca inşaallah onların adlarını si­ze bildireceğim şimdi gidin (rahatınıza bakın ey Huzeyfe).” Sa­bah, olunca Sahabiler toplandılar ve rivayete göre peygamber efendimiz o suikastçi münafıkların adlarını sahabilere birer bi­rer bildirdi.

Ancak bu hususta rivayetçiler çeşitli görüşler ileri sürmüş­lerdir. Her ne ise.. Peygamber efendimiz Huzeyfe´ye bu müna­fıkların adlarını kimselere anlatmamasını tavsiye etmiştir. An­latıldığına göre Huzeyfe, o münafıkların adlarını biliyordu. Ancak Peygamber efendimiz bunu ona bir sır olarak emanet et­mişti. Hatta denilir ki Peygamber efendimizden sonra herhangi bir kimse öldüğü zaman onun durumunu Huzeyfe´nin davranış­larından anlarlarmış. Huzeyfe onun üzerine cenaze namazı kı­larsa mümin olduğu; eğer kılmazsa münafık olduğunu, en azın­dan durumunun şüpheli olduğunu anlarlarmış.

 

Share.

About Author

Leave A Reply