Yeni Dini Hükümler

0

Uzun sürdüğü ve çeşitli olaylara sahne olduğu için Hayber gazvesi esnasında bir çok seri hükümler ortaya konulmuştur. Bu da Peygamber efendimizin, Rabbinin risaletinin tebliğinden bir bölümü teşkil ediyordu. O savaşmak için gönderilen bir Pey­gamber değildi rabbinin risaletini tebliğ etmek için gönderilen bir Peygamberdi. Savaşta da barışta da kendisinden istenilen ilk görev tebliğdi. Savaş sadece savunmak, fitneyi önlemek ve herhangi bir engelle karşılaşmaksızın îslam davetinin gönülle­re sirayet etmesini sağlamak amacıyla yapılır. Davet kendisine ulaştıktan sonra herhangi bir kimseyi dine zorlamanın îslanıi-yette yeri yoktur. “Kim yola gelirse kendisi için yola gelmiş olur, Kim de saparsa kendi aleyhine sapar.” (Ura: 15) “Rabbin, kullara zulmedici değildir.” (Fussıiet: 46) Davet îslam risaletinin Özünü teşkil eder. Savaş, davetin yo­luna çıkan engelleri ortadan kaldırmak için yapılır.

Hayberdeki yerleşik şer´i hükümlerin en belirginlerine örnek olarak şu hususları anlatmak istiyorum:

Müzaraa ve Miisakatın Mubah Kılınması

Hayber savaşı esnasında Peygamber efendimizin koyduğu hükümlerin en belirginlerinden biri de onun Hayber toprakları­nın mülkiyeti ve yarı geliri müslümanların, yarı geliri de sahip­lerinin olmak üzere arazileri eski sahiplerinin elinde bırakmış olmasıdır. Buna müzaraa ve müsakat akdi denir. Çünkü araziyi ürününün belirli bir bölümü karşılığında sahibine ver­meye “Müzaraa;” ağaçlarıda ürünlerinin belirli bir bölümü karşılığında sahiplerine vermeye “müsakat” denir. Peygamber efendimiz ile Hayber Yahudileri arasında yapılan akid, ekinci­liği ve ağaç bakımcüığını içerdiğinden bu yaptığına müzaraa ve müsakat akdi denilmiştir. Müzaraa akdinin fasit olduğunu söyleyen kimse sünneti reddetmiştir ki, bu da caiz değildir. Müzaraa ve müsakat akdi, başlangıçta icar akdidir. Bunun bazan fasit icar olduğu da görülmektedir. Sonuç olarak ise mü­şareket akdidir. Bu fıkhi bir tanımdır. Serî bir hüküm değildir. Seri hüküm, Peygamber efendimizin fiili ile sabit olmuştur ki, o sahihtir ve onda tarafların mağduriyetine yer yoktur. Fıkıhçı-lar fıkhi kıyaslarını uygulamaya elverişli meselelerde yaparlar. Uygulamaya elverişli olmayan meselelere gelince bunlarda kı­yastan çok Peygamber efendimizin uygulamalarına bakarlar. Yaptıkları kıyasların ötesinde mübahlığa yol açan kararlarında bazan hata, bazen de doğru sonuca varabilirler. Ama nassın bu­lunduğu yerde kıyas yapmaya imkan yoktur.

Bu müzaraa akdinde Peygamber efendimiz işçi tarafa to­hum vermiyordu. Aksine tohum ve emeği işçi taraf veriyordu. Peygamber efendimizin bu uygulaması bu şekildeki bir müza-raayı caiz kılıyordu. Aynı şekilde o, hem tohumu hem araziyi, arazi sahibinin vermesini ya da tohumu her iki tarafın verme­sini de uygun görüyordu, tbn Kayyım müzaraa akdindeki ara­ziyi, müdarebe akdindeki sermayeye benzetmektedir. Müza­raa akdinin tarla sahibi tohumu verebileceği gibi vermeyebilir de. Nitekim Peygamber efendimiz de böyle yapmıştır.

Müzaraa akdinin seri niteliği ne olursa olsun Peygamber efendimiz, arazisi olup da ziraat ile uğraşamayan kimseler için araziyi işletme imkanım meydana getirmiştir. Kişi arazi sahibi olur da mücahid veya hasta veya ziraatten anlamayan biri ol­mak gibi kendisini ziraatten alıkoyan bazı sebeplerden ötürü arazisini işletme imkanı olmadığında müzaraa akdi sayesin­de başkası aracılığıyla arazisini işletme imkanını bulacaktır.

Peygamber (s.a.v.) efendimiz bu arazilerin ürünlerini de ga­nimetler gibi mücahidler arasında paylaştırmıştır. Noksanlık­lardan münezzeh olan Yüce Allah ilim ve hikmet sahibidir.

Ehlî Eşeklerin Yenmesinin Haram Kılınması

Peygamber (s.a.v.) efendimizin, ehli eşekleri yemeyi yasakla­dığı, at etini yemeyi ise mubah kıldığı sabittir. Hayber savaşı esnasında bazı sahabilerin ehli eşek etini yediklerini görünce onları bundan sakındırmış ti. İbn İshak, Hayber savaşına katı­lan bazı sahabilerden naklen şöyle bir rivayette bulunmakta­dır: “Resullullah (s.a.v.) efendimiz ehli eşek etini yemeyi yasak­lamıştır. Halbuki o esnada (Hayber savaşı esnasında) kazanlar eşek etleriyle kaynamaktaydı. Onun yasaklaması üzerine bizler o kazanları ters çevirip içindekiler ini yere döktük.”

Hafız ibn Kesir´in rivayetine göre Peygamber efendimizin ünleyicisi sahabiler arasında durarak şöyle bir çağrıda bulun­muştur: “Şüphesiz ki; Allah ve Resulü sizleri eşek eti yemekten men etmişlerdir. O pistir. Onları tencerelerinizde bırakmayıp yere dökün.” Halbuki o esnada kazanlar eşek etleriyle dolu ola­rak kaynamaktaydılar. Bu emir üzerine sahabiler kazanların içindeki eşek etlerini yere döktüler.

Ehli eşeklerin etlerinin haram kılınmasına ilişkin aktarılan bu naslar sahihtirler ve bir çok cihetten birbirlerini te´yid eder­ler. Şimdi adamın biri çıkıp da: “Eşek eti ne diye haram kılındı. Halbuki o etobur değüde otobur hayvanlardandır. (Sivri dişleri olan yırtıcı hayvanlardan değildir!)” diye bir soruyu bize yönelt tebilir.

Aralarında bazı tabiiler de olmak üzere bir kısım araştırıcı­lar demişler ki, Peygamber (s.a,v.) efendimiz Hayber savaşında eşek etini yemeyi haram kılmıştır. Çünkü o esnada eşekler yük ve eşya taşıyorlardı, insanların onları kullanmaya zaruri ihti­yaçları vardı. îşte bu sebepledirki tbn Abbas hazretleri asıl itibariyle eşek etini yemenin haram olmadığını söylemiştir. An­cak Hayber savaşında mezkur sebepten dolayı eşek etinin yen­mesi yasaklanmıştır.

Ancak, bu tevil iki şeyle reddedilebilir:

1- Atlar, eşeklere nisbetle cihada daha çok lazım idiler. Bu­nunla beraber etlerini yemek mubah kılındı. Halbuki bunlara olan ihtiyaç daha fazla idi.

2- Ibn İshak´m rivayet ettiği hadisden açıkça anlaşıldığına göre eşeklerin ehli olanlarının eti asıl itibariyle haramdır. îçin-de yenmesini men eden unsurlar vardır.

Eşek etinin Hayber´de haram kılınmasının sebebi ile ilgili olarak denilmiştirki, Hayber eşeklerinin etleri pisti. Çünkü on­lar pis şeyleri yiyor ve pislikler arasında dolaşıyordu.

Yine denilmiştir ki, Peygamber efendimizin eşek etini yeme­yi yasaklaması, ganimetler cümlesinden olan eşeklerin taksi­minden Önce sahabiler tarafından yenilmesi sebebinden ileri gelmektedir. Bunun da, Peygamber efendimizin eşek etini pis olarak nitelemesine aykırı bir durum teşkil ettiği söylenebilir. Buna da şu karşılığı vermek mümkün; eşek etinin pis olarak nitelendirilmesi, onun ganimet olarak paylaştırılmasmdan Önce yenilmesinin haram olması manasına gelebilir. Çünkü gani­metler cümlesinden olan eşeklerin, ganimetlerin taksiminden önce mücahidler tarafından yenilmesi helal olmayan bir kazanç gibi telakki edilmiştir.

Tarih adlı eserinde Hafız ibn Kesir der ki: “Eşek etinin ha­ram kılınması, cumhur-u ulemanın mezhebidir.” Selef ve Halef alimleri bu hususta hem fikirdirler. Dört mezheb imamı da bu görüştedirler. Ancak İmam Malikin mezhebinde bazı farklı­lıklar vardır. O, ehli hayvanların etlerinin yenmesini haram saymış, bunun yanı sıra köpek etini yemeyi mubah saymıştır. Köpek etini yemeyi mubah sayması, onun, Kur´ani nassa daya­nan içtihadından ileri gelmektedir. Çünkü Kur´an-ı Kerim de, köpeğin avladığı hayvanın etini yemek mubah kılınmıştır. Şöy­le ki:

“Sana, kendilerine neyin helal kılındığını soruyorlar. De ´ki: “Size iyi ve temiz şeyler helal kılındı. Allah´ın size Öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanların, sizin için tuttukları­nı yeyin ve üzerine Allah´ın adını anın. Alah´tan korkun. Şüp­hesiz Allah hesabı çabuk görendir.” (Maıde.4)

Bu ayet-i kerime üzerinde duran İmam Malik: “´Nasıl olur da köpeğin avladığı hayvanın eti yenilir de kendisinin etini ye­mek haram kılınır ”

Bu çeşitli yorumlar karşısında bazı alimler demişlerki, kö­pek etini yemek mekruhtur. Çünkü etinin haram kılınması, te´vil kabul eden bir delil ile sabittir. Dolayısıyla onda şüphe vardır. Bunun sonucu da kesin haramlık değil sadece mekruh-luktur.

Yırtıcı Hayvanların Haram Kılınmaları

Hayber gazvesinde yırtıcı hayvanların etlerinin yenilmesi haram kılındı. Bunlar etobur olan yahut sivri dişleri olan hay­vanlardır. Nitekim hadis-i nebevide de böyle jfade edilir. î b n îshak´ın rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) efendimiz Hayber savaşında dört şeyi haram kılmıştır: 1- Hamile cariyelerle cinsel ilişkide bulunmak. 2- Ehli eşeklerin etlerini yemek. 3- Sivri dişi olan hayvanların etlerini yemek. 4- Paylaşmadan önce ganimet malını satmak.

Ehli eşek etini yemenin haramlığından daha önce bahsetmiş­tik. Şimdi de sivri dişleri olan yırtıcı hayvanların etlerinden sö-zedelim. Bu hayvanların etlerini yemek asıl itibarı ile yukarı­daki nasdan dolayı haram kılınmıştır. Bunların etleri murdar­dır. Salyaları da etlerinin hükmüne tabi olarak aynı şekilde murdardır.

Yırtıcı hayvanların etlerinin ya da sivri dişi olan hayvanla­rın etlerinin haram olduğu, Kur´an-ı Kerim ifadelerine göre de kesindir. Kartal, Karga ve Şahin gibi. Et obur hayvanların etle­ri de sivri dişi olan yırtıcı hayvanlara kıyas edilerek haram kı­lınmıştır.

Hamile Cariyelerle Cinsel İlişkide Bulunmanın ve Diğer Bazı Hususların Haram Kılınışı

Hamile cariyelerle cinsel ilişkide bulunmak haram kılınmış­tır. Bu haramlık îbn îshak tarafından rivayet edilen bir hadis-de zikredilmiştir. Rivayete göre Peygamber (s.a.v.) efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“”Allah´a ve ahiret gününe iman eden bir kimsenin kendi su­yu ile başkasının ekinini sulaması helal olmaz (yani hamile ca­riyelerle cinsel ilişkide bulunması helal olmaz.) Allah´a ve ahi­ret gününe iman eden bir kimsenin, paylaştırılıncaya kadar ga­nimet malını satması helal olmaz. Allah´a ve ahiret gününe iman eden bir kimsenin müslümanların ganimet malından olan bir bineğe binmesi helal olmaz. Ona binip zayıflatmış olsa bile yine geri vermesi gerekir. Allah´a ve ahiret gününe iman eden bir kimsenin müslümanların ganimet malından olan bir elbiseyi giymesi helal olmaz. Onu eskitinceye kadar giymiş olsa bile yine geri vermesi gerekir.”

Bu hadis-i şerifin ganimetlerle ilgili bazı yasaklar getirdiği­ni, hamile cariyelerle cinsel ilişkide bulunmayı haram kıldığını görüyoruz. Şimdi bizim bu sonuncu şıktan yani hamile cariye­lerle cinsel ilişkide bulunmanın hükmünden bahsetmemiz, di­ğer hususlarla ilgili açıklamayı ertelememizi gerektiriyor. Çün­kü konumuzu ilgilendiren husus budur.

Peygamber efendimiz hamile cariyelerle gerdeğe girmeyi ya­saklamıştır. Cariyeler kişinin mülkiyetinde olduklarından dola­yı onlara yanaşmayı yasaklamak söz konusu değildir. Ancak onlarla cinsel ilişkide bulunmayı yasaklayan sebep, onların ha­mile olmaları durumudur. Böyle bir durumda kişinin kendi ca-riyesiyle cinsel ilişkide bulunması, o cariyenin rahminde başka­sına ait olan tohumu kendi döl suyu ile sulamış olması demek­tir ki, bu da yasaklanmıştır. Esir alınan cariye eğer hamile ise, rahmini doğum ile, hamile değilse bir hayız görmekle temizle­medikçe onunla cinsel ilişkide bulunmak helal olmaz. Esir alınan cariye eğer hayız görüyorsa hamile değildir ve bu durum­da, onunla cinseî ilişkide bulunmanın dayanağı da kişinin seri bir hükümle mülkiyetine geçmiş olmasıdır. Bu seri hüküm de ganimetlerin taksimi ile sabit olur. Bu hüküm seri bir sebeptir. Mükellefin ortaya koyduğu suni bir sebep değildir.

Şimdi ortaya şöyle bir tartışma konusunu koymamız gereki­yor. Şöyle ki: Söz konusu suni sebep olan evlenme akdi, seri se­bep jibi midir Bu sebebe dayanılarak hamile cariye üzerine evlenme akdini yapmak mülkiyet sebebinin sabit oluşunda gö­rüldüğü gibi helal olur mu Fıkıhçılar bu konuda ayrıntıya gi­rerek görüşlerini Peygamber efendimizin koymuş olduğu tak­rirlere dayandırmışlardır. Şeriat koyucusu nazarında haram ol­mayan ya da affedilen bir durum sebebiyle meydana gelen cin­sel ilişkilerden dolayı kadının iddet beklemesi vaciptir. Şu hal­de hamile kadın üzerine evlenme akdi yapmak haram kılınmış­tır. Çünkü onun iddet beklemesi gerekir. îddet bekleme duru­munda nikah akdi yapılamaz. Sahih bir evlenme ya da haddi düşürücü şüpheyi cinsel ilişki nedeniyle, üzerine duhul vaki olan bir cariye üzerine iddet beklemekte olduğundan dolayı- ni­kah akdi yapmak sahih olmaz, iddet beklemekte olan kadın üzerine nikah akdi yapıldığı takdirde bu akid geçersiz olduğun­dan dolayı, yapılan cinsel ilişki zina sayılır.

Cariye eğer zinadan dolayı hamile kalmışsa onunla gerdeğe girmek ve üzerine nikah akdi yapmak sahih ve caiz olur mu Fıkıhçılar böyle bir cariye ile gerdeğe girmenin caiz olmadığı hususunda görüş birliği etmişlerdir. Çünkü bu durum: “Allah´a ve ahiret gününe iman eden bir kimsenin başkasının ekinini kendi (döl) suyu ile sulaması helal olmazV Hadis-i şerifinin şü­mulüne girmektedir. Ancak zina eden bir kadın üzerine nikah akdi yapmak sahih olur mu

Fıkıhçılar demişlerki; böyle bir kadın tevbe ettiği ve iddeti de sona erdiği takdirde üzerine nikah akdi yapılırsa bu akid icma ile sahih olur. Eğer iddeti sona ermemiş ise zinakar kadının id­det beklemesine -hamile olsa bile- gerek olmadığı, seri kesin hükümlerdendir. Şunu da belirtelim ki zina yapmış olan kadın eğer hamile değilse kendisiyle evlenmek sahih olur. Eğer hami­le ise, onu hamile bırakmış olan erkeğin kendisiyle evlenmesi caiz olur. Yapılan nikah akdi de gerçekleşmiş olur. Çünkü o bu durumda başkasının ekinini kendi suyu ile sulamış olmamak­tadır. Yalnız bazı fıkıhçılar zinakar kadının hamile olmasa bile rahmini istibra etmesinden önce başka bir erkeğin kendisiyle gerdeğe girmesini mekruh görmüşlerdir. Fakat nikah akdini yapan kadını hamile bırakan erkekten başkası ise, bazı fıkıhçılar bu erkekle kadının evlenmelerinin sahih olacağını ancak önce de belirttiğimiz gibi onunla -rahmin temizlenmeden önce-gerdeğe girmesinin caiz olmayacağını söylemişlerdir. Böylesi bir kadınla evlenmek sahihtir. Çünkü iddet beklemesine gerek yoktur. Zira bu kadın bir kimsenin nikahı altında değildir. Zi­nakar kadının nikahı yoktur. Fakat bununla gerdeğe girmek Hayber gazvesinde olan hadisin nassına dayanılarak yasaklan­mıştır. Çünkü kendisiyle gerdeğe giren erkek başkasının ekini­ni kendi döl suyu ile sulamış olmaktadır ki bu da umumi yasa­ğın kapsamına girmektedir. Bu görüş, Ebu Hanife, Şafii ve İmam Muhamed´e nisbet edilmiştir. Aralarında İmam Malik, Ebu Yusuf, Ahmed bin Hanbel ve Züfer de bulunmak üzere diğer bazı fıkıhçılar şöyle demektedirler:

Bu durumda yapılan nikah akdi sahih olmaz. Çünkü nikah akdinin amacı olan gerdeğe girmek bu durumda caiz olmadığı­na göre amacına varılmayan bir nikah akdinin yapılmasında da bir yarar söz konusu değildir. Ayrıca Peygamber efendimiz de başkasının ekinini kendi döl suyu ile sulamasını erkeğe ya­sakladığına göre, kişinin hamile bir cariye ile gerdeğe girmesi yasaklanmıştır. Bir şeyin lazımı (cinsel ilişki) yasaklandığına göre onun melzumu da (nikah akdi de) yasaklanmış sayılır. Ay­rıca bu yasak, hamileliğin hakkını korumak maksadıyla vaz´ edilmiştir; hamilelik hukukunu gözönünde bulundurmaktır. Ona karşı suç işlemek caiz olmaz. Bir kadın üzerine nihak akdi yapılır da akid esnasında onun hamile olduğu anlaşılırsa, yapı­lan akid sahih olmaz. Çünkü onun zinadan hamile kaldığını farz etmek doğru olmaz. Zira mü´minin durumunu her zaman için iyiye yormak gerekir. Şu halde onun evlenme ya da şüpheli bir cinsel temas neticesinde hamile kaldığını farzetmek gerekir ki bu da zina vasfını ortadan kaldırır.

Ganimetlerin Paylaştırılması ve Buna Tabi Tutulmayan Şeyler

Önceki sayfalarda anlatılan hususlardan sabit olduğuna gö­re ganimet olarak taksim edilen malların menkul olanları ve menkul olmayanları beş paya ayrılır. Bunlardan biri Resulul-lah´a, onun akrabalarına, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmış kimselere tahsis edilir. Geri kalan dört pay ise savaşa katılan­lara tahsis edilir. Bu beşte dörtlük pay da piyadeye bir, süvari­ye üç pay olarak dağıtılır. Süvarinin şahsına bir, atma iki pay verilir. Çünkü atın masrafı çoktur. Resulullah (s.a.v.) efendimiz ise her zaman atların kuvvetlendirilmesini ve kuvvetli besin­lerle beslenmesini isterdi. Zira atlar savaş için hazırlıktırlar. Ayrıca mücahidlerin de cihad için at edinmeleri bu sayede teş­vik edilmiş olmaktaydı. Bazı rivayetlerde anlatıldığına göre Peygamber efendimiz ata bir, sahibine de bir pay verirmiş. An­cak bu rivayetler meşhur değildirler.

Ganimetlerle ilgili olarak iki husus üzerinde düşünmemiz gerekiyor:

1- Ganimet malı, taksimattan önce mücahidin mülkiyetine girmez. Bu sebepledir ki Peygamber efendimiz Hayber gazve­sinde ganimette payı bulunan kimsenin taksimattan Önce gani­met malını mülkiyetine alıp satmasını caiz olmayacağını açıkça ifade buyurmuş ve rivayet ettiğimiz bir hadisde şöyle demiştir: “Allah´a ve ahiret gününe iman eden bir kimsenin taksimattan önce ganimet malını satması helal olmaz. Allah´a ve ahiret gü­nüne iman eden bir kimsenin müslümanların ganimet malın­dan olan bir bineğe binmesi helal olmaz. Şayet binip onu zayıf­latmış olsa bile yine geri vermesi gerekir. Allah´a ve ahiret gü­nüne iman eden bir kimsenin müslümanların ganimet malın­dan olan bir elbiseyi giymesi helal olmaz. Şayet giyip eskitmiş olsa bile geri vermesi gerekiri” Bu hadis-i şerif taksimattan ön­ce ve ganimetin mülk edinilmeyeceğine ve yine taksimattan ön­ce ondan yararlanılamıyacağına delalet etmektedir.

2- Saklanması mümkün olmayan yiyecek maddesi beşe bö­lünmez, çünkü bu ganimetten sayılmaz. Ayrıca bu, mücahidle­rin karşılaştıkları açlık sorununu çözüme kavuşturacak bir maddedir. Zaten müslümanlar Hayber gazvesinde fiilen açlık musibetine maruz kalmışlardı. Eğer taksimattan´önce bu yiyecek maddelerini alıp yemeselerdi şiddetli bir açlığa maruz kalırlardı. Yiyecek maddesi önlerinde olduğu halde açlıktan bitkin düşeceklerdi ki bu da bir takım olumsuzluklara yol açar­dı. Cihada ve onun zorluklarına sabretme imtihanından daha zorlu bir imtihan olurdu.

İbn İshak, Abdullah bin Muğaffel el-Medeni´nin şöyle dediğini rivayet eder: ,

“Hayber ganimetleri arasında bir yağ tulumu gördüm. Onu omuzuma atarak yüklerimin ve arkadaşlarımın bulunduğu ye­re gittim. Giderken yolda ganimet toplamaktan sorumlu olan görevli beni yakaladı. Tulumun bir ucunu tutarak: “Hadi gel de bu tulumu müslümanlar arasında taksim edelim” dedi. Ben de ´hayır vallahi bunu vermeyeceğim´ dedim. O tulumu çekiştir­meye devam ediyordu. Öte yandan Resullulah (s.a.v.) efendimiz bizi görüp tebessüm etti. Sonra ganimet görevlisine: “Onu bı­rak, tulumuna ilişme.” dedi. Ben de tulumu alıp arkadaşları­mın yanına götürdüm. Içindekini beraberce yedik.”

Burada üzerine dikkatleri çekmemiz gereken bir husus var­dır. O da ganimetleri kaçırıp gizlemektir. Bu kesinlikle haram­dır. Çünkü Allah malından çalmak demektir.

“Bir peygamberin, ganimet malını gizlemesi asla (doğru) ola­maz. Kim emanete hıyanet eder, aşırırsa kıyamet günü aşırdı­ğını boynuna yüklenip getirir. Sonra herkese kazandığı tasta­mam verilir. Hiç haksızlığa uğratılmazlar.” (Al-i Îmran: i6i)

Peygamber efendimizin ganimet malını gizleyip aşırması mümkün değildir. Bunu yapması onun olgunluğuna yakışmaz. Başka birinin ganimet malını çalıp aşırmasına karşı da sükut etmezdi. Ganimet malından aşırmak bir nevi hırsızlıktır. Her ne kadar hırsızlık haddini gerektirmese bile bu bir nevi aşırma­dır. Çünkü ganimet malları, kandi emsali mallar gibi özel bir koruma altında değildirler. Ayrıca savaşa katılan savaşçının onda bir nevi hakkı vardır. Hadler ise şüpheler nedeniyle ber­taraf edilirler. Ancak bu suçu işleyene Cenab-ı Allah ahirette şiddetli cezalar verecektir. Peygamber efendimiz Hayber sava­şında bu suçun uhrevi cezasının şiddetli olacağını beyan buyur­muştur.

Hayber muharipleri arasında Müd´im isimli biri vardı. Ga­nimet mallarından bir ihram aşırmıştı. Öldürülmesinden sonra eşyaları açılıp bakıldığında onlar arasında ihramın yanı sıra bir Yahudiye ait boncuklar da görüldü ki o boncuğun değeri iki dirhemdi. Kıymeti ne olursa olsun, bu da ganimetten mal çal­mak demekti. Vadil Kura taraflarında kendisine isabet eden bir ok neticesinde öldürüldü. Etrafında bulunanlar, şehit oldu­ğunu söyleyerek: “Şehadeti mübarek olsun.” dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) efendimiz şöyle buyurdu: “Hayır! Canım kudret elinde bulunan Allah´a andolsun ki bunun Hay-ber savaşında aldığı ihram üzerinde ateş şuleleri parıldamak­tadır.” Böyle dedikten sonra Peygamber efendimiz onu bu suçu nedeniyle şehitler safından ayırıp çıkardı.

Düşmanlara Karşı Dahî Emanete Riayet Etmek Vaciptir

Emanet adalet demektir. Hatta asıl itibariyle adalet, emane­tin kapsamına girmektedir. Bu sebepledir ki, Cenab-ı Allah emanet ile adaleti bir arada zikretmiştir:

“Allah, size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah si­ze ne güzel öğüt veriyor.” (Nisa: 58)

Hayber gazvesinde Peygamber (s.a.v.), düşman mallarına karşı da emanete riayetkar olmanın vacip olduğunu açıklamış­tır. Onlara karşı olan düşmanlığımız emaneti ihlal etmemizi haklı bir gerekçeye bağlamaz. Savaş esnasında düşmanların ele geçirilen malları müslümanlar arasında taksim edilen bir ganimet olmaktadır. Bu, savaşın kanunudur. Ancak bizimle sa­vaşan bir düşman olsa dahi onun malına karşı hıyanet etmeye îslam kanunları cevaz vermemektedirler.

Musa bin Ukbe, Urve bin Zübeyr´den şöyle bir rivayette bulunmaktadır: Siyahi, Habeşli bir köle Hayber savaşı esnasın­da Peygamber efendimizin yanına geldi. Bu köle efendisinin da­varlarını otlatmaktaydı. Hayberlilerin silah kuşandıklarını gö­rünce ne yapmak istediklerini sormuş, onlar da: “Şu peygam­ber olduğunu iddia eden adamla savaşacağız.” demişlerdi. Pey­gamber kelimesi kendisini etkilemiş ve otlatmakta olduğu da-varlarıyla birlikte Peygamber efendimizin yanına gelmiş: “Sen neye davet ediyorsun!” diye sormuştu. Peygamber efendimiz de şu cevabı vermişti: “Seni İslama davet ediyorum. Allah´tan başka tanrı olmadığına, benim de Allah´ın elçisi olduğuma şe~ hadet etmeye Allah´tan başkasına kulluk etmemeye çağırıyo­rum” Çoban: “Senin bu dediklerine şehadet eder ve Allah´a iman edersem bana ne vardır ” diye sorunca Peygamber efen­dimiz: “Eğer bu halde ölürsen senin için cennet vardır” dedi. Bu defa o imanlı adam: “Ya Resullulah, şu davarlar benim yanım­da emanettirler1″ dedi. Çünkü o, davarları otlatmakta ve Pey­gamber efendimiz de emanete riayet ederek sahibine vermesini kendisine emretmekteydi. Bu davarların, müslümalarm gani* meti olduklarını söylememiş, Allah malına katmamıştı. Çünkü asıl itibariyle emanete riayet etmek vaciptir. Eldeki emanet, in-cana yardımcı bir dosta da ait olsa insanla savaşan bir düşma­na da ait olsa arada hiç fark yoktur. Aksine güvenilir bir insan olan Peygamber efendimiz, çobana: “Davarları askerlerimizin arasından çıkar ve bir avuç çakıl fırlatarak onları buradan uzaklaştır. Cenafr-ı Allah senin emanetini sahibine ulaştıracak­tır” dedi. Çoban da, Peygamber efendimizin emrini yerine ge­tirdi. Davarlar sahiplerinin yanma döndüler. Davar sahibi olan Yahudi, kölesinin müslüman olduğunu anladı. Bu güvenilir ve Allah´ın emanetine riayet eden köle Hayber savaşında şehit düşmüş ve Resulullah (s.a.v.) efendimizin zimmetine girmişti.

Bu hadise, insanların mallarına hıyanet eden ve onlara düş­man olduklarını gerekçe olarak gösterip halkın malını yiyen ve çoğu kez düşmanlıkta ileri gidip zulmeden kimseler için hik­metli bir derstir. Yüce Allah kalplerde gizli olanı bilendir.

Peygamber Efendimiz Namazı Kaçırıyor

Her insan özürlü olduğu durumlarla karşılaşabilir. Peygam­ber efendimiz de bir beşerdi. Her insanın başına gelen onun da başına gelebilirdi. Her insanı aciz bırakan şey onu da aciz bıra­kabilirdi. Hayber savaşında Peygamber efendimiz uyuya kal­mış güneş doğuncaya kadar uyanamamıştı. Diğer zamanlarda nöbetçisi, uyuduğu zaman onu uyandırırdı. İnsanlar uykuda iken onu uykudan kaldırırdı, tşte o günde Cenab-ı Allah nöbet­çisinin de uykusunu ağırlaştırmış, uyuduktan sonra gün doğuncaya kadar uyanamamıştı. Kaldı İd Allah´ın selat ve selamı üzerine olsun, Peygamberlerin gözleri uyur ama kalpleri uyumaz. Hayber savaşında Peygamber efendimiz gözleriyle uy­kuya dalmıştı. Her ne kadar kalbi uyumayıp uyanık kalmışsa da Cenab-ı Allah onun insan olduğunu herkese ilan etmek ve kazaya kalan namazlar hususunda insanlara bir örnek teşkil etmek için onu gözleriyle uykuya daldırmıştı. Çünkü mü´minler onu güzel bir örnek olarak almışlardır. Ayrıca peygamber efen­dimiz: “Nasıl namaz kıldığımı görüyorsanız siz de öylece kılın” demişti. Eda ve kaza hallerinde namazın nasıl kılınacağını sa-habilerine açıklamıştı. Şimdi biz sahih sünnette ve siyer kitap­larında anlatıldığı şekliyle Hayber gazvesinde cereyan eden bu olayı anlatalım. Ebu Davud, Resulullah (s.a.v.) efendimizin Hayber´den dönüş esnasında geceleyin Kura denen yere varmış ve Bilal´e: “Geceleyin nöbet tut” demişti. Bunun üzerine Bilal onu beklemeye başlamıştı ancak Bilal´in de gözlerine uyku gir­mişti. Yüküne dayanmış vaziyette bekliyordu, ama beklerken de uyuya kalmıştı. Ne Bilal, ne Peygamber efendimiz, ne de sa-habilerden hiç biri güneş doğuncaya kadar uyanamamışlardı. Güneş doğduktan sonra ilk olarak Peygamber efendimiz uyan­mış ve namazı kaçırdığından dolayı ürkmüştü: “Ey BilalV* diye seslenince Bilal: “Anam babam sana feda olsun. Ya Resulallah senin nefsini tutan (uykuya daldıran) benim de ´nefsimi tuttun demişti. Yola koyulmuşlar azıcık yürüdükten sonra bir kenara çekilen Resululah (s.a.v.) efendimiz abdest almış, Bilal´e de ezan okuması için emir vermişti. Namaz kılındıktan sonra Pey­gamber efendimiz: “Her kim namazı unutursa hatırladığı za­man kılsın. Çünkü Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: “Beni an­mak için namaz kıl.”

Bu hükümden iki şey çıkmaktadır:

1- Uykuda kalma veya unutma sebebiyle kılınamayan nama­zın kaza edilmesi gerekir. Nitekim Peygamber efendimiz de şöyle buyurmuşlardır: “Her kim uykuda kalır veya unutur da namazını (vaktinde) eda edemezse hatırladığı zaman onu kıl­sın. ”

2- Namazlar ferdi olduğu gibi cemaatle de kaza edilebilirler. Şüphesiz ki cemaatle kaza edilmeleri ferdi kaza edilmelerinden daha faziletlidir. Zira cemaatle kılman namaz münferit olarak kılman namaza nisbetle 27 derece daha sevaba vesile olur. Kaza esnasında cemaatle kılma zorunluluğu ortadan kalkmış ol­maz. Nitekim bazı insanlar böyle yanlış bir görüşe saplanmış­lardır. Bu arada şunu da belirtmemiz gerekir ki bazı fıkıhçılara göre uykuda kalma veya unutma nedeniyle namazın vaktinde kılmamaması halinde kazası eda gibi olur. Yani eda edilmeme­sinden dolayı doğan günah, kaza ile ortadan kalkmış olur. An­cak bu iki mazeret durumunda bu hüküm söz konusudur. Bu durumda kaza etmek vacip olur. Fakat unutma ve uykuda kal­ma sebebi dışında namazın vaktinde kılınmaması halinde do­ğan günah, kaza ile de ortadan kalkmaz; bu günahın ortadan kalkması için tevbe etmek gereklidir. Çünkü mazeretsiz olarak namazı vaktinde kılmama günahı, kaza ile silinmez. Çünkü na­maz nakdi bir borç gibi değildirki, şimdi ödenmediği takdirde bilahare ödenirse sorumluluk kalkmış olsun. Aksine namaz, vakitlerinde kılınarak nefisleri temizleyip terbiye etmek için farz kılınmıştır. Bu ibadet, vaktinde kılınması gereken bir iba­dettir. Ancak bu sayede kalplerin pası temizlenir ve kalplere ci­la gelir. Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı vakitlerinde namaz kılmakla kalplerin pası giderilmiş olur. Nitekim noksanlıklar­dan münezzeh olan yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Öyle ise akşama girerken ve sabaha ererken Allah´ı teşbih (etmeniz gerekir). Göklerde ve yerde, günün sonunda da, öğleye erdiğiniz zamanda hamd O´na mahsustur” (Rum 17-18)

Vakitlerinde namazı kılmak mü´minden istenen bir görevdir. Vaktinde kılınan namaz nefsi temizler, pasını giderir. Namaz terkedildiği takdirde kalp üzerindeki paslar birikip çoğalır ve artık giderilemez hale gelir. Bu günahı da ancak tevbe yok ede­bilir. Biz bu durumda tevbenin zorunlu olduğu görüşündeyiz. Tevbe etmekle birlikte kaza etmek de zorunludur. Yüce Allah tevbe edip iman eden, sonra doğru yola eren kimselerin günah­larını bağışlayandır.

Share.

About Author

Leave A Reply