Zaman

0

Mekke-i Mükerreme, Allah´ın peygamberlerinin sonuncusu için en müsait bir yer olarak seçtiği bir mekandı. Mekke´nin, nü­büvvetin zuhuruna müsait bir yer olduğunu insan aklı da idrak eder. Mekke´nin şeref ve yüceliğini insanlar tecrübeyle öğrenmiş­lerdir. Nübüvvet´e mekan olarak Mekke müsait olduğuna göre, zaman da insanlığı bir araya getirip doğru yola iletecek yeni bir di­nin zuhuruna müsait hale gelmişti. Kalplerde inanç kalmamış, dünya yeni bir dine ve gökten gelecek bir hidayete muhtaç hale gelmişti. Çünkü insanlar bir fetret dönemi yaşamaktaydılar. Isa peygamberden sonra, o zamana kadar herhangi bir peygamber de gelmemişti. Semavi dinler tahrife uğramışlardı. O dinlere tabi olan kimseler yoldan sapmışlardı. Dinleri amaçları dışındaki mecralara sürüklemiş ve haktan uzaklaşmışlardı. Putların kuv­veti yok olmuş, otoriteleri zayıflamıştı. Akıllar da artık putlar hu­susunda vehme kapılmışlardı. Yunan tanrılarını kuşatan vehim­ler zail olmuştu. Romalılar´ın putlarının taştan ibaret oldukları, hiç kimseye fayda veya zarar veremeyecekleri anlaşılmıştı. Kim­seye şifa veya hastalık veremeyecekleri belli olmuştu. Etrafların­daki vehimlerin yok olmadığı farz edilse bile, onların hurafeden başka bir şey olmadıkları ve yok edilmeleri gerektiği, kesinlik ka­zanmıştı. Akıllara fesat verdikleri ve dolayısıyla ıslah edilmeleri­nin zorunlu olduğu belirlenmişti.

Roma imparatorluğu kendi reayasını oyuncak haline getirmiş­ti. İmparator kendini halka bir tanrı olarak empoze ediyordu. Hal-kınsa hiç bir hakkı yoktu. İmparatoru doğru yola sevkedecek güç ve yetkileri de yoktu. Nefisler sapmış ve hataya sürüklenmişti. Huzur ve itmi´nan bulamıyordu. İstikrarsız ve sabırsız hale gel­mişti. Çünkü imparator, hoşlarına gitmese bile, kendi dinini hal­ka zorla kabul ettirmeye çalışıyordu. Mısır halkının durumu da Romalılar´ınkinden farksızdı. Hepsi hükümdarın otoritesi altın­da ve onun empoze ettiği inançlara bağlı kalmak zorundaydılar. Köle olmuşlardı.

Memleketleri dahilinde, Romalılar ile, Roma hakimiyetine bağlı olarak varlığım sürdüren diğer ülkelerdeki insanlar arasın­da açıkça ayırım yapılmaktaydı. İlk olarak şu noktada bir ayırım gözetilmekteydi. İmparatorun adamları halka tahakküm ediyor­lardı. Halkın savaşlardan elde ettiği ganimetler, sadece hüküm­darın adamlarına veriliyordu. Diğer vatandaşlar ganimetlerden yoksun bırakılıyordu. Yetki ve otorite, hep hükümdarın adamla-rındaydı. Halkın otoriteye ve yönetime katılma hakkı yoktu. İn­sanlar sadece kişisel acılarından elem duymazlar. Nimetin, ken­dilerinden alınarak başkalarına verildiğini gördüklerinde daha çok acı duyarlar. Kendileri mahrum bırakıldıkları halde, başkaları o nimetlerden yararlandırılır, zevk ve sefa içinde yaşarlarsa, bu daha çok acı verir.

Ayırımın üçüncü çeşidi de şu idi: Asalet, sadece seçkin olan kimselere mahsustu. Aciz ve zayıf kirnselerse mahkum zümre idi. Romalı asilzade, zayıf olan reaya fertlerinin tümünün üstünde bir makama sahipti.

Roma İmparatorluğu´nda köleliğin bir çok sebepleri vardı. Hatta Romalı bir kimse, herhangi bir milletten gözüne kestirdiği bir adamı köle edinebilirdi. İnsani ilişkilerin tümünde hüküm, güçlüden yana idi. Roma topraklarının her tarafında güçlüler, za­yıfları bir av gibi parçalayabilirlerdi. İnsanlar arasında büyük bîr ayırım yaratan bu Öldürücü düzen gereğince, insanlara farklı mu­amelede bulunuluyor ve devletin kanunları tatbik ediliyordu. Ro-malılar´a göre kadın, evlenmeden önce babasının, evlendikten sonra da kocasının cariyesiydi. Evlenmeden önce babası, evlen­dikten sonra kocası tarafından öldürülürse, katile herhangi bir ceza verilmezdi.

Görüldüğü gibi, Romanın sosyal düzeninde insanın temel hak­ları elinden alınmıştı. Romalılar´da, insanın tabii haklarına saygı kalmamıştı. O zaman bozgunculuk her tarafı kaplamış, karada ve denizde insanların kendi elleriyle yaptıkları kötülükler nedeniyle fesatlar meydana gelmişti. Bu durumu değiştirmek ve bu fesadı düzeltmek gerekiyordu. Çünkü Cenab-ı Allah fesadı sevmezdi ve kulları için de zulmü istemezdi. Bu bozuk düzenleri değiştirecek bir kimseye ihtiyaç vardı. O zamanlar, insanlar arasında böyle bi­ri yoktu. Fesadı salaha çevirecek, sapıklığı hidayete döndürecek bir kimse bulunmuyordu. Bunu yapacak birinin herhangi bir in­san olması düşünülemezdi. Çünkü o zaman için, bir insanı diğeri­nin keyfî otoritesine bırakmak demek, onun yok edilmesi anlamı­na gelirdi. Öyle ise, bu bozuk düzenleri değiştirmek için gökten ge­lecek bir risalete ihtiyaç vardı. Bu risaletle muhatap olacak kim­senin de, Roma´ya bitişik bir mıntıkada zuhur etmesi gerekiyor­du. Çünkü o mıntıkanın insanları, güçlü ve kuvvetli kimseler idi­ler.

Arap Yarımadası´nm batısını ve kuzeyini bırakıp doğusuna ve güneyine yöneldiğimizde, Fars diyarı ile karşılaşırız. Orada bü­yük siyasi çözülme ve zulüm, sosyal bir dağılma egemendi. Aile çö­zülmüş ve yönetim haksızlığın kaynağı olmuştu. Kisra, bütün halkı köle gibi görüyordu. Kisra´nın çevresindeki reisler ve yöneti­ciler, bu durumu insanlar için normal sayıyorlardı. Ama halk bu­nu normal saymıyordu. Farslı kimselerin akıllarına saldıran çe­şitli inançlar, onları fikri kargaşaya sevkediyordu. Bu kargaşa içerisinde insanlar yollarım kaybediyor, nefisler zulüm görüyor­du. Farslılar´a, Hintlilerden sirayet eden sınıf ayrımı düşüncesi onları sosyal yönden çözüntüye uğratmıştı. Her ne kadar Hindis­tan´daki gibi kuvvetli olmasa bile, bu sınıf aynmı, Farslılar ara­sında sosyal bir çözüntüye neden olmuştu. Çünkü aile, güçlü esas­lara, sağlam temellere dayalı değildi. Örneğin erkek çocuk, ana­sıyla ve kız kardeşiyle, baba kendi kızıyla evlenebiliyordu. Daha buna benzer nefsi zayıflatan evlilik alakalarında kalbe zaaf veren bir çok durumlar görülüyordu. Bu nedenle insan, hayvandan da­ha aşağı derecelere düşmüştü. İran´da Fars yönetiminin son dö­nemlerinde ortaya çıkan Mazdek mezhebi nedeniyle, Fars toplu­mu çözüntüye uğramıştı. Nesebler birbirine karışmış, mülkiyet dokunulmazlığı ortadan kalkmış, nihayet haklar heder edilmişti. Malların üretim ve nemalandırılması zayıflamıştı. Öyle ki, İran yönetimini, Farslar´ın düzeni ile iyileştirme imkanı ortadan kalk­mıştı. İran´da, Zerdüştlükten Manicilik ve Mazdekçiliğe kadar zuhur etmiş olan önceki mezheplerin doğurdukları tecrübelerden de anlaşıldığı gibi, bu alanda yapılan düzeni iyileştirme çalışma­ları asla başarılı olamamıştı. Aksine bu mezhepler, Fars toplu­munda müzmin hale gelen keşmekeşliği daha da arttıran ve vücu­dun her tarafına sirayet ettiren zararlı bir ilaç gibi olmuştu. Bu mezhepler, çözüntüyü daha da kuvvetlendiren faktörler halme gelmişlerdi. Örneğin Zerdüştlük mezhebi, güçlüden yana çıkmış, bu nedenle de güçlüler zayıflara tahakküm eder hale gelmişlerdi. Manicilik mezhebi de insanoğlunun kökünü kurutmaya çağrıda bulunmuş, bu nedenle Kisralar insanları öldürmek mecburiyetin­de kalmışlardı. Bunlardan sonra Mazdekçilik mezhebi gelmiş, Fars toplumundaki bozulmayı iyice yaygınlaştırmıştı. Dolayısıy­la Fars toplumu, yıkılmaya yüz tutmuştu.

İşte bu nedenlerden Ötürü, topluma düzen vermek ve insanları doğru yola iletmek için gökten bir hidayetin gelmesine ihtiyaç du­yulmuştu. Nihayet bu hidayet, Farslar´a komşu olan Arap bölge­sinde ortaya çıktı. Her bakımdan güvenilir olan Resulullah Mu-hammed (sav) bu topraklarda dünyaya gelmişti.

Fars´ı, Horasan´ı ve ötesini bırakarak Hind ile Çin´e yöneldiği­mizde, akılların şaşkınlık ve tereddüt içinde olduklarını görürüz. Düşünce bakımından istikrarsız bir toplumla karşılaşırız. Bura­larda Brahmanizm tahrife uğramış, nihayet putperestlik haline dönüşmüştür. Oysa bu din, daha önceleri tevhide çağıran bir din­di. Aslında Allah tarafından gönderilen bir elçi olduğu halde, Brahma´yı gözlerinde mücessem bir ilah haline getirmişlerdi. Halkın, Brahma´nın kafasından, pazularından, dizlerinden, ayaklarından yaratıldığına ve buna göre tabakalar meydana gel­diğine inanılmaya başlanmıştı. Yaratıklarla Hak Tanrı arasına girmişlerdi. Sonra bu yaratıkları çeşitli sınıflara ve fırkalara ayır­mışlardı. Birbirleriyle sevişecekleri yerde, nefretleşmeye razı ol­muşlardı.

insanlar arasında geçerli olan şey vehimlerdi. Öyle ki, kendi yanlarındaki din adamlarından birinin ilah, ya da ilahın oğlu ol­duğu vehmine kapılmışlar; ona, normal bir insanda bulunmayan bazı sıfatları yakıştırmışlardı. Anlatıldığına göre, Hıristiyanlar da onlara tabi olmuşlardı. Bazı kimseler bu toplumu ıslah etmeye yöneldikleri zaman, hangi noktadan ıslahata girişecekleri husu­sunda hayrete düşmüşlerdi, çünkü dini terbiye hususunda nere­lerden topluma girileceğini ve nerelerden çıkılacağını bilmek, an­cak din ile olur. Orada da yol gösterici bir din ve hikmeti ile dos­doğru yola davet edici bir peygamber yoktu. Bu nedenle de onlar, sadece duygularının işaret ettiği yöne gitmekle yetindiler. Niha­yet Buda geldi ve mahrumiyetten başka bir şey olmayan bir inanç getirdi. Evet bu inanç, ıslahattan çok mahrumiyet esasına daya­nıyordu. Olumluluktan, insanı yüceltmekten, icabi faziletlere yö­nelik iradeyi oluşturmaktan, semere verici faydalı işleri yapmak­tan, yeryüzünü imar etmekten, sağlam ahlaki esaslara dayalı maslahatları uygulamaktan ve gözetmekten uzak olan bu inanç, kişinin kendini bazı şeylerden mahrum bırakmasını öngörüyor­du. Oysa mahrumiyet hiç bir fayda ve sonuç vermez. Her ne kadar havas tabakasına mensup kimseler bunu iddia etseler de, avam tabakası buna iltifat etmez. Bu nedenle, bu mezhebin tam olarak revaç gördüğü söylenemez. Ancak geçmişteki ve şimdiki zaman­daki fakir bazı kimseler olarak adlandırılan çok az sayıdaki kim­seler, bu mezhebe yönelmişlerdir. Bunlar da kendilerini hiçbir so­nuç vermeyen mahrumiyete maruz bırakmaya razı olmuşlardı.

Bu mezhep Çin´e intikal ettiği zaman, orada olumsuz bazı se­mereler vermiştir. Bu semerelerin hepsi de mahrumiyete yönelik­tir. Bazı reformistler Çin halkım olumlu yöne yöneltmek istemiş­ler, ama düşüncelerinde samimi olmadıkları için halk ile gerçekle­ri idrak etme arasına engeller çıkmıştır.

Bu konuda bir işarette bulunmamız, daha fazla söz söylemeye ve konuyu lüzumundan fazla uzatmaya ihtiyaç bırakmamaktadır.

Çinliler´in durumu da, yol gösterici bir liderin gerekliliğine işa­ret ediyordu. Ancak bu lider ve yol gösterici, kendi arasından çıka­cak biri olamazdı. Onlara benzer bir kimse de olmamalıydı. O, her şeyin yoktan varedicisi Allah tarafından gönderilmeliydi.

Birisi çıkarak şöyle diyebilir: Şüphesiz ki bütün dünya, o za­manlar gökten gelecek bir risalete ihtiyaç hissediyordu. Özellikle nefsi terbiye edip bedeni kuvvetlendirmeye ve insanın hem din­dar, hem faydalı bir şahıs olmasına çağrıda bulunan Muhammed (sav)´in risaletine ihtiyaç hissediyordu. Ama Muhammed (sav)´in getirmiş olduğu risalet, dünyanın en cahil ülkeleri olan Avrupa ile Asya´daki boşluğu doldurabilmiş midir

Buna cevaben deriz ki: Muhammed (sav)´in getirmiş olduğu şe­riat, hala ortada durmaktadır. O´nun getirmiş olduğu şeriat, hala insanları hakka davet etmekte, gerçeğe yöneltmekte ve doğru yola iletmektedir. Ama O´na tabi olan müslümanlar, yüklendikleri yü­kü selametle taşıyamamaktadırlar. Görevlerinde kusurlu dav­ranmaktadırlar. O´nun, kendilerine Rabbinin emri ile emanet et­miş olduğu emaneti hakkıyla muhafaza etmemektedirler. Oysa, Cenab-ı Allah her şeyi ilmi ile kuşatmıştır.

Share.

About Author

Leave A Reply