9. Delil : Mesalih-i Mürsele

0

181 – Faydalı Olanı Almak, Zararlı Olanı Atmak:

Ahlâk ilmi bilginlerinin çoğunun temayülüne göre: Hayır ve şer için öiçü, kişinin işlediklerinden doğan faydadır, menfaattir. Eğer bir işde fayda var, onda kimseye bir zarar yoksa, o hayırdır, onu yapmak fazilettir. Eğer bir işte, İnsanların bir kısmına fayda, diğer bir kısmına zarar varsa, o zaman menfaatle zarar çarpışır. Bu gibi hallerde hayır, daha büyük fayda elde etmek için küçük menfaatleri feda etmektedir, veyahut devamlı fayda sağlamak için muvakkat menfaati bırakmaktır, muvakkat menfaat uğruna şüpheli menfaattan vazgeçmektir.

Bu düşüncede olup böyle söyleyenler ölçülerini umumileştiriyorlar, bunu kanunlara, edebiyata devlet siyasetine ve yüksek ahlaka teşmil ediyorlar. Zira ahlâkın ve kanunların amacı birdir, o da milleti mutluluğa kavuşturmaktır. Gerçekte ahlâk, ferdlerin saadetiyle ilgilidir. Ceza ver­meden, onları terbiye eder. Kanunlar insanların birbirleriyle olan müna­sebetlerini tanzim eder, onlara muhalif davrananları yargı yoluyla maddi hükümlerle cezalandırır. Siyasetle ahlâk veya kanunla adab arasındaki fark şöyledir: Ahiâkl hükümler cezası olmasa da zahire ve batına, içe ve dışa şamildir, hakimdir. Kanunların ise hükmü zahire hakimdir, karşı gelenlere maddi cezası vardır ve bu ceza dünyadadır, ahir-ete kalmaz. Böylece ahlâk siyasetten veya kanundan ayrılmaz. Onun için bu şey ahlâkta çirkin, kanun ve siyasete göre güzeidir, denemez. Nasıl ki, hesab kurulları ekser ahvalde sahihtir, bazısında batıldır, diyemeyiz. Zira hak ve batıl ölçüleri de riyaziye kuralları gibidir, değişmez. Buölçüfaydakıstasiahlâkvekanunlardadadoğrulanır.[1]

182- Ulam Fıkhında Maslahatın Yeri:

İslam fıkhının ana esasları, ümmetin mesalihidir. Maslahat olan herşey matlubdur, dini deliller onları istemektedir. Bu umumca mukar­rer ve kabul edilmiş bir asıl olup İslam fukahası bunda icma´ halindedir. Onlardan hiç biri, İslam dini kulların maslahatına olmayan birşey getir­miştir, dememiştir ve diyemez. Yine hiçbiri, müsiümanlar için meşru1 kılınan hükümler ve şeyler içinde zararlı olan vardır, dememiştir. Eğer bu konuda, şayed aralarında bir ihtilaf varsa, bu meselenin aslında değil, tatbikine ve teferruatına aid olabilir.

Bir kısmına göre, din, insanların maslahatına olan herşeyi içine almıştır, onun nasslarında bütün maslahatlar bulunmaktadır. Nassla-rtnda bulunmayanlar nass üzerine hamlederek kıyas yoiuyla alınır. Dinden bir şahid ve tanık olmadıkça, müctehid maslahatı bilemez. Bu görüştekilerin bayrağını taşıyan İmarn Şafiî´dir. Onun için nassdan bir şahidi olmaksızın istifisin adı altında maslahatı itibar edenlere karşı yaman hücuma geçmiştir. Bu görüşün temeli maslahatı ihmal değildir. Belki de şöyle düşünüyorlar; Allah Teala insanları başıboş bırakmamış­tır. Nasslardan bir şahid olmaksızın maslahat bulunacağını farzetmenin altında şu yatar: Allah Teala insanların umurunu kendilerine bırakmış, maslahat tayin edecekler! Bunu ise yüce Allah nef´etmektedir. Ayet-i kerime şöyle buyurur: «İnsan boş bırakıldığını mı sanıyor »[2]

Hanefî fıkhı da, bu görüşte Şafii´ye yaklaşmaktadır, fakat onlar, nass üzerine hamletme kapısını Şafii´den daha geniş açmaktadırlar. İnsanların mesalihinden uzak olan kıyaslardan bazı umuru kabul eder­ler ve bunda Ebû Hanife´ye itiraz ederler, eleştirirlerdi. Fakat: Ben istihsân yapıyorum, dedi mi, kimse ağzını açamazdı. Nass olmıyan, kıyas sökmeyen yerde istihsân yapmak, maslahatı almaktır.

imam Mâlîk´in ve Ahmed´in mezheplerine gelince: Onlar mas­lahatı fıkıhta bizatihi kaim bir asıl itibar ederler. Onlara göre dinî nasslar, ancak insanların maslahatına olan hükümleri getirmiştir. Nasslarda olanlar onlardan anlaşılır. Nassdan anlaşılmayan, dinde umumi nassla-nn ruhundan anlaşılır. Mesela yüce Mevlâ´nın şu ayeti; «Dinde size bir güçlük kılmadı.» Hz. Peygamber Aleyhisselam´ın şu hadis-i şerifi: «Zarar ve zararla mukabele yoktur» gibi..

Bu iki mezhebin görüşleri ışığı altında fakih şu hükmü verebilir:

Maslahat olup zarar bulunmayan veya faydası zarardan çok olan her-şey. dinde matluptur, bunda hususi delile gerek yoktur. Zararlı olup maslahat bulunmayan veya zararı faydasından çok olan herşey nehiy olunmuşdur. Bunda hususi nassa ihtiyaç yoktur. Hatta bazı Hanbell ve Mâlikîler buna ilaveten Kur´an ve hadislerin nasslannı mesalih ile tahsis bile ederler, ancak bu nassların İnsanların muamelatına dair mev-zu´larda olması şarttır, ibadetlerde tahsis olamaz.

Maslahatı bu doğrultuda almada Hanbelilerin Necmeddin Tûfî çok aşın gitmiştir. O şöyle demektedir: «Eğer maslahat, icma´ia veya kitap ve sünnetten bir nassla sabit bir hükümle tearuz ederse, tahsisle beyan yoluyla, maslahata riayetin onlara takdimi gerekir.[3]

183- Maslahatın Önemi:

Mâliki ve Hanbeli fukahasının maslahat hususundaki bu tutumları şüphe yok ki, İslam fıkhını çok zenginleştirmekte, onu her çağda ve her yerde insanların ihtiyaçlarını karşılayıcı ve doyurucu bir haie getirmek­tedir. Biz bu meslekteki tutumu, ihtiyatlı olarak seçmekteyiz, onda Tûfî gibi aşırılık taraftan değiliz. Ancak dinî bir nassla çatışan kat´1 bir masla­hat bulunmadığını kesinlikle söylemeliyiz. İslam fukahasının icma1 ettiği bir emirde maslahata muhalif birşey bulunmaz. Tufî´ye muhalif oldu­ğumuz yer şuradadır: Bir şeyde maslahat olduğunu insan aklı kabul etsin de, sonra ona riayeti meneden bir nass bulunsun, yahut da ulema onun tersine icma´ etsin, işte bu olamaz.

Şüphe yok ki, Mâliki Mezhebi, Hanbeli Mezhebi de öyledir. Şunu kabul eder ki din, ahlak emirleri, nizam ve kanunlar insanları mutlu kılmaya yöneliktir. Dinde her emir olunan veya yasaklanan şeyde ölçü: Menfaat ve maslahattır. Nasıl ki filozoflara göre bu ahlakta fazilet ve rezilet ölçüsüdür. Kanunda da adalet ve zulüm kıstastır.

184- İtiraza Yol Açan, Yanlış Anlamalar:

Son çağda filozoflardan biri, ahlâk ölçüsünün menfaat olduğunu anlatmak istedi. Bunu güzelce anlatmak ve sınırlarını çizmek-; bunu, insanların onunla bağlantılı sandıklan bozuk mânalardan ayırmak ge­rektiğine inandı ve şunları söyledi:

Menfaat: Fayda sözünü doğru anlamak lazım. Çünkü benim gör­düğüm kadar, bunu insanların kabulüne en büyük engel bunun kötü ve yanlış anlaşılmasıdır. Eğer o, bu kötü mânalardan kurtarılır, en azından, en sertlerinden arınırsa, önündeki engelin çoğu kalkar. Onun için fayda teorisinin dayandığı felsefe usulüne girmezden önce, onu beyan etmek, onunla ondan olmayanı ayırmak istiyorum. Ona yapılan itirazları kaldırmak diliyorum. Çünkü itirazlar, onu yanlış anlamadan ileri geliyor, onu yanlış anlamakla bağlantılı.[4]

Fayda: Menfaat sözünün yanlış anlaşılması, bunun etrafında itiraz­ların kopmasına ve eleştirilere yol açtığı gibi, maslahattan muraddaki kapalılık da, bazı islam fukahası tarafından bunun islam´da bir fıkıh asiı olarak alınmasına itirazlar olmuştur. İnsanlar arasında olan hâdiselerin hükmünü bilmede maslahat, itimada layık, uyulması gerek bir asıldır. Hayatta cari olan muamelat işlerinde hükmün, İslam´ın maksat ve gayelerine uygun olması için bu gereklidir.

185- Mesalihe İtiraz edenler:

Mücerred maslahat veya Mesalih-i Mürsele ile istidlal edenlere itirazda bulunanlar diyorlar ki ,bu dinde arzuya göre hüküm vermektir.Bakıyoruz Gazali, Malikilerce kıyas mukabili mesalihi almak demek olan istihsanın batıl olduğu hususunda şöyle demekte: «Biz biliyoruz ki, delillere bakmaksızın bir alimin kendi arzu ve hevasına göre hüküm vermesinin asla caiz olmadığına icma i ümmet vardır.Dini delillere bakmaksızın istihsanı almak, mücerred arzu ve hevaya göre hüküm vermektir. »[5] Mesalih-i Mürsele için de şöyle der: «Eğer şer i delilden bir şahid yoksa ,o da istihsan gibidir. »[6]

Gazali ye göre ,dini bir nassın şahid olmadığı,emarelerin tekid etmediği mücerred bir mesalihi almak ,kendi arzusuna göre,heva ile hükümdür.Gazali den önce imamül-Haremeyn de nassdan bir şahid aramaksızın mesalihi almaya itiraz etmiş ve şöyle demiştir: «Bu kendi heveslerine göre avamı hakem yapmaktır.Kendi heva ve heveslerine uyanı alırlar , hoşlanmadıklarından kaçarlar.Bu takdirde hükümler ,şahısların ihtilafıyla muhtelif olur. »[7]

186- Haz : Fayda Felsefesine saldıranlar:

Bunlardan da görüldüğü gibi, İslam fıkhında maslahatın emir ve nehi için bir ölçü olarak alınmasına hücumla, onun heves ve nevaya göre bir hüküm olduğu zannından ileri gelmektedir. Sanki o muhkem ve ince bir usul değümiş de ona göre verilen hükümler heves ve arzuya tabi oluyormuş. Muhtelif şahıslar tarafından çevre ve ahvale göre deği­şiyormuş.

Garip bir tesadüf ki, Sokraî´dan sonra Yunan felsefesinde çıkan menfaat ekolüne de aynı tarzda saldırılır, hatta daha sert ifadelerle yapılmıştır. Aklı başındaki filozofların çoğu şöyle demişlerdir: Hayatın -onların tabirince- menfaat ve lezzetten daha üstün gayesi yoktur, demek, insanlık şerefini düşürmektir. Bu, eski zamanlarda Ebikur´a tâbi olanların benzedikleri domuzlara yakışan bir şeydir. Ebikurcilere bu tarzda itirazlar yapıldıkça ontann cevabı da şu şekilde olmuştur: Asıl buna itiraz edenler, insanlara hakaret ediyor, onların şerefini küçük düşürüyor. Çünkü insanları domuzların yaşayışından daha üstün bir menfaattan istifadeye layık görmüyorlar… Hayvanların lezzeti, insanla­rın saadet tarziyle asla birleşemez. İnsan, hayvan şehvetlerinden çok üstün bir kuvvetten faydalanmaktadır. O mutluluğu bu kuvveti duyarlı­lıkta bulur… [8]

Şafiî, Gazali ve İmamüJ-Haremeyn, naslardan şahid ve destek aramadan maslahatı bizatihi kaim bir fıkıh delili itibar etmeye karsi çıkmışlar, nass oimayan yerde maslahatı alanlara hücum etmişlerdir. Onların hücumuna sebep: Maslahat arzuya göre, heves ve hevaya uyarak hüküm vermektir, diyorlardı.

187- Başkasını Mutlu Etmek, Fazilet Yoludur;

İslam´da maslahat kaidesine karşı çıkanlar, Avrupa´da menfaat felsefesine hücum edenler gibi değildir. Çünkü Avrupalılar, Hristiyanfığı kabul ettikten sonra hücuma başladılar. Çünkü Hristiyanlık zühde çağı­rıyor, dünyayı terke teşvik ediyor. Bu ise, rivenfaat: Lezzet felsefesiyle taban tabana zıddı. Onun için Avrupalı lezzet felsefesi yanlısı yazarlar, zühd ile menfaat arasını bulmaya, uyuşturmaya çalıştılar, şöyle ki: İnsanın kendi mutluluğundan biraz fedakarlıkta bulunması, büyüklük­tür. Fakat bu fedakarlık bir gaye için olmalı, Çünkü bizzat kendisi gaye değildir. Eğer bize: Gaye sadece mutluluk değildir, belki daha üstün bir şeydir ki» o da fazilettir, denirse, biz de deriz ki: Başkaları da aynı fedakarlığı yapacağına inanmadıkça, bir kahraman veya zahid bu feda­karlığı yapar mı Eğer kendi mutluluğunu terketmek, başka bir insana fayda sağlamayacağını zannederse bunu yapar mı Hayattan onların nasibini de kendi nasibi gibi olmalı. Kendilerini hayat lezzetinden mah­rum bırakanların elde ettikleri şeref. Eğer bu mahrumiyet bu dünyada başkalarının mutluluğuna sebep olacaksa, o zaman gerçek tam olur. Fakat başka bir sebepten dolayı kendini mahrum edenler, saygıya hak kazanamaz. Evet onun yaptığı da, insan gücünün neler yapmaya kaa-dir olduğunu gösterir bir delil olabilir. Lâkin yapılması gereğine misal olamaz. Bu noksan, dünyada bu zayıf nizam içinde, insanın başkasını mutlu etmek için tutabileceği en güzel yol, kendisinin mutluluğundan fedakarlık yapmasıdır. Bu kusurlu dünyada, bu fedakarlığı yapmaya hazır olmak, insanda bulunan en büyük fazilettir.»[9]

Menfaat felsefecileri böyle savunuyorlar. Maslahat emir ve nehiy hususunda bir asıl olarak alanlarla onlara karşı çıkanlar arasında, İslam fıkhında böyle bir yazışma benzeri yok. Çünkü böyle mücerred bir zühd islam´da yok. İslam´da zühd, kendi şahsi saadetini feda ederek başka­larının faydası için müsbet ameldir, hayırlı iştir. Dünyayı terk değil İs­lam´da ilk büyük zahid ve muttakiler böyle yapardı. Sıddık´ın ve şühe­dadan olan: Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve diğerleri (Allah onlar­dan razı olsun) böyle yaptılar. İslam´da ruhu temizlemek diye cisme işkence yoktur, tam aksine, ruh vazife´sini gereği gibi yapsın diye cismi kuvvetlendirmek lazımdır.

188- Gerçeği Beyan, Evhamı Siler:

İslam fukahasından bazılarının, maslahatın bir fıkıh kaidesi olarak (alınması karşısındaki tutumları ile, eski çağdan beri bir kısım filozofların menfaati hayır ve şer ölçüsü tutmak karşısındaki durumları arasında bir yön benzerliği bulunduğunu söyledik. O da yanlış anlaşılmadan doğu­yor. Şimdi muteber olan maslahatı ve onun yerini beyan edelim. Ümid tederim ki, onun doğru beyanı, zihinlere takılan evhamı siler. Nasıl ki, iyeni çağda menfaat felsefesi yanlıları, itirazcıların kafalarından vehim-jjleri silmek için onun hakikatini anlatmaya yönelmişlerdir.

189- Dini Hükümler: İbadet ve Muamelat olur, Muemalatta Mesalih Aranır:

İslam fukahası, İslam´daki teklifleri başlıca iki kısma bölerler: Bir ısrjnı ibadetlere dairdin Bunlar, kulun Rabbına karşı vazifeleridir. İn­anla Allah arasındaki alakayı tanzimdir. Bu kısımda esas: Teabbudî oirrlaktır. Bunlar nasslarda nasılsa öylece olur, bu nasslar ta´lii olun-rhaz, şöyle böyle denilmez, illet, sebep aranmaz. Allah´ın emri olduğu için yerine getirilir. Bunlara başka benzeri birşey ilave olunmaz, şâri´in farz kılmadığı bir ibadeti mükellef kendi üzerine yükiemez, nassla sabit plandaki sebebe bakarak, münasip hikmet arayarak onu farz kılamaz. Bu meh´ilerle beraber, rnüslümanlarm şuna da inanmaları vacibdir ki, ibadetlere dair olan bu tekliflerin hepsi insanların masiahatındadır. Ancak o maslahat ve hikmetlerin benzeri diye o da onların misli birşey !meşru kılamaz, insan bu nasslann hududunda durur, onların yüklediği teklifleri, kendiliğinden birşey ziyade etmeden yerine getirir, ibadetler teabbüdidir, katılmaz, atılmaz.

İkinci kısım teklifler, insanların birbiriyle olan muamelelerini tanzim eder, münasebetlerini düzenler, buna fıkıh ıstılahında âdât-muâmelât denir. Bu kısımda olan kaide: Fukahanın ittifakıyla bu hükümlerin niçin meşru´ kılındığına, sebep ve hikmete bakmak, maksad ve mânayı gözetmektir. Çünkü bu umurun teklif olunmasından maksat esas adalet ve fazilet olan fazıl bir İslam medeniyeti oluşturmaktır, maslahatı temin ve adaleti tevzi´ etmektir.

Şâttbî, Muvafakât´da bu asıla yani âdât ve muamelâtta asıl mâna maksada bakıldığını üç delille isbat etmektedir:

1- İstikra´ Yolu: Din, kulların mesalihini kasdedip gözetir. Hüküm­ler maslahatlarla döner, onlara bağlıdır. Bir şeye bakıyorsun, maslahat yoksa o halde menolunmuştur, maslahat varsa caizdir. Dirhemi dir­hemle bir müddetle mübaya yasaktır, ribadır.

Karz: Ödünçvermek caizdir. Yaş hurmayı kuru hurma ile mübâde-jle, eğer aldatma varsa yasaktır, ribadır, eğer taraflar için maslahat arsa caizdir. Dini hükümler böyle maslahata bağlıdır. Ailah Teala şöyle jbuyurur: «Ey akıl sahipleri, sizin için kısasda hayat vardır.» «Aranızda mallarınızı batıl yola, haksız olarak yemeyiniz.» hadis-i şerifler de şöyle denir: «Hakim kızgın ve Öfke halinde hüküm vermesin.» «Zarar ve zararla mukabele yoktur.» «Katil mirasçı olamaz.» «Her sarhoşluk veren haramdır.» Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: «Şeytan, şarap ve kumarla sizin aranıza düşmanlık ve buğz koymak ister. Sizi Allah´ın zikrinden ve namazdan alıkoymak ister..» Böyle daha nice nasslar ve hükümler vardır. Bunların hepsi sarahat veya işaret yoluyla emir ve nehyin esas mesalih olduğunu gösterir, izin ve yasak mesaiihe göredir, onunla beraber döner dolaşır.

2- Din, insanlar arasındaki muamelatın hükümlerini beyan eder­ken illetleri ve hikmetleri de geniş surette açıklar. Hükme münasip illetleri çoğu mesalihle ilgilidir, akıl bunları kabul eder, benimser. Her hükmün bir hikmeti ve sebebi var ki, bu maslahata bağlıdır. Bundan anlıyoruz ki, sâri´ bunlarla mânaya, ruha uymayı kasdeder, ibadetlerde . olduğu gibi nasslarda durmaz. İbadetler ancak nassla sabit olur, mua-

melatda iş başkadır.

3- Mânaya yani mesaiihe bakmak, Peygamberlerin olmadığı zamanlarda, iki peygamber arasında geçen boşluk-fetret devrinde bile vardı, adetleri, maslahatları böyle cari idi. Yaşayışlarını öyle sürdürdü­ler. Ancak onlar tafsilatı bilmiyorlardı. Din gelerek muamelât işlerini tamamladı, ahlâkı yükseltti, yol açtı.Onun için değil mi ki, İslam, cahili-yet adetlerinden bir bölümünü olduğu gibi bıraktı; diyet, kaseme muda-rebe şirketi (yani sermaye birinde, iş birinden olan ortaklık). Bunlar cahiliyet devrinde muteber şeylerdi. Aklın kabul ettiği, iyi adetler ve güzel ahlâkla ilgili şeyler hep bu nev´idendir. Bunlar çoktur.» 33A

190- Muamelâtın: Zarurî, Hacet ve Kemâlât Nev´ileri: Can, Mal, Akıl, Nesil ve Irz Hıfzı:

Adat ve muamelât nev´inden olan umurun meşru´ olmasında ara­nan mâna ve maksad, maslahattır. Acaba maslahatın hakikati ve mahi­yeti nedir Emir ve nehiy için ölçü nedir ki, maslahat varsa müsaade

olunsun, yoksa nehyedilsin

İslam dininde hükme esas olan maslahat, dinin maksad ve ruhuna uygun olan şeydir. İslam dininin başlıca beş ana maksadı vardır ki, o beş şeyi korumayı hedef edinmiştir: Canı, malı, aklı, nesli ve ırzı

korumak. Bütün milletler, bunların muhafazasını gerekli olduğunda ittifak halindedirler. Akıllar, bir cemaatın bunları korumak, idare etmek göreviyle mükellef olduğunu bitir. Gazali bunları hiç bir milletin mubah kılmadığını söyler. Biz de, ister dinden alınmış kanun olsun, ister Atinalı salon kanunu gibi akılla yapılmış olsun, hiçbir kanunun bunları mubah saymadığını söyleriz.[10]

Usul uleması, bunların muhafaza için amelleri üç kısma ayırırlar: Zurariyyat, Hâciyyât ve Tahsiniyyât.

Zarueiyyât: Din ve dünya mesalihi için behemahal lazım olan şeylerdir. Eğer onlar bulunmazsa din ve dünya işi yürümez, bozulur, çığırından çıkar, hayat bile elden gider. Bunları muhafaza, onları yerine getirmekle olur. Onlara gelecek bozukluğu, arız olacak fesadı önlemek lazımdır. Onun için zaruri olan yiyecek, içecek, giyecek, bunlar için gerekli muameleler mubah kılınmıştır. Hayat onlarsız olmaz. Yine böy­lece cinayetleri önlemek için kısas, diyet, mala gelen zararları tazmin ettirmek, hırsızların elini kesmek, zina yapana had vurmak ve diğer cezalar tertib olunmuştur ki, bunlardan maksat toplumdaki düzeni ko­rumak için fesadı önlemektir. Zaruriyatta esas, bu beş şeyi korumak ancak onlar ile olmasındadır.

Hâciyyât ise, bu beş şeyi korumak onlarsız da olabilir! Ancak zorluk olur, darlık çekilir. Bunlar genişlik getirmek içindir, kolaylık içindir. Dinde güçlük ve meşakkat olmadığından, hâciyyât bunları kaldırmak için meşru kılınmıştır. Avlanmanın mubah olması, temiz yiyeceklerden istifade bu nevi´dendir. İnsanlar onlarsız da olabilir, fakat zorluk çeker, bunlar genişlik vermek için mubahtır.

Tahsiniyyât (buna kemâliyyât da denir) bunların terkinde darlık yoktur, ancak bunlar daha iyilik, rahatlık getirir, güze! adetler bu nevi-dendir. Temiz yemek, temiz giyinmek böyledir. Yeme ve içmede güzel davranmak, israftan kaçınmak bu kabildendir. Bu az misallerden diğer benzerleri anlaşılır. ŞâtıbVnin dediği gibi bunlar çoktur. Bu kısımların tafsilatına dalmayacağız. Bunun yeri usul ilmidir, ulema bunları orada beyan ederler, jsteyenler oraya bakar, tafsilatıyla öğrenir.[11] Biz burada mesalihle olan alakalara kadar bahsettik. Bu umuru muhafaza etmekte maslahat vardır, tersinde ise fesat vardır.

191- Maslahat ve Mefsedet Farkı:

Bunları beyandan sonra şimdi de insanın maslahat veya menfaati hangi umurdadır, bu beş şeyle onların bağlantısı nedir, bunu görelim. Hükümler hangi maslahatlarla vücud ve adem bakımından beraber bulunur, birlikte deveran eder, hangi maslahat hükme medar olur, dikkate alınıp muteber tutulur, bunu öğrenelim, r

Bu varlıkta sırf hayır, sırf fesat olan birşey bulmak zor, fesaddan hali mesalih çok ahvalde yok. Zararlı olan bir şeyde de fayda yönü olabilir. Fayda, zararla bitişik, zararın da yararlı yönü var. Şâtıbî varlık­taki bu gerçeği şöyle açıyor: Mesalihde bir takım teklifat ve meşakkatler bulunur, bunlar önceden olur, sonradan lahık olur. Yemek, içmek, giymek, mesken, binek evlenme vesaire, bunlar hep emekle, yorularak elde edilir. Hazır lokmayı bile ağıza götürmek var. Zarar bulunan şeyle­rin de hepsi tümüyle zararlı değil, faydalı yönü de var. Bu dünya iki şeyin: Fayda ve zararın karışımından meydana gelmiş. Birini diğerin­den ayırmaya güç yetmiyor. Tecrübe buna şahid. Bu dünya hayır ve serin yanaştığı bir imtihan evi. Allah teâla şöyle buyurur: «Sizi şerle ve hayırla deneyeceğiz.» «Hanginizin ameli daha güzel diye sizi denemek için ölümü ve hayatı yarattı.»[12]

192- Maslahatın Nevi´I eri: Hayır Ve Şer: Rahmet Ve Zahmet Yanyana:

Varlığa bakınca ilk göze çarpan bu. jbni Kayyım, hakikatına bak­maksızın akli tahmine göre eşyayı beş kısma ayımıştır:

1- Halis maslahat olan,

2- Râcih maslahat olan,

3- Halis zarar olan,

4- Râcih zarar olan,

5- Zararı, faydası eşit olan.

İbni Kayyım´ın bu taksimi tahmini, takdiri birşey. Ameli bakımdan, düşünce ehli ve görüş sahipleri bunlardan üçünde ihtilaf etmişler, diğer ikisini kabul etmişlerdir ki, onlar maslahatı racih, zararı râcih olan kısım­lardır. Halisfayda, halis zarar, zarar-fayda eşit olanda ihtilaf etmişlerdir.

Bazı ulema sırf menfaat, sırf zarar diye birşey yoktur. Halis maslahat, halis mefsedet olamaz, demişlerdir. Ibni Kayyım onların sözünü şöyle yorumlar: Maslahat; ni´met ve lezzettir, ona sebep olan şeydir. Mefsedet, azap ve elemdir ve onlara götüren şeydir. Lezzet, sevinç otan her şeyde de, sabrı gerektiğinden, bir nevi elem bulunur. Fakat maslahat da olduğundan buna bakılmaz, ondan ötürü maslahat ihmal edilmez. Az serden ötürü çok hayrı terketmek olmaz. İnsan bazı şeyleri lezzet için yapar, zararı da olduğunu bilir, eline geçene aldanır. Yap­mazsa maslahat fevt olması var. Bazı şeylerin fesadı, maşlahından daha büyüktür. Faydası zararına karışıktır. Altah Teaia şarap ve kumar hakkında şöyle buyutur: «Sana şarabı ve kuman soruyorlar; de ki, bu ikisinde büyük günah var, insanlara faydaları da var, fakat günahları´ faydalarından daha büyüktür» (Bakara). Riba, zulüm, çirkin ister, içki içmek, bunlar şer ve fesad dolu kötü şeylerse de bunları işleyenler onlarda lezzet ve menfaat buluyorlar. Onun için onları seçip yapıyorlar. Yoksa büsbütün menfaattan sıyrılıp çıplak fesat halinde kalsa, kimse onu beğenip yapmaz. Zararın nisbetle az bir menfaati da olsa, neticede madem ki zararı üstündür, ondan dolayı akıllı kimseler onları terkeder, yapmaz.»[13]

Varlıkta sırf şer, sırf hayır olan bir şey görmeyenlere karşı İbnü Kayyım´ın getirdiği deliller bunlardır. Dünyada mahaza hayır, mahaza şer şeyler olduğuna kani olanlar diyorlar ki: Bu varlıkta öyle şeyler mevcut ki, o sade hayırdır, onda şer yoktur. Diğer şeylerde var ki, sırf serdir, onda hayıryoktur. Peygamberler, veliler, hayırlı kimseler, melek­ler bunlar tertemiz hayırdır, bunlarda serden eser yoktur. Mel´un iblis ve avenesi, şer doludur, hayır yoktur. İnsanların Musa veya Firavun olan­ları vardır. Şahıslar içinde mahaza hayır, mahaza şer olanlar olduğu gibi ameller de böyledir, sırf hayır ve sırf şer olan bulunur. Allah Teala zararı olup da fayda vermeyen sihri-büyüyü şöyle anlatıyor:: «Kendilerine fayda vermeyip zarar veren şeyi öğreniyorlar.» Bu sihrin mahaza şer olduğuna hükümdür, biz Allah´ın hükmünü inkar edemeyiz.[14]

İbnü Kayyım, tartışmacıların arasını şöyle buluyor: Bu meselede sözün kesimi şöyledir: Halis maslahattan murad, o özüne halistir, ona fesat karışmamıştır, demek ise, bunun vücudunda hiç şüphe yoktur. Eğer meşakkat karışmayan zatında değil, ona vesilede eza bulunma­yan maslahat murad edilirse, bu itibarla yoktur. Zira mesalih ve hayırlar, lezzet ve kemaîat, yüce ve güzel şeyler, bunların hepsi meşakkatsiz kolayca ele geçmez, bunlara yorgunluk ve zahmet köprüsünden geçe­rek kavuşulur. Her milletin aklı başında olanları birleştirmiştir ki, ni´mete ni´met içinden erişilmez, rahat isteyen, rahatından feda eder. Kişi tehlikeleri göze almadıkça, zahmete katlanmadıkca, ferah ve ni´met göre­mez. Gamı olmayanın ferahı da olmaz, sabır etmeyen lezzet bulamaz. Yorulmadıkça rahat yok. Kul az yorulur ama uzun boylu rahata kavuşur. Sabır ve meşakkata bir saat katlanmak, ebedi hayata götürür. Devamlı ni´met içinde olmak, bir saat sabrın eseridir. Yardımcı ancak Allah´tır. Kuvvet ondandır. İnsanın nefsi şerefli himmeti en yüce olunca, beden yorgunluğu daha çok olur, rahattan nasibi de azalır.[15]

193- İbnü Kayyım´ın Görüşü, Batının Ona Yaklaşması;

İbni Kayyım, bu ihtilafı çözmek için Fasl-ı Hitab dediği bölümde birkaç türlü şey ileri sürüyor:

1- Bazı maslahatlar halisdir, ancak onu elde etmek için sabır meşakkati gerektirir. îstenen maslahat halisdir, ona giden yol dikenlidir,elemlidir.

2- En büyük meşakkat, mahza maslahatta bulunur. Çünkü, zahmet halis hayrın miktarına göredir, büyük iş uğruna büyük güç, çok gayret, fazla sabır gerekir. Neyl-ı maksuda bezli mechud gerek.

3- İbnü Kayyım neticede şuna varıyor: İnsanın nefsi şerefli, him­meti yüce olunca bedeni çok yorulur, rahatı azalır, onun menfaati manevi olur, maddi menfaati hemen eline geçmez, ileride kazanır. İbnü Kayyım bu noktada menfaat mesleğinden ahlâkçılarla birleşi­yor. Onlara göre: Himmetler yüce, gaye yüksek, nefis şerefli olunca, şahsın menfaati manevi olur. Şüphe götürmez bir gerçektir ki, işleri tecrübe eden, umuru hakkıyla bilen kimseler, aklın fazilet hududu içinde yaşadıkları manevi hayatı, herşeye.tercih ederler. Hayvanların bütün zevkleri vaad edilse bile, hayvan olmaya razı olacak insan az bulunur. Nasıl ki, zeki biri, ahmak olmaya razı olmaz, okumuş bir kimse cahilliğe dönmek istemez. İnce duygulu, yüce vicdan sahibi biri, kaba ve yabani­liği kabul etmez. Onlar, ahmak, budala, duygusuz kimselerin kendile­rinden daha rahat oldukları kanısında olsalar da, bunu istemezler. Hatta onlar kendilerinde olan akıl, ilim ve şuurun fazlasının, insanlar arasında ortak arzu ve emel olan en büyük lezzet ve ni´metlerie değiştirilmesine bazı olmazlar.[16] (Hissiz insanlara eğlence gelirmiş yaşamak, yüreğin ´hislimi, işkencedesin talia bak). Bundan, Garp düşüncesinin Doğu İslam düşüncesiyle nasıl birleştiğini görüyoruz.

194- Maslahat ve Mefsedeti Eşit Bir şey Var mı :

İkinci tartışmalı mesele de, faydası zararı eşit bir şeyin, hayırla1 şercin, maslahatla mefsedetin müsavi olması hususudur. Bir kısmı bunun varlığını kabul ederken, diğer bir kısım reddetmektedir. İbnü, Kayyım bunun dünyada varlığını kabul etmiyor ki, biz de ona katılırız. Bu ifarazi bir şeydir. Şöyle diyor: Bir fi´lin husuli evladır, o maslahatı racih demektir. Bir şeyin olmaması evladır, o da zararı racih demektir. Ama bir şeyin maslahatı için olması evfa zararı için olmaması evla olsun, her ikisi de eşit olsun, işte bu olamaz, buna delil yoktur. Bunun olmayaca­ğına delil vardır. Çünkü: Maslahat ve mefsedet, menfaat ve mazarrat, lezzet ve elem, birbiriyle karşılaşınca, bunlardan biri diğerine galib gelir ye hüküm de galib olana göre verilir veyahutta birbiriyle çatışıp çarpışır­lar. Biri diğerine galib gelemesin bu olamaz…[17] Bu sözün anlamı ışudur: Bir şeyin faydası, zararı eşit olması imkansızdır. Böyle birşey mevcut değildir, Çünkü birşeyin ya zarar tarafı racih olur veya fayda tarafı ıracih olur. Racih olan tarafa göre ya emir edilir, ya yasaklanır. İkisi de .-eşit birşey olsa, bunlar birbiriyle çarpışır, eserleri kalmaz. Yani fayda ve jzararı bulunmaz ki, böyle bir şey yoktur. Faydayı zarar yok etsin, zararı fayda yok etsin, hiç birinin eseri kalmasın, böyle bir şeyin vücudunu farzetmek imkansızdır…

195- Tufî, İbni Kayyım´in Görüşüne Karşı:

ibni Kayyımın anlatmak istediği şudur: Zararı ve faydası eşit bir şeyin varlığını kabul etmek, ancak farzi bir şeydir. Hakikatte böyle bir şey mevcut değildir. Çünkü mevcut olan bir şeyin ya fayda tarafı râcih veya zarar tarafı râcih olur. Racih ve galib tarafa göre hüküm alır. Bu duruma göre muhtelif olur. İbnü Kayyım´ın bu görüşü mâkuldür ve hayatta ve varlıkta gördüklerimize uygun düşer. Ancak Necmeddin Tufî, meşhur risalesinde, faydası ve zararı eşit şey mevcuttur, o takdirde kur´a ile hal olunur demektedir. Şöyle ki: Maslahatlar ve mefsedet-ler bazen tearuz eder. Onların tearuzunu defi için çare lazımdır. Her hüküm illete göredir. Bir şey mahza maslahat ise emir olunur, bir şey .mahza zarar ise menolunur, Fakat şayet maslahatla mefsedet bir arada toplanırsa, eğer maslahatı temin, zararı def mümkünse her ikisi yapılır. Eğer mümkün değilse, en önemli olan yapılır, şayet aynı önemde eşit iseler, o zaman biri seçilir veya kur´a çekilir. İki maslahat veya mefsedet tearuz eder veyahut bir maslahatla mefsedet tearuz ederse, bir yönden racih olan alınır. Eğer eşitseler, yine biri seçilir veya kur´a çekilir.[18] Bundan açıkça görülüyor ki, Tûfi ye göre maslahat ve mefsedeti, faydası zararı birbirine eşit şey caizdir. Bunların eseri mü­savi surette görülür ve bunun çaresi kur´a ile tercih yapmaktır.

196- Tufi´ye Bakarak, fişi Kur´aya Bırakamayız:

Buna göre önümüzde birbirine tam zıd iki muhtelif görüş var:

1- İbni Kayyım´ın görüşü, ona göre, zarar ve faydası eşit, biri diğerine racih olmaksızın müsavi surette eseri görünen birşey mevcut değildir, pna göre birşey ortaya ya zararı racih veyahut faydası üstün olarak çıkar, ancak zamanların ihtilafına göre bu değişebilir.

2- Tufîye göre: Fayda ve zarar eşit şey vardır, onu kur´a ile hallederiz. Tufî´nin bu görüşünü alamayız. İbni Kayyım bu sözü gü­zelce reddetmiştir. Bu imkansız, aklın tasdik etmeyeceği birşeye götü­rür, diyor. Aklın kabul etmeyeceği şey, mümkün sayılmaz. Hayatı araş­tırılacak olursa İbni Kayyım´ın doğruluğunu gösterir. Çünkrinsan her zaman herkes için faydası, zararı eşit birşey bulunduğunu göremiyor. Bir şeyin zarar ve faydası, zararı eşit birşey bulunduğunu göremiyor. Birşeyin zarar ve faydası zamana, şahsa, ahvali, muhite, millete göre değişir. İlaç bile hastaya faydalı, sağlam kişiye zararlıdır. Demekki duruma göre iş değişiyor. Madem ki Tufî ilm´i bir görüş ortaya sürüyor, ilmi bir hüküm veriyor, bunu misallerle göstermeliydi! Özellikle bu konu ulema arasında tartışılıyor, mümkün görmeyenler var. Mademki kulların maslahatı söz konusu buna görünen misaller vererek ihtilafa son vere­cek şekilde sözü kesmelidir, sadece hüküm vaz´etmek yetmez, hükmü te´yid eder hâdise göstermeli. Şayet faydası, zararı eşit ve denk birşey kabul etsek ve bunlardan birini kur´a ile alsak, bu çok acaib birşey olur. Kur´ada eğer zararlı olan çıkarsa, o zararlı olanı bile bile yapmak zorunda kalırız. Maslahat olanı da bırakmış oluruz. Kar´ada öyle çıktı diye, böyle terketmek ihtiyarımıza aykırıdır. Maslahat olanı ihmal et­meye mecbur oluruz, tufî´nin görüşüne uyarak mümkün olmayın birşeyi var sayarsak, ne oiur bakın. Kişi muhtaç olduğu ve faydasına olan şeyi yapmayacak, zararına olanı yapacak, iş kur´aya bağlı. Faydasına olan ihtiyacını ihmal edip zararlı olanı almfş oluyor. Halbuki zararı defetmek, maslahatı celb etmeye tercih ofunur. Menfaati almaktansa, zararı de­fetmek daha iyidir. Sağduyunun emri budur. Muzdar durumda kalan kimse, zararı olduğu halde domuz eti yer, nefsi tiksindiği halde leş yemeye ruhsat var. Böylece ölmekten kurtulur, zararı defeder ise bu görüşle baktığımızda şu neticeye varırız; maslahat hususunda bir ciheti diğerine tercih etmek icabeder. Bunu da hükümleri sağlam temele oturtmak için iradeyle yaparız, yoksa işi kur´aya bırakamayız. Zarar ve faydanın eşit bir surette birşeyde toplanması, bu dünyada sabit bir şey değildir.

197- Bahsin Özeti: Maslahat, İlaç Gibidir:

Derinliğine daldığımız bu araştırma bizi şu neticeye götürdü; Dün­yadaki işlerin ya fayda tarafı racih veya zarar taraft racihtir. Mahza fayda, mahza zarar olanlar nadir bulunur. Her yönden, her ahvalde ve herkes için her iki tarafı da eşit ve denk olan birşey mümkün değildir. Maslahat ciheti, istenen ve arzulanan birşeydir, zarar ciheti istenmez ve yasaktır. Maslahat olan istenir ve din bunu emreder. Zarar istenmez, fakat istenmeksizin ve kasdedilmeksizin, menfaatin yanı sıra o da bulunur. Zarar, velev tabi olma suretiyle dahi olsa, şâri´ın asla maksudu değildir, hiç bir surette ve ahvalde zarar taleb edilmiş olamaz. Racih olmayan bir maslahat! din nehyederse, kasdetmeksizin bu maslahatı nehyetmiş değildir, o doğrudan bizzat zararı nehyetmiştir. Zarardan kaçınırken maslahat da birlikte fevt olmuştur. Şâtıbl bunu şöyle anlatır:

«Mefsedete nazaran maslahat galib ise, o dinden maksud olur, onu elde etmeleri kullardan istenir, emir olunur. Böylece o en doğru yol, en hidayetli çtğır da yürümüş olur, tam surette elde edilir, bu dünyada cari adetlere uygun olarak maksada ulaşılır. Bu yolda ona bir zarar ve meşakkat da karışırsa, o bu işin içinde maksud birşey değildir. Eğer zarar ve mefsedet galib ise, onu kaldırmak, defetmek dinen kasd olu­nur. Onun için o nehyolunur. Çünkü onu tam bir surette kaldırmanın yolu budur. Her sağduyu sahibi bunu böyle bilir, böyle anlar. Bu nehye uyarken buna bir maslahat ve lezzet tâbi olursa, o asıl maksud değildir, “flatlub olan zararın defidir. Diğerleri nehyin muktazası dışıdır, nasıl ki, pnaslahat emirde mefsedet dışarda kalır.»[19]

Görülüyor ki, fayda ile zarar karışınca sari´ tarafından matlup olan maslahattır, nehyolunan ise zarar cihetidir, bazı faydalar da bulunabilir. Din bu hususta doktor gibidir. Doktorun verdiği ilaç acı ise, bunu acı olduğu için hastaya veriyor değil, onu şifa versin diye veriyor. Hastalığı süresince bazı güzel yiyecekleri de yasaklıyor, bunları faydalı yönlerin­den değil, hastaya zararlı yönlerinden yasaklıyor. Hastanın midesine zararlı, sindirimi zor olduğu için böyle yapıyor.

Sözün kısası, din, maslahat olanı buyurur, zararlı olanı yasaklar. Dünya işlerine aid maslahatları insan aklı kavrar ve anlar, sarih bir nass varid olmayan hususlarda, şâri´İn emri doğrultusunda bunlar idrak olu­nur. Emirler umumidir, ahkamı araştırma şunu gösterir ki, din külli ve cüz´i bütün emirlerinde ve nehiylerinde maslahatı celb, mefsedeti defetmeyi hedef almıştır, faydalı olanı buyurmuş, zararlı olanı yasak­lamıştır.

Kulun Rabbiyle olan alakası yani ibadetlere dair olanlarda masla­hatı bilmek kulun takati dışındadır, kolay birşey değildir. Akıl bazı hik­metleri kavrar, hususi nass olmasa da dünya işlerinde maslahatları anlar, fakat ibadetler böyle değildir, nass olmadan bir ibadet meşru kılınamaz. Yoksa bu dinde bid´at çıkarmak olur, hadisin tasrih ettiği üzere her bid´at dalâlettir, her dalâlet cehennemdedir.

198- Arzuların Maslahatla Alakası;

İslâm fukahası, arzuların, isteklerin maslahatla alakasını da kurca­lamışlardır. Heva ve heveslerin menfaata bağlılığı nedir Heva ve şeh­vet maslahata bağlı mıdır Ondan ayrılmaz mı Yoksa menfaat felsefe­sinden sözeden ahlak ulemasının dediği gibi maslahat heva ve şehvet­ten ayrı mıdır Buna muarız ve taraftar olanlar ne diyor, İslam uleması­nın görüşü nedir İslam fukahası diğer bir konuya da değindiler. Masla­hat bir cemaatın faydasına iken, başkalarının zararına olursa, bu tearuz halinde ne yapılır. Bir bakımdan milletin bir yönüne menfaat başka bakımdan zarar verirse ne olur Menfaat mezhebi yanlısı ahlâkçılar bunları nasıl tartışdılarsa, İslam fukahası da bunları bahis konusu yap­mışlardır.

199- Şâtıbî, Arzular Maslahata Girmez Diyor:

İslam fukahasına göre, birinci mesele, yani arzuların maslahatla . lakası, bu ikisi arasında bir bağlantı sabit değildir. Dinde muteber olan hıaslahatlarda heva ve hevesler, mucerred şehvetler mülahaza olun-ıaz. Onlarda ahirete bir köprü olmak üzere dünya ahvalini düzenleye-ek maslahatlar itibara alınır. Yani bu dünya hayatını faziletli, iyilikti ılacak bir hale getirmeyi hedef tutar. Parçalanmış, topuk bir hayat değil. Onun için Şâtıbt şöyle der: «Dinin gözönünde tuttuğu mesalih: ayda celbeden, fesadı´defeden maslahatlardır. Bunlar dünya hayatını, bedi ahiret hayatı için hazırlayıcıdır, yoksa nefislerin arzusuna göre adi , aslahatları celb, adi zararları def için değildir.»[20] Bundan sonra maslahatlardan muradın, nefsin heves ve arzulan, mucerred şehvet olmadığını isbat için dört delil getirir:

1- Din, mükellefleri kendi heves ve nevalarından kurtarmak, kötü arzulardan çıkarmak için gelmiştir. Allah teala şöyle buyurur: «Eğer hak onların heves ve hevalarına uysa, yerler, gökler ve onlarda olanlar fesad bulur, alt-üst olurdu.»

Demek din, kötü arzulara, şehvani şeylere uymak için gelmedi, iiradeyi kuvvetlendirmek için geldi, kamil ve üstün ahlakı yaratmak için [geldi. Bu da temelleri sağlam fazilet üzerine kurulmuş bir toplum mey­dana getiren maslahatları temin ile olur, yoksa şehvete bağlı menfaat­lerle değil.

2- En eski çağlardan beri akıllar ittifak etmiştir ki, hayatın dayana­ğı, toplumu ayakta tutan şey, fazilettir, onu muhafaza yolunda elem vardır, lezzet değil, bu uğurda zahmet çekilir, keyif sürülmez. Bu Uğurda güçlükler olsa da,, matlup an budur, yoksa insanların hevesleri değil. Geçmişte ve şimdiki halde bütün milletlerde ukala tarafından bunun böyle kabul edilmiş olması gösterir ki, maslahatı gpzetmekte heves ve zevk yönü dahil değildir.

3- Menfaatlar ve zararlar çok defa izafidir, hakiki değil. Yani izafi olması demek, bir halde faydalı olur, başka halde olmaz. Şahsa göre, zamana göre değişir. Mesela, yemek, içmek insan için faydalıdır fakat buna ihtiyaç olduğu zaman yarar, yenen de temiz ve güzel olmalı. Pis ve acı olmamalı, zarar verecek birşey olmamalı. O yüzden başkasınada bir zarar gelmemeli. Bunların hepsi bir arada pek az bulunur. Menfaatların bir çoğu, bir kavme fayda değil, zarar verir, veya bir zaman için, bir halde faydalıdır, başka zaman değil. Bu haller gözönünde tutulursa, anlaşılır ki maslahatlar, bu dünya hayatını düzende tutmak, devam ettirmek içindir, yoksa şehvani arzulara erişmek, heva ve hevesleri doyurmak için değil.

4- Bir şeyde arzu ve garazler muhtelif olur. Birinin arzusu yerine gelir ama, bu diğerine zarar verebilir. Böyle türlü arzuların birbiriyle çatışması, dinin bu arzu ve hevesleri mülahaza edip bunların maslahat olmasına engeldir, böyle çelişik arzu ve hevesler menfaat sayılamaz. Çünkü bunlar belli bir kaideye oturtulamaz. Hükümlerinde istikrar yok, mazbut kuralı yok…[21]

200- Maslahatlar Veya Zararlar Tearuz Ederse:

Birinci mesele böyle. Şimdi ikinci meseleye gelelim. Yani menfaat­lar veya zararlar çatışınca ne olur. Bir maslahatı almakta, diğer bazısını ihmal olursa, bir zararın definde başkasına zarar gelirse ne yapılır. Maslahat konusunu işleyen İslam fukahası derler ki, burada galib olana bakılır, hangisi daha çoksa, ihtiyaç fazlaysa o tercih edilir. Fayda ve zarar yönünden, miktarı ihtiyaç bakımından ele alınır. Bu konuyu Şâ­tıbî Muvafakat´da [22]İbni Kayyım, Miftah, Dârül-saâde´de, Tufî Rîsalesi´nde çok güzel işlemişlerdir.

İbni Kayyım şöyle der: «Allah .Teala´nın kulları için vaz´etmiş ol­duğu dinine bakınca görürsün ki, o mümkün mertebe racih veya halis maslahatları te´min eder, en büyüğünden ve önemlisinden en küçüğü­ne, hepsi dahildir. Yine böylece halis ve racih zararları defeder, en sertinden en aşağısına kadar hepsini içerir. Hakimlerin üstünde hakim olan Allah, dininin hükümlerini böyle koymuştur. Bunlar onun ilminin kemaline, hikmetinin yüceliğine, kulların lutf ve ihsanının bolluğuna delalet eder. Dinin tadını alan, onun berrak havzının şerbetini içen, onun südü ile beslenen kimse bunda asla şüpheye yer vermez.[23] Tufî de şöyle demiştir: «Bir yerde iki veya daha ziyade maslahat bulunursa, eğer hepsini temin etmek mümkün olursa, bu yapılır. Eğer temin etmek mümkün olmazsa, o zaman ziyade olan temin olunur.

Önem bakımından farklılık varsa o zaman en önemlisi temin olunur.[24]

201- Din, Umumî Menfaati Gözetir:

Buraya kadar geçenlerden ve yapılan nakillerden görüyoruz ki, İslam fukahası, şeriat^ hükümlerini ta´ül ederken, maslahat usulünü beyan eylerken şunda birleşiyorlar ki, dinin istediği maslahat ve men­faat mümkün mertebe en çok bir adet için en büyük menfaati sağlamış­tır. Defetmek istediği zarar da en çok adet için en büyük zarar olanlardır. Bu işlerde ölçü izafidir. Bu görüş kanun ve ahlakta menfaat mezhebini destekleyen filozofların sözlerine uygun düşmektedir. Bentham şöyle demiştir: «Menfaat nev´ileri müteaddittir. Herhangi bir zamanda iki menfaat birbiriyle çarpışabilir. Fazilet, büyük menfaati temin için, küçük menfaati feda etmektedir, veyahut sürekli menfaati elde etmek uğruna geçici menfaati bırakmaktır. Veyahut da muhakkak menfaat uğruna şüpheli olanı terketmektir. Böylece asil menfaatin mânası açık olarak meydana çıkar, anlaşılır. Bizim anlattığımızdan başka bir yoldan onu anlamaya çalışmak onu idrakte hataya götürür.»[25]

——————————————————————————–

[1] Bentham, Kanunların usulü, C. I, S. 29 Arapçası.

[2] Şafii nin Istihsam ibtal kitabına bak. Şafii´ye göre istihsân tabiri, Hanefi ve Mâİikllerin ftkth örtünde: Mesâ!ih-i Mürsele ve istihsân dediklerine şamildir.

[3] 717 H. yılında ölen Tufi´nin maslahat risalesi, Menâr Dergisini IX. cildinde S. 745´de yayın­lanmıştır. Tufi´nin aşın görüşünü yerinde eleştireceğiz.

[4] Bak. J. Stuart Mili. Menfaat, S. 10 Arapça tercemesi.

[5] Gazali, Müstesfâ, C. 1, S. 275.

[6] Aynı Kaynak, S. 264.

[7] Muvafakat, Hamiş, C. II. S. 214, Dem.şkı Tab

[8] J. Stuart Mili, Menfaat Risalesi, S. 13. Ebikur, bir Yunan filozofudur. 230) M. O. de öldü. Lezzet felsefesini işlemiştir. İnsanın en üstün lezzetten istifadesini savunur, maddeci bir kişidir. Bentham ve Stuart Mill´in görüşleri ondan farklıdır. Onlar menfaati daha çok kişiler için daha büyük miktarda isterler.

[9] Stuart Mili, Menfaat Risalesi, S. 28. Bu bölümde züfta hakkında güzel bir bahis var. Ne zaman fazilet olur, kişinin ve insanların saadetini nasıl sağlar.

[10] Bu konu Mâliki fıkhında geniş yer alır. Hanefilerce o kadar işlenmemiştir. Osman Keskioğlu´nun Fıkıh Tarihi ve İslam Hukuku kitabına bak, S. 35/38 (Mütercim).

[11] Tafsilat için Bak: Gazali, Müstesfâ, Satıbl, Muvafakat. Her ikisinde geniş bifgi vardır.

[12] Şâtıbl, Muvafakat, C. II, S. 16.

[13] İbni Kayyım, Miftâhu Dari Saâde, S. 341.

[14] Aynı Kaynak, S. 412.

[15] Aynı Kaynak.

[16] J. Stuart Mili, Menfaat Risalesi, S. 15.

[17] İbni Kayyım, Miftahu Daril-Saâde, S. 343.

[18] Tufı Risalesi, Menâr Dergisi, IX. C, S. 768.

[19] Şâtıbİ, Muvafakat, C. II, S. 17.

[20] Şâtıbî, Muvafakat, C. II, S. 25. 372

[21] Şâtıbi, Muvafakat, C. II, S. 26-27.

[22] Aynı Kaynak.

[23] Miftâh Dâril-Saâde, S. 350.

[24] Tufî, Risale, Menar Dergisi, C. IX. S. 768.

[25] Bentham, Kanunfann usulü. (Ahlak ve Hukuk Prens.pten) Arapça Tercümesi, Ahmed Fethi

Zağlûl.

Share.

About Author

Leave A Reply