Veda

0

Hicri 10. senenin Zilhicce ayının bitimine beş gün kala Resulallah (s.a.v) efendimiz Medine-i Münevvere ‘ye döndü. Orada Zilhicce aynını kalan kısmını ve Muharrem ayının tamamını geçirdi. Bundan sonra sonu ölümle biten hastalığa yakalandı. Bu hastalık sonucunda hicri onbirinci senenin Sefer ayında Re-fik-i Alaya yükselecekti. Rivayete göre bu hastalığı Sefer ayının onbirinci gecesinde, bir başka rivayete göre ise Sefer ayının son gecelerinde başlamıştı. Sonra da bütün insanlık için hayırlı olan yaşantısını, Rebiü´l-evvel ayında noktalamıştı. Rivayete göre Rebiü´l-evvel ayının ilk bir kaç gecesinde, başka bir rivaye­te göre ise 12. gecesinde vefat etmişti. Rivayetcilerin çoğunlu­ğu, Rebiü´l-evvel ayının 12. gecesinde vefat ettiği görüşünü tes­cil etmektedirler. Peygamber (s.a.v) efendimiz Rebiü´l-evvel ayının 12. günü olan pazartesi gününde doğmuş, o günde risa-letle görevlendirilmiş, o günde hicret etmiş sonra yine o günde yüce Rabbinin huzuruna çıkmak üzere dünyaya veda etmiştir. Onun veda belirtileri açıkça görülmekteydi. Bu belirtilerden, hastalığının ilk zamanlarında görülen üçünü anlatacağız:

1- Abdullah bin Amr bin As´ın, Ebu Müveyhe´den (Resulal-lah (s.a.v) in azatlısı) rivayet ettiğine göre Ebu Müveyhe şöyle demiştir: “Resulallah (s.a.v) efendimiz bir gece yarısı beni uyandırıp kendisine hayvanını getirmemi emretti. Ve şöyle bu­yurdu: “Doğrusu Cenab-ı Allah şu Bakî mezarlığındaki ölüler için mağfiret dilememi emretti.” Böyle dedikten sonra ben de hayvanını getirmek için yanından dışarı çıktım.”

Ahmed bin Hanbel, Ebu Müveyhe´nin şöyle dediğini rivayet eder: Resulallah (s.a.v) e Bakı mezarlığında yatan ölüler için namaz kılması emredildi. O da üzerlerine üç kez namaz kıldı. Üçüncü gecede bana: “Hayvanıma semerini vur.” diye emir ver­di. Ben de hayvanına semer vurdum ve yanına getirdim. Binip mezarlığa gitti. Mezarlığa varınca hayvandan indi. Ben de hayvanın yularını tuttum. Sonra durup ölülere hitaben şöyle dedi: “İnsanların içinde bulundukları duruma bakılırsa sizin durumunuz daha mübarek ve daha hayırlıdır. Sizi bundan do­layı kutlarım. Birbiri ardından kıt´alar gibi karanlık geceler geliyor! Bunların sonuncusu, ilkinden daha şiddetli olacaktır! İnsanların durumuna bakılırsa siz daha iyi bir durumdasınız. Bundan dolayı sizi kutlarım.” Böyle dedikten sonra dönüp ba­na şöyle dedi: “Ey Ebu Müveyhe! Bana dünya hazinelerinin anahtarları ve ümmetime fetihler nasip edecek anahtarlar ve­rildi. Ben bunu ya´da , Rabbime kavuşmayı seçmek arasında serbest bırakıldım. Dilediğimi tercih edebilecektim. Ama ben Rabbime kavuşmayı tercih ettim.”

Bu rivayet Peygamber (s.a.v) efendimizin Bakî mezarlığın­daki ölü sahabiler üzerine kıldığı namazın, mezarlığa gitmesin­den önce ve onlara hitapta bulunmasından mukaddem vuku bulduğunu göstermektedir.

îbn İshak´m İbn Mesut kanalıyla yaptığı rivayete göre Hz. Aişe şöyle demiştir: ilResulüllah (s.a.v) efendimiz Bakî mezarlı­ğından döndüğünde ben başımda bir ağrı hissediyordum. Vay başım!.. Vay başım! diye feryad ediyordum. Bana : “Ey Aişe vallahi benim de başım ağrıyor vay başım! Vay başım!” dedi. Sonra bana: “Ölürsem sana ne zararı olur ” diye sordu. Ben de şöyle dedim: “Ya Resulallah ben ölürsem sana ne zararı olur Evime dönüyorum sen bazı zevcelerinden izin alıp yanıma geV dedim. Bu rivayette görüyoruz ki Peygamber (s.a.v) efendimiz hayatta iken nasıl dostları idiyse vefattan sonra da dostları ol­duğunu ilan ederek sahabilerine ikram ve takdirlerini beyan etmiştir.

2- Burada üzerinde durulması gereken bir diğer husus da şudur ki Peygamber efendimiz Ensara iyi davranılmasını mü­minlere tavsiye etmiştir. Beyhaki´nin rivayetine göre Resulül-lah (s.a.v) efendimiz ölüm hastalığında ağrıları şiddetlendiği bir esnada evinden dışarı çıkıp mescide gelmiş minbere otura­rak Allah´a hamdü senada bulunduktan sonra, Uhud savaşına katılan a´shabını anmış, onlar için mağfiret diledikten sonra şöyle demiştir:

“Ey Muhacirler topluluğu! Siz çoğaldınız, çoğalmaya devam ediyorsunuz. Ensar ise eski sayısında kaldı artmadı. Onlar be­nim sırdaşlarımdır. ilk sığındığım kimseler onlardır. Onların kıymetli şahsiyetlerine ikramda bulunun. Kötülerini de bağış­layın. Ey insanlar Cenab-ı Allah kullarından birine, Dünya hayatını veya Allah katındaki şeyleri tercih etmesini emretti. O kul da Allah katındaki şeyleri tercih etti.”

Peygamber efendimizin bu sözlerini Hz. Ebu Bekir anladı ve ağlamaya başladı: “Ya Resulüllah! Canımızla, çoluk çocuğu­muzla, mallarımızla sana feda olalım. Yalnız sen yaşa.n dedi.

Bu rivayetteki ifadeler Peygamber efendimizin Ensara iyi davranılmasını tavsiye ettiğini göstermektedir. Çünkü onlar, peygamber efendimizin kuvveti idiler. Onu bağırlarına basıp yurtlarında barındırmış, ona yardım etmişlerdi. Hulefay-ı Raşi-din ve Ömer bin Abdülaziz devrinde bu vasiyet yerine getiril­mişti. Ama Emeviler devrinde Ensara karşı nasıl davranılmış olduğunu Cenab-ı Allah bilmektedir. Ensara karşı takındıkları tavrın karşılığını Cenab-ı Allah onlara verecektir.!

3- Buhari, Fadl bin Abbas´ın şöyle dediğini rivayet eder: uResulallah (sa.v.) efendimiz acı çekerek yanıma geldi. Başına bir bez bağlamıştı. Bana : “Elimden tut ey Fadl” dedi. Ben de elinden tutup minbere çıkardım. Oraya oturttum. Sonra insan­ları çağırmamı emretti, ben de “Essalatü Camia” diyerek insan­lara seslendim. Cemaat gelip mescide toplandı. Sonra Resulallah (s.a.v) efendimiz kalkıp cemaata şöyle bir hitapta bulundu: “Ey insanlar aranızdan ayrılma zamanını geldi. Bundan sonra burada sizin karşınıza çıkabileceğimi sanmıyorum. Üze­rimde hakkı bulunan varsa, gelsin alsın; çünkü benim sorum­luluğumu benim adıma başkası yüklenemez. Ancak ben so­rumluluğumu yüklenebilirim. Her kimin sırtına vurmuş isem işte sırtım! Gelsin kısas tatbik etsin. Her kimin malını almış isem, işte malım, gelsin alsın. Her kimin ırzına sövmüş isem, işte ırzım, gelsin kısas uygulasın. Hiç kimse demesin ki ben Re-sulallah´ın bana kızmasından korkarım. Şunu iyi bilesiniz ki kızmak benim şanımdan ve huyumdan değildir. Sizin bana en çok sevimli olanınız, bendeki hakkını gelip alan, yahut bana helal edendir. Böylece ben üzerimde hiç kimsenin hakkı olmak­sızın Allah´ın huzuruna çıkarım.”

Adamın biri kalkıp: “Ya Resulallah sende üç dirhemim varn dedi. Resulallah (s.a.v) de şöyle buyurdu: “Bende hakkı bulu­nan bir kimseye yalan söylüyorsun demem ve ona yemin de et­tirmem” deyince adam meseleyi biraz daha açıklayarak: “Ya Resulallah, hani bir zaman dilencinin biri senin yanına gel­mişti. Ona vermemi emretmiştin. Ben de senin emrine uyarak ona üç dirhem vermiştim” dedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz: “Şu adama üç dirhemi ver Ey Fadl” diye emretti. Sonra Resulallah (s.a.v) efendimiz sözüne devamla şöyle dedi: “Ey insanlar her kimin yanında ganimet malından çaldığı bir şey varsa onu geri versin.” Adamın biri kalkıp : “Ya Resulallah Allah´a ait ganimet malından benim yanımda üç dirhem var­dır” dedi. Peygamber efendimiz de “Onu niçin çaldın ” diye sorunca adam: “Ben ona muhtaçtım.” diye cevap verdi. Bunun üzerine peygamber efendimiz Fadl´a emir vererek: “Öç dirhemi şu adamdan al. Ey Fadl” dedi. Sonra sözüne yine devamla şöy­le buyurdu: “Ey insanlar! kendi nefsinde (olumsuz) bir şeyler hisseden kimse varsa kalksın da onun için dua edeyim.n Ada­mın biri kalkıp: uBen münafıkım, ben yalancıyım, ben uğursu­zum!7´ dedi. Hz. Ömer de ona “Yazıklar olsun sana.. Sen ken­dini gizleseydin Allah seni gizlemişti” diyerek kınadı. Resulal­lah (s.a.v) de: “Yavaş ol ey Ömer! Dünyada rezil olmak, ahirette rezil olmaya nisbetle Allah katında daha kolaydır. Allah´ım şu adama -eğer istiyorsa- doğruluk ve iman ver, ondaki uğursuz­luğu da gider” dedi.

Peygamber Efendimizin, Kızı ile Vedalaşması

Cenab-ı Allah, bir insan olan peygamberini -çocuklarını peş-peşe elinden alarak- imtihan etmişti. En çok sevdiği zevcesi olan Hatice´den ona altı evlat nasib etmişti. Bunların ikisi er­kek dördü kız idi. Kasım ile Tayyib´i gençlik çağındayken kay­betmişti. Bundan sonra hicret diyarındayken üç kızını; Bedir gazvesinde Rukiyye´yi, sonra Zeyneb´i, sonra da Ümmü Gül-süm´ü kaybetmişti. İhtiyarlık döneminde de en küçük çocuğu İbrahim´i kaybederek musibete uğramıştı. İbrahim onun göz aydınlığı idi. Onu defnettikten sonra başındaki musibete katla­narak Uhud dağına yönelip şöyle demişti: “Ey dağ, benim üze­rimdeki musibetleri sen taşıyamazsın!” Beşeriyetin Peygamber sükûnetini hiç bozmadan böyle konuşmuş ve ağlamıştı. “Ağla­mak Rahmandan, bağırıp çağırmak ise şeytandandır!” demişti. Geride evlatlarından sadece kızı Fatımatüzzehra kalmıştı. O da ashabından en çok sevdiği Ali´nin zevcesiydi. Hz. Fatıma, kay­bettiği bütün çocuklarının sevgisini üzerinde toplamıştı. Ba­basının şefkat ve muhabbetine yalnız başına sahip olmuştu. Şu halde peygamber efendimiz yaptığı bu umumi vedadan sonra özel olarak Fatıma ile vedalaşacaktı. Buhari ve Müslimin sa­hihlerinde Hz. Aişe´nin şöyle dediği rivayet edilir:

“Resulallah (s.a.v) in zevceleri gelip yanında toplandılar. Hiçbiri dışarıda kalmamıştı. O sırada Fatıma da geldi. Yürü­yüşü tıpkı babasınınki gibiydi. Resulallah (sa.v.) efendimiz ona: “Hoşgeldin ey kızcağızım!” deyip sağ tarafına oturttu. (Başka bir rivayete göre ise sol tarafına oturttu.) Sonra ona giz­li birşey fısıldayınca Fatıma ağladı. Ardısıra yine kulağına giz­li bir şey fısıldayınca Fatıma gülmeye başladı.

Ben Fatıma´ya dedim ki: Resulallah sana gizli bir şey fısıl­dayınca sen ağlamaya başladın. Sonra başka bir şey fısıldayın­ca gülmüştün. Bunu bana anlatır mısın ”

Fatıma: t(Ben Resulallah´ın sırrını ifşa edecek değilim” dedi. Fatıma vefat edeceği sırada kendisine yine dedim ki: “Senin üzerinde olan hakkım için o sırrı bana anlat”

Fatıma dedi ki: “İşte şimdi olur. O zaman babam ilk fısılda-yışında kulağıma dedi ki: “Cebrail her sene Kur´an-ı Kerimi bir defa bana arzederdi. Bu sene ise iki defa arzetti. Herhalde ece­lim yaklaştığı için bana böyle yaptı. Kızım Allah´tan sakın, sabirli ol. Ben senin için ne güzel bir selefim” Böyle dediği için ağladım sonra yine kulağıma birşey fısıldadı ve dedi ki: uMüfminlerin kadınlarının hanım efendisi veya bu ümmetin kadınlarının hanım efendisi olmaktan hoşlanmaz mısın ” Böy­le dediği için de güldüm.”

Resulallah (s.a.v) efendimiz kızı ile böyle vedalaşmıştı. Riva­yete göre kendisinin vefatından sonra ilk vefat edip kendisine kavuşan da, kızı Fatıma olmuştu. Bu iyilik sever ve hayırlı ba­banın, çiçek misali kizi Zehra ile yaptığı vedalaşma idi. Kızı bu ümmetin kadınlarının hanım efendisiydi.

Sen de Öleceksin Onlar da Ölecekler

Buhari´nin rivayetine göre Abdullah bin Mes´ud Peygamber (s.a.v) efendimizin yanına girip ona: “Çok acı çekiyorsun Ya Re­sulallah!” demiş Peygamber efendimiz de şu karşılığı vermişti; “Doğrusu ben, sizden iki kişinin çektiği acı kadar acı çekiyo­rum.” Abdullah: “O halde senin sevabın da iki kat olacaktır” deyince Peygamber efendimiz şu karşılığı vermişti: “Evet.. Ca­nım kudret elinde olan Allah´a andolsun ki yeryüzünde bir müslümana her hangibir hastalık ve eziyet isabet eder de o sab­rettiği takdirde onun günahlarını ağacın yaprakları gibi üze­rinden döker.”

Rivayete göre Ebu Said el-Hudri elini Peygamber efendimi­zin vücudunun üzerine koymuş ve ona: “Şiddetli ateşin oldu­ğundan dolayı elimi vücudunun üzerinde tutamıyorum Ya Re­sulallah” demişti. Peygamber efendimiz de cevaben şöyle bu­yurmuştu: “Biz Peygamberler topluluğuna bela ve musibetler kat kat gelir. Sevap ve mükafatlarımız da kat kat olacaktır,”

Buhari´nin sahihinde rivayet olunduğuna göre Resulalah (s.a.v) efendimiz hastalığı esnasında şöyle buyurmuştur: “İn­sanlar arasında en şiddetli belaya uğrayanlar, peygamberler­dir. Sonra salih kimselerdir. Sonra derecelerine göre iyi kimse­lerdir. Kişi dindarliği ölçüsünde bela ve musibete uğrar. Eğer dinine sağlam bağlarla bağlıysa bela ve musibeti daha da şid­detli olur.”

Hastalık, kainatın nuru Muhammed (s.a.v) in vücuduna si­rayet etmiş, nihayet onu zayıf ve bitkin düşürmüştü. Yakınlanndan bazıları onun zatülcenb hastalığına yakalandığını san­mışlardı. Bu da onun en yakın akrabası Abbas´m görüşü idi. Tıbbi bilgilerine dayanarak bu hastalıktan kurtulması için pey­gamber efendimizin ağzına ilaç damlatmak gerektiğine karar verdiler. Peygamber efendimiz dalgın olduğu bir esnada ağzına ilaç damlattılar. Ayrıldığında ağzındaki ilaç kalıntısını hissedin­ce yanında bulunan herkesin ağzına ilaç damlatılmasını emret­ti. Yalnız, yaşlı olduğundan dolayı Abbas´ı bu cezadan istisna etti. Zatülcenb hastalığının şeytandan olduğunu Cenab-ı Al­lah´ın, şeytanı kendisine musallat kılmayacağını beyan buyur­du.

Resulüllah (s.a.v) efendimizin hastalığı şiddetlenmeye baş­lamış ve artık yatağından ayrılamaz olmuştu. Hz. Aişe´nin evinde kendisine bakılması için zevcelerinden izin istedi. Buha-ri bu haberi şöyle rivayet eder: “Hz. Aişe demiş ki: “Resutüllah (s.a.v)´in hastalığı şiddetlenip ağırlaşınca benim evimde kendi­sine bakılması için zevcelerinden izin istedi. Onlar da kendisi­ne izin verdiler, iki adamın omuzlarına yaslanarak evden dışa­rı çıktı. Abdülmuttalip oğlu Abbas ile diğer bir adamın arasın­da ayaklarını yerden sürüyordu.”

tbn Abbas´a, Hz. Aişe´nin rivayetinde adını açıklamadığı adamın kim olduğunu sorduklarında o zatın Ali bin Ebi Talip olduğunu söylemişti. Hz. Aişe (her nedense) Abdülmuttalip oğ­lu Abbas´m adını zikretmiş, ama Ebu Talip oğlu Ali´nin ismini zikretmemişti. Allah onu affetsin ve Allah ondan razı olsun.

Resulüllah (s.a.v) efendimiz Hz. Aişe´nin evine taşındı. Ateşi şiddetlenmişti. “Üzerime su dökün” diyordu. Üzerine çok mik­tarda su döktüler. Hatta mü´minlerin annesi Aişe´nin rivayeti­ne göre üzerine yedi kırba su dökülmüş idi.

Buhari´nin rivayetine göre Hz. Aişe bu konuda şöyle demiş­tir: “Resulüllah (s.a.v) efendimizin hastalığın nedeni ile şikaye­ti artınca Muavizeteyn surelerini okuyarak eliyle kendi bedeni­ni sıvazlayıp vücuduna üflüyordu. Ancak bunu yapamıyacak derecede hastalığı ağıırlaşınca ben muavizeteyn surelerini oku­yarak onun üzerine üflüyordum”

Ebu Bekir´in Namaz Kıldırması

Resulüllah (s.a.v) efendimizin hastalığı daha da şiddetlendi. Cemaatle namaz kıldıramıyacak duruma geldi. Mutlaka yerine ilk İslama giren müslümanlardan birine vekil olarak görevlen­dirmesi gerekiyordu. Dostu, arkadaşı ve seçkin insan olan Ebu Bekir İslama giren ilk erkek olduğuna göre onun seçilmesi ge­rekiyordu. Peygamber efendimiz müslümanlara namaz kıldır­ması için onu seçip görevlendirdi. Namaz imamlığı asla aksatıl-mazdı. Peygamber efendimiz, îslamm direği olan namazın ak­satılmasından korkmuştu. Namazsız hiçbir din olamaz!

Ahmed bin Hanbel´in rivayetine göre peygamber (s.a.v) efen­dimiz namaz kıldırmak için mescide çıkamaz olmuştu. Bunun üzerine Hz.Ömer cemaate namaz kıldırmıştı. O da Resulallah (s.a.v) efendimiz: “Cemaate namaz kıldınlması için emir verin” buyruğuna icabet ederek namaz kıldırmıştı. Çünkü o sırada mescid de Hz. Ömer´den daha yaşlı bir sahabi yoktu. Aynı za­manda o, peygamber efendimizin ikinci veziri durumundaydı. Hz. Ömer güçlü, kuvvetli, yüksek sesli bir kimse idi. Resulallah (s.a.v) efendimiz: “Ebu Bekir nerede ” diye sormuş ve yanına gelmesi için Ebu Bekir´e haber salmıştı.

Bu rivayet de gösteriyor ki Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir´in bu­lunmadığı zaman cemaate imamlık etmiştir. Ayrıca Peygamber efendimizin : “Cemaatle namaz kıldınlması için emir verin” mealindeki umumi buyruğuna icabet ettiği için bu görevi ifa et­miştir. Kendisinden sonra insanlara imamlık edecek birini ya­ni Ebu Bekir´i peygamber efendimiz görevlendirmişti.

Buhari´nin A´mes kanalıyla yaptığı rivayete göre Hz. Aişe şöyle demiştir: “Resulallah (s.a.v.) efendimiz vefat ile sonuçla­nan hastalığında namaz vakti geldiği sırada Bilal ezan oku­muş ve kendisi de : “Ebu Bekir´e emir verin, namazı kıldırsın” demişti. Kendisine : “Ebu Bekir yufka yürekli adamdır. Senin makamında durduğu zaman insanlara namaz kıldıramaz” de­nildiği zaman o, emrini yine tekrarlamış, fakat insanlar yine aynı itirazı yinelemişlerdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) efendimiz: “Siz Yusufun kardeşlerisiniz. Ebu Bekir´e emir ve­rin, namaz kıldırsın!” Bunun üzerine Ebu Bekir mescide gide­rek namaz kıldırmak için öne geçmişti, o sırada peygamber (s.a.v) efendimiz vücudunda bir rahatlık ve hafiflik hissettiği için iki kişinin omuzlarına yaslanarak mescide gitmişti. Acı ve eleminin fazlalığından dolayı ayaklarım adeta yerden sürüyor­du. Ebu Bekir Peygamber efendimizi görünce mihraptan geri çekilmek istedi, ama peygamber efîendimiz yerinde kalması için ona işaret verdi. Sonra gelip yan tarafında oturdu.

Bu hadisi Hz. Aişe´den rivayet eden A´meş´e denildi ki: “Pey­gamber efendimiz orada dururken Ebu Bekir namaz kıldırıyor ve insanlar da ona tabi mi ioluyorlardı ” Ravi Ameş başıyla evet anlamında işaret verdi.”

Peygamber efendimizin hastalığı süresince Ebu Bekir na­maz kıldırdı. Vefat edip Refîkul Alaya yükselince ardısıra in­sanlığa ebedi bir miras olan ilahi şeriatı bırakmıştı. Arabis­tan´ın batısı ile doğusu arasındaki tüm mıntıkalara bu şeriatın ahkamını tebliğ etmiş ve gerekli hususları öğretmişti.

Resulüllah (s.a.v.) efendimiz hasta iken üç gün süreyle mes­cide gelememişti. Önce de söylediğimiz gibi o süre içinde Hz. Ebu Bekir cemaate imamlık etmişti. Peygamber efendimiz bu üç günlük ayrılıktan Önce cemaatle birlikte en son Öğle namazı­nı kılmıştı. Buhari, her zaman peygamber efendimizin yanında bulunan Enes Bin Malik´ten şöyle bir rivayette bulunmuştur: “Hz. Ebu Bekir, Peygamber efendimizin vefatıyla sonuçlanan hastalığı esnasında cemaate namaz kıldırıyordu. Pazartesi gü­nü cemaat saf tutmuş iken Peygamber (s.a.v) efendimiz hücre­sinin perdesini aralayarak bize baktı ve gülümsedi. Peygamber efendimizin bu iyi halini görünce sevincimizden az kalsın aklı­mız başımızdan gidecekti. Gelip cemaate namaz kıldırması için Hz.Ebu Bekir de mihraptan geri çekildi. Peygamber efendimi­zin cemaate namaz kıldırmak için geleceğini zannetmişti. Ama namazımızı tamamlamamız için bize işaret verdi. Ve perdeyi tekrar geri bıraktı. O gün de vefat etti.”

Peygamber (s.a.v) efendimiz işte hayatının son anına kadar Rabbinin risaletini tebliğ ediyordu. Can çekişme esnasında bi­le, insanların Rablerinin davetine ne kadar icabet ettiklerini görmek istiyordu. Kalbi müsterih olunca gülümseyip tebessüm ediyor, sonra da nefsini teslim alan Rabbine yöneliyordu. Niha­yet temiz ruhu bedeninden ayrılıp Rahman ve Rahim olan Re­fiki âlâya intikal etti.

Her Ecelin Yazılı Olduğu Bir Kitap Vardır

Peygamber (s.a.v) efendimiz namaz kılmaktalar iken kendi­lerine bakmak için perdeyi aralayıp tebessüm ettiğinde müslü-manlar bunu hayra yorarak sevinmişler ve peygamber efendi­mizin iyileşip sıhhat bulduğunu zannetmişlerdi. Sevinçlerinden neredeyse namazı bırakacaklardı. Ama bunun son bir veda ol­duğunu düşünememişlerdi. Peygamber efendimiz risaleti tebliğ ettiğine inanarak onlara son bir defa daha bakıp temaşa etmek istemişti. Hatta perdeyi aralayıp mescide ve mü´minlere baktı­ğını gören Ebu Bekir hazretleri kalbi müsterih olduğundan do­layı istirahat etmek için ikametgahına gitmişti. Çok bekleme­den kara haberi getiren kişi peygamber efendimizin vefat etti­ğini ona bildirmişti. Göklerle yeri nuruile dolduran Resulullah (s.a.v) efendimizi gelip bir kez daha görerek gözünü sürmelen-dirmek istemişti. Gelip baktığında Resulullah (s.a.v) efendimi­zin yatağında uzanmış ve üzeri Örtülü olduğunu görmüştü. Mü´minlerin annesi ve Resulullahm sevgili zevcesi Hz. Aişe´nin bu olayı nasıl tasvir ettiğine bir bakalım:

“Resulullah (s.a.v) efendimizin başı kucağıma yaslanmıştı. Bir ara başını benden yana çevirdi. Sandım ki benden istediği bir şey var; fakat ağzından soğuk bir damlanın vücudumun üzerine düştüğünü görünce vücudum ürpermeye başladı. Bayıl­dığını zannettim. Üzerine bir Örtü çektim. Ömer geldi. Muğire bin Şube de beraberindeydi. içeri girmeleri için izin istediler, izin verdim. Ömer: ´Vah bayılmış! Resulullah (s.a.v)´in baygın­lığı ne kadar da şiddetli olmuş!´ diye bağırdı. Sonra kalktılar kapıya yaklaştıklarında Muğire :´Resulullah (s.a.v) ölmüş dedi. Ömer de ona :´Sen yalan söylüyorsun! sen fitne çemberi içinde kalmış bir adamsın. Münafıklar yok olmadıkça Resulullah öl­meyecektir!´ dedi. Hz. Ömer Resulullah (s.a.v) efendimizin di­ğer insanlar gbi ölmesini aklına sığdıramıyor ve bu olay çok ağırına gidiyordu. Peygamber efendimize olan aşırı sevgisi onu bu yanlış düşünceye sevk etmişti. O sırada Ğbu Bekir es Sıddık hazretleri geldi. Resulullah (s.a.v) efendimize bakıp:”fiİ£ Allah içiniz ve biz ona döneceğiz. Resulullah (s.a.v) öldü!” dedi Sonra naaşmın yanına gelerek Resulullahm başını ve alnını öperek “Vah benim seçkin arkadaşım, vah benim dostum! Resulullah (s.a.v) vefat ettir dedi.

O esnada Hz. Ömer mescide gitmiş, insanlar şöyle diyordu: “Münafıklar yok olmadıkça Resulullah (s.a.v) efendimiz ölme­yecektir!77 O böyle konuşmaktayken Hz. Ebu Bekir gelmiş, son­ra cemaate hitaben şu ayeti kerimeleri okumuştu:

“Sen de öleceksin onlar da ölecekler sonra siz, kıyamet günü rabbinizin divanında davalaşacaksınız!” (Zumer 30-31)

“Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üze­rinde geriye mi döneceksiniz Kim ökçesi üzerinde geriye döner­se, Allah´a hiçbir ziyan veremez Allah, şükredenleri mükafat­landırUCaktir” (Ah îmran 144}

Bu ayeti kerimeleri okuduktan sonra “Her kim Allah´a iba­det ediyorsa şunu iyi bilsin ki, Allah diridir, ölümsüzdür. Her kim Muhammed´e tapıyorsa şunu iyi bilsin ki, Muhammed öl­müştür!” dedi.

Rivayete göre H z. Ebu Bekir, Peygamber (s.a.v) efendimizin mübarek alnını öperken:”Anafn, babam sana feda olsun sen hayattayken de ölü iken de çok güzelsin!” demişti.

Rivayete göre Hz. Ömer Peygamber efendimizin öldüğünü söyleyecek olanları ölümle tehdit etmiştir.

Hz. Ebu Bekir´in hutbesinin nakletmiş olduğumuz hutbeler­den daha uzun olduğu rivayet edilmiştir. Peygamber efendimi­zin cesedi üzerine şefkatle eğilip Öpmüş ve ağlamıştı. “Bütün bunlar güvenilir rivayetlerdir. Hepsi arasında uyum vardır. Hiç çelişki yoktur. Çünkü orada bulunan kalabalıktan her biri an­cak duyabildiğini hafızasına yerleştirmiş ve şahit olduğu man­zaraları hafızasında tutabilmişti. O sırada herkes feryadü figan ve panik içinde bulunuyormuş.

Hz. Ebu Bekir´in, önce aktarmış olduğumuz hutbesinden da­ha uzun olan hutbesinde insanlara hitaben şöyle denilmişti:

“Hattab oğlu Ömer´in söylediklerine bakmayın. Resulullah (s.a.v) vefat etmiştir. (Sonra ağlayarak) Nefsim kudret elinde olan Allah´a yemin olsun ki, Allah´ın rahmeti senin üzerine ol­sun ya Resulullah sen hayattayken de, Ölüyken de çok güzelsin! (sonra Peygamber efendimizin üzerine bir örtü çekmiş, acelece mescide gitmiş ve sözünü şöyle sürdürmüştü:) Aziz ve Celil olan Cenab´i Allah, Peygamber efendimiz henüz aranız da diri iken onun öleceğini size bildirmişti. Ölüm hepimizin başına gelecektir. Sadece aziz ve celil olan Allah baki kalacaktır. O şöyle bu­yurmuştur:

“Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse, siz ökçelerinizin üze­rinde geriye mi döneceksiniz Kim ökçesi üzerinde geriye döner­se Allah´a hiçbir ziyan veremez. Allah, şükredenleri mükafat­landır acaktır” (Ah îmran ıu)

Cenab-ı Allah, Muhammed (s.a.v)´e hitaben şöyle buyurmuş­tur:

“Sen de öleceksin, onlarda öleceklerdir.” (Zumer 30-31)

“(Yer) üzerinde bulunan herşey yok olacaktır. Yalnız rabbi-nin celal ve ikram sahibi yüzü (zatı) baki kalacaktır.(RahmaTi: 26-27)

“Her can ölümü tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz size ek­siksiz Verilecektir.” (Ah İmran 185)

Şüphesiz ki, Cenab-ı Allah, Muhammed´i yaşattı. Allanın dinini ayakta tutuncaya kadar onu hayatta bıraktı. O Allah´ın emrini iletip risaletini tebliğ etti. Allah yolunda cihad etti. Son­ra Cenab-ı Allah onu bu haldeyken vefat ettirdi. Sizi de dosdoğ­ru yol üzerinde bıraktı. Bundan sonra helak olan kimse ancak delil ve beyyineden sonra helak olmuş olur. Herkim Allah´a iba­det ediyorsa bilsin ki, Allah diridir, ölümsüzdür. Ey insanlar, Allah´a karşı takvalı kimseler olun. Dininize sıkı sıkıya sarılın, Rabbinize güvenin. Allah´ın dini sapasağlam ortadadır. Al­lah´ın kelimesi tamamlanmıştır. Allah kendi dinine yardım edene yardım eder. Dinini ayakta tutan kimseleri onurlandırır. Şüphesiz ki, Allah´ın kitabı aramızdadır. O sadra şifa veren bir nurdur. Onunla Cenab-ı Allah Muhammed´i doğru yola iletti. Onda Allah´ın helal ve haramı vardır. Bize saldıranlara Allah önem vermez. Çünkü Allah´ın kılıçları henüz yakınlarına yer­leşmemiştir. Kılıçlarımızı henüz elden bırakmış değiliz. Bize muhalefet edenlerle cihad edeceğiz. Tıpkı Resulullahla birlikte cihad ettiğimiz gibi bunu devam ettireceğiz. Hiç kimse kendi nefsine karşı aşırı gitmesin!”

O büyük korku ve panik gününde işte Ebu Bekir es Sıddık bu iki hutbeyi irad etmişti. Millette sabırsızlık ve tedirginlik gördükçe kendilerine çeki düzen versinler diye, sözlerini tek­rarlıyordu. Ama o esnada insanların kalpleri ürkmüş, düşleri bozulmuş, sabırları tükenmişti. O bu sözlerini tekrarlayarak kalplerine sebat vermeye çalışıyordu.

Peygamber Efendimizin Yıkanıp Defnedilmesi

Peygamber efendimizin mübarek naaşınm yıkanmasından ve defnedilmesinden önce mü´minler Resulullahm halifesini seçme işine yöneldiler. Başlarında Sa´d bin Ubade olmak üzere Ensar, bu konuda düşünmek için toplandılar. Ebu Bekir ile Ömer hazretleri, müminlerin bölünüp parçalanmalarından korktukları için Saide oğulları gölgeliğine koşarak orada top­lanmış bulunan müminlerin yanına vardılar. Ebu Bekr´i, Resu-lullah için halife seçerek bu ihtilafı sona erdirdiler. Yalnız hali­fe seçimine Ali, Abbas ve diğer Haşimilerden Peygamber efen­dimizin çok yakın akrabaları olan kimseler katılmadılar. Belki de bunlar Peygamber efendimizin naaşım yıkayıp defnetmek işiyle meşgul oldukları için seçime katılmamışlardı.

Peygamber efendimiz pazartesi günü Refiki Alaya intikal et­ti. Pazartesi gününün kalan kısmı ile salı gününün bir kısmın­da defnedil^meksizin bekletildi. îşler yoluna koyulduktan sonra teçhiz işine başlandı. Nitekim Hafız îbn Kesir de böyle demek­tedir. İbn İshak der ki: Ebu Bekir´e biat edildiğinde insanlar Resulullah (s.a.v) efendimizi yıkamak için toplandılar. Evinde aile efradından Abdulmuttalip oğlu Abbas´tan, Ebu Talip oğlu Ali´den, Abbas oğlu Üsame´den başkaları yoktu. Bilahare Evs bin Huri el-Ensari el-Bedri el-Hazreci, Hz. Ali´ye seslenerek şöyle âedi:”Ey Ali Allah aşkına Resulullah´ı yıkama şerefine bi­zi de nail eyle.” Böyle demesi üzerine Hz. Ali izin verdi. Ve içe­riye girerek Resulullah´ı yıkayanların yanında bulundu. Resu­lullah (s.a.v) yıkanırken üzerinden gömleği çıkarılmamıştı. Yı­kanla işini Hz. Ali yapmıştı. Başını göğsüne dayadı, gömleği üzerindeydi. Hz. Abbas ile Fadl ve Kuşem, Ali´yle birlikte onu sağa sola döndürüyorlardı. Zeyd oğlu Usame ile azadlısı Salih su döküyorlardı. Ali yıkıyordu. Bedeninden hiçbir pislik çıkma­dı. Yıkarken Hz. Ali: “Anam babam sana feda olsun. Hayattay­ken güzel olduğun kadar Ölüyken de çok güzelsin ´ diyordu. Onu su ve sedirle yıkıyorlardı. Yıkadıktan sonra kuruladılar. Üç kefene sardılar. Daha önce; ´Peygamberler öldükleri yere defnedilirler´ dediği için Resulullah (s.a.v)´i vefat etmiş olduğu yer, yani Hz. Aişe´nin odasına defnettiler. Defin işini de ailesin­den Abbas, Ali, Fadl ve azadlısı Salih yaptılar. Lahid şeklinde mezar kazıp kerpiçle ördüler.

îşte böylece Allah´ın en şerefli kulunun dünyevi hayatı sona ermiş oluyordu. O insanlık ailesi için çok mükerrem bir şahsi­yetti. Allah´ın kendisini yaratmış olduğu günden itibaren mü-cahid olarak yaşadı. Vefatına kadar bu durumunu sürdürdü. Çocuk iken rezilliklerle cihad etti. Sakavet döneminde faziletli bir kimse oldu. Gençlik döneminde güvenilir bir insan olmuştu. Hayat, onun Önünde hiç bir zaman kolay ve bolluklar içinde geçmemişti. Her ne kadar ezilmemiştiyse de yetimliğin acısını tatmıştı. Her ne kadar nefsi horlanmamışsa da fakirliğin tadı­nı almıştı. Risaletle görevlendirildiğinde davet yükünü omuzla-inıştı. O yolda eziyetlerin acısını tatmıştı. Ama yine de sabret­miş, sahabilerine de sabrı tavsiye etmişti. Hicret ederken bir mücahid olarak kılıç kuşanmıştı. Aynı zamanda bir öğretici ve hidayet rehberi olarak Kur´anı Kerimi insanlara ulaştırmıştı. İnsanlığı yüceltip mükerrem kılıyordu. Müsamahakar ve seve­cendi. Bu varlık aleminde en olgun ve en mükemmel insan an­cak kendisiydi. Onun cesedi defnedilmiş olsa bile risaleti ve ge­tirdiği dini defnedilmemiş ve defnedilmeyecektir!

Peygamber (s.a.v)´in Terekesi

Peygamber (s.a.v) vefatından sonra mal bırakmamıştı. Ha­yatının son demlerinde hastalık çekmekteyken yanında sadece bir altın kalmıştı. Onu da sadaka olarak vermişti. O, mal ve mülk sahibi değildi. Yanında mal ve mülk bulunduğu zaman onu iyilik yoluna harcıyordu. Kendisi arpa ekmeği ile geçinirdi. Eline geçen mal, su gibi akıp giderdi. Servet suyu; zayıflara, düşkünlere yolda kalmışlara, öksüzlere akardı. Elinde hiçbir şey kalmazdı. Kalmasaydı bile aile efradına miras olmazdı. Çünkü o şöyle buyurmuştu:”Biz peygamberler topluluğu olarak miras bırakmayız. Bıraktığımız şeyler sadaka olur.” Onun bı­raktığı terekesi sadaka olurdu. Ne evladı, ne amcası ona mirsçı olamazdı. Aksine bıraktığı mal, hayır ve iyilik yoluna harcanır­dı. Peygamberler mal biriktirerek, miras bırakacak kimseler değillerdi. Onlar ancak ilim, şeriat ve insanlara tebliği miras bırakırlardı. Onların mirasları işte buydu. Bu da en hayırlı ve kalıcı bir terekedir. Bu, kamil ilimdir.

Ancak ilgili kısımda anlattığımız gibi Fedek arazisi üzerinde anlaşmazlığa düşülmüştü. Bazı tarihçilerin anlattığı gibi Fedek arazisi Peygamber efendimizin mülkü değildi. Aksine yetimle­re, yoksullara, düşkünlere, yolda kalmış kimselere geliri har­canmak üzere Peygamber efendimizin tasarrufuna bırakılan bir yerdi. Oranın gelirlerinden ayrıca Peygamber efendimizin ailesine, akrabalarına da belirli bir pay tahsis edilirdi. Hz. Ebu Bekir ile, yerin taşıdığı, göklerin gölgelendirdiği insanların en hayırlısı olan Resulullahm kızı Fatıma arasında anlaşmazlık meydana gelmesine rağmen bu ihtilaf Fedek arazisinin, mülki­yeti üzerinde değil, idaresi üzerindeydi. Gelirinin nereye harca­nacağı hususunda anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Çünkü o arazile­rin gelirlerinde mü´minlerin annelerinin, yani Resulullahm zevcelerinin nafakaları vardı. Şu halde oranın idaresini hayat­tayken Resulullah yürüttüğüne göre vefatından sonra da akra­baları yürütmeliydi. tşte bu düşünceye Hz. Ebu Bekir, karşı çıkmıştı. Fakat bilahare Hz. Ömer, Fedek arazilerinin idaresini Abbas ile Ali´ye tevdi etmişti. Nitekim bundan daha önce de bahsetmiştik. Aslında Peygamber (s.a.v) efendimizin bırakmış olduğu en büyük miras, onun şeriatiydi. O şeriatte Kur´anı Ke­rim ezberlendiği sürece mahfuz kalacaktır. Zira yüce Allah bu­yuruyor ki:

“O zikri (Kur´anı) biz indirdik biz; ve onun koruyucusu da elbetteki biziz!” (Hicr:9)

Peygamber (s.a.v)´in Zevceleri

Nedense bazı gayri müslim yazarlar Peygamber (s.a.v) efen­dimizin 13 kadınla evlenmiş olduğunu, vefat ederken geride 9 kadın bırakmış olduğunu delil göstererek şehvetli bir kimse ol­duğunu söylemekten hoşlanırlar! Ancak bu tavırlarıyla gerçek­ten aşırı gitmiş olmaktadırlar..Hakikatte onlar gerçekleri gizle­mektedirler, ama gerçekler mutlaka ortaya çıkacaktır. Gerçek­ler her zaman zuhur edip etrafı aydınlatacaktır.

Her ne kadar onlar hak ve hakikat erbabını altetmek, ger­çekleri gizlemek, hakikati köreltmek istiyorlarsa da bunu başa-ramıyacaklardır. Onlar Peygamber efendimizin aşırı derecede şehvetli bir kimse olduğunu ve çok evlendiğini söylerler. Biz ise onun evliliklerini anlatarak şehvetli bir kimse olmadığını ispat­layacağız. Hatta o, neredeyse şehvetsiz denebilecek bir kimse idi. Hiçbir yerde ve hiçbir zaman şehvetinin esiri olmamıştı.

25 yaşındayken, güçlü kuvvetli bir genç iken, 40 yaşındaki Hz. Hatice ile evlenmişti. Onunla 26 sene kadar beraber yaşa­mıştı. Yani Hz. Hatice 66 yaşına kadar onun yanında kalmıştı. Ona 6 çocuk doğurmuştu. Fakat Peygamber efendimiz onun üzerine ikinci bir kadınla evlenmeyi hiç düşünmemişti. O, iffe-tiyle tanınan bir kimseydi. Halbuki yaşıtları şehvetli kimseler­di Onlara nisbetle O, çok iffetli ve nezih bir kimseydi. Kureyşli kadınlar ona eş olmak için can atıyorlardı. Ama O tüm şehvet­lerden kadınlara bakmaktan uzak bir kimseydi.

Nihayet Mü´minlerin annesi Hz. Hatice, vefat etmiş, Pey­gamber efendimizin mesuliyetleri çoğalmıştı. O insanları tev-hid inancına davet etmek ve Ebu Talip ile Hatice´nin vefatın­dan sonra kat kat artan eziyetlere karşı göğüs germekle meşgul olmuştu. Bundan sonra birden fazla evlilikler yapmıştı. Maksa­dı şehvet değildi. Nitekim onun yaptığı bu birden fazla evlilik­lerin gerekçeleri arasında şehvet yoktu. Deliller onun şehvetpe-reslikten tamamen uzak olduğunu ispatlamaktadırlar.

Peygamber (s.a.v) efendimizin birden fazla evlilik yapma ge­rekçeleri şunlardı:

Ya şehit düşen arkadaşlarının zevcelerini himaye etmek için nikahına alıyordu. Hicret ederken bunları şirk yurdunda bırak­tığı takdirde sahipsiz kalacaklarından ötürü müşriklerin eza ve cefalarına uğrayacak, belki de irtidat edeceklerdi. Hicret yur­duna geldikleri takdirde akrabalarından uzak kalacaklarından dolayı yalnız kalacak, himayesiz duruma düşeceklerdi. Pey­gamber efendimiz böylelerini koruma kanadı altına almak için nikahlamıştı. Bu evlilikte o şehvete yönelmiyordu. Aksine bu kimsesiz kadınları himaye etmeyi ön planda tutuyordu.

Ya da kendisiyle tebliğ hususunda irtibatı olan kimseleri iman bağının yanısıra hısımlık bağıyla da kendine bağlamak istiyordu. Bu sebeple bazı evlilikler yapmıştı. Örneğin bir kadını -güzel olup olmadığına bakmaksızın- nikahlayarak kurtarı­yor ve sahiplerim kendilerine kopmaz bağlarla bağlıyordu.

Ya da ameli olarak şer´i hükümlerin uygulamasını açıkla­mak, böylece insanların alışık oldukları cahiliyet adetleriyle sa­vaşmada mükemmel bir örnek olmak için evlilikler yapıyordu. Bu gibi gelenekleri islamiyet doğrulamadığı için Peygamber efendimiz ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Ki kendisinden son­ra müslümanlar bu gibi işleri yaptıkları takdirde sıkıntıya düş­mesinler ve başkaları tarafından kınanmasınlar. Ya da bazı arap kabileleriyle irtibat kurup onları islam davetçileri kılmak, yahut nefretlerini gidermek, dostluklarını kazanmak amacıyla bazı evlilikler yapmıştır.

Peygamber (s.a.v) efendimizin birden fazla evliliğinin amaç ve hedefleri işte bunlardı. Çoğunlukla O, kadını yok olmaktan kurtarmak için evlilik yapıyordu. Rabbinin emrini yerine getir­mekle kendini yükümlü görüyordu. Şehvetini tatmin etmek amacıyla değil Rabbinin emrini yerine getirip kimsesiz kadınla­rı yok olmaktan kurtarmak amacıyla evleniyordu. Peygamber efendimizin, mü´minlerin anneleri vasfını taşıyan zevceleriyle evlenişinin amacını kısaca, özet olarak anlatmış olduk. Şimdi de onun zevcelerinin her biriyle evlenişini ayrıntılı olarak an­latmayı düşünüyoruz.

Resulullah (s.a.v) efendimiz, evlenmesi mukadder kılınan zevceleriyle evlendikten sonra onların bu evliliğe razı olup ol­madıklarını kesin bir şekilde anlamadan gerdeğe girmezdi. Zevcesinin yapılan evliliğe rağbetli ve razı olduktan sonra ger­değe girme teklifinde bulunur ve gerdeğe girerdi.

Peygamber (s.a.v) efendimizin 13 zevcesi, iki cariyesi vardı. Bu cariyelerden biri Mariyetül- Kıbtıyye, diğeri Zeyneb kızı Reyhane idi. Reyhaneyi azad etmiş, o da ailesinin yanına gide­rek müslüman olmuştu. Geride Marid kamıştı. Rivayete göre onu da azad ederek kendisiyle evlenmişti. Peygamber efendimi­zin vefatına kadar yanında kalmıştı.

Peygamber (s.a.v) efendimizin ilk zevcesi, mü´minlerin an­nesi Hatice´dir. Peygamber efendimizin hayatını anlatırken il­gili bölümde Hz. Hatice´yle evlenmesini de anlatmıştık. Önce­den işaret ettiğimiz gibi Hz. Hatice Peygamber efendimizin ya­nında 26 sene süreyle yaşamıştı. Peygamber efendimize 6 çocuk doğurmuştu. Onların ikisi erkekti. Birinin adı Kasım, diğe­rinin ki Tayyib idi. îkisi de hicretten veya bi´setten önce vefat etmişlerdi. Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Zeynep Peygamber efendimizden önce vefat etmişlerdir. Sadece Fatıma kendisin­den sonra bir süre daha yaşamış, Peygamber efendimizin vefa­tından 6 ay sonra vefat etmiştir. Peygamber efendimizin müba­rek nesebi, Hz. Fatıma´nın oğulları Hasan ve Hüseyin ile de­vam etmiştir. Bu ikisi, cennet ehlinin gençlerinin efendileridir­ler. Nitekim bu hususta Peygamber (s.a.v) efendimizden de bir hadis varid olmuştur. Hz. Hatice, hayatta iken Peygamber efendimiz önce de söylediğimiz gibi başka bir kadınla ev­lenmiş değildir.

Hz. Hatice´nin vefatından sonra ve hicretten Önce Peygam­ber efendimiz hemen hemen Hz. Hatice´nin yaşlarında olan Şevde binti Zem´a ile evlenmiştir. Hz. Hatice´nin vefat ettiği za­man ki yaşı olan 66 yaşında bulunan Şevde binti Zem´a, Hz. Hatice kadar güzel değildi.

Şevde bir zamanlar kocasıyla birlikte müslüman olmuş, ikisi beraberce cahil Kureyşlilerin ezalarından kurtulmak için Habe­şistan´a hicret etmişlerdi. Bilahare bu yerden geri döndüklerin­de kocası vefat etmişti. Ailesi henüz müşriklikte devam eden Sevde´ye dönüşü esnasında dininden irtidat etmesi için baskı­lar yapıldı. Peygamber (s.a.v) efendimiz, dininden dönmemesi için Sevde´yi himayesine alarak kendine nikahladı.

Sevde´den sonra Peygamber efendimiz Hz. Ebu Bekr´in kızı ve müminlerin annesi Hz. Aişe (r.a) ile evlendi. Aişe ömrünün dokuzuncu senesinde idi. Zayıf ve cılız olduğundan dolayı in­sanda şehvet hislerini harekete geçirecek durumda değildi. Şu halde Peygamber efendimizin, şehvetini tatmin etmek için Aişe ile evlendiğini söylemeye imkan yoktur. Zaten hicretten sonra onunla gerdeğe girebilmiştir. Öyleyse evleniş amacı,şehveti tat­min etmek değilmiş. Sadece Ebu Bekir´le arasındaki dostluğu, hısımlıkla pekiştirmek istemiştir. Çünkü Ebu Bekir onun iki vezirinden biri idi.

Rivayete göre Peygamber efendimiz Sevde´den önce Hz. Aişe ile evlenmiştir. Ama kuvvetli olan, yukarıda belirttiğimiz riva­yettir. Belki de bu iki evlilik arasında zaman bakımından ya­kınlık bulunmasından dolayı hangisinin daha Önce nikahlandı-ğını tam tanûna belirlemek mümkün olmamıştır.

Hicretten sonra Peygamber (s.a.v) efendimiz Hz. Ömer bin Hattab´ın kızı Hafsa ile evlenmiştir. Hafsa, daha önceleri Hu-neys bin Huzeyfe´nin eşi idi. Kocası mümin bir kimse olup vefat etmişti. Peygamber efendimiz Hafsa´nın babası Hz. Ömer ile dostluğunu daha da pekiştirmek için kızı ile evlenmişti. Çünkü Hz. Ömer Peygamber (s.a.v) efendimizin ikinci veziri idi. Hafsa ile evlenmesi esnasında geçen olaylarda Peygamber efendimi­zin sırf Hz. Ömer´le olan dostluğunu daha pekiştirmek için ev­lenmiş olduğunu ispatlamaktadır: Hz. Osman (r.a.) zevcesi Ru-kiyye vefat ettiği zaman -ki o zaman Bedir gazvesi yapılmakta idi- Hz. Ömer kızı Hafsa”yı ona nikahlamayı arzulamıştı. Bu arzusunu ona açtığı zaman Hz. Osman susmuştu. Hz. Ömer bu durumu Peygamber efendimize şikayet mahiyetinde bildirdi. Peygamber efendimiz de Hz, Ömer´e fOsman´dan daha iyi bi­ri, Hafsa ile evlenecektir. Osman da, Hafsa´dan daha iyi biriyle evlenecektir”dedi. Daha sonra Peygamber (s.a.v) efendimiz Haf­sa ile evlendi. Osman da Peygamber efendimizin kızı Ümmü Gülsüm´le evlendi.

Bundan da anlaşılıyor ki, Peygamber (s.a.v) efendimiz dost­luk bağların^ tesis etmek ve kurulu olan dostluk bağlarını da pekiştirmek, ayrıca kalpleri hoşnud edip kazanmak için evlen­miştir.

Müslümanlarla müşrikler arasında müşriklerin büyüğü ve lideri Ebu Sufyan komutasında savaş devam etmekteyken Pey­gamber (s.a.v) efendimiz Ebu Sufyan´ın kızı Ümmü Habibe (Remle) ile evlenmiştir. Ümmü Habibe (Remle) kocası Abdullah bin Cahs ile Habeşistana gitmişti. Fakat kocası orada islamdan çıkıp Hıristiyanlık dinine girmişti. Bu durumda Ümmü Habibe, şirkin lideri olan babası Ebu Sufyan´ın yanına dönmek ve di­ninden olmak ile Medine-i Münevvereye dönmek arasında te­reddüt etti. Medineye döndüğü takdirde sığınacak kimsesi yok­tu. Fakat Peygamber (s.a.v) efendimiz onunla evlenerek hima­ye kanadı altına alacaktı. Bunun içinde Amr bin Ümeyye ed-Damiri´yi Habeşistan´a gönderdi. Ve Ümmü Habibe ile evlenme teklifinde bulunmuştu. Peygamber efendimizin vekili olarak Osman bin Ebul-As 400 dinarlık mehrini Necaşiye verdi. Sonra Ümmü Habibe´yi Peygamber efendimize gönderdi.

Bu evlilik ile Peygamber efendimiz iki hedefi vurmuş olu­yordu;

1- Ümmü Habibe´yi şirke karşı korumuş ve dininden irtidad etmesine engel olmuştu.

2- Ebu Süfyan´la hısım olmuştu. Bu da Ebu Süfyan´ın hoşu­na gitmişti. Rivayete göre O bu evlilikten sonra:” Muhammed ne güzel erkektir!” demiştir.

Peygamber (s.a.v) efendimiz, Zeynep binti Huzeyme ile ev­lenmişti. Zeynep, Abdi Menaf bin Hilal bin Amir bin Sa´saa so-yundandır. Ona ´düşkünlerin annesi* denildi. Uhud savaşında kocası Öldürülmüştü. Peygamber efendimiz onu himayesine al­mak ve düşkünlere yaptığı yardım hususunda onu desteklemek için onunla evlenmişti. Fakat Peygamber efendimizin yanında çok kalmamıştı. Sonra Peygamber efendimiz hayatta iken vefat etmişti.

Peygamber (s.a.v) efendimizin evlendiği kadınlardan biri de Zeynep binti Cahş idi. Bu kadın daha önce Zeyd bin Harise´nin eşi idi. Zeynep, Zeyd´i, Muhammed (s.a.v)´in oğlu olması hase­biyle kocalığa kabul etmişti. Çünkü Peygamber efendimizin bizzat kendisi Zeyd´e ´Muhammed´in oğlu´ lakabım takmıştı. Çünkü Peygamber efendimiz Zeyd´i, azad ettikten sonra Zeyd ailesinin yanına dönmek istememiş ve Resulullah (s.a.v)´in ya­nında kalmaya razı olmuştu. Bunun üzerine Peygamber efendi­miz ona ´Muhammedin Oğlu´ unvanını vermişti. îşte Zeynep, bu unvana sahip olduğu için Zeyd´le evlenmeye razı olmuştu. Ama Cenab-ı Allah, aşağıda mealini nakledeceğimiz şu ayeti kerimeyi inzal buyurunca Zeynep, Zeyd ile evli kalmamak için sızlanmaya ve huzursuzluk çıkarmaya başladı: “(Allah) Evlat­lıklarınızı da sizin öz oğullarınız kılmadı. Bunlar sizin ağızla­rınıza gelen sözlerinizdir. Allah gerçeği söyler ve O, doğru yola iletir.

Onları babalarına nisbet ederek çağırın; Bu, Allah yanında daha adaletlidir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır.” (Ahzab. 4-5)

Evet Zeyd´in Kureyşli olmadığı artık açığa çıkmıştı. Bu yüz­den Zeynep onunla evli kalmamak için huzursuzluk çıkarmaya başlamıştı. Zeyd de, Zeyneb´in gururundan rahatsız olmaya başlamıştı. Onu Ijoşamak için Peygamber efendimizden izin istedi. Ama Peygamber efendimiz ona.-“Allah´tan kork ve eşini yanında tuf demişti. Cenab-ı Allah da, Zeyd tarafından soşan-masından sonra Zeynep ile evlenmesini Peygamber efendimize emretmişti. Ama Peygamber efendimiz bu emri gizlemişti. Çünkü insanların “Muhammed oğlunun eşi ile evlendi” demele­rinden çekinmişti. Ama Cenab-ı Allah ona şu emri vermişti:

“Allah ve Resulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inan­mış bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.” (Ahzap: 36)

Evlatlıkların boşadıkları ve ilişkilerini kestikleri eşleri ile babalıklarının evlenmesinde herhangi bir sakınca olmadığını bildirmek ve bu gibi evliliklerden mü´minlerin sıkıntıya düşme­sini önlemek için Cenab-ı Allah, Zeyd´in boşadığı zevcesi Zey­nep ile evlenmesi için Peygamber (s.a.v) efendimize emir ver­mişti. Araplar arasında yerleşik hale gelen bu adeti ortadan kaldırmak için Cenab-ı Allah bu evliliği yapmasını Peygamber efendimize emretmişti. Evlatlık edinme adeti Romalılardan Araplara geçmişti. Bu bir akrabalık karekterini taşımıyordu. Aksine bu, yalan ve iftiradan başka bir şey olmayıp aile düzeni­ni bozuyordu. Çünkü aileden olmayan bir kimse aile fertleri arasına katılıyordu.

Bu konuyu açıklayan şu ayet-i kerimeleri okumakta yarar vardır:

“Allah ve Resulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inan­mışlar, erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah´a ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapık­lığa düşmüş olur. Allah´ın nimet Verdiği; Senin de kendisine ni­met verfip hürriyete kavuştur)duğun kimseye:´Eşini yanında tut, Allah´tan kork´ diyordun, fakat Allah´ın açığa vuracağı şeyi içinde gizliyordun. İnsanlardan çekmiyordun; oysa asıl çekin­mene layık olan, Allah idi. Zeyd o. kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki (bundan böyle) evlatlıkları, kadınlarıy­la ilişkilerini kestikleri zaman o kadınlarla evlenmek hususun­da mü´minlere bir güçlük olmasın. Allah´ın buyruğu (her za­man) yerine getirilmiştir.

Allah´ın, kendisine takdir ettiği bir şeyi yerine getirmekte, Peygambere herhangi bir güçlük yoktur. Sizden Önce geçenler arasında Allah´ın adeti böyle idi. Allah´ın emri, olup bitmiş bir kaderdir.

(O Peygamberler), Allah´ın gönderdiği emirleri duyururlar. Allah´tan korkarlar ve O´ndan başka kimseden korkmazlardı. Hesap görücü olarak Allah yeter.

Muhammed, sizin erkeklerinizden birinin babası değil, fa­kat Allah´ın resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, herşeyi bilendir. “(Ahzap: 36-40)

Zeynep binti Cahş ile Zeyd bin Harise´nin kıssası, işte Kur´anı Kerimde anlatıldığı gibi olup şu hususlara delalet et­mektedir.

1- Evlatlıklar, cahiliyet devrinde, kendilerini evlat edinen kimselerin oğulları kabul edilirlerdi. Cenab-ı Allah bu adetin hükmünü ortadan kaldırdı. Bunu bildiren Ayeti Kerimeyi de Ahzap suresinin evvelinde okumuştuk.

2- Aileden biri olmadığı halde tıpkı nesep bağı ile bağlıymış-casına alie fertleri arasına giren ama fıtrat gereğince aynı şef­kat duygularını paylaşmasına imkan olmayan, ayrıca aile düze­nini bozan evlatlıkların hükmünü iptal etmeyi Cenab-ı Allah´ın hikmeti gerekli görmüştü. Yine Peygamber efendimizin, kendi evlatlığının eşi ile evlenmesini emrederek bu hükmü iptal et­meyi kesinleştirmeyi de hikmeti gerekli görmüştü. Çünkü Pey­gamber efendimizin evlatlığı Zeyd ile eşi Zeynep arasında evli­lik ilişkileri bozulmuştu. Kureyş kabilesine mensup olan Zey­nep, Kureyşli olmayan, aynı zamanda Peygamber efendimizin azadlısı olan Zeyd´in nikahı altında kalmayı hazmedemiyordu. Ona karşı büyüklük taslıyordu. Zeyd de onun büyüklük tasla­masından bıkmış ve boşamak istemişti, fakat Peygamber (s.a.v) efendimiz, Zeyd´q:”Allah´tan kork ve eşini yanında tut” demişti. Demişti ama, Zeyd´in, Zeyneb i boşamasını Cenab-ı Allah´ın mukadder kıldığım da,biliyordu. Yine ilahi takdir gereğince kendisinin Zeynep ile evleneceğini de biliyordu. Ama Cenab-ı Allah´ın açığa vurmadığı bu boşanma işini kendisi açığa vur­mak istemedi ve gizledi. Çünkü araplarm alışık olmadıkları du­rumlara karşı çıkacakları endişesiyle, kendisine cephe alacak­ların düşünmüştü.

Ama Cenab-ı Allah, insanların kendi evlatlıklarının boşanıp ilişkilerini kestikleri eşleriyle evlenmelerinde sıkıntıya düşme­melerini sağlamak için, Zeyd tarafından boşandıktan sonra Zeynep ile Peygamberimizin evlenmesini emretmişti.

3- Evlatlıklara baba olma durumu ortadan kaldırıldığına gö­re Muhammed (s.a.v) efendimiz artık araplardan herhangi bir adamın babası olamazdı. Ayeti Kerimelerin zahiren ve manen ifade ettikleri de budur. Ancak manaları çarpıtan ve islamiyete karşı komplo kurmak isteyen kimseler, Emeviler devrinde bazı iftiralar ortaya atmıştı. Aslını geçip araştırmadan rivayetlerin çekiciliği karşısında gözleri kamaşan bazı kimseler bu iftiraya aldanmışlardı. Aldananlar arasında maalesef Ebu Cafer îbn Cerir et-Taberi de vardı. O, doğru olduğunu kabul ederek bu ri­vayeti ve asılsız iftirayı aktarmıştır. Müfessirlerin çoğu da Ta-beri´den bu iftirayı nakletmişlerdir. Nihayet İbn Kesir, tefsirin­de bunun bir iftira olduğunu açıklamıştır. Allah ondan razı ol­sun ve bu sapıklığı neşreden Taberiyi de affetsin. Nakleden Ta-beri olsa bile, yalanı nakletmek onu doğruya dönüştaürmez.

Gariptir ki ortaya attıkları iftirayı ayeti kerime ile destekle­meye çalışmışlardır. Mutaassıp bazı gayri müslimler bu iddia­ları ileri sürerek güya Peygamber (s.a.v) efendimizin Zeyneb-i yıkanmakta iken çıplak görüp ona aşık olduğunu onunla evle­nebilmek için de Zeyd´den onu boşamasını istemiş olduğunu, Peygamber efendimizin gizlediği ve halka açıklamaktan çekin­diği, ama Allah tarafından açığa vurulan şeyin de işte bu oldu­ğunu iddia etmişlerdir. Aslında bu durumun hiç bir halde Kur´anm zahiri ve batını manalarına uyduğunu söylemeye im­kan yoktur. Bu onların ortaya attıkları bir iftiradan başka bir şey değildir. Bu söylediklerinin asılsız bir iftira olduğunu ayeti kerimelerin ifadesinden de anlamak mümkündür. Şöyle ki:

a- Ayeti Kerimenin de delalet ettiği gibi Peygamber (s.a.v) efendimiz kendi arzusuyla Zeynep´le evlenmemiştir ki onu bu evliliğe iten faktör, şehveti olsun. Aksine bu evlilik Allah´ın şu emri ile yapılmıştı:

“Allah ve Resulü bir işte hüküm verdiği zaman, artık bir inanmış erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hak­kı yoktur.” (Ahzab: 36)

Cenab-ı Allah bu evliliği bizzat kendi yüce zatının yaptırmış olduğunu beyan buyuruyor: “Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık” (Ahzab: 37)

Ayrıca noksanlıklardan münezzeh ve yüce olan Allah, em­rettiği bu evliliğin sebebinin şehvet olmadığım; aksine mümin­lerin, evlat edindikleri kimseler tarafından boşanan kadınlarla evlenmelerinde bir sakınca bulunmadığını açıklamak olduğunu bildirmiştir.

Peygamber (s.a.v) efendimizin bu durumu açığa vurmaktan çekinmesi ise, cahiliyet devri geleneklerini ortadan kaldırması durumunda arapların kendisine karşı cephe alacaklarım dü­şünmesinden dolayı idi. Ama Cenab-ı Allah bu çekinmesinden dolayı onu kınamış ve insanlardan değil, kendisinden çekinme­si ve emrine itaat etmesi gerektiğini ifade buyurmuştur.

b- Ayeti Kerimede şöyle buyuruluyor:”AZ/aVm açığa vura­cağını sen içinde gizliyorsun.” Gizlenen şeyin, Peygamber efen­dimizin Zeyneb´e olan aşkı olduğunu iddia ediyorlar, ama ayeti kerime bunun zıddını söylemektedir. Çünkü Cenab-ı Allah´ın açığa vurduğu şey aşk değildi, evlilik.durumu idi. Peygamber efendimiz bunu Zeyd´den gizlemiş ve Ona:´´Allah´tan kork ve eşini de yanında tut!” demişti.

c- Ayeti kerime hem nassı ile hem de manası ile konusunun evlatlığın evlat olmasını men etmeye delalet etmektedir. Bu se­beple Cenab-ı Allah, Peygamberine evlatlığının boşadığı kadın­la evlenmesini emir buyurmuştur ki bu, şer´i bir hükmün tatbi­ki açıklaması olsun. Nitekin Kur´an nassı da bunu kesin bir ya­sak olarak açıklamıştır. Bu sebeple Cenab-ı Allah bu yasaklığı şu ifadelerle tekid etmiştir.

“Muhammed sizin erkeklerinizden birinin babası değil, fa­kat Allah´ın ReSUludur.” (Ahzab:40)

İşte açık anlam budur. Bunda da yalancıların ve kuruntu sahiplerine uyanların saplandıkları anlam karışıklığı yoktur. Tefsircilerin, Kur´anın manası üzerinde konuşanların Peygam­ber (s.a.v) efendimizin haberlerinden sözedenlerin bu iftiranın aslını ve kaynağını idrak etmelerim isterdik. Bunu ortaya atan kimse, müslümanlara bir komplo kurmayı amaçlamıştır. ´Hafı­zı Sünne´ unvanına sahip olan İbn Kesir, bunun yalan bir riva­yet olduğunu beyan etmiş ve İbn Cerir et-Taberi´nin bu konuda söylediklerini de güçlü ifadelerle reddetmiştir.

Zamanımızdaki Siyer yazarlarının da bu hakikati idrak et­melerini isterdik. Öyle sanıyoruz ki onların beyani bir zevkleri, kelimelerin işaret yoluyla ifade etmek istedikleri manaları an­lamakta derin bir kavrayışları vardır. Bu sözü inceleyip haki­kati idrak etmelerini arzularız. Ancak uydurulmuş bir masala kendini kaptırma zevki onları etkisi altına almıştır. Örneğin bir siyer yazarı yazmış olduğu bir kitaba ´Sevdalı Peygamber´ adını vermiştir. Bu isimle yazılan kitapta çeşitli iftiralar ortaya atılmış ve bunların oldu bitti birer hadise şeklinde cereyan et­tikleri ifade edilmiştir. Bunu bir hikaye yazarlığı serbestisi içe­risinde yazıp geçmişlerdir. Kendilerini taklid eden kimseler de hak ve batıl arasında herhangi bir ayrım yapmaksızın yollarını izlemişlerdir. Böylelerini Allah affetsin demiyorum. Çünkü bu tür yorumları toplumsal çalkantılara yol açmaktadır. Ve bu gi­bi kimseler ne yazık ki edebi camiada belli bir yer işgal etmiş­lerdir. Yaptıklarının cezasını Allah versin.

Peygamber (s.a.v) Efendimizin Diğer Evlilikleri

1- Resulullah (s.a.v) efendimiz Ümmü Seleme ile evlenmişti. Ümmü Seleme´nin adı Hind binti Ebi Ümeyye bin Muğire´dir. Mahzumiyeli bir kadın olup kocası Abdullah bin Abdülesed (Ebu Seleme) vefat etmişti. Kocasının vefatı esnasında Ümmü Seleme genç bir kadındı. Ölmekte olan kocasından, kendisinin vefatından sonra başka bir erkekle evlenmek için izin istemişti. Kocası da ihlaslı bir şekilde dua ederek, kendisinden daha ha­yırlı bir insanla evlenmesini dilemişti. Peygamber (s.a.v) efen­dimiz, dul kalan Ümmü Seleme´nin çoluk çocuk sahibi olduğu­nu, çocuklarına bakacak bir kimseye ihtiyaçları olduğunu gör­müştü. Ümmü Seleme ile kocası muhacir idiler. Akrabaların­dan kopmuşlardı. Şu halde Ümmü Seleme ile çoluk çocuğunu himaye edecek birine ihtiyaç vardı. İşte bu ihtiyacı gidermek için Peygamber (s.a.v) efendimiz onunla evlendi.

2- Peygamber (s.a.v) efendimiz Haris kızı Cüveyirye´iye ev­lenmişti. Cüveyirye ile evlenişini İbn Hişam şöyle anlatır:

“Resulullah (s.a.v) Mustalik oğulları gazvesinden dönerken yanında Haris kızı Cüveyirye de vardı. Cüveyirye´yi ensardan bir adamın yanına emanet olarak bıraktı ve onu korumasını emretti. Kendisi de Medine-i Münevvereye geldi. Öte yandan Cüveyriye´nin babası Haris bin Ebi Dırar, kızını kurtarmak için fidye olarak bir kaç deve getirmekte idi. Akik mevkine gel­diğinde develere baktı ve hoşuna giden ikisini orada bir yerlere sakladı. Sonra Peygamber (s.a.v) efendimize gelerek şöyle de-di:”Ey Muhammedi kızımı esir aldınız işte onun fidyesini getir­dim.” Resulullah (s.a.v) efendimiz fidye olarak getirilen devlere baktıktan sonra :”Akik mevkiinde sakladığın iki deve nerede ” diye sorunca Haris şöyle dedi:

“Allah´tan başka ilah olmadığına, senin de Allah´ın elçisi ol­duğuna şehadet ederim. Allah´a yemin ederim ki ben o develeri saklarken hiç kimse beni görmemişti” Böyle dedikten sonra Ha­ris ve beraberindeki iki oğlu müslüman olmuşlardı”

Cüveyirye´nin kavminden 100 kadar adam esir alınmıştı. Peygamber efendimiz Cüveyirye´yi babasından isteyip onunla evlendikten sonra Cüveyirye müslüman oldu. Bunun üzerine Cüveyirye´nin akrabalarından olan bütün esirleri müslümanlar serbest bıraktılar. Ve: “Resulullah (s.a.v)´in hısımlarını yanı­mızda köle olarak nasıl tutarız ” dediler. Peygamber efendimiz Cüveyirye ile evlenmekle onun akrabaları olan Müstalik oğul­larından Aişe bu konuda şöyle der:”Cüveyriye kadar kendi kav­mine hayırlı hiçbir kadın görülmüş değildir. Onun sayesinde akrabalarından 100 kişi serbest bırakıldı”

Görülüyor ki Peygamber (s.a.v) efendimiz yüce bir amaç adı­na Cüveyriye ile evlenmiştir. Maksadı Müstalik oğullarından esir alınan kimseleri hürriyetlerine kavuşturmaktı. Köleliği ye­niden ihya etme damgasını yemek istemiyordu. Çünkü artık kölelik ebediyete kadar yasaklanmıştı. Ama düşmanlarımız bi­zim adamlarımızı alıp köleleştirirler ve onları hürriyetlerine kavuşturmazlarsa biz de onların adamlarını yakalayıp köleleş-tirebiliriz. O ebediyete kadar mubahtır.

Peygamber (s.a.v) efendimiz şehvetini tatmin etmek için de­ğil, Müstalik oğullarından alınan esirleri hürriyetlerine kavuş­turmak için Cüveyriye ile evlenmişti.

3- Peygamber (s.a.v) efendimiz Huyey bin Ahtab´ın kızı Sa-fîyye ile evlenmişti. Safiyye kızkardeşi ile birlikte kendi ölüleri arasında bekleşmekte idiler. Bilal onları, Hayber´de ölen adam­larının yanında dolaştırıyordu. Esirleri gösteriyordu. Peygam­ber (s.a.v) efendimiz Bilal´i kınayarak -.”Senin kalbinde hiç merhamet yokmudur Bu iki genç kızı kendi kavimlerinden öldurulmuş olan kimselerin arasında dolaştırıyorsun ” demişti. Peygamber efendimiz, kendileriyle evlenmeleri için bu iki genç kızı sahabilerine arzetmişti. Biri evlenmiş .diğeri kalmıştı. Onun gönlünü hoşetmek ve yarasına merhem olmak için Pey­gamber efendimiz bizzat onu nikahlamıştı. Böylece Safiyye´de Peygamber efendimizin zevceleri arasına katılmıştı.

4- Peygamber (s.a.v) efendimiz Meymune binti Haris bin Hazn el-Hilaliye ile de evlenmişti. Bu kadını Peygamber efendi­mize eş olarak Abbas bin Abdulmuttalip seçmişti. Hz. Abbas, Peygamber efendimizle diğer arap kabileleri arasındaki bağları sağlamlaştırmak için bu evliliği uygun görmüştü. 400 dirhem-lik mehrini de Hz. Abbas kendi parasıyla ödemişti. Rivayete gö­re Meymune´nin bizzat kendisi nefsini Peygamber efendimize bağışlamıştır. Peygamber (s.a.v) efendimizin kendisiyle evlen­meyi istediğini öğrendiğinde, bir devenin üzerinde bulunuyor­muş. Bu haberi alınca:”Z)et;e ve üzerindeki kadın Allah ve Resu­lüne olsun” demişti. Bu hususta yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“”Bir de kendisini (mehirsiz olarak) Peygambere hibe eden ve Peygamberin de kendisini almak dilediği inanmış kadını (sana helal kıldık)” (Ahzab: 50)

Bu anlattığımız, zevcelerin sayısı onu buldu. Hz. Hatice´yle birlikte 11 ederler. Peygamber (s.a.v) efendimiz bunların hepsi ile gerdeğe girmiştir. Bu sebeple kendilerine mü´minlerin anne­leri denilmiştir. Peygamber efendimizin dar-ı bekaya irtihalin-den sonra hiç kimse bu kadınlarla evlenmemiştir. Bu sebeple­dir ki Cenab-ı Allah bu kadınlar hakkında: “Onun (Muhamme-din) eşleri müminlerin anneleridir” demiştir. Kendisinin vefa­tından sonra zevceleriyle evlenmenin yasak kılınmış olduğunu da şu ayeti kerime ile bildirmiştir:

“Sizin, Allah´ın Resulüne eziyet etmeniz ve kendisinden son­ra eşlerini nikahlamanız asla olamaz!” (Ahzab: 53)

Rivayetçiler, Peygamber (s.a.v) efendimizin 13 zevcesi bu­lunduğunu söylemişlerdir. Yalnız Peygamber efendimiz vefat ederken 9 zevcesi vardı. Çünkü kendisi hayattayken Hatice ile düşkünlerin annesi Zeynep vefat etmiştir. Ayrıca Peygamber (s.a.v) efendimiz kendileriyle gerdeğe girmediği iki kadınla ev­lenmiştir ki, bunlardan biri Esma binti Numan el-Kmdıyye´dir. Peygamber efendimiz bununla evlenmiş, koltuk altında bir beyazlık görmüştü. Onu uygun bir şekilde salıvermişti. Kendisine bir miktar mal vermişti. Kinde kabilesine mensuptu. Kinde ka­bileleri Medine-i Münevvereden uzaktaydılar. Müslüman ol­muşlardı. Peygamber (s.a.v) efendimiz bu hısımlık bağı ile ara­da bir bağ tesis etmek istemişti. Böylece aradaki uzaklığı gider­meyi arzulamıştı.

Peygamber (s.a.v) efendimizin kendileriyle evlenip de gerde­ğe girmediği kadınların ikincisi Numan sülalesinden olup adı Umeyme binti Numan bin Şurahbil´dir. Peygamber (s.a.v) efen­dimiz onunla evlenmek istemişti. Arabistan yarımadasının gü­ney taraflarında yaşayan bir sülaleye mensup idi. Peygamber efendimiz aradaki uzaklığı gidermek ve yakınlık tesis etmek is­temişti. Hısımlık büyük kabilelerle Peygamber efendimiz ara­sında güvenli bir bağ oluşturmuştu.

Rivayete göre Peygamber (s.a.v) efendimiz Umeyme ile ger­değe girdiğinde kadının kendisiyle evlenmeye razı olduğuna ke­sin kanaat getirmek için şöyle bir yola başvurmuştu: Peygam­ber efendimiz gerdeğe girdiği kadınların kendisiyle evlenmeye gönül rızasıyla muvafakat ettiklerini anlamak için canlarını ve nefislerini kendilerine bağışlamalarını talep ederdi. Çünkü ço­ğunlukla kadının velileri kadının haberi olmadan akdini yapı­yorlardı. Kadının serbest iradesi olmadan da böyle bir akdin yapılabileceğinden endişe duyan Peygamber efendimiz, gerdeğe girdiği esnada Umeyme´ye:”İVe/smt bana bağışla” demişti. Bu­nun üzerine Umeyme de cahillere mahsus bir edayla “Prensler kendi nefislerini pazara mı arzedecekler !n demiş ve ardısıra Peygamber efendimize karşı Allah´a sığınmıştı. Peygamber efendimiz onun böyle söylediğini görünce :nSen büyük bir yere sığındın” demiş ve onu boşayarak güzelce salıvermişti.

İbret

Peygamber (s.a.v) efendimizin 13 zevcesi vardı. Bunlardan ikisi O hayatta iken vefat etmişlerdi. Bunlardan biri mü´minle-rin annesi Hz. Hatice idi. Zevcelerinin en faziletlisi ve en şef­katlisi idi. Onun vefat ettiği sene Peygamber efendimizin ke­rem sahibi ve şefkatli amcası Ebu Talip de vefat etmişti. Bu ikisinin vefat ettiği seneye hüzün senesi adı verilmişti. Peygamber efendimiz hayatta iken ölen eşlerinden ikincisi ise düş­künlerin annesi Zeynep idi. Allah ondan razı olsun.

Peygamber (s.a.v) efendimiz iki kadınla evlenmiş ama onlar­la gerdeğe girmemişti. Gerdeğe girmeden önce onları boşamıştı. Çünkü birinin bedeninde özür vardı. Diğeri ise Peygamber efendimizi sevmediğini açıkça söylemişti. Bu kadın hicretten sonra 60 sene yaşadı. Peygamber (s.a.v) efendimiz kainatın efendisi gibi en kıymetli varlığın yanında yaşama mutluluğun­dan mahrum kaldığı için kendini “şakiyye” (bahtsız) diye ad­landırmıştı.

Peygamber (s.a.v) efendimiz bazen zevcelerinden ayrı yaşar, bazen de onlarla birleşmeyi ertelerdi. Her halükarda Peygam­ber (s.a.v) efendimiz 13 kadından fazlasıyla evlenmemiştir. Çünkü bu sayı ile, amaçladığı ve islam davetiyle ilgili gördüğü bütün sosyal maksatlar gerçekleşmişti. Bu hususta yüce Allah şöyle buyurmuştu:

“Onlardan dilediğini geri bırakır, dilediğini yanına alır-sın.(Geçici olarak) ayrıldıklarından (tekrar birleşmeyi) arzu et­tiğine (dönmekte) senin üzerine bir günah yoktur. Onların göz­lerinin aydınlanıp tasalanmamalarına ve hepsinin senin ver­diklerine razı olmalarına en elverişli olan budur. (Çünkü ken­dilerine Allah´ın hükmünün uygulandığını bilirler ve araların­da gözettiğin eşit muameleden memnun olurlar.) Allah sizin kalplerinizde olanı bilir. Allah bilendir, halimdir. (Birden Öfke­ye kapılıp ceza vermez)

Bundan sonra artık (başka) kadınlarla evlenmek bunları başka eşlerle değiştirmek helal değildir. İsterse güzelliği çok ho­şuna gitsin, (Artık başka kadınlar alamazsın); Yalnız elinin al­tından bulunan (cariye)ler hariç Allah, herşeyi gözetleyicidir.” (Ahzap: 51-52)

Bu kıymetli nas, iki önemli şeye delalet etmektedir: 1- Peygamber Efendimizin bu sayıdan fazla kadınlarla ev­lenmesi men edilmişti. Çünkü on üç kadınla evlenen Peygam­ber efendimiz, birden fazla evlilik yapmaktaki amacını gerçek­leştirmişti. Ayrıca bu kadar çok sayıda kadınla evlenmenin ca-izliği sadece peygamber (s.a.v) efendimize özgü bir hükümdür. Onun bu kadar kadınla evlenmesinin helal olduğuna dair daha önce Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştu:

“(Bu kadar çok sayıda kadınla evlenmeyi) diğer mü´minlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helal kıldık). Biz, eşleri ve ellerinin altında bulunan (cariye)leri hakkında mü´minlere ne farz ettiğimizi bildik (Onların bu hususta ne yapması lazım geldiğini açıkladık)ki, sana bir zorluk olmasın (Sen bir sıkıntı­ya güç bir duruma düşmeyesin).” (Ahzap; 50)

2- Peygamber (s.a.v.) efendimiz, bazı hadisçilerin ibarelerin­den vehm edileceği gibi tüm zevceleri ile her gece cinsel ilişki kurmazdı. Ancak bazı islam düşmanları, hadisçilerin ibarele­rinden ortaya çıkan vehimlere dayanarak Peygamber (s.a.v.) efendimizin şehvetine düşkün bir kimse olduğunu iddia etmiş­lerdir. Bunların sözlerine Peygamber (s.a.v.) efendimizin güya şehvet bakımından kırk erkek gücüne sahip olduğunu iddia et­mişlerdir/ Ama ayeti kerime bütün bu iddiaları reddetmekte­dir. Peygamber (s.a.v.) efendimiz, kadınlarından dilediği ile cin­sel ilişkide bulunmayı ertelerdi. Dilediğimde yanına alırdı. Di­lediğinden uzak yaşardı. Bilahare bu uzak kaldığı kadınlarını da arayıp yanma alırdı. Onun bu davranışları bazı muhaddisle-rin güya peygamber efendimizin her gece sırasıyla kadınlarının yanına uğrayıp onlarla cinsel ilişkide bulunmuş olduğuna dair iddialarını çürütmektedir. Çünkü bu iddialar, müslüman adını takınarak islam cemaatı arasında bulunan bazı islam düşman­larım yalancı ve sapıkları iftirada bulunma fırsatına sahip kıl­maktadır.

Peygamber efendimizin birden fazla kadınla evlenişinin bazı sebeplerini daha açıklamamız gerekiyor. Önce de işaret ettiği­miz gibi Peygamber (s.a.v.) efendimiz hiçbir sığınağı almayan, gurbette kimsesiz kalıp aile ve akrabasından kopan zayıf ve düşkün kadınları himayesi altına almak, ayrıca kendisiyle bazı önde gelen sahabileri arasında bağlar tesis etmek, öldürülen veya ölen veya irtidad eden muhacirlerin müşriklerle irtibatı olup ortada kalan kadınlarını müşriklerin tahakkümüne .karşı korumak için birden fazla kadınla evlenmiştir. Noksanlıklar­dan münezzeh olan yüce Allah bu hususa şu ayeti Kerime ile işarette bulunmuştur:

“Ey Peygamber, biz ücretlerini (Mehirlerini) verdiğin eşleri­ni, Allah´ın sana ganimet olarak uerdiğd savaş esir)lerinden elinin altında bulunan (cariye)leri amcanın, halalarının, dayının ve teyzelerinin seninle beraber göç eden kızlarını sana helal kıldık. Bir de kendisini (mehirsiz olarak) Peygambere hibe eden ve peygamberin de kendisini almak dilediği inanmış kadını, di­ğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (Helal) kıl­dık. Biz, eşleri ve ellerinin altında bulunan (cariye)leri hakkın­da ne yapması lazım geldiğini açıkladık)” (Ahzab 50)

Bu nastan da anlaşıldığına göre Peygamber (s.a.v.) efendi­miz, arada amcalık ve dayılık gibi akrabalık bağı bulunduğu için muhacirlerle evlenmiştir. Bu hüküm, onun Kureyşlilerle olan yakınlığını da kapsamına almaktadır. O, kocaları şehit dü­şen Muhacir kadınları yalnız başlarına terk edip ziyan etmeye­cekti. Aksine onları kendi sağlam ve uzun gölgesinde barındır­mak işini bizzat üstlenecekti.

Yine görülüyor ki, Peygamber (s.a.v.) efendimiz bazen Rab-binin ahkamını infaz edip şeriatini açıklamak için yüce Allah´ın emri üzerine bazı evlilikler yapmıştır. Peygamber (s.a.v.) efen­dimiz bu gibi evliliklerinde, Arapların alışık oldukları ve tabii gördükleri bazı geleneklere karşı cephe almış. O gelenekleri or­tadan kaldırmıştır. Bundan bazı mü´minler de etkilenmişlerdir. Hatta Peygamber (s.a.v.) efendimiz dahi bu emir gelmeden ön­ce o tür evlilikleri yasaklamıştı. Ama yasaklayışinin hakikata aykırı bir hüküm olduğunu, evlat edinmenin ağızla saöylemek-le değil de, neseple mümkün olabileceğini açıklamıştı. Evlat edinmenin aileye, soydan gelmeyen yabancı bir kimseyi karış­tırmak olduğuna Cenab-ı Allah şu ayeti kerimede işaret buyur­muştu:

“Onları babalarına nisbet ederek çağırın; bu, Allah yanında daha adaletlidir.” (Ahzap: 5)

Peygamber (s.a.v.) efendimizin birden fazla evlilik yapma-sındaki hikmetlerden, daha önce değinilmemiş iki hikmet daha vardır: Peygamber (s.a.v.) efendimiz sevdiği ashabı ile kendisi arasındaki yardımlaşma bağlarını pekiştirmek için onların ya­kınlarıyla evlenirdi. Zayıf ve güçsüz, kadınlara yardım etmek için de onları nikahına alıp himaye ederdi. Akrabası veya so­yundan bir yakını olmayan kimselerin yüklerini kendisi omuz­lardı ki, O güçsüz, kimsesiz insanlar mü´minlikten sonra din­den dönmesinler. Ayrıca Peygamber (s.a.v.) efendimiz kendisi­ne karşı aşırı düşmanlık gösteren ve düşmanlıklarında ısrar eden uzak (uyarlardaki kimseleri de, arada hısımlık bağları ku­rarak kendine yakın kılıyordu. Onun yaptığı birden fazla evli­liklerin hikmetlerine değinmiştik. Fakat burada daha önce de­ğinmediğimiz veya işarette bulunmadığımız iki hikmet daha yardır.

1- Peygamber (s.a.v.) efendimizin, zevceleri dini hükümleri mübarek kocalarından alıp öğreniyorlardı. Peygamber (s.a.v.) efendimizin ve sahabilerin ve tabiilerin devrinde kadınlar dini ilimleri Öğrenmek için ilim meclislerine gitmezlerdi. Aksine Peygamber efendimiz hayattayken yanına gidip dini meseleleri ondan sorup Öğrenirlerdi. Onun vefatından sonra Aişe, Ümmü Seleme ve diğer hayattaki peygamber zevcelerine gidip onlara sorar, dini hükümleri Öğrenirlerdi. Kadınlık hallerine ilişkin hükümlerin çoğunu müminlerin annesi Hz. Aişe ile babası Ebu Bekir es Sıddık´tan öğrenmiş olduğumuzu söylemeye gerek yok­tur sanırım.

Müminlerin annesi Hz. Hafsa da, yazılışı babası imam Ömer el Faruk devrinde sona eren mushafı şerifi muhafaza et­mekle görevli idi. Allah ona en hayırlı mükafatı ihsan etsin.

Peygamber (s.a.v.) efendimizin vefatından sonra zevceleri ile mümin erkeklerin evlenmelerinin yasaklamşmdaki ilahi hik­mete gelince, belki de onların dini ahkamı kadınlara öğretmek, islami faziletleri onlara açıklamak, dini edep, erkan ruh ve ma­nayı onlara beyan etmek işiyle uğraşmalarını sağlamak içindi. Peygamber (s.a.v.) efendimizin ailesinin, temiz şahsiyyeti hak­kındaki haber8eri müminlere inikal ettirme işine kendilerini vakfetmelerini temin etmek içindir. Bu saydığımız hususların bir çoğu Hz. Aişe (r.a.)nm rivayetlerinde müşahade edilmekte­dir. Onun, kadınlarda eşine az rastlanır bir zekası vardı. Dini hükümlerin yarısının Hz. Aişe´nin rivayetlerinden alınmış ol­duğu görüşünü teyid etmekteyiz. Dini Ahkamın, Hz. Aişe´den öğrenilen yarısı kadınlık hallerine Özgü hükümlerdir.

2- Peygamber (s.a.v.) efendimizin zevceleri iffet, edep, terbi­ye ve herşeyi Allah´tan bekleme hususunda diğer kadınlar için birer güzel örnek olmuşlardı. Çünkü onlar peygamberlik adabı­nı öğrenmişlerdi. Kadının kadından etkilenmesi, erkeklerden etkilenmesinden daha fazla olur. Kadın, kadın arkadaşının iyi­liğinden istifade edip iyileşir. Kadın, arkadaşlarının kötülüğünden etkilenip kötüleşir. Kadın iyi olduğu zaman diğer kadınları da iyileştirir. Kadın kötü olduğu zaman diğer kadınların da kö­tü olmalarına neden olur. Bu gerçeği günümüzde apaçık bir su­rette müşahade etmekteyiz. Mazide de böyle olmuştur. İnsan, insanın oğludur. Yani insanın terbiyesine diğer insanlar etkili olurlar.

Cenab-ı Allah Peygamber (s.a.v.) efendimizin kadınlarının, irşad ve terbiye görevlerini üstlenmelerini emretmişti. Çünkü onlar,diğer mümin kadınlar için nümune-i imtisal olmuşlardı. Bu hususta söz söyleyenlerin en doğru sözlüsü olan yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Ey Peygamber! eşlerine söyle: eğer siz, dünya hayatını ve onun sözünü istiyorsanız, gelin size müt´a (boşanma bedeli) ve­reyim. Ve sizi güzellikle salayım. Eğer siz Allah´ı ve ahiret yur­dunu istiyorsanız, (biliniz ki) Allah, sizden güzel hareket eden­lere büyük bir mükafat hazırlamıştır.

Ey peygamberin kadınları! Sizden kim açık edepsizlik ya­parsa, onun için azap iki kat yapılır. Bu Allah´a göre kolaydır. Fakat sizden kim Allah´a ve Resulüne itaate devam eder ve ya­rarlı iş yaparsa ona da mükafatını iki kez veririz ve (cennette) onun için bol bir rızık hazırlamışızdır. Ey peygamber kadınla­rı! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz, eğer (Allah´ın buyruğuna karşı gelmekten) korkuyorsanız, sözü yumuşak (tat­lı bir eda ile) söylemeyin ki kalbinde hastalık bulunan bir kim­se tamah etmesin; güzel, (kuşkudan uzak bir biçimde) söz söyle­yin.

Evlerinizde oturun ilk cahiliyye (çağı kadınları)nın açılıp saçılması gibi açılıp saçılarak (kırıta kırıta) yürümeyin namazı kılın, zekatı verin, Allah´a ve Resulüne itaat edin. Ey Ehl-i beyt (ey Peygamberin ev halkı) Allah sizden kiri gidermek ve sizi ter­temiz yapmak istiyor. Sizin evlerinizde okunan Allah ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah latiftir, haber alandır” (Ahzab: 28-34)

Peygamber (s.a.v.) efendimizin zevceleri bu ilahi terbiyeyi almış olduklarından ötürü bu terbiyenin sınırları dışına çıkma­mışlar ve diğer kadınlar için birer mümune-i imtisal olmuşlar­dı. Diğer mü´minlerin kadınları için değişmez sabit bir ölçü teş­kil etmişlerdir. Müminlerin kadınları için değil tüm alemin kadınları için sabit birer numune ve değişmez birer örnek olmuş­lardır. Onlar birer numune-i imtisal olduktan sonra Cenab-ı Allah onlara uyan mümin kadınların tabi olmaları gereken hu­susları ve bürünmeleri icab eden nitelikleri açıklayarak gerekli irşad ve yönlendirmede bulunarak şöyle buyurmuştur:

“Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkek­ler ve mümin kadınlar ve taate devam eden erkekler ve taate devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabre­den erkekler ve sabreden kadınlar, (gönülden Allah´a) saygılı erkekler ve (gönülden Allah´a) saygılı kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koru­yan kadınlar, Allah´ı çok zikreden erkekler ve Allah´ı çok zikre­den kadınlar; (işte) Allah bunlar için bağış ve büyük bir müka­fat hazırlamıştır. “(Ahzap 35)

Peygamber (s.a.v.) efendimizin zevcelerinin mertebelerinin beyan edilmesi ve irşad görevlerim üstlendiklerinin açıklanma­sı ile mümine kadınların Özelliklerinin bir arada zikredilmiş ol-mas,ı peygamber (s.a.v) efendimizin zevcelerinin ahlakının, mümin kadınlar için ideal bir örnek teşkil ettiğini göstermekte­dir. Bu kadınları değerli birer numune olarak kabul etmek icab eder ki bunlar saliha güzel ve latif birer örnek olmuşlardır.

Ayet-i Kerimede Peygamber zevcelerinin evlerinde oturma­ları, açılıp saçılarak zinetlerinin gizli ve açığını ortaya koyarak sokağa çıkmamaları, aksine evlerinde sebat etmeleri, çıkmala­rını gerektiren bir yarar ve maslahat olmadıkça dışarı çıkma­maları emredilmektedir. Ama günümüz kadınları evde oturur­ken dahi dışarıya çıkma hazırlığı içindedirler. Dışarıda bütün yolları işgal etmiş vaziyettedirler. Peygamber (s.a.v) efendimi­zin zevceleri çeşitli kabile ve aşiretlerdeki tanıdıklarının yanı­na giderek islami ilimleri yaymışlar, islami adabı neşretmişler ve yüce ahlakı Inüslüman kadınlar arasında yaygın hale getir­mişlerdi. Bu gibi kadınların sayısı çoğaldıkça Muhammedi hi-yadet umumileşip yayılacak ve nur misali yeryüzünde cereyan edecektir.

Son Söz

Elinizdeki bu kitap peygamber (s.a.v) efendimizin yani Ha-temünnebiyyinin siretidir. Biz bu kitapta onun tasvirini veya hayatının izahatını yahut sireti üzerinde bulunan örtüyü tama­men kaldırdığımızı ve bu hususta amaca ulaştığımızı iddia et­miyoruz. Siyerde zirveye ulaştığımızı ve peygamber efendimi­zin siretindeki sırları keşfettiğimizi de iddia etmiyoruz. Zaten biz bunu gücümüzün üstünde bir şey olarak kabul ediyoruz. Ancak idrak edebildiğimiz kadarını sizlere ulaştırmaya çalıştık. Bu hususta orta bir yol tuttuk. Her ne kadar amaca ulaşmadıy-sak da biz amaca ulaşmayı kasdettik. Ve niyetimizin halis ol­duğunu söylüyoruz. Biz zirveye ulaşmak ve semaya yükselmek isteyipde ulaşmak istediği yere varmaktan aciz kalan ve satıh­ta durup üzerindeki nuru görmeye kanaat eden kimseye benze­riz. Amaca ulaşnıadıysak da oradaki hakikatleri görmekle ye­tindik. Her ne kadar nebevi ilmin zirvesini kapsayamadıysak da onun zirvesini görüp müşahade ettik. Onun hidayet nuruna gark olduk. Her ne kadar cereyan eden her hadiseyi idrak ede­mediysek de onun manevi feyzinden istifade ettik.

Allahım taksiratımızı bağışla. Kusurlu olduğumuzdan dola­yı bu taksirat meydana gelmiştir. Biz yücelik iddiasında deği­liz. Biz hakikatlerin peşine düşmüşüz. Sana yaklaşmayı talep ediyoruz. Yücelik iddiasında bulunmak, bizim gücümüzün üs­tündedir. Kapasitemizi aşar sen buyurmuşsun ki senin sözün doğrudur: “Allah hiç kimseye gücünün üstündeki şeyleri yükle-mez”. Sen de gücümüzün üstündeki şeyleri bize yükleme, bizi affet, bizi bağışla ve bize merhamet et.

Allah´ım efendimiz Muhammed´e olmuş ve olan şeyler sayı­sınca, kıyamete kadar meydana gelecek şeyler sayısınca selatü selam eyle ve ona bereketler ihsan eyle. Sen ne güzel yardımcı­sın, sen ne güzel dostsun,-sen muvaffakiyet verip doğru yola iletensin. Muvaffakiyetimiz ancak senin yardımınla olur. Gücü­müz kadarıyla biz azmimizi biledik. Muvaffakiyeti senden dili­yoruz. Senin vereceğin muvaffakiyet, uzağı yakın kılar ey mer­hamet edenlerin en merhametlisi!

Share.

About Author

Leave A Reply