Umretül Kaza

0

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hudeybiye sulhunu akdeder­ken o sene Mekke-i Mükerreme´den uzaklaşmayı ve insanların “Muhammed, Mekke halkının istememesine rağmen zorla Mek­ke´ye girdi” dememeleri için ertesi sene silahsız olarak Umre maksadıyla Mekke´ye gelmeyi kabul etti. Ancak ellerinde taşı­yabilecekleri silahlarıyla gelecek ve Mekke´de üç gün kalıp sa´y ve tavaflarını yaptıktan sonra ihramdan çıkacak ve geri döne­ceklerdi.

Ertesi sene zilkade ayı geldiğinde Peygamber efendimiz Um-retü´1-Kaza, ya da Umretü´l-Kısas denen Umre görevini eda et­mek üzere Mekke-i Mükerreme´ye yöneldi. Müşriklerin mü´minleri Umre´den bir yıl önce men etmelerinin misillemesi olduğu için bu Umre´ye kısas umresi denilmiştir. Derler ki bu umreyle ilgili olarak şu ayet-i kerime nazil olmuştur: “Hürmet­ler karşillklldir.” (Bakara 194)

Ayet-i kerimede geçen hürmetler kelimesinin, haram aylar­da savaşmak hakkında nazil olduğu görüşündeyiz. Yüce Allah buyurmuştur ki:

“Haram ayı, haram aya karşılıktır. Hürmetler karşılıklıdır.” (Bakara 194)

Müşrikler Kabe´nin hürmetini hiçe sayıp mü´minleri onu ta­vaf etmekten geri çevirdiklerine, haram ayların saygınlığını önemsemediklerine göre kendilerine de aynı şekilde davranıl-masını beklemeleri gerekirdi. Çünkü hürmetler karşılıklıdır.

Ertesi sene Peygamber (s.a.v.) efendimiz Umre´ye yöneldi. Hudeybiye´de barış akdi esnasında hazır bulunmuş olan mü´minleri de Umre´ye çağırdı. Diğer Umre yapmak isteyen kimselere de davette bulundu. Çünkü Hudeybiye´de hazır bu­lunmamış olan kimselerin Umre´ye gelmelerine şer´i herhangi bir engel yoktu. Ancak Hudeybiye´de bir sene önce hazır bulun­muş olup da umre yapamamış olan ve ihrama girmiş bulunan kimselerin Umre´ye gelmeleri vacibti. Nasıl ki bir oruca fiilen başlayan ve niyet ettikten sonra orucunu açan kimsenin o gün­kü orucu kaza etmesi gerekiyorsa Hudeybiye´de ihrama giripde umre görevini tamamlayamamış olan kimselerin de o umreleri­ni kaza edip tamamlamaları gerekiyordu. Kendi rızalarıyla ih­rama girip umreyi tamamlayamamış olan kimselerin ertesi se­ne umreyi kaza etmeleri vacib olmuştu.

Peygamber (s.a.v.) efendimiz sahabileriyle birlikte Umre ni­yetiyle Medine-i Münevvere´den çıkıp Mekke-i Mükerreme´ye yöneldi. Kurbanlarım da önlerine katmışlardı. Denildiğine göre bu kaza umresindeki kurbanların bir kısmı sığırdı. Bu hususta onlara, ruhsat verilmişti. Resulullah (s.a.v.) efendimiz mikatta ihrama niyet etmiş, beraberindeki m üs i umanlarla telciye getir­meye başlamıştı. Muhammed bin Mesleme at üzerinde silahım kuşanmış ve Merrüzzahran denen yere doğru süratle hareket etmişti. Kureyşten birkaç kişiyle karşılaşmış, ancak Kureyşli-ler onu görünce korkup paniğe kapılmışlardı. Muhammed bin Mesleme´ye neler olup bittiğini sorduklarında o kendilerine şöyle cevap vermişti: “İşte Resulullah (s.a.v.) efendimiz yarın sahabileriyle birlikte inşaallah buraya gelecektir!” Ayrıca Ku-reyşliler, Muhammed bin Mesleme ile Beşir bin Sad´m yanında birçok silahlar da görmüşlerdi. Bu manzarayı gördükten sonra Mekke-i Mükerreme´ye dönerek gördükleri silahları Kureyşli-ler´e haber verdiler. Onların bu haberi üzerine Kureyşliler de paniğe kapıldılar: “Biz herhangi bir kusur işlemedik, barış an­laşmasına riayet ettik. Peki daha ne diye müslümanlar bize karşı savaş açıyorlar !” dediler. Birkaç Kureyşli ile birlikte Mikrez bin Hafs´ı Peygamber efendimize gönderdiler. Bunlar, sahabileriyle gelmekte ve kurbanlıklarını önlerine katmış, silahlanm kuşanmış olan Peygamber efendimizle ve arkadaşları ile karşılaştılar. Dediler ki: “Ey Muhammed ne büyüğümüzden ne de küçüğümüzden herhangi bir hıyanet görmedin. Buna rağmen silah kuşanmış vaziyette Harem-i Şerife kavminin ya­nına giriyorsun. Halbuki sen ancak bir yolcuya lazım olabile­cek bir silahla buraya gelmeyi şart koşmuştun. Kinindeki kılı­cınla gelmeyi kabul etmiştin!”

Peygamber efendimiz onlara: “Ben silahlı olarak Harem´e girmeyeceğim” dedi. Bunun üzerine Kureyşliler´in kalbi yatıştı. Resulullah (s.a.v.) efendimiz kurbanlarını otlanmaları için etra­fa saldı. Bu arada önce de söylediğimiz gibi telbiye getiriyor, ar­dı sıra müslümanlar da telbiyesini tekrarlıyorlardı. Kurbanla­rım Zi-tuva denen yerde alıkoydu.

Öte yandan Kureyşliler de Mekke-i Mükerreme´yi boşalta­rak dağ başlarına çıktılar “Muhammed´e ve ashabına bakmak istemiyoruz. Onları görmeye tahammülümüz yok” dediler. Müslümanların bu mübarek ziyaretlerinden rahatsız olmuşlar­dı. Ayrıca Peygamber efendimiz ile ashabının, müşriklerin bir kısmının gönüllerini tevhide meylettirip hidayete tabi kılmaya vesile olacaklarından endişe ettikleri için Mekke´yi boşaltıp dağ başlarına kaçmışlardı. Çünkü bazı kimselerin, işlenen fiilleri seyretmeleri, duydukları sözlerden daha fazla etkilenmelerine vesile olur. Bazı faziletli kimseler de Peygamber efendimiz ile ashabının yaptıklarını temaşa etmek için yakınlarına kadar gelmişlerdi. Bir rivayete göre îbn Abbas hazretleri şöyle demiş­tir: “Muhammed (s.a.v.) ile ashabının neler yaptıklarını görmek için, Kureyşliler Darü´n-Nedve´ye gelip toplandılar. Resulullah (s.a.v.) efendimiz de Harem-i Şerife gelerek tavafa başladı. Ta­vafın ilk üç şavtında (turunda) Hervele yaptı. Safa ile Merve arasında Say yaptı. Kendisinin ve iman ehli mü´minlerin güçlü kuvvetli olduklarını göstermek için hareketli bir şekilde Safa Merve arasında Hervele yaptı. Çünkü Kureyşliler demişlerdi ki: “Muhammed ve arkadaşları Mekke´ye geliyorlar, ama Medine sıcağı onları bitkin düşürmüştür´.77 Peygamber efendimiz onla­rın bu düşüncelerinin asılsız olduğunu ispatlamak için tavaf ve Sa´y esnasında koşarak tavaf ve Say yapmalarını sahabilere tavsiye etmişti. Peygamber efendimiz Mescid-i Haram´a girin­ce, omuz ihramının bir ucunu sağ koltuğunun altından alıp sol omzunun üzerine attı. Sağ omuzunu açtı ve sonra da “Bugün kendisini şu müşriklere güçlü ve zinde gösterecek olan er kişi­leri Allah rahmetiyle bağışlayıp esirgesin. Sakın Kureyş cema­ati sizde bir gevşeklik ve eksiklik görmesinler. Müşriklerin, gü­cümüzü görmeleri için Beytullah´ı tavafın üç turunda hervele yapınız” buyurdu. Veda haccmda da Peygamber efendimiz ta­vafın üç turunda Hervele yapmış olduğundan dolayı bu, uyul­ması gereken meşru bir sünnet haline geldi.

Buhari ile Müslim´in Ibn Abbas´m hadisinden rivayet ettik­lerine göre Peygamber (s.a.v) efendimiz hicri 7. senenin zilkade ayının 4. gününde Mekke-i Mükerreme´ye geldi. Müşrikler: “Muhammed ve arkadaşları Mekke´ye geliyorlar ama Medine sıcağı onları bitkin düşürmüştür!” demişlerdi. Onların böyle de­melerinden Ötürü Peygamber efendimiz sahabilerine, tavafın ilk üç turunda Remel yapmalarını Hacer-ül Esved ile Rüknü Yemeni arasında normal yürüyüşle yürümelerini emretti.

Görüyoruz ki İslam´ın mü´minlere teklif ettiği görevlerin hepsi insanın gücü dahilinde olan görevlerdir. İnsanı zayıf ve bitkin düşürmek için konulan görevler değildirler. Önce de işa­ret ettiğimiz gibi bazı kimseler, müşrikler böyle söylediklerin­den ötürü Hervele´nin meşru kılındığını zannetmişlerdir. An­cak Veda haccmda da Peygamberimiz böyle yaptığından dolayı bu bir sünnet haline gelmiştir. Vakıdi´de şu ifadelere rastla­maktayız:

Resulullah (s.a.v) efendimiz diğer menasiki ifa ettikten son­ra Kabe´ye girdi. Bilal´ın Kabe damında öğle ezanını okumasına kadar içeride bekledi. Kabe damında ezan okunduğunu gören ve Darü´n-Nedve´de beklemekte olan bazı Kureyşli müşrikler rahatsız olmuşlardı. Bunlardan biri İkrime bin Ebi Cehil´di. Babası Ebu Cehil´i hatırlayarak şöyle dedi: “Bu kölenin (Bilal´in) söylediklerini duymamış olduğu için Ebu Cehil´e Allah büyük bir ikramda bulunmuştur.” Safvan bin Ümeyye de aynı mealde sözler sarfetmişti. Haîid bin Üseyd ise şöyle demişti: “Allah´a şükürler olsun ki babamı öldürdü de o, bu günleri, Bilal´in Kabe üzerinde dikilip anırdığı zamanı görmedi!”

Ezanı işiten diğer bazı Kureyşli erkekler de tahammülleri kalmadığından ötürü yüzlerini örtmüşlerdi.

Peygamber (s.a.v.) efendimiz ile müslümanlar zulme uğ­radıktan sonra işte böyle muzaffer olmuşlardı. Müşrikler iman karşısında Öfkeden kudurmuşlardı. Peygamber efendimiz Mek-ke-i Mükerreme´de üç gün ikamet edip Umre görevini ifa etti. Kendisi ve ashabı Beyt-i Muazzama´nm yanında ibadet etme sevabına nail oldular. Öte yandan Kureyşliler ise öfke ve üzün­tülerinden çılgına dönmüşlerdi. Zira tevhid davetiyle Allah´ı birleme şiarı onların gözleri önünde Mekke-i Mükerreme´ye gir­miş, bu davete karşı saldırıya geçememişlerdi.

Üçüncü günde iki arzu ve rağbet zuhur etti. Bunlardan biri sevgi, dostluk ve rahmet arzusu idi ki bunu Peygamber efendi­miz ile ashabı ortaya koydular. Bir düğün yemeği verdiler. Bu yemek, ileride de devam edecek olan barışın bir nevi öncülü idi. Diğer arzuya gelince bu, müslümanların arzularına zıt bir şey­di. Müşrikler müslümanlara karşı kin ve düşmanlıklarını izhar etmişlerdi. Yani Peygamber efendimizle ashabının Mekke´de ikamet ettikleri günlerin üçüncüsünde Huveytıp bin Abdil Uz-za birkaç Kureyşliyle birlikte gelerek Peygamber efendimizle arkadaşlarını Mekke´den çıkarmak istediler. Kureyşliler bu gö­revi ifa etmeleri için onlara vekalet vermişlerdi. Peygamber efendimize: “Süren doldu. Artık aramızdan çıkıp git!” demişler­di. Onlara cevaben Resulullah (s.a.v.) efendimiz şöyle dedi: “Si­ze ne oluyor ! Bıraksanız da düğünümü aranızda yapsam ve si­zi de davet edeceğim düğün yemeğine çağırsam ”

Müşrikler: “Senin yemeğine ihtiyacımız yok. Aramızdan çı­kıp git” dediler. Peygamber efendimiz muharip bir kimse değil, aksine insanları fırsat buldukça Allah´a davet eden bir kimsey­di. Dostluk göstererek, davette bulunarak, hidayete çağırarak insanlara doğru yolu göstermek vazifesiyle yükümlü olduğunun bilincindeydi. Onlar kendisinden her ne kadar nefret etseler de o en uzak olan kimseleri dahi kendisine yaklaştırma gayreti içindeydi. Kendisinden kaçanları dost edinmek istiyordu. Şart­lar ne olursa olsun o onlarla yakınlaşma fırsatlarını değerlendi­riyor ve bu fırsatları bulunca da onları hakka davet ediyordu. Mescid-i Haram dahilinde olmasa bile müşriklerin bir kısmıyla karşılaştığında onları hakka davet etmişti.

Peygamber (s.a.v) efendimiz amcası Abdülmuttalib oğlu Abbas´ın tavsiyesine uyarak amcasının baldızı Haris kızı Meymune ile evlendi. Gayesi, gönülleri kendisine ısındırıp yaklaş­tırmaktı. Bu sebeple amcası´Abbas bu evlenme işinde yeğenine yardımcı oldu. Meymune´yi istemeye onunla birlikte gitti. Ev­lenme akdini ona vekaleten bizzat kendisi yaptı. Çünkü Mey-mune de evlenme işini kızkardeşi Ümmü´l, fadle (yani Abbas´ın zevcesine) havale etmişti. Ümmü´l-fadl, bu vekaletini şerefli ko­cası Abbas´a devretmişti. Hz. Abbas bununla da yetinmedi, kar­deşi oğlunun yerine Meymune´nin mehrini kendi cebinden dört-yüz dirhem olarak ödedi. Allah Resulüne olan sevgisinin sevap ve mükafatım rabbi ona versin. Putperestlik devletini yıktıktan sonra yeğenine olan yardım ve tasarruflarından dolayı da Rab­bi onun şanını da yüceltip mükafatını artırsın.

Resulullah (s.a.v.) efendimiz ahde vefakarlığının bir gereği olarak Kureyşliler´in Mekke´yi terketme uyarılarına uyup Mek-ke-i Mükerreme´den çıktı. Ancak zevcesi ve mü´minlerin annesi Meymüne´nin yanında bulunması için, kölesi Ebu Rafi´yi Mek­ke´de bıraktı. Bilahare Ebu Rafi, Meymune´yi alarak Tenim ya­kınlarındaki Şeref mevkiine getirdi. Meymune´yi Peygamber efendimize teslim etti ve orada zifaf vuku buldu. Zifaftan sonra zilhicce ayında Peygamber efendimiz Medine-i Münevvere´ye döndü.

Her ne kadar müşrikler, kalpleri birbirinden nefret edip uzaklaştırmak ve asla yakınlaştırıp dost kılmamak için çaba sarfettilerse de bu umre vesilesiyle kalpler birbirine ısınıp yak­laştı. Hatta bu kalplerin bir kısmı İslamiyet´e yönelip yumuşa­dı, îmana girme yollarını araştırdılar. Peygamber efendimiz ta­rafından İslam´ın kılıcı olarak adlandırılan Halid bin Velid´in bu umreden sonra müslüman olduğunu bilmemiz, bu gerçeği is-batlamaya kafidir. Peygamber efendimizin zamanında, ondan sonra Ebu Bekir´in hilafeti döneminde ve Ömer´in hilafetinin ekseri zamanlarında vuku bulan savaşların hepsinde Halid, is­lam´ın meşhur bir kılıcı olmuştu.

Kur´an-ı Kerim´de Umrjetü´l Kaza

Resulullah (s.a.v.) efendimiz görmüş olduğu sadık bir rüya­da sahabileriyle birlikte, kimi başlarını tümden tıraş ederek, kimi de saçlarını kısaltarak Mescid-i Haram´a giriyorlardı. Bu rüyadan sonra Hudeybiye sulhu yapılmıştı. Peygamber efen­dimiz de ihramdan çıkmıştı. Hz. Ömer üzüntü ve öfkeyle: “Ya Resulullah Kabe´yi tavaf edeceğimizi bize vadetmemiş miydin ” diye sormuş, Peygamber efendimiz de: “îlla da bu sene Kabe´yi tavaf edeceğimizi size vadetmedim ki” diye cevap vermişti. Ce-nab-ı Allah´da bu rüyayı Hudeybiye´de değil, Umretül kazada gerçekleştiğini müslümanlara açıklamıştı. Her ne kadar Hu­deybiye, fethin başlangıcı olmuştuysa da bu rüya Hudeybiye´de değil Umretül Kazada gerçekleşmişti. Bu konuda Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“Andolsun, Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı. (Allah´ın elçisi rüyada ashabıyla birlikte Mekke´ye girdiklerini, bazıları­nın saçlarını tamamen tıraş ettiklerini, bazılarının da kısalttı­ğını görmüştü.) Allah dilerse güven içinde (kiminiz başlarınızı tıraş ederek ve kiminiz saçlarınızı) kısaltarak, korkmadan Mes-cid-i Haram´a gireceksiniz. Allah bizim bilmediğimizi bildi. Bundan önce size yakın bir fetih (Hayber fethini) verdi.

O Resulünü, hidayet ve hak dinle gönderdi ki O (hak di)ni, bütün dinlere üstün kılsın. Şahit olarak Allah yeter. Muham-med Allah´ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar, kafirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. Onların, rü­ku ve secde ederek Allah´ın lütuf ve rızasını aradıklarını görür­sün. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Onların Tevrat´taki vasıfları ve İncil´deki vasıfları da şudur: Bir ekin gibidirler ki, filizini çıkardı, onu güçlendirdi, ekincilerin hoşu­na gider, onlara karşı kafirleri de öfkelendirir (bir duruma gel­di). Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve bü­yük mükafat v adetmiş tir.” (Fetih: 27-29)

Umretül Kazada Konan Şer´i Hüküm

Şehitlerin efendisi Abdülmuttalib oğlu Hamza´nın kızı Am-mare Mekke-i Mükerreme´de annesi Selma binti Umeys ile be­raber ikamet ediyordu. Öte yandan bazı Kureyşliler Huveytib´ı Peygamber efendimize göndererek Mekke´den çıkmasını iste­mişlerdi. Huveytıb ve beraberindekiler Hz. Ali´nin yanına gele­rek: “Arkadaşlarına aramızdan çekip gitmesini söyle. Zira ka­rarlaştırılan vade sona ermiştir” dediler. Peygamber efendimiz ile Ali çıkıp giderlerken şehitlerin efendisi Hamza´nın kızı Ammare peşlerine düşerek Amca! Amca! diye seslendi, Ali de elinden tutarak onu Fatımatü´z-Zehra´ya teslim etti ve: “Am­can kızını alıp korumaya bak” dedi. Sonra Resululiah (s.a.v.)e de şöyle dedi: “Amcamız kızını müşrikler arasında ne diye ye­tim bırakalım” dedi. Peygamber efendimiz de Ammare´yi bera­berlerinde alıp götürmesine engel olmadı. Sonra Ammare üze­rinde üç kişi çekişmeye başladılar. Bunlar Ammare ile özel ilgi­leri olan ve onu himaye etme hakkına sahip olduklarını iddia eden kimselerdi. Zeyd bin Harise, Ali bin Ebi Talib ve Cafer bin Ebi Talib, Ammare´yi yanına alıp koruma hususunda daha faz­la hak sahibi olduklarını iddia ederek birbirleriyle tartıştılar. Zeyd, Hamza ile kardeş kılınmış olduklarını iddia ediyordu. Gerçekten de peygamber efendimiz Zeyd ile Hamza´yı birbirle­rine kardeş kılmıştı. Ali de Hamza´yı din kardeşi bilerek Am-mare´nin, kendisinin kardeşi kızı olduğunu ve kendisinin de Ammare üzerinde vesayet hakkına sahip olduğunu iddia etmiş­ti. Onu müşrikler arasından çıkarıp getirdiğinden dolayı velisi­nin kendisi olması gerektiğini savunmuştu. Cafer´e gelince o da Ammare´nin amcası kızı olduğunu, ayrıca Ammare´nin teyze-siyle yâni Esma binti Umeys ile evli olduğunu söyleyerek Am­mare´yi yanma almak istemişti. Bu üç kişi peygamber efendi­mizin hakemliğine baş vurdular. Peygamber efendimiz Amma­re´yi Cafer´in yanına almasına hükmetti ve şöyle dedi: “Ey Zeyd sana gelince sen Allah ve Resulünün azatlısısın. Ey Ali sana gelince sen hem yaratılışıma, hem de huyuma benzer bir yaratılış ve huya sahipsin. Ey Cafer sana gelince, Ammare´yi senin yanına alman daha doğru olur. Çünkü sen onun teyzesiy-le evlisin. Kadın teyzesiyle birlikte aynı kocanın nikahı altında bulunamaz. Nitekim halasıyla birlikte de aynı kocanın nikahı altında bulunamaz. Öyle ise Ammare´yi senin yanına alman daha uygun olur.” Böyle dedikten sonra Ammare´yi Cafer´in yanına bırakmaya hükmetti. Bu hükmünü verdikten sonra Ca­fer sevincinden olmalı, Peygamber efendimizin etrafında tek ayak üstünde sıçrayarak dolanmaya başladı. Peygamber efen­dimiz: uNe yapıyorsun ey Cafer ” diye sorunca Cafer şu cevabı verdi: uYa Resulullah! Necaşi, bir kimseyi memnun ettiği za­man o kimse sevincinden kalkıp tek ayak üstünde Necaşi´nin etrafında dolanırdı. Ammarede benim süt kardeşimin kızıdır.”

Resulullah (s.a.v.) efendimiz, Ammare´yi Saleme bin Ebu Se­leme ile evlendirdi. Evlendirinceye kadar onu gözetti.

Bu hikaye, kimsesiz kadın ve çocukları himaye edip besleme konusunda bazı hükümler ifade etmektedir. Şahıslar üzerinde­ki velayet konusunu açıklamaktadır. Besleme kadınları evlen­dirme hususunda kimin yetkili olduğunu açıklamaktadır. Yine bu hadise, beslemelerin akrabalarının yanında tutulması ge­rektiğini ispatlamaktadır. Cafer, Ammare´nin akrabası idi. Ay­nı zamanda onun mahremi idi. Çünkü o, süt kardeşinin kızıydı. Zevcesi de Ammare´nin teyzesi idi. Bir kadın teyzesi ile birlikte aynı kocanın nikahı altında tutulamaz. Yine bu hadiseden an­laşıldığına göre evlendirme konusunda veli olan kimsenin, ve­layeti altında bulunan şahsı evlendirebilmesi için onun akraba­sı olması şart değildir. Peygamber efendimiz zü rahmi ve akra­bası olmadığı halde Ammare´yi evlendirmişti. Yine bu hadise­den anlaşıldığına göre veliler aynı sırada ve mertebede bulun­dukları takdirde bunlar arasında en faziletli olan veli, velayeti altında bulunan kimseyi evlendirme yetkisine sahip olur. Ca­fer, Ali ve Peygamber efendimiz amca çocuklarıydılar ama bun­lar arasında en faziletli olan Peygamber efendimiz olduğuna göre Ammare´yi evlendiren de o olmuştu. Yine bu haberden an­laşıldığına göre asebe olan en yakın veli bulunmadığı takdirde ondan bir sonraki mertebede bulunan veli evlendirme işini üst­lenir. En yakın asebe olan veli Abbas idi. Çünkü o hem müslü-man, hem de Ammare´nin amcası idi. Diğer veliler Ammare´nin amcası çocuklarıydılar. Şu halde bunlar arasında Ammare´ye en yakın olan veli Abbas´tı. Ancak o ortada mevcut bulunmadı­ğından dolayı ondan sonraki veli Ammare´yi evlendirmişti. O veli de Peygamber efendimizdi.

İbn Ebi Avca Essülemi´nin Seriyyesi

Peygamber (s.a.v.) efendimiz risaleti olan islam davetine as­la ara vermiyordu. O her zaman Cenab-î Allah´ın: “Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et” buyruğuna kulak veriyor­du. Bu sebeple Mekke-i Mükerreme´de iken insanları îslam´a davet ediyor ve gönülleri kendine yaklaştırıyordu. Onun bu daveti Mekke-i Mükerreme halkı üzerinde sonuç vermeye baş­lamıştı. Artık bu yolla yüceliğe talip olarak islam´a girmeye başlamışlardı. Umretül Kaza sona erdikten sonra hicretin 7. se­nesinin zilhicce ayında Peygamber efendimiz davetini Arap ya­rımadasının her tarafına yaymaya başladı. Ebu Avca´yı elliye yakın süvariyi yanma katarak İslam´a davet etmek üzere çevre kabilelere gönderdi. Ebu Avca insanları İslam´a davet edecekti. Şayet kabul etmezlerse muahede yapacak, cizye alacaktı. Bunu da kabul etmezlerse müşriklerle savaşacaktı. Müşriklerin Me-dine-i Münevvere´de casusları vardı. Bu casus, müşriklere gide­rek Peygamber efendimizin onlara karşı bir seriyye teşkil edip yola çıkardığını haber verdi. Onlar da tedbir alıp büyük bir ka­labalık topladılar. îbn Ebi Avca seriyyesi geldiğinde onlar sava­şa hazırlanmışlardı. Resulullah´m sahabileri müşrikleri toplu hâlde görünce onları İslam´a davet ettiler. Fakat onlar sözle de­ğil, direnişle cevap verdiler. Sahabilerin üzerine ok yağdırmaya başladılar: “Bizi davet ettiğiniz şeye ihtiyacımız yoktur!” dedi­ler. Bu müşriklere her taraftan imdat kuvvetleri gelip yardım ettiler. Elli müslüman süvariyi her taraftan kuşattılar ve on­larla şiddetli bir savaş vererek mü´minlerin çoğunu öldürdüler. Îbn ebi Avca da bir çok yaralar aldı. Beraberinde sağ kalan ar­kadaşlarıyla zorlukla geri döndü. Bu kurbanlar, hıyanet ve ni­fak ehlini İslam´a davet etme yolunda verilmişti.

Halid Bin Velid´in Müslüman Oluşu

Umretül kazanın, uzak duran kalpleri İslam´a yaklaştır­mak, yabancıları İslam´ın prensipleriyle tanıştırmak, onları dostane bağlarla mü´minlere bağlamak için bir fırsat olduğunu söylemiştik. Dostluk ve merhamet davetçisinin çağrısına her ne kadar katı kalpli kimseler uymamışlarsa da hakka yapılan da­vet akıllı kimselerin gönüllerim etkilemişti. Bunlar İslam´ın yücelmekte olduğunu görmeye başlamışlardı. Bunu da kuvvet mantığıyla, hidayet mantığıyla, akıl mantığıyla anlamışlardı. Bulutlar dağılmış, hakikatler açık bir biçimde ortaya çıkmıştı. Bu gerçekleri anlayanlardan biri, hatta en başta geleni Halid bin Velid idi. İslam´a girdikten sonra gerçekten de İslam´ın kılı­cı olarak adlandırılmıştı. Her ne kadar bela ve musibetler hususunda ilk mücahidlerin mertebesine ulaşamamışdıysa da İs­lam´ın kılıcı unvanım almıştı. Gerçekten de islam´ın ilk döne­minde mücahidler büyük baskılarla karşılaşmışlardı. O sıralar­da bütün kuvvetler müslümanlann üzerine saldırıya geçmişler­di.

Halid´in müdrik karakteri, şirkten hakka yönelmeye, Mu-hammed (s.a.v.)in davetine yönelmeye başlamıştı. Çünkü ken­disinin şirki savunurken belirsiz bir amaca doğru gitmekte ol­duğunu anlamıştı.

İslam´a nasıl girdiğini gelin Halid´in kendisinden dinleyelim: “Allah, iyiliğimi dilediği zaman, kalbime islam sevgisini düşürdü. Beni, hayır ve şerri anlayacak hale getirdi. Kendi kendime: “Ben Muhammed´e karşı yapılan bütün savaşlarda bulundum” dedim. Bulunduğum savaş yerlerinden hiç birisi yoktur ki, dönerken aykırı ve yanlış bir iş üzerinde olduğum ve Muhammed´in, muhakkak galip geleceği içime doğmamış ol­sun. Resulullah (s.a.v.) Hudeybiye´ye çıkıp geldiği zaman ben de, müşrik süvarilerinin başında yola çıktım. Usfan´da Resu­lullah (s.a.v.)le ashabına yaklaşıp gözüktüm. Resululullah (s.a.v.), bizden emin bir surette ashabına öğle namazını kıldırı­yordu. Üzerlerine, birden baskın yapmayı düşündükse de, bu düşüncemiz gerçekleşmedi. Gerçekleşmemesi de hayırlı oldu. Resulullah (s.a.v.) kalbimizden geçenleri sezmiş olmalı ki, ikin­di namazını ashabına korku namazı halinde kıldırdı. Bu bana çok tesir etti. Kendi kendime bu zat herhalde Allah tarafından korunuyor!” dedim. Birbirimizden ayrıldık. Resulullah, süvari­lerimizin bulunduğu taraftan sağa yöneldi, sağ taraftaki yolu tutup gitti. Hudeybiye´de Kureyşliler´le barış yapıp Kureyşliler onu öğle vaktinden geceye kadar olan vakitte geri çevirince “Ge­ride ne kaldı ki ! Nereye, Necaşi´ye mi gideceğim ” diye kendi­me sormaya başladım. Halbuki Necaşi, Muhammed´e bağlan­mış bulunuyor. Ashabı da onun yanında emniyet ve selamet içinde barınıp duruyorlar. Yoksa Herakliyus´un yanına mı gi­deyim, dinimi bırakıp Hıristiyan mı olayım. Ya da Yahudiliğe mi gireyim Yahut kendilerine tabi olarak Acemlerle birlikte mi oturayım Yoksa kavmimden sağ kalanlar arasında evimde mi oturayım diye kendi kendime söylendim düşünüp durdum. Ben bu düşünceler ve tereddütler içinde bulunduğum sırada Resulullah (s.a.v.) Umretül Kaza için Mekke´ye gelip girince on­dan gizlendim. Kendisinin Mekke´ye girişini görmedim. Karde­şim Velid bin Velid Peygamber efendimizle birlikte Umretül Kaza için Mekke´ye gelmişti. Beni arayıp bulamayınca bir mek­tup yazmış ve mektubunda şöyle demişti:

“Rahman ve Rahim olan Allah´ın adıyla.

Allah´a hamdü sena ve Resulüne selatü selamdan sonra de­rim ki: Doğrusu ben, senin İslamiyet´ten böyle tedirgin olmak ve yüz çevirip gitmekteki görüşün kadar şaşılacak bir şey görme­dim! Halbuki eğri yola girmekten seni alıkoyacak bir aklın da var! Aklını kullansana! İslamiyet gibi bir dini, kim bilmez ve tanımaz! Resulullah (s.a.v.) seni bana sordu: “Halid nerede­dir ” dedi. Ben de ´´Allah onu getirir” dedim. Resulullah “Onun gibi bir adam, islamiyet´i bilmez ve tanımaz olabilir mi Keşke o bütün savaş ve çabalarını müslümanların yanında müşrikle­re karşı gösterseydi. Kendisi için ne kadar hayırlı olurdu! Biz kendisini başkalarına tercih eder, üstün tutardık!” dedi.

Ey kardeşim! En elverişli, en yararlı yerlerde kaçırmış bu­lunduğun fırsatlara acele yetiş!”

Bana, kardeşimin bu mektubu gelince, gitmek için acele et­tim. Müslüman olma isteğim de arttı. Resulullah (s.a.v.)´in söy­ledikleri ise beni çok sevindirdi, ferahlattı.

Uyurken, rüyamda da çok dar, sıkıntılı ve kurak yerlerden, yemyeşil ve geniş bir yere çıktığımı görmüştüm. (Bu rüya, her­halde boş değil! Medine´ye varınca bunu Ebu Bekir´e anlatır ona yordururum) dedim.

Gerçekten de Medine´ye vardığım zaman rüyamı ona anlat­tım. Ebu Bekir: “Senin gitmiş olduğun yer Allah´ın seni İslami­yet´e erdirmesi, kavuşturmasıdır. İçinde bulunduğun yerler ise, şirk ve müşriklik olan şeylerdir!” dedi.

Resulullah (s.a.v.)in yanına gitmek için derlenip toparlandı­ğım zaman kendi kendime (acaba Resulullah´a kadar bana ar­kadaşlık eden bir yoldaş bulunur mu ” dedim. Safvan bin Ümeyye´ye rastladım. Ona: “Ey Ebu Veheb! Sen bizim içinde bulunduğumuz durumu gözönüne bir getirsene! Biz, ancak bir azınlık ve yeyinti halindeyiz. Muhammed ise Araplara ve Arap olmayanlara galip gelmiş bulunuyor. Muhammed´in yanına gitsek de ona tabi olsak olmaz mı Çünkü Muhammed´in şerefi bizim için de bir şeref olur” dedim. Safvan bu teklifime bütün ağırlığıyla karşı çıktı ve: “Kureyşliler´den, benden başka hiç kimse kalmasa, yine de ben, Muhammed´e hiçbir zaman tabi ol­mam!” dedi. Böylece birbirimizden ayrıldık. Kendi kendime, “Bu, kinci bir adamdır. Kin güdüyor. Babası ve kardeşi Bedir savaşında Öldürüldüğü için böyle konuşuyor” dedim.

îkrime bin Ebu Cehil´e rastladım. Ona da Safvan´a söyledik­lerimin aynısını söyledim. O da bana Safvan´ın söylediğine benzer şeyler söyleyince, (bari sana açtığım şeyi gizli tut, açığa vurma) dedim. îkrime de (onu kimseye söylemem) dedi. Evime gittim. Hayvanımı hazırlamalarını söyledim. Hayvanıma bin­dim, Osman bin Talha ile buluşmak üzere yola çıktım. Kendi kendime (işte, bu muhakkak, bana yol arkadaşı olur. Keşke maksadımı daha önce buna açmış olsaydım!) dedim. Sonra ba­ba tarafı akrabalarından öldürülmüş olanları hatırlayarak maksadımı kendisine açıklamayı uygun görmedim. Sonra ken­di kendime, (şu saatte hayvanımın üzerinde yola çıkmışken böyle şeyleri düşünmek benim neyime gerek!) dedim. Olan biten işi ona söyledim: “Biz, ancak deliğinde sıkışıp kalan ve üzerine yukarıdan kova ile su dökülünce dışarı fırlamak zorunda bulu­nan bir tilki durumundayız!” dedim. Ona da, önceki iki dostu­ma söylemiş olduklarıma benzer şeyler söyledim. Osman bin Talha, teklifimi tereddüt etmeden kabul etti: “Sen yarın sabahı bekle.. Ben de yarın sabah hayvanımla Mekke vadisinde olaca­ğım” dedim. Onunla Yü´cec´de buluşmaya karar verdim. Eğer o, benden önce gelirse beni orada bekleyecekti. Ben ondan önce ge­lirsem orada onu bekleyecektim. Ertesi günü seher vakti yola çıktım. Tan yeri ağarmadan Yü´cec de buluştuk. Kuşluk vakti Hedde´ye ulaştık. Amr bin As´ı orada bulduk. Bize “hoş geldiniz kavmim” dedi. Biz de ona “sen de hoş geldin” dedik. Bize (nere­ye ve niçin gidiyorsunuz ) diye sordu. Ona, (sen nereye gidiyor­sun ) diye sorduk. O da bize, (ya siz niçin çıkıp gidiyorsunuz ) diye sordu. Biz, (islamiyet´e girmeye ve Muhammed (s.a.v.)e ta­bi olmaya gidiyoruz!) dedik. Beni getiren de budur. Ben de müslüman olmak için geldim, dedi. “Vallahi artık yapılacak doğru yol belli oldu. iş aydınlandı. Bu zat muhakkak peygam­berdir. Vallahi ben hemen gidip müslüman olacağım! Daha zamana kadar bekleyip duracağım. Aklı başında olanlardan müslümanlığa girmeyen kalmadı. Vallahi biz böyle oturup du­racak olursak sırtlanların inlerinde yakalandıkları gibi Mu-hammed de bizi boyunlarımızdan tutup yakalayacaktır” dedi. Hep birlikte yoldaşlık ve arkadaşlık ederek Medine´ye geldik. Zahrü´l-Harre mevkiinin arkasında develerimizi ıhdırdık. Gel­diğimiz peygamber (s.a.v)e haber verilince çok sevinmiş. Elbise­nin en iyisini giydikten sonra Resulullah (s.a.v.)le görüşmeye hazırlanmıştım ki kardeşim gelip beni buldu. Ve: “Acele et çün­kü Resulullah (s.a.v.)e senin geldiğin haber verilmiş; gelişin onu çok sevindirmiş. Şimdi sizi bekliyor!” deyince yürümeyi hızlandırdım. Resulullah´ın huzuruna vardığım zaman bana gülümseyip duruyordu. Yanına kadar varıp durdum. Kendisi­ne peygamberlik selamj/yla selam verdim. Selamıma güler yüzle karşılık verdi. (Allah´tan başka ilah bulunmadığına senin de Allah´ın Resulü olduğuna şehadet ediyorum) dedim. Resulullah bana, beri gel dedi. Sonra da “Sana hidayet eden, doğru yolu gösteren Allah´a hamdolsun! Senin akıllı olduğunu biliyor, bu­nun ergeç seni selamete ve hayra eriştireceğini ümit ediyor­dum!” buyurdu.

“Ya Resulullah! Sen benim sana karşı açılan savaşların hepsinde haktan inatla uzaklaşmış olduğumu biliyor sundur. Benim bu yoldaki günahlarımı bağışlayıp Örtmesi için Allah´a dua et!” dedim.

Resulullah (s.a.v.): “islamiyet, kendisinden önce işlenmiş gü­nahları yok eder, kesip atar!” buyurdu. (

“Ya Resulullah! Benim için böylece dua etsen ” dedim.

Resulullah: “Ey Allah´ım! Halid´in, kullarını, senin yolun­dan çevirmek için gösterdiği bütün çabalarından ileri gelen gü­nahlarını bağışla!” diyerek dua buyurdu.”

Vakıdi´nin, Halid bin Velid´in İslam´a girişiyle ilgili olarak naklettiği rivayet işte budur. Bu rivayeti uzun uzadıya size naklettik. Çünkü bu, Halid´in otobiyografîsidir. Hatıralarını açıklayışıdır. Kendisini ruhen islam´a yönelten faktörleri izah edişidir. O, ruhundan fışkıran kesin bir inançla mı, yoksa şart­ların gereği olarak mı İslam´a yönelmişti Belki de önce şartla­rın gereği olarak İslam´a yönelmiş, ama daha sonra kalbine iman coşkusu dolmuştu. Sıdk ile iman eden kimselerden olmuştu. Sonra da islam için savaşan muharip, ya da deyim ye­rindeyse mücahidlerden olmuştu.

Peygamber (s.a.v.) efendimiz umre için Mekke-i Mükerre-me´ye girerken islam´a ve müslümanlara olan öfkesinden dolayı Mekke´yi terkeden ve o esnada Mekke içine girmeyenlerden biri de Halid bin Velid olmuştu. Bu da onun daha önceleri islam´a ve müslümanlara ne kadar şiddetli bir nefret duygusuna sahip olduğunu göstermektedir. Ancak bütün bunlardan sonra o ken­di iradesi ile müslümanlarm arasına girmek için Medine-i Mü-nevvere´ye gelmişti. Daha önce müslümanlara karşı incelen ve kalbine Allah´ın nuru girip de islam´ın kuvveti olan; zayıflık, gizlenme ve kuvvetle daveti açığa vurma arasında kesin bir ayırım çizgisini teşkil eden Ömer gibi olamamıştır. Dillerin hakkı söyleyemedikleri, kalplerin imana açılamadıkları zor bir zamanda Ömer, islamiyet´i güçlendirmişti. Halid, Allah´ın ars-lanı Hamza gibi de olamamıştı. Çünkü Hamza, islam´a karşı asla durmamış, başlangıçta dahi kardeşi oğlu Muhammed (s.a.v.)e kendi akrabalık gayreti nedeniyle teslim olup islami­yet´ini izhar etmiş, sonra da savaş kahramanı değil, cihad kah­ramanı olmuştu. Çünkü savaş kahramanları her zaman müca-hidlik niteliğine sahip olmayabilirler. Cihad kahramanlarının bir kısmı savaş taktiklerini bilmeyebilirler. Örneğin Bilal ile Ammar ve diğer eza ve belalara maruz kalan mü´minlerin bir kısmı savaş taktiğinden habersizdiler. Ama İslam´ın binasının kuruluşunda ilk kerpiç taşlarını teşkil etmişlerdi.

Evet, Halid müslüman olurken şu saydığımız mü´minlerden biri gibi olmamıştı. Fakat islam´a girmeden önce de Mekke-i Mükerreme´de putperestlikte kalmanın kendi çıkarına uygun olup olmayacağını düşünmeye başlamıştı. Emsalsiz ve nadir savaş kahramanı olma unvanını sürdürüp sürdüremeyeceğini düşünmeye başlamıştı. Mekke-i Mükerreme´nin yollarının tı­kandığını, artık onur ve şeref mekanı olamayacağını anlamış, Muhammed (s.a.v.) ile beraberindeki mü´minlerin alçalmadık-larım, bilakis yüceldiklerini görmüştü. Mekke-i Mükerreme´de-ki müşrikler ise alçalmaya başlamış, ya da Muhammed (s.a.v.)e teslim olmuşlardı. Fakat Muhammed (s.a.v.) efendimizin yücel-mesindeki sırrı anlamak hususunda idraki tükenip aciz kalmış­tı. Kendisi müşrik süvarilerinin başında pusuda beklemekte iken ıvıuhammed (s.a.v.)in ashabıyla birlikte namaz kıldıklarını görmüş, onlara hücum etmek istemişse de hücum edememiş ve onun Allah tarafından korunmakta olduğunu anlamıştı. Ancak bu tefekkürü ruhi bir şimşek gibi gelip geçmişti. Fakat sönme­mişti. Onun kendi hayatını anlatırken kullandığı ifadelerden de anlaşıldığına göre onu İslam´a yönelten yegane faktör, bu ge­lip geçici şimşek parıltısı olmamıştı.

Aslında onu İslam´a yönelten ilk faktör; Mekke-i Mükerre-me´de kalma dışında uygun bir alternatifin kalmadığım görmüş olmasıydı.

Onu islam´a yönelten ikinci faktör ise Habeşistan´da kendisi için sığınak bulamamasıydı. Zira Muhammed (s.a.v.)in ashabı kendisinden önce Habeşistan´a gidip yerleşmişlerdi. Necaşi de Muhammed (s.a.v.)e iman eden ve onu seven bir kimseydi. Ha-lid, bu olumsuzluklar karşısında Bizans´a sığınmayı, kendi kav­minin dininden çıkıp Yahudiliğe ya da Hıristiyanlığa geçmeyi düşündü. Belki de bu düşünceleri ona nurun kapısını açtı. Böy­lece kendi kavminin dininden ayrılıp yine kendi kavminden olan bir adamın, Yani Muhammed (s.a.v.) efendimizin dinine girecekti. Kendi kavminden olan bu adamın şerefi kendilerinin de şerefi sayılıyordu. Nitekim böyle bir ifade kullanılmıştır.

İşte bu sebeplerden ötürü Halid, Muhammed (s.a.v.)e yönel­di. Kalbinden doğan bir inançla hidayet yolunu bulup iman et­miş değildi. Ancak Peygamber efendimizin sahabileriyle birlik­te savaş esnasında korku namazı kıldıkları esnada Halid onla­ra hücum etmeyi tasarlamış, ancak bunu gerçekleştirememişti. Peygamber efendimizin Allah tarafından korunmakta olduğu­nu anlamıştı. İşte bu sebeple Peygamber efendimize iman et­meyi düşünmüştü. Yanına vardığında o müjdeci ve uyarıcı pey­gamberin yüzünde tebessüm gördü. İslamiyet´i bir din olarak seçmeyi uygun gördü. Ve müslüman oldu. Peygamber efendimi­zin onu affetmesi için yaptığı duayı Cenab-ı Allah kabul ederek Halid´in geçmiş günahlarını affetti.

İslamiyet´in Arap beldelerinde yegane güç haline geldiğini gördüğünden dolayı İslam´a girmeyi çıkarma uygun gören Ha­lid´in bu sebeple islam´a girdiğini söylemekle, o büyük komuta­nın değerini eksilttiğimizi söylemek doğru olmaz. Çünkü o mü-cahid, kişisel çıkarları bakımından müslüman olmuşsa da bu davranışı ona nur kapılarını açmıştı. Kalbi İslam´a ısınmış ve neticede Allah´a, ahiret gününe, meleklere ve peygamberlere iman etmişti. Bunu söylemekteki maksadımız şudur ki, bazıla­rı Hz. Ömer´e iftira ederek güya Halid´e karşı güven duygusu beslemediğini, her ne kadar onun savaş maharetini takdir et­mişse de ona kesinlikle bel bağlamadığını söylemişlerdir. Bu asla doğru değildir.

Amr Bin As´ın Müslüman Oluşu

Amr bin As´ın İslam´a girişi Halid bin Velid´inkine benze­mektedir. Her ne kadar Halid bin Velid´in islam´a girişinde onun vahye ilişkin bazı hakikatleri idrak ettiği ve bu sebeple müslüman olduğu anlaşılmaktaysa da Amr bin As´ın İslam´a gi­rişi tamamen bazı maslahatları gözetmesinden dolayı olmuş­tur. Halid bin Velid´in İslam´a girerken vahyin bazı manalarını idrak etmiş olduğuna şu olay delalet etmektedir:

Halid, Peygamber efendimizin sahabileriyle birlikte namaz kılmakta olduklarını gördüklerinde onlara baskın yapmak iste­mişse de bu baskını gerçekleştirememiş ve Peygamber efendi­mizin Allah tarafından korunmakta olduğunu anlamıştı. Pey­gamber efendimizin Araplar´la Acemler arasında yüksek bir mevkiye sahip olduğunu, şerefli olduğunu, onun şerefinin aynı zamanda Kureyşliler´in şerefi de sayılacağım anlamıştı. Ama, Amr bin As, tamamen kendisini îslam´a iten bazı zorlayıcı şart­lar nedeniyle İslam´a girmiştir. Onun îslam´a nasıl girdiğini bizzat kendi ifadelerine dayanarak Vakıdi şöyle anlatmaktadır:

Amr bin As der ki: “Ben, müslûmanlıktan inatla yüzçevirici bir kimse idim. Bedir savaşında müşriklerle birlikte bulundum ve kurtuldum. Sonra Uhud savaşında bulundum ve kurtul­dum. Sonra Hendek savaşında bulundum ve kurtuldum. Kendi kendime; (Allah´a andolsun ki Muhammed Kureyşliler´i yene­cektir!) dedim. Halkla düşüp kalkmayı azalttım. Mallarımın başına döndüm onlarla uğraşmaya başladım. Bunun için de ne Hudeybiye´de, ne de yapılan Hudeybiye anlaşmasında bulun­dum. Resulullah (s.a.v.) anlaşma yapıp Medine´ye; Kureyşliler de Mekke´ye döndüler. Kendi kendime: (Gelecek yıl Muhammed ashabıyla birlikte gelip Mekke´ye girecektir. Artık ne Mekke ne de Taif benim için oturulacak bir yer olamaz.. Buralardan çı­kıp gitmekten daha iyisi yoktur!) dedim. İslamiyet´e büsbütün düşman kesildim. Bütün Kureyşliler müslüman olacak olsalar, ben hiçbir zaman müslüman olmam sanıyordum! O zaman in­sanlardan, Resulullah (s.a.v.) kadar kendisine kin ve hınç bes­lediğim bir kimse bulunmadığı gibi, bana göre bir fırsatını bu­lup onu öldürmemden daha makbulü de yoktu. Hendek sava­şından, kabilelerle birlikte döndüğümüz sıralarda idi, Kureyş-ten kavmime mensup bazı adamları topladım. Onlar, benim her husustaki görüşümü benimserler, sözlerimi dinlerlerdi. On­lara: “Aranızda benim mevkiim, yerim nasıldır ” diye sordum. Onlar da: “Sen, bizim görüş sahibi, koruyucu, kendisi uğurlu ve işi bereketli bir adamımızsın!” dediler. Onlara: “Bilesiniz ki, vallahi ben Muhammed´in yolaçtığı problemin, bütün sorunları bastıracağını görüyor, bu konuda bir şey düşünmüş bulunuyo­rum!*´ dedim. Onlar, nedir o düşündüğün şey” diye sordular. Cevaben dedim ki: ´Düşündüm ki Necaşi´nin yanına gidip onun yanında bulunalım. Eğer biz Necaşi´nin yanında bulunduğu­muz sırada, Muhammed, kavmimiz olan Kureyşliler´i yenerse Muhammed´in eli altında bulunmamızdan, Necaşi´nin eli altın­da bulunmamız bizim için daha iyi, daha yeğdir. Şayet kavmi­miz olan Kureyşliler, Muhammed´i yenecek olurlarsa, hemen yanlarına döneriz. Onlardan da bize ancak hayır ve iyilik ge­lir!”

îşte yerinde olan görüş budur, dediler. Onlara: Öyleyse Ne-caşi´ye hediye edilecek şeyi yanımıza alıp toplayalım” dedim.

Necaşi´ye verilecek hediyenin en makbulü ve en sevimlisi yurdumuzdan çıkan meşindi. Pek çok meşin toplayıp yükledik­ten sonra yola çıktık. Nihayet Necaşi´nin yanına vardık. Allah´a andolsun ki biz Necaşi´nin yanına vardığımız sırada Amr bin Umeyye ed-Damiri de oraya geldi. Resulullah (s.a.v.) onu, Ca­fer ve arkadaşlarının işi ve Ümmü Habibe binti ebi Süfyan´ı, kendisine nikahlaması için yazdığı bir mektupla Necaşi´ye gön­dermişti. Amr bin Umeyye, Necaşi´nin yanına girdi, sonra dışa­rı çıktı. Arkadaşlarıma: “Bu, Amr bin Ümeyye´dir. Eğer Neca­şi´nin yanına girecek olursam, onu kendisinden isterim. Bana teslim ederse öldürürüm. Bunu yaptığımı, Muhammed´in elçisi­ni öldürmeyi başardığımı Kureyşliler duyunca sevinirler” dedim. Necaşi´nin yanına girdim. Her zaman yaptığım gibi Önünde yere kapandım. Bana: “Merhaba hoş geldin dostum. Bana memleketinden bir şeyler hediye edecek misin ” diye sor­du. Ben de: “Evet ey hükümdar! Sana bir çok meşin hediye ede­ceğim!” dedim. Ve sonra da hediye edilecek meşinleri ona tak­dim ettim. Meşinler, Necaşi´nin çok hoşuna gitti. Bir kısmını ayırıp devlet adamları ve kumandanları arasında bölüştürdü. Geri kalanının da belli yerine konulmasını, yazılıp saklanması­nı emretti. Onun neşelendiğini görünce: “Ey Hükümdar! Ben, yanından birinin çıktığını gördüm ki o bize düşman bir ada­mın elçisidir. Onu, bana teslim et de öldüreyim. Çünkü o, eşra­fımızdan ve hayırlılarımızdan bazı kişileri öldürmüştür. Ben ona rastlamıştım. Boğazını sıkıp dayak attım!” dedim. Necaşi benden bu sözleri işitince kızdı. Sonra elini uzatıp burnuma öy­le bir çarptı ki burnum kırıldı sandım. Burnumun deliklerin­den fışkıran kan elbiseme sıçradı. Üzerime zillet ve mahcubiyet çöktü. Eğer o sırada yer yarılsaydı, korkumdan.yerin dibine gi­rerdim. Sonra kendimi toparladım.: “Ey hükümdar! Vallahi bundan hoşlanmayacağını bilseydim onu senden istemezdim!” dedim. Necaşi: “Ey Amr! Demek sen Musa ve Isa peygambere gelmiş olan Namus-u Ekber´in (Cebrail´in) kendisine gelip dur­duğu bir zatın elçisini öldürmek üzere sana vermemi istiyorsun ha ! Vallahi eğer onu öldürmüş olsaydın sizden hiç birinizi sağ bırakmazdım. Resulullah´ın elçisi öldürülür mü hiç !”dedi.

Allah, birden kalbimi ve üzerinde bulunduğum hali değiş­tirdi. Gönlümü İslam´a açtı. Araplar da Arap olmayanlar da bu gerçeği tanımakta, sen ise hala muhalefet edip durmakta, ona karşı koymaktasın! diyerek kendi kendimi kınadım, Neca-şi´ye: “Ey hükümdar! O, gerçekten böyle bir peygamber midir Sen onun böyle Allah elçisi olduğuna şehadet ediyor musun ” diye sordum. Necaşi: “Yazıklar olsun sana ey Amr! Evet ben onun Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğuna şe-hadet ediyorum. Son sözümü dinle de hemen ona tabi ol. Çün­kü vallahi o muhakkak hak üzeredir ve kendisine karşı koyan herkesi yenecektir. Musa peygamberin, Firavun´a ve ordusuna galip geldiği gibi o da galip gelecektir!” dedi.

“Öyle ise, sen, benim ona İslamiyet üzerine biatimi alır mı­sın ” diye sordum. Necaşi “olur” dedi ve elini uzattı. Ben de Islamiyet üzerine ona biat ettim. Necaşi benim için büyük bir tas getirtti. Burnumdan akan kanı yıkattı, bana yeni bir elbise giy­dirdi. Çünkü burnuma dolan kanı silerek elbisemi kirletmiş­tim. Bundan sonra Necaşi´nin yanından ayrılıp arkadaşları­mın yanına vardım. Arkadaşlarım, Necaşi´nin bana giydirdiği elbiseyi görünce çok sevindiler ve: “Dostun Necaşi´den istediğin şeyi koparabildin mi ” diye sordular. Onlara: “Kendisiyle daha ilk buluşmada dileğimi ifade etmeyi uygun görmedim. Kendisi­ne ikinci ziyaretimde dileğimi ifade edeceğim” dedim.

Onlar da: “Bu görüşün yerindedir. Doğru seninkidir” dedi­ler. Müslüman olduğumu sakladım. Bir işim için ayrılıyormu-şum gibi arkadaşlarımın yanından ayrıldım. Doğruca gemile­rin bulunduğu yere, iskeleye vardım. Orada yüklenmiş bir gemi buldum. Ona bindim. Şuaybe´ye varınca orada yükü boşalttı­lar, ben de Şuaybe´den ayrıldım. Yanımda bir miktar harçlığım vardı. Bir deve satın alıp Medine´ye gitmek üzere yola çıktım. Merrüz Zahran´ı geçtim. Hedde´de bulunduğum sıradaydı ki, iki kişinin, benden biraz önce geçip bir konak yeri aradıklarını gördüm. Onlardan birisi çadırın içinde duruyor, diğeri ise ayakta durarak binek hayvanlarını tutuyordu. Dikkatlice bak­tım; Halid bin Velid´miş. O´na: “Nereye ve ne için gitmek isti­yorsun ey Halid ” diye sordum. O da: “Allah´a andolsun ki tu­tulacak yol belli oldu. îş aydınlandı. Bu zat muhakkak ki pey­gamberdir. Vallahi ben hemen gidip müslüman olacağım daha ne zamana kadar ve niçin bekleyip duracağım ! Aklı başında olan kimselerden, müslümanlığa girmeyen kalmadı. Allah´a andolsun ki biz böyle oturup duracak olursak, sırtlanların inle­rinde yakalandıkları gibi, Muhammed de bizi boyunlarımız­dan yakalayacaktır!” dedi.

“Vallahi ben de Muhammed´in yanına gitmek ve müslüman olmak istiyorum!” dedim. O sırada Osman bin Talha çadırdan dışarı çıktı. Bana “merhaba hoşgeldin” dedi. Hepimiz bir yerde konakladık, sonra birlikte yol arkadaşlığı ederek Medine´ye gel­dik. Ebu Anbe kuyusunda, bir adamın, bize rastladığı sırada “Ya Rebah, ya Rebah!” diye bağırdığını hala unutmamışımdır. Adamın bu sözünü hayra yorduk ve kazançlı çıkacağımızı an­layarak yolumuza devam ettik. Adam bize tekrar bakıp: “Mek­ke, artık şu ikisinden sonra idare ve kumandasını ele vermişti!” dedi. Onun böyle söylediğini kulaklarımla işittim. Sanırım ki o, bu sözüyle beni ve Halid bin Velid´i kasdetmişti. Adam, he­men ardına dünüp koşarak mescide kadar gitti. Zannımca bi­zim geldiğimizi Resulullah (s.a.v.)e müjdelemeye gitmişti. Zan ve tahminim de doğru çıkmıştı. Harre mevkiinde develerimizi ıhtırdık. Üzerimize temiz elbiselerimizi giydik. Sonra ikindi ezanı okundu. Kalkıp Resulullah´ın yanına vardık. Yüzü parıl parıl parlıyordu. Müslümanlar, çevresini sarmışlardı. Bizim müslüman olmamıza sevinmekteydiler. Resulullah (s.a.v.) efen­dimiz bizleri görünce tebessüm buyurdu. Önce Halid bin Velid biat etti, müslüman oldu. Sonra Osman bin Talha biat etti, müslüman oldu. Sonra da ben vardım. Vallahi kendimi birden Resulullah (s.a.v.)in önüne oturmuş buldum. Kendisinden utandığımdan dolayı başımı kaldırıp yüzüne bakamadım. “Ya Resulullah! Sağ elini aç da sana biat edeyim!” dedim. Resulul­lah elini açınca ben de biat ettim. Ve: “Geçmişteki günahları­mın bağışlanıp affedilmesi için dua et” dedim. Resulullah (s.a.v.) efendimiz de şöyle buyurdu: “Şüphe yok ki İslamiyet da­ha önce olanları silip yok eder. Hicret de, daha Önce olanları si­lip yok eder.”

Vallahi, müslüman oluşumuzdan itibaren mühim işlerde Resulullah (s.a.v.) efendimiz beni ve Halid bin Velid´i ashabı­nın hiç birinden ayırmadı.”

Bu hadisi bütünüyle uzun uzadıya naklettik. Ancak son kıs­mını silip atmayı isterdik. Bu kısımda güya Resulullah (s.a.v.) efendimizin Halid bin Velid´le Amr bin As´ı diğer sahabilerden ayırd etmediğine dair bir yemin vardır. Öyle sanıyoruz ki eğer bu yemin gerçekten Amr bin As´a ait ise, o, bu yemininde sadık değildir. Çünkü onlar müslüman olduktan sonra Mu´te, Tebuk gazveleri Mekke-i Mükerreme´nin fethi, Hevazin ve Huneyn sa­vaşları vuku bulmuştur. Bu savaş, gazve ve fetihlerde Peygam­ber efendimiz Halid bin Velid´le Amr bin As´ı; Ali bin ebi Ta-lib´e, Zübeyr bin Avvam´a, Ebu Ubeyde Amir bin Cerrah´a, Sad bin Ebu Vakkas´a denk tutmamıştır. Yoksa ne diye Mu´te sava­şında bayrağı ilk önce Abdullah bin Revaha´nm, sonra Zeyd bin Harise´nin, sonra Cafer bin ebi Talib´in taşımasını emretmişti ! Bayrağı taşıyacak kimse kalmadıktan sonradır ki Halid bin Ve­lid bayrağı eline alıp taşımaya başlamıştı.

Bu yeminin mahiyeti ne olursa olsun, bizzat Amr bin As´ın İslam´a giriş hikayesinden de ve kendisinin bu konuda söyle­diklerinden de anlaşıldığı gibi kendisiyle arkadaşları evvel emirde bir çıkar uğruna müslüman olmuşlardır. Fakat bilahare iman sevgisi kalplerine yerleşmişti. Şu Amr bin As değil midir ki: “Bütün Kureyşliler müslüman olsalar dahi ben müslüman olmam!” demiş, sonra da Necaşi´yi mü´minlere karşı kışkırt­ması için kavminden bazı adamlarla birlikte Habeşistan´a git­meyi önermiştir! Fırsat bulduğu takdirde Resulullah (s.a.v.)in Necaşi´ye gönderdiği elçisi Amr bin Umeyye ed-Damiri´yi Öldür­mek istemiş, bu sebeple de Necaşi onu tokatlayarak burnunu kırmıştı. îşte bu tokat onu uyararak hakka yöneltmişti. Ya da Necaşi´nin gazabı onu ikaz ederek İslam´a yöneltmişti. Onun anlattığı olaylarda Peygamber efendimizin Allah tarafından ko­runmuş olduğunu müşahade ettiğini delalet eden herhangi bir şey yoktur. O böyle bir şey görmüş değildir. Bu sebeple deriz ki onun İslam´a girişi dünyevi çıkar uğruna olmuştur. Belki de İs­lam´a girdikten sonra kalbine İslam nuru ve sevgisi nüfuz et­miş, bundan sonra kuvvetli bir imana sahip olmuştur.

Bizim bu konuda tercih edeceğimiz görüş budur. Amr bin As´ın kıssasında yer alan ifadelerden anlaşıldığına göre o sa­vaşta ön sıralarda yer almaz, kendisini tehlikeli yerlere git­mekten alıkoyarimş.

Bedir Savaşına müşriklerle beraber katılmış ancak kendini kurtarmıştır. Uhud savaşına, Hendek savaşına katılmış yine kendini kurtarmıştır. Öyle anlaşılıyorki o hiç bir kimseyi öldür­memiş ve müslümanlarla karşı karşıya gelip savaşmamıştır. Ancak savaşlarda strateji tayin etmiş, ya da savaş için gerekli tedbirleri almıştır. Nitekim hidayet önderi Ali bin ebi Talib ile Muaviye´nin savaşında da, asilere karşı yapılan savaşta da hep tedbir almış ve strateji tesbit etmiştir. Onun ve Halid bin Ve-lid´in diğer sahabilere nisbetle işgaletmiş oldukları sahabilik mertebesi hakkında gerekli açıklamalar ileride verilecektir.

Arap Beldelerinin Durumunu Öğrenmek İçin Göreve Çıkarılan Seriyyeler

Peygamber (sav) efendimiz, özellikle kendilerinden emin ol­madığı bazı Arap bedelerinin ve kabilelerinin durumlarını araştırmaları için bir takım seriyyeler oluşturup göreve çıkardı. Şuca´bin Veheb´i 24 kişilik bir seriyye ile Hevazin kabilesine gönderdi. Onlara hücum etmelerini emretti. Bunun üzerine se­riyye yola çıktı. Geceleri yol yürüyor, gündüzleri gizleniyorlar­dı. Aniden Hevazinlileri bastırdılar. Şüca´, arkadaşlarına, hü­cumu daha fazla ileriye götürmemelerini işaret etti. Böylece bir çok davarı alarak Önlerine katıp Medine-i Münevvere´ye getir­diler. Seriyyedekilerden her birine 15 deve pay düştü. Sonra Hevazinliler müslüman olarak Peygamber efendimizin yanına geldiler. Emirleri, Şüca´ın seriyyesi tarafından esir alınan adamlarının iadesini istedi. Peygamber efendimiz de esirleri onlara iade etti. Hafız Ibn Kesir´in, tarihindeki rivayetine göre Peygamber efendimiz, bu seriyyeyi göndermeden önce Mecid taraflarına bir seriyye göndermiştir. Necid´e gönderilen seriyye-deki adamlar arasında Abdullah bin Ömer de vardı. Onlar da bir çok develeri ele geçirip Medine´ye getirdiler. Her birine 12 deve verildi.

Kudaa Oğullarına Gönderilen Seriyye

Peygamber (sav)in seriyyeleri, Şam topraklarına komşu mıntıkaları kontrol etmek ve durumlarını öğrenip gaza keşfi yapmak için göreve çıktılar. İlk olarak Peygamber efendimiz Ka´b bin Umeyr el-Gıfariyi Şam mmtıkasmdaki Kudaa oğulla­rına 15 kişi ile birlikte gönderdi. Bu seriyye, Kudaalılardan bü­yük bir kalabalıkla karşılaştı. Onları İslama davet ettiler, fakat onlar bu davete icabet etmediler. Aksine ok atarak karşılık ver­diler. Resullullah´m sahabileri, kendilerine ok atılmaya başlan­dığım görünce, onlara karşı şiddetli bir savaşa giriştiler. Sayı­ları azdı. Müşrikler sayıca çok olduklarından dolayı oıları yen­diler. Nihayet bu seriyyedeki mücahidler islam daveti yolunda şehit oldular. Bu şehitler arasında ağır yaralı bir mücahid de vardı. Oyleki kendisinin de diğer arkad; şiarıyla birlikte ölece­ğini zannetmişti. Ancak gece olunca ayağa kalkıp yola düştü. Yaralı vaziyette Resulullah (sav)´e ulaştı. Peygamber efendimiz müminleri şehit düşüren Kudaa oğullarının üzerine yeniden bir seriyye göndermek istediysede bu yaralı mücahid, onların çölde başka taraflara gittiklerini söyledi.

Adamın biri çıkıp da “Resulullah (sav) efendimiz ne diye bü­yük sayıdaki müşriklere karşı az sayıdaki mücahidleri seriyye-ler halinde gönderiyordu Halbuki bu mücahidleri seriyyeler halinde gönderiyordu Halbuki bu mücahidlerin onlarla baş edebilecek güçleri yoktu. Hepsi ya da büyük bir çoğunluğu şe­hit düşüyorlardı !” diye sorabilir.

Buna cevaben deriz ki: Peygamber (sav) efendimizin gön­dermiş oludğu seriyyeler başlangıçta tebliğ ve davet vazifesiyle yola çıkıyorlardı. Ancak onlar bu davete icabet etmeyen ve fır­sat buldukları takdirde mü´minleri öldüren katı yürekli kafir­lerle karşılaşıyorlardı, işte şu sonui cu seriyyede de görüldüğü gibi mücahitler başlangıçta müşrikleri İslama davet etmişler fakat o müşrikler bu daveti reddetmiş sonra da seriyyenin üze­rine ok atmaya, daha sonra da onları öldürmeye başlamışlardı. Bu seriyyedeki mücahidler savaş için değil, aksine Peygamber efendimizin risaletini tebliğ ve hakka davet etmek için yola çık­mışlardı.

Share.

About Author

Leave A Reply