İmam Malik’in Üstadları

0

81- Medine´nin Filim Yatağı Olduğu:

Mevsuk hadis alimleri, Hz. Peygamberden şu hadisi naklederler: «Öyle zaman gelecek ki, insanlar ilim tahsili yolunda develeri yoracak­lar, fakat Medine aliminden daha iyi bilen bir alim, diğer, rivayette de Medine aliminden daha iyi bir fakih bulamayacaklar.>>[1]

Bu bir sahih hadis olup Mâlikiler bunu İmam Mâiik´in (Allah ondan razı olsun) üstünlüğüne delil gösterirler. Onlara göre bu hadis-i şerif, onun ilim ve fazlına, onun mezhebinin diğerlerine tercihine şahiddir, maksad onun diğerlerinden daha itibarlı olduğunu belirtmektedir.

Bizse bu hadisi bundan başka birşey için Medine halkının üstün olduğunu, ora aiimlerinin derin bilgilerini beyan için getiriyoruz. Medine, ulemasının çokluğu ile tanınmıştır, fukahası âsâr ilmini bilmekte müm­tazdır, Hz. Peygamber Aieyhisselamın hadislerini, sünnetini onlardan daha iyi bilen bir alim yoktur. Sahabe devrinde Medine alimlerinden daha çok bilgili kimse bulunmadı, bu Tabiin, tebai tabiin devrinde de böyle oldu, ictihad devrine kadar böyle geldi.

Biz hadis-i şerifi bu maksadla zikrettik, yoksa Mâlikiierin yaptığı gibi, bunu Mâiik´in şahsiyetinin, onun mezhebinin faziletine bir delil saydığımız için değil. Şunu da söyleyelim ki, hadis başka yer alimlerinin ilminin onlardan ziyade olmadığını gösterir, noksan olduğunu değil.

82- Ulemanın Medine´de Çok Olmasının Sebepleri:

Bu Hadis Şerifi sahabe, Tabiin ve onlardan sonra gelenler çağında Medine-i Münevvere´nin faziletini beyan için zikrettik. Bunu kimse inkar edemez. İmam Mâiik´in Medine halkının amelini delil olarak almasını beyan ederken, bu hususu daha biraz açıklayacağız. Burada sadece Mâlik zamanında ve ondan önce Medine´de ulemanın çokluğuna işaret etmek istiyoruz. Medine-i Münevvere, Hulefayi Râşidin devrinde sa­habe yuvasıydı. Özellikle İslama hizmeti olanlar, Sâbıkûn Olan evvelûn oradaydı. Hz. Ömer (Allah ondan razı olsun) onları Medine civarında ayrılmaya bırakmıyordu. Onların İslam dinine ıhlasla bağlantıları vardı, onlarda İslam ilimleri çoktu, boldu. Savaşlarda onların öldürülmesinden endişe ediyordu. Onlar Peygamberin sancağını taşıyanlar, onun ilmine varis olanlardı. Onları Medine´de ve civarında bıraktı, devlet işlerine dair onlarla istişare yapıyordu. Bunu en iyi. siyaset görüyordu. Ayrıca halk arasında onun siyasetini tenkid etmelerinden de kuşku duyardı. Kendi­lerini diğer insanların üstünde seçkin bir taife saymalarından veya halkın onları yüksek mertebeye çıkarmalarından, buna kapılmalarından endişe ederdi. Bütün bu sebeplerden dolayı onları Medine´de alıkoydu. Diğer yandan onların görüşlerini alıyor, onların meşveretlerinden fayda­lanıyor, sorumluluğu paylaşsınlar diye idareye katılmalarını istiyordu. Çünki onlar irşad ve sorumluluğu paylaşmada en hayırlı olanlardı. Bu sayede onların ilimleri Medine´de kaldı, Medine-i Münevvere ilim kay­nağı oldu, ancak bazları büyük islam merkezlerine dağıldılar, onların orada talebeleri ve tabii´leri oldu. Emeviler çağı gelince, Medine´nin gayri-yerlerde fitneler çoğaldığından, alimler yine Medine´ye can at­mamağa başladılar. Çünki orası vahyin indiği kutsal bir yer, Resulü Ekrernin mübarek na´şı orada, Sâbikûnun ve Sahabilerin eserleri orada, onun için tâbilerin çoğu Mekke- iMükerreme ve Medine-i Mü-nevvere´de idiler, ancak azı Irak ve Şam´da idi, Mısır´da ve İslam diyarının başka yerlerinde daha azdılar. Emeviler devrinin sonu yakla­şınca, Emevi hanedanında huzursuzluk ve sıkıntılar baş gösterdi, fitne­ler başladı, o zaman alimler bu fitnelerden kaçarak Hicaz´a can atmaya koyuldular. Nasıl ki, Irak fıkhının üstadı Ebû Hanife´nin, canını kurtar­mak için, Beytutlah´a mücavir olarak Mekke´ye kaçtığını görüyoruz. Emevilerin Hükümeti düşünceye kadar orada kaldı, Abbasiler duruma hakim olup işler düzeldikten sonra Küfe´ye döndü.

83- Herkesten İlim Almayıp Üstad Seçmesi:

İmam Malik Emevi Devleti´nin son devrinde yaşadı. O zaman Medine de alimler çoktu, daha körpe bir çocukken Medine alimlerinin ilim çeşmelerinden su içmeye başladı. İlimde biraz ilerleyince, ilim ve hadis öğreneceği kimseleri seçip ayırma yolunu tuttu. İlim susuzluğunu kandıracak pek çok alimler vardı. Kız kardeşinin oğlu Mutarrif ondan şunu nakleder: «Bu ilim dindir, dininizi kimden aldığınıza bakın, dikkat edin. Ben, bu direklerin,dinde (yani Mescid-i NebevVde) falan dedi, Resulullah buyurdu diyen yetmiş kadar kimseye yetiştim, hepsinden almadım, halbuki onlardan birine; Beytülmal emanet olunsa, emin olur­du. Fakat onlar bu ilmin ehli değildiler. Zuhrî buraya gelince onun kapısına üşüştük.»[2]

İmam Mâlik, ulema bol olduğundan, bu tenkidi yapıyor, baktı ki alimler çok, beğendiğinden alıyor, 70 alimden hadis dinlemeyi reddedi­yor, halbuki onlar emanet sahibi, faziletli ve muttaki kimseler…

84- Cafer Sadık´tan Ders Aldığı:

Mâlik, işte bu ilim çevresinde küçük bir hafız olarak dikkatle hoca seçerek ilim tahsiline koyuldu. Medine o zaman ilim ve hadis yatağı. O, 100 kadar yüksek alimden ders aldı.[3] Ondan biraz, bundan biraz toplamaya başladı. Emin, takva sahibi oldukça kimden aldığına önem vermezdi. Hatta Cafer Sadık b. Muhammed Bâkır´dan ders aldığı riva­yet olunur. Halbuki onunla meşrebleri ayrıydı, onun Hz. Ali´den yana olduğunu biliyordu, yollan farklıydı. Fakat bu husus, Cafer Sadık´tan okumasına engel olmadı, onu, bir talebenin hocasını nasıl hürmetle anarsa, ondan daha güzel bir tarzda şöyle zikreder:

«Cafer Sadık b. Muhammed Bâkir´a gelirdim. Çok latifeci idi, daima güler yüzlüydü. Yanında Hz. peygamber Aleyhisseiam zikrolu-nunca sararır solardı, rengi atardı. Ona bir müddet devam ettim. Onu daima üç hal üzere bulurdum: Ya namaz kılar, ya oruçlu, yahutta Kur´an okurken.. Onu Hz. Peygamberden (Ona salat ve selam olsun) abdest-siz hadis rivayet ederken asla görmüş değilim. Kendisini ilgilendirme­yen birşey konuşmazdı. Allah´tan korkan, abid, zahid, alimlerdendi. Ona ne zaman gelsem, hemen altından minderi çıkarır, benim altıma koyardı, bunu hiç ihmal etmezdi.. Mâlik onun ve diğer üstadlarının faziletlerini uzun boylu saymaktadır..»[4]

İmam Mâlik, zamanındaki her türlü ilimle ilgilenirdi. Fakat insanlar arasına ancak Hz. Peygamberin ilmiyle yani hadislerle, Sahabe ve Tâbi´inin ilimlerini neşretti. Bütün ilimleri okuduğundan muhtelif fırkaları tanırdı. Fakat bunları insanlara anlatmadı, açıklamadı, o hadis ilmiyle fetvalarla alakalı olanları okutup anlattı, insanlara dini hükümleri öğre­ten şeyleri bildirdi.

. Onun için en çok önem verip dikkat ettiği şey Hz. Peygamberi hadisleri İle Ashab-ı Kiram´ın fetvaları ittifak veya ihtilaf üzere oldukları şeyleri bilmekti. Şöyle derdi; «İhtilaflı meseleleri bilmeyene fetva ver­mek caiz olmaz.» Ona; «Ya ehli rey´in ihtilafı nasıl.» dediler. Hayır, dedi. Ashabın ihtilafiyle nâsıh ve mensuhu bilmek gerek.»[5]

85- Ashabın ve Tâbi´inin İlmini Aldı:

İmam Mâlik araştırma ve incelemelerinde özellikle Hz. Ömer´in (Allah ondan razı olsun) fetvalarına çok önem verirdi, onun çağı, İslam devletinin parladığı bir devirdi. Bir çok önemli yerler .onun devrinde alındı. Yeni hükümler çıkarmak hususunda İslam düşüncesi gelişti. Onun için Hz. Ömer´in fetvalarını öğrenmeye, tanımaya önem verdiği gibi, başta Zeyd b. Sabit olmak üzere ondan sonra gelenlerin, özellikle Abdullah İbni Ömer´in fetvalarını araştırırdı. Bazı hadis alimleri şöyle demiştir: «Hz. Ömer´den sonra insanların baş alimi Zeyd b. Sabit idi, ondan sonra Abdullah İbni Ömer gelir. Zeyd b. Sâbit´den 21 kişi ilim almıştır. Sonra bunların ilmi üç kişiye geçti: İbni şahab Zührî, Bükeyr b. Abdullah ve Ebû Zennad. Sonra da bunların tümünün ilmi Mâlik İbni Enes´e geçti.»[6]

Bunlar gösteriyor ki, İmam Mâlik, sahabeden bu üç zatın (Hz. Ömer, Zeyd b. Sabit, Ömer oğlu Abdullah) fetvalarına önem verir, dikkat ederdi. O Hz. Peygamber Aleyhisselamin ashabından bu seçkin fakihierin ilminin kendisine nasıl geldiğini anlatır ve bunun Tâbii´nin içinden yedi fakih denen zatlar vasıtasıyla kendisine geldiğini söyler.[7] Ancak fıkıh tarihinde yedi fakih namı İle meşhur olan bunlardan birini değiştirdi, onun yerine başka bir ad yani Nâfi´i kabui etti. Tâbii´nin bu fakihlerinden doğrudan ilim alan kendi üstadlarını anlatır. O Hz. Peygamber Aleyhisseîam´ın hadislerini bu zatlardan almıştır. Halife Mehdi´ye yazdığı mektubunda bu konuda şöyle demektedir:

«İbni Şahab Zührî´yi şöyle derken işittim: «Biz bu ilmi, Ravza-i Mutahhara´da şu zatlardan aldık; Sa´id b. Müseyyeb, Ebû Seleme, Urve, Kasım, Salim, Harice, Süleyman, bir de Nâfi´» Mâlik sonra şöyle diyor: «Sonra onlardan İbni Hürmüz, Ebû Zennâd, Rabi´a Ensari ve ilim denizi olan İbni Şahab Zühri nakil ettiler.»[8]

86- Hadis ve Fıkıh Üstadları:

Bu sonrakiler, İmam Mâlik´in (Aflah ondan razı olsun) en ileri gelen üstadlarıdır. O, bunları, özellikle onlarla ilmi bağlantısı ve onların fetva­larına çok güveni olduğu için ayrıca zikretmiştir. O, daima onlarla görü­şür, onlardan ders alır, hadis, rivayet ederdi, onlar sayesinde ilim sahibi olup yetişti. İmam Mâlik´in hayatının akışını izleyenler bunu açıkça görürler, yukarıda naklettiğimiz gibi, o İbni Hürmüz´ün dersine yedi veya sekiz yıl devam etti. Anası onu İbni Rabia´nın ders halkasına oturup dinlemeye teşvik ederdi. Hz. Ömer´in oğlu Abdullah´ın azadlı kölesi Nâfi´in peşi sıra gezer, onu hiç bırakmazdı. İbni Şahab Zührî´yi ise şu parlak sözleri öğmektedir. «Zühri ilim denizidir.»

Sözün kısası, İmam Mâlik başlıca şu beş kişiye çok bağlıdır. Onlar da: İbni Hürmüz, Ebû Zennad, Yahya b. Sa´id Ensari, Rabia ve İbni Şahab Zühri. Ders aldığı altıncı bir isim olarak onlara Abdullah İbni Ömer´in azadlısı Nâfi´i de katmalıyız.

Görüldüğü üzere o, bunların hepsini hadis-i şerifleri veTâbi´inin eserlerini en iyi bilen kimseler olarak nitelemektedir. Onları Tâbi´inin ilminin nakilleri olarak tanımaktadır. Tâbi´in de, Ashab-ı Kiram´ın, özel­likle Hz. Ömer Faruk, Zeyd b. Sabit ve Abdullah İbni Ömer´in (Allah cümlesinden razı olsun) ilmini nakil etmişlerdir.

İmam Mâlik´in hocafannın hepsi de âsâr ilmini bilmekle beraber birbirlerinden farklıdırlar, bir kısmı hadis ve âsâr ilmini daha iyi bilirler. -Nâfi, Ebu Zenad, İbni Şahab Zühri bunlardandır. Bir bölümü ise fıkıhda daha üstündür. Rabiatül-Rey, Yahya b. Sa´id, bunlardan sayılırlar. İbni Hürmüz´e gelince, onun adı çok geçmiyor, ancak Mâlik´in rivayetlerinde geçiyor. Öyle anlaşılıyor ki, onun Mâlik üzerinde etkisi çok olmuş. Ondan umumi islam kültürü almış. Fakat o kendisi, tavazuundan ola­cak, İmam Mâliki, senedinde adını zikretmekten nehyederdi. İsmi zik­redilmeden kendisinden nakil yapılamasına razı idi. Çünki bir hata olursa, yalanla ithamdan korkardı.

Bu beyanlara göre imam Mâlik´in hocalarını ikiye bölmek müm­kündür. Birincisi fıkıh ve rey aldığı üstadları, diğeri de hadis ve eser aldıkları İbni Hürmüz[9] rivayet yanında ona umumi kültür vermiştir. Medine´de hadis ve eser ilmi yanında fıkıh ve rey ilminin de bulunma­sında hayret edecek bir cihet yoktur. Bü yaygın ve malum bir şeydir. İslam fıkhı tarihini, Hadis Ricali tarihi bunların haberleriyle doludur. Leys b. Sa´d´ın İmam Mâlik e yazdığı mektubunda, Malik zama­nında Medine´de bulunan rey yanlısı alimlerden bir kısmının adı geç­mektedir, onlara işaret vardır. Orada şöyle denilmektedir. «Tanıdığın ve dersine hazır bulunduğun bazı kimselerle Rabia arasında ihtilaf vardı. Onun hakkında senin sözünü de duydum. Medine halkından rey sahibi Yahya b. Sa´id, Ubey Abdullah b. Ömer, Kesir b. Ferkad ve senden yaşlı başkalarının sözünü işittim.»[10]

Bu da gösteriyor ki, rey fıkhı Medine´de mevcuttu, onunla meşgul olanlar, tanınıp namı duyulanlar vardı, okumak için talebeler geliyordu. Şimdi artık İmam Mâlik´in hocalarınıtıirer birer tanıyalım ve onlar-, dan neler aldığını öğrenelim:

87- Abdurrahman İbni Hürmüz ve Mâlik Üzerinde Tesiri:

İmam Mâlik´in hocası İbni Hürmüz, hadis alimi olup Mâlik ondan 7 veya 8 yıl ders aldı, Mâlik ondan ders alırken, başka bir hocaya gitmedi, sonraları ise hem ondan, hem başkalarından okumaya başla­dı. Hatta kesik aralıklarla ondan ders alması, ilmi münasebeti 17 yıl sürdü. Bazı alimler, onunla 30 yıl kadar ilmi münasebetinin devam ettiğini söylerler. Çünki bazı kişiler, 30 yıl kadar bir adamdan okuyup öğrenir, sözüyle bunu yani İbni Hürmüs´le kendisini kasdettiğini san­maktadırlar. Bunun yanlış olduğunu yukarıda açıkladık. Kendisini hadis-lerin senedinde zikretmemesi için İbni Hürmüz´ün ona yemin bile ettir­diği söylenir.[11] İmam Mâlik, ilmi hayatının başlarında, İbni Hür­müz´den ders aldı: Bu konuda şöyle demektedir: «İbni Hürmüz´e sa­bahleyin erkenden gelirdim. Gece karanlığı basıncaya kadar onun evinden çıkmazdım. »[12]

İbni Zühri´nin onun üzerinde etkisi çoktur, birçok şeylerde onun izinde yürümüştür. Sorulan bir meseleye cevap bulamayınca (lâedri -bümem) sözü ona, ondan miras kalmıştır. Herhangi bir meseleyi gereği gibi aydınlatacak söz bulamazsa, (iyi bilemiyorum) demesi de ondan kalmadır.

İbni Hürmüz´ün etkisinde kalmakla beraber, yeri gelince onu da mahir bir kuyumcu ve sarraf gibi tenkid ederdi. Bunu da ona İbni Hürmüz öğretmiştir. Eğer söylediği yanlış olursa, doğruya uyarması için bunu yapardı ve o da bunu beğenirdi, iyi karşılardı. Doğruya doğru, eğriye eğri demeyi öğretirdi. İbni Hürmüz onu ve arkadaşı Abdülaziz b. Ebû Selemeyle seçipen çok ilmi konuşmaları onlarla yapardı. Hatta kendisine bir defa: «Biz soruyoruz, bize cevap vermiyorsun, Mâlik ve Abdülaziz soruyorlar, onlara cevap veriyorsun.» dediler. Şöyle karşılık verdi: «Benim vücudum artık zayıfladı, aklıma da böyle za´f gelmiş olmasından emin değilim, siz birşey sorup da cevap verdimi hemen onu olduğu gibi kabul ediyorsunuz, Mâlik ve Abdülaziz ise, onu düşünüyor­lar, eğer doğru bulurlarsa kabul ediyorlar, doğru bulmazlarsa almayıp bırakıyorlar.»[13]

Bu sözler iki şeyi göstermektedir:

1- İbni Hürmüz, Mâlik ve Abdülaziz ile ilmî meseleler üzerinde konuşuyorlardı. Yaşı ilerlediğinden vücudu zayıflamıştı, bu yüzden ak­lının da zayıflamış olmasından endişe ediyordu.

2- Onun dersinde anlattıkları incelemeye ve araştırmaya tabi tutulabilir ve onları her talebe de hazmedemez. Onları ancak aklı kuv­vetli, islami bilgisi gelişmiş olanlar kavrar. Öyle anlaşılıyor ki, İbni Hür­müz talebesini şaşırtmamak için, onların seviyesine göre ders veriyor- . dü. Mâlik´in hayatını anlatırken gördük ki, ona insanlar arasında ihtilaflı olan şeyleri, sapık cereyanlara yaptığı redleri, cevapları anlatıyordu. Onun için Mâlik, İbni Hürmüz´den her öğrendiğini insanlar arasında yaymıyor, herkese öğretmiyordu. Çünki her akıi, ehli hevaya, sapık cereyanlara verilen cevabı, yapılan reddi kavrayamaz. İyi anlaşılama-yınca da şaşırır, sapıtabilir. İbni Hürmüz´ün ne kadar etkisinde kaldığını, onun hayatının ilk yıllarındailimtahsilinianlatırkenbelirtmİştik.(Bak: 19 ve 20 maddelerdeki bahisler.)

88- Nâfi1, İbni Ömer´in Azadlası:

Mâlik´in hocası Sayılan Nâfi; Hz. Ömer´in oğlu Abdullah´ın azadlı kölesidir. Asit Deylemli olup esir düşmüştür. Fıkıh bilgisi öğrendi. Nafi´ efendisi Abdullah´tan , Ebû Hüreyre´den, Ebû Said Hudari´den ve Hz. Aişe´den hadis-i şerif rivayet eder. Tâbi´inin içinde İbni Ömer´in fetvala­rını en iyi bilenlerdendir. Hadis rivayetinde çok dikkatli davranır. İmam Mâlik, Abdullah İbni Ömer´in fıkhını, onun fetvalarını, kendisine sorulan meselelere verdiği cevaplan ondan öğrendi. Hadis rivayetinde Altın Sened sayılan senedin orta halkasını teşkil eder ki, onda Mâlik Nâ-fi´den, Nâfi´de İbni Ömer´den rivayet eder. Ebû Dâvud bunu en sağlam senet saymaktadır. Nâfi´ Hicri 117 veya 120 yılında vefat etti.

İmam Mâlik´in ilim tahsilinin ilk yıllarını anlatırken onun Nafi´nin peşinde nasıl koştuğunu gördük. Öğle vakti Nafi´in evine gelirdi, yakıcı sıcak onu bundan alıkoymazdı, onun evinden çıkmasını beklerdi. Sonra . ,ona Abdullah İbni Ömer´in fetvalarını sorup öğrendi. Onun sertliğine, azarlamasına katlanırdı. Nâfi1 ihtiyarlayınca ömrünün son yıllarında gözleri görmez olmuştu, bu da onun hiddetini hepten artırmıştı. Malik, ona bu ihtiyarlık gününde yetişmişti, ilim yolunda herşeye katlanırdı.. Ondan İbni Ömer´in ilmini, ondan ve başkalarından rivayet ettiği hadis­leri öğrendi.

89- Muhammed İbni Şahab Zührî:

İmam Mâlik´in üstadlarından biri de Muhammed b, Müslim b. Ubeydullah b. Şahab Zührî´dir. O, Kureyş´in Zühre oğullan kabile­sinden olup bunlar Hz. Peygamberin ana taraf ından atalarıdır. Zama-1 nında hadis ilminin başı ve imamı sayılır. Mısır fakihi Leys b. Sa´d onun hakkında şöyle der: «Ondan daha bilgili kimse görmedim.» O, Tâbii´nden sayılır. Bazı Sahabilere de yetişmiş ise de, en çok Tabiiler­den almıştır. Tabi´lerle aynı çağda yaşadı. Tabi´inden olan Amrb. Dinar şöyle demektedir: «Zühri´de ne var sanki, ben İbni Ömer ve İbni Abbasi gördüm, o ise onlarla buluşmadı.» Zühri Mekke´ye geldi, Amr; beni ona götürün dedi, ömrünün sonuna doğru kötürüm olmuştu. Ona götürdü­ler, arkadaşlarının yanına ancak gece dönebildi. Onu naşı! buldun, dediler. «Vallah bu Kureyşli gibisini, onun benzerini hiç görmüş deği­lim,» cevabını verdi.

Emevi Halifeleri nezdinde Zühri´nin büyük mevkii vardı, çok itibar­lıydı. Yezid b. Abdülmelik onu kadı tayin etti. Adil halife Ömer b. Abdülaziz onu layıkıyla takdir ederdi. Etrafa şöyle yazmıştı: «İbni Şahab Zühri´ye sarılın, ondan öğrenin, zira sünneti, geçmişte olanları ondan daha iyi bilen başka birini bulamazsınız. İmam Mâlik halife Ömer b. Abdülaziz´in emriyle Resulullah´ın hadislerini ilk toplayıp yazan, ted­vin eden o olduğunu söylemektedir.

O hadis alimi olduğu kadar, esere uyan birfakihtir. Malik´ten nak­lettiğimiz gibi, Tâbii´nin yedi fıkıh alimi olan zatların fıkhını bilir, onu tavsif ederken onun bir ilim denizi olduğunu söyler. İnsanlar içinde onun bir benzeri eşi yoktur, der. İbni Kayyim Cevzi´nin, «İ´lâmül-Muvakkîîn»de kaydettiğine göre: Muhammed b. Nuh onun fetvala­rını üç büyük kaim citd halinde toplamıştır ki, bunlar fıkıh babları üzere tertib olunmuştur. Hicri 125 yılında öldü.

İmam Mâlik (Allah ondan razı olsun) İbni Şahab Zühri´den hadis, ilmi aldı. Ondan rivayet edenlerin en alimidir. Muvattâide, İbni Şahab Zührî yoluyla rivayet olunan bir çok hadis-i şerif vardır. Yukarıda geçtiği üzere, üstadı Rabiatül-Rey ile ilk defa onunla beraber görüşmüşlerdi. O, onun hıfz, belleme derecesini denemiş, üstadı Rabia onunla iftihar etmişti. Ondan sora ders almaya devam etmiş, onu tenha bulmak için istirahat günleri bile gidermiş. Çünkü insanlar onun dersini dinlemek için kalabalık toplanırmış. Mâlik tenha dinlemek isterdi. Çünki emin, muttaki olan Mâlik rivayet ettiğini, sağlam doğru nakletmek isterdi. Zühri onun hıfzına hayrandı. Ona ilim hazinesi adını vermişti. Onunla sık görüşmesini, buluşmasını, hayatını anlatırken naklettik. (Bak : Madde 22)

90- Ebû Zinâd Abdullah İbni Zekvân:

İmam Mâlik´in son üstadı sayılan Ebu Zinad Abdullah İbni Zekvân Mevaliden, yani Arap sayılmayanlardan olup aslı Hemadan´lıdır. Kün­yesi Ebû Abdurrahman idi, sonradan Ebu Zinad denildi. Dini mevkii yüksek olan bir zattı. Adil Halife Ömer İbni Abdülaziz, haraç toplamak için onu Irak´a memur tayin etti, bu işi Abdülhamid b. Abdurrahman b. Zeyd b. Hattabla beraber yaptı. Ebu Zinad 66 yaşındayken 130 yılı Ramazan ayında banyoda ansızın öldü. 131 yılında öldü diyenler var.[14]

O Tâbi´inin yedi fakihinden rivayet yapanlardan biridir. Onlardan ilim öğrenmişti. Mâlik onda okumuştu yalnız İbni Şahab Zühri ile İbni Hürmüz´ü zikrettiği kadar onu çok anmamaktadır. Bu ikisinin, onun fikri ve görüşü üzerinde tesiri çok açıktır.

O rey ile meşhur olanlardan değildi. Öyle anlaşılıyor ki, onun şöhreti rivayetlerdir, fıkhı da rivayet ve eser fıkhıdır, Dirâye ve Rey fıkhı değil. Onun İçin diyebiliriz ki, Mâlik ondan yalnız hadis, bir de Ashab ve Tâbi´inden naklolunan eser fıkhını öğrenmiştir.

Ebu Zinad´m Abdurrahman adında bir oğlu vardı, o takriben Mâ­lik´in yaşındadır. Hicri 174 yılında öidü. Yedi fukahanın görüşlerini bir kitapta topladı ve ona (yedi fukahanın reyleri kitabı) adını verdi. Bilmiyo­ruz, Mâlik bu kitabı gördü mü, yoksa ondan müstağni miydi. Çünki o bu fukahanın talebeleriyle buluştu, bu kitabı yazanın babasıyla da buluşup ondan ders aldı, böylece ondan onların ilmini de almış oldu.

91- Yahya b. Said Ensari:

Mâlik´in buraya kadar saydığımız üstadları, hadis ve eser alimidir­ler, şimdi de rey ile meşhur olan iki üstadını tanıyalım, hatta Mâlik olgunlaştıktan sonra Tâbi´inden naklolunan bazı eserlere muhalefet ediyor diye ona karşı çıkmıştır. O ikiden biri Yahya b. Said Ensari´dir. Medineli olup Ensari oğullarındandır. Nesebi Neccar oğullarına kadar çıkar. Medine kadısı idi, yedi fukahadan ilim aldı. Özellikle Said ibni Müseyyeb ve Kasım b. Muhammed´den okudu. Tehzibin kaydına göre Zühri, Evzal, Mâlik, Süfyan b. Uyeyne, Süfyan Sevri ve başkaları ondan Hım aldılar, ders okudular.[15]

Ahmed b. Hanbel onun için şöyle demiştir: «Yahya b. Said, insan-; lar içinde en dikkatli ve mevsuk bir kimsedir.» Hicri 132 yılında öldü. O, fıkıhda bir hüccet olmakla beraber, Medini onun 300 kadar hadisini nakletmistir.[16]

Öyle anlaşılıyor ki, o rey fıkhı ile tanınmıştır. Rabia, Ubeydullah b. Ömer, Kesir ibni Ferkad ve diğer bir çokları ile beraber, o da bununl meşhurdur. Leys b. Sa´d´ın Mâlik´e yazdığı mektupta o da vardır. İmam Mâlik, Rabia´dan olduğu gibi, ondan da rey fıkhını öğrendi.

92- Rabiatür-Rey

Şimdi de Rabiatür-Rey´i tanıyalım. Zira O Medine fıkhında seçkin bir kişidir. Onun İmam Mâlik´in ilmi hayatındaki büyük tesiri, Zühri´nin tesirinden hiçte az değildir. İmam Mâlik´in fıkhî şahsiyeti, ilmî benliği, bir bakımdan birbirine yakın, bir bakımdan birbirine zıd sayılan bu iki büyük alimin tesiri altında oluşmuştur dersek, hiç de mübalağa yapmış olma­yız. Şimdi, Medine fakihi içinde onun yerini bilmek için hayatını kısaca tanıyalım: Adı Rabia b. Ebû Abdurrahman Ferruh´tur. Künyesi Ebû Osman olup Af-i Münke´dir, Mevâlisinden´dir. Bunlar Teym kabilesine mensup olup Hz.Ebû Bekir Sıddik ailesindendirler. 136 Hicri yılında Enbar´da Hz.Ebu Abbas Abdullah Seffâh´ın kurduğu Haşimiye kasa­basında öldü. Ebul-as onu Medine´den getirip kadılık vazifesi vermişti.

O, kuvvetli yapılı, güzel sözlü bir kişidir. Çok konuşur, hem de iyi konuşurdu. Suskun kimse, uyuyanla dilsiz arasında birisidir, derdi. Bazı kimseler onun çok sözlü olmasını, çok konuşmasını ayıplar, bir defa lafa başladı mı, bıktırıp, usanç verinceye kadar sürdüğünü söylerler. İddiaya göre, bir defa bütün bir gün konuşmuş, yanında da bir Arabi varmış. Rabia ona: «Ta´ciz etmek, usanç vermek nedir.» diye sormuş. O da: «İşte bu senin yaptığındır» demiş. Bize öyle geliyor ki, bu düşmanlarının uydurduğu bîr şey.Zira ozamanki Medine-i Münevvere muhitinde, onun ortaya attıklarını yapan bir kimsenin elbet düşmanları olur. Onun en seçkin meziyetlerini, kusur gibi gösterebilirler. Öyle anlaşılıyor ki, o çok güzel söz söyleyen, tesirli konuşan bir kişidir. Bu konuda.ona erişen v yok. Onun için ona taş atıp çok sözlü, usanç ve bıkkınlık verinceye kadar konuşuyor, dediler. Bunu doğrulayacak şahidimizde var. Mesela Leys b» §a9d ve Mâlik ona muhalif idiler, fakat hiçbir zaman ona çok sözlü, geveze demediler. Belki Leys, Mâlik´e yazdığı mektubunda onu beiagatlı, iyi ifadeli olmakta niteledi. Onu tenkid ederken şöyle der:. «Bununla beraber, Allah´a hamd olsun, Rabia; çok hayır, asil bir akı!, beliğ bir lisan, açık bir fazilet, islamda güzel bir yol ve tutum sahibidir. Bütün kardeşlerine, özellikle bize karşı sadık bir dostluğu vardı. Allah -ona rahmet eylesin, mağfiret buyursun, onun ilmini en güzel müka-faatla karşılasın.

Görüldüğü üzere, Sa´d onun bazı fetvalarını beğenmeyerek ondan hoşlanmadığını anlatırken bile, onda böyle bir kusur bulamıyor. Onda düzgün bir lisan, asil bir akıl olduğunu söylüyor. Onun belirttiği bu vasıflarıyla bazılarının o usanç ve bıkkınlık verinceye kadar çok konu­şan biridir demeleri nasıl bağdaşır ve uyuşur .

Rabia, Mâlik´in de dediği gibi, Tâbii´nin yedi fukahasından ilim alan fakihlerden biridir. Bu bakımdan o, eser ve rivayet fıkhını bilmektedir. Hadis-i şerifleri ocağından almıştır. Ashabın ve Tâbii´nin fetvalarını kay­nağından içmiştir. Fakat o sadece ezberleyip orada durmak için alma­mıştır, belki ezberlemek, onun üzerinde durmak, tasarruf ve bina etmek içindir. Onun için geçmişlerden bir rey nakil olunmayan hususlardaki meseleler hakkında görüşünü beyan etmiştir. Onun için Tâbii´nden ve yedi fukahadan naklolunan Mesûr fetvalardan bir kısmı yüzünden on­lara bazen muhalefet ettiği bile olmuştur. Elindeki fıkıh malzemesi üzerine yenilerini kurmaya çokça çalıştı, bundan dolayı ona Rebiatül-Rey görüşçü Rabia dediler. Çünki çok fıkıh görüşleri ortaya atardı.

93- Rabia Rey Fıkhını Ebû Hanife´den mi Aldı:

Fihrist sahibi İbni Nedim ortaya şöyle bir iddia atar: «Rabia, bu rey, görüş sahibi olmayı^Ebû Hanife´den aldı, ancak ondan önce öldü,»der.[17] Biz bunu uzak bulmaktayız. Çünki elimizdeki kaynak­larda Rabia´nın Ebû Hanife´den (Allah ondan razı olsun) aldığına dair bir şey göremiyoruz. Herkesçe rna´ruf olan bir şey var ki, Rabia rey taraftarı olarak bilindikten ve meşhur olduktan sonra ancak Medine´den çıkmıştır. Kadılık yapmak üzere Hâşimiye´ye çağırılmıştır ve orada öl­müştür. Demek o fikirce olgunlaştıktan, fıkıhta yolunu bulduktan ve kendine bir yön çizdikten sonra Irak´a gitmiştir. Hatta diyebiliriz ki, Ebû Hanife ders okutmaya başlamadan önce, Rabia, ders okutmaya, fetva vermeye başlamıştır. Çünki rivayet olunduğu üzere İmam.Mâlik, ilim tahsiline koyulacağı zaman anası ona Rabia´nın dersine gitmesini söy­lemiş ve ona «Rabia´ya git, ondan edebten önce ilim öğren» demiştir. Bazı rivayetlere göre Mâlik, ona derse gittiği zaman o kadar küçüktü ki, kulağında küpe bile vardı.

Mâlik böylece on yaşından küçükken derse başladığına göre (93 yılında doğmuş olduğundan) Hicretin 100. yıllarında Rabia´nın fıkıh ve fetva ders halkası olduğu anlaşılıyor. Halbuki Ebû Hanife 120 yılından Önce ders okutmaya başlamadı. Çünki o, üstadı Hammad b. Ebu Süleyman´ıh vefatından önce ders kürsüsüne oturmadı, ölünceye kadar onun dersine geldi ve bir talebe gibi önüne diz çöküp oturdu. Ancak onun ölümünden sonra ders okutmaya başladı. Hammad´ın ölümü 120 yılındadır. Onun için biz İbni Nedim´in sözünü garip buluyoruz. Bizim bu görüşümüzü şu da kuvvetlendirmektedir. Rabia İrak fıkhını1 beğenmi­yor, çağındaki diğer Medine fıkıh alimleri gibi onu hoş karşılamıyordu. Ona göre de Medine-i Münevvere, fıkıh ocağıydı, Irak rse fitne yatağı. Onun için Irak´a vardığı zaman şöyle demiştir: «Bize gönderilen pey­gamber, sanki onlara gelen peygamberden başkası…» Ebu Abbas kendisini Hâşimiye´y© çağırdığı zaman, Mâlik´de şunu söylemiştir: «Ben Irak´da oldukça, eğer benim bir fetva verdiğimi, bir hadis rivayet ettiğimi duyarsan, bilki ben çılgınım.»[18]

Bundan da görülüyor ki, ona göre, fıkıh ancak Medine´dedir, ken­disi Medineliier nezdinde meşhur olana her ne kadar muhalif de olsa. kendine göre yeni bir yo! çizmiş bulunsa da böyle sayılır. Onun tuttuğu bu yol, Leys b. Sa´d´ın dediği gibi, onlarca İslamda güzel bir yol olan meşhur olana her ne kadar muhalif düşse de bu böyledir.

94- Rabîa´nın Dersini Bırakıp Zühri´ye Dönmesi:

İmam Mâlik Rabia´nın ders halkasında okumaya başladı. Rivayet­ler onun çok küçük yaşta derse başladığını, anası onu fıkıh tahsiline yolladığı zaman önce´Rabia´nın dersine gönderdiğini söylerler. Diğer bazı rivayetlere göre ise daha küçükken İbni Hürmüz´de okuduğu, hatta onun dersine 7 küsur sene devam ettiği söylenir. Bu müddet içinde başkasından okumadığı da eklenir. Bu iki rivayetin arasını nasıl bulaca­ğız Bize öyle geliyor ki o, çok küçük yaşta ilim yoiuna girdiği zaman ” Rabia´nın dersine devama başlamış, babası bakmış ki, ondan istifadesi az oluyor, onun üzerine İbni Hürmüz´e dönmüş, ona devam ederek istifade etmiş aklı biraz gelişmiş, Rabia´nm okuduklarını, hazmedecek bir duruma gelmiş, onun fıkıhdaki müstakil tutumunu kavramaya baş­lamış, ondan sonra ibni Hürmüz´ü bırakarak Rabia´ya dönmüş. Yine onun dersini dinlemeye başlamış ve çok istifade etmiş, Rabia onun aklını, fikrini doldurup bu hal üzere devam ederken, İbni Şahab Zühr´ı Medine´ye gelmiş, o da kendini ona kaptırıvermiş, bu ana gelinceyedek Nâfi´den de ve diğer eser fukahasından da ders dinlemiş. Fakat büyük bir zamanını Rabia´dan okumaya ayırırken nihayet onun yerini İbni Şahab Zührl almış, Rabia ikinci mevkide kalmış.

İmam Mâlik, Rabia´dan eser, hadis fıkhını aldı, fakat sırf bunun hududunda durmak için değil, onun üzerine akıl gereği yeni birşey de kurmaya yönelik bir gayret içinde idi. Vukubulan olaylara eserden bir cevap bulursa onunla fetva verirdi. Eğer bir esere nakil bulamazsa o zaman ona göre kıyas yoluyla cevap arardı. Bazı Tâbiİ´ne muhalefet ettiği olurdu ve muhalefetinin sebebini de açıklardı. İmam Mâlik, ilk zamanlarda, üstadının bu yaptıklarını yadırgamaz olup kabul eder, onun yolunu takip ederdi. Fakat sonraları İbni Şahab ZührVden ders almaya başlayınca ona, muhalefete girişti, ondan ashabın haberlerin; ve adaba dair olayları naklederdi. Bu hususta şöyle dediği rivayet olunur: «Utanacağın bir hacet için yürüme, gitme. Ben, Rabia şunu söylerken duydum. Bir kimse, Hz. Ebû Bekir´den bir iş için beraber gitmesini istedi. Yolda giderken Ebû Bekir Sıddık´a: «Başka yerden gidelim, çünki yolumuzun üzerinde utandığım kimselerin toplantısı var,» dedi. Ebû Bekir de: «Utandığın birşey için bana arkadaşlık yapı­yorsun, beni beraber götürüyorsun, öyle mi Vallah seninle beraber gitmem, asla yürümem, dedi»[19]

Bakıyoruz, Malik, Muvatta da Rabia´dan rivayet ediyor, orada has­talık halinde, hastanın talakı hakkında şöyle denilmektedir:

Mâlik, Rabia b. Ebû Abdurrahman´dan şöyle derken işittim: «Bana anlattılar; Abdurrahman İbni Avf´ın karısı, kocasından kendisini boşa­masını istecB, hayz görüp temizlendikten sonra olur, dedi. O henüz hayz görmeden Abdürrahman İbni Avf hastalandı. Hayz görüp temizlenince, Abdurrahman onu bâin talakla veya başka hakkı kalmamış olan talakla boşadı, Abdurrahman onu boşadığı zaman hastaydı, öyle iken Hz! Osman, kadını Abdurrahman b. Avf´a mirasçı kıldı.»

Rabia´nın görüşleri, İmam Mâlik´in fıkhında açıkça görünmektedir. Rabia da eğer bir emir üzerine müttefik iseler, o takdirde Medine halkının amelini alır ve bunu ameli icab hususunda haberi vahidden daha kuvvetli bulurdu. Onun şöyle dediği naklolunur: «Binin binden rivayeti bana bir´in birden rivayetinden daha sevimlidir, çünkü bir´in birden nakli sizin elinizden sünneti çeker alır, sünneti batırır.»[20]

Mâlik üstadı Rabia´ya karşı çok saygı gösterirdi. Onun ders halkasında konuşmaz, bir soru sorulunca hemen cevaba kalkışmazdı. Sultan yani, idareci kendini çağırdığı zaman ona danışmadan gitmezdi. Ona danışmadan fetva vermeye başladığı söylenir, bunu yukarıda ders ve fetva vermeye başlamasından bahsederken anlattık.

Onun üstadına karşı edeb ve nezaketini şu olay da gösterir: «İbni Şahab Zührî, Rabia ve Mâlik oturuyorlardı. İbni Şahab Zührî ortaya bir mesele attı. Rabia cevap verdi. Mâlik sustu, bir şey söylemedi. Zührî Mâlik´e: «Sen bir şey söylemedin» dedi. O da: «Üstad cevap verdi ya..» dedi. Zühri:

Sen cevap vermedikçe buradan dağılmayacağız, deyince Mâlik; Rabia´nın cevabına muhalif bir cevap verdi. Bunun üzerine Zührî:

Biz Mâlik´in sözüne döneceğiz, onu alacağız, dedi.

Bu olay, Mâlik´in üstadı Rabia´ya karşı ne kadar saygılı olduğunu gös­termektedir. O son derece yüksek bir ahlak sahibidir, mecliste üstadının sözüne aykırı düşen bir şey söylemek istemiyor, aynı zamanda Mâlik´in fıkıhta ne kadar olgun olduğunu da gösteriyor. Onun görüşü, üstadı Rabia´nın görüşünden üstün geliyor ve İbni Şahab Zührî onun rey´ini daha doğru bulup, Rabia´nın seçtiği rey´den dönüp onu alıyor.

95- İmam Mâlik olgunlaşınca Rabia´ya İtiraza Başladı:

İmam Mâlik, yetişip olgunlaştı, dar çerçeveyi kırdı, nefsinin ver-; diği olgunluk ölçüsü ile üstadının görüşlerini incelemeye başladı. Muh­telif yönlerden ve çevrelerden büyük bir ilim serveti topladı. Yalnız üstadı Rabia´dan aldıklarıyla yetinmedi. Bu zengin ilim yığını içinde kendine özgü bir çığır açtı. Bu çığır onu üstadına yaklaştırır veya ondan uzaklaştırabilir. Sonunda birleşirler veya birleşmezler, bunun önemi yok. O hakkı arıyor. Bazen gerçeği meydana çıkarmak için münakaşa yaptı, üstadıyle tartıştı, ona muhalefet etti ve en sonunda onun dersini

bıraktı.

Zira baktı ki üstadı Rabia, geçmişlerin bazı fetvalarına muhalefet ediyor, buna canı sıkıldı, dayanamadı. Her ne kadar kendisi de rey fıkhını almış ve benimsemiş, onun yolunu tutmuş ise de, geçmişlerin, selef fetvalarına aykırı yot tutmak istemedi. Bunu böyle düşünen tek o, değildi. Üçüncü oluyordu. Daha önce Abdülaiiz b. Abdullah [21]

Leys h. Sasd, Mısır´ın bu değerli fakihi de, böyle düşünüyorlardı. Bu üçü Rabia´nın rey taraflısı olmasını hoş görmüyorlardı. Ley´s b. Şa´d, Mâlik´e yazdığı mektubunda bunu böylece kaydetmektedir. Yukarıda geçti ise de (Bahis: 30) burada da tekrarlıyaiım: «Rabia´nın bazı geçmiş şeyierde muhalefet ettiği şeylerden bir kısmı da bildiğin, hazır bulundu­ğun hususlardır, hatta bunlar seni, onun meclisini terke zorladı. Ra-bia´yı kınadığımız şeyler hakkında sen ve Abdülazizle müzakere etmiş­tim. Benim kabul etmediğim şeylerde buna muvafakat ediyordunuz. Benim hoşlanmadıklarımdan siz de hoşlanmıyorsunuz…»

Görülüyor ki bunlar Rabia´nın, geçmişlerin, selefin görüşüne muhalif olmasına karşı çıkmakta birleşiyorlar. Yalnız bunu şöyle anlamalı­yız. Onlar onun rey-kıyas taraftarı olmasını ayıplamıyorlar. Eğer arzulunan mesele de geçmiş sahabelerin bir görüşü yoksa onu beğeniyorlar, eğer eskilerin bir görüşü var da, Rabia ona karşı bir görüş ortaya atıyorsa, o zaman ona karşı çıkıyorlar, onu beğenmiyorlar. Bu ona karşı saygısızlıkta sayıimaz.

96- O Hem Rivâye, Hem Dirâye İlimlerini Bilirdi:

Mâlik, üstadı Rabia´nın dersinden ayrıldıktan sora evine kapandı. İlk zamanda mescid´de ders halkası da yoktu. Hayatının akışından-; anlaşıldığına göre, Rabia´nın dersinden ayrılmadan önce İbni Şahab Zuhrî´nin hadis dersine de devam etmeye başlamıştı, her ikisinin der­sinde bulunmayı bir arada yürütüyordu. Fakat daha çok İbni Şahab Zuhrî´nin dersinde bulunuyordu. En sonunda, Rabia´nınTâbi´inin, sele­fin görüşlerine muhalefeti üzerine, ondan hoşlanmaz oldu ve onun dersini bıraktı. ZührVnin dersi olmadığı zaman evinde oturuyordu. Eski­den defterlere kaydettiklerini, kağıtlara yazdıklarını toplayıp bir araya getirirdi. Hatta arkadaşları arasında onun kitap yazdığı bile yayıldı. Rabia´nin dersinde arkadaşı olan Abdülaziz b. Abdullah´dan şu naklo­lunur: «Rabia´nın dersinde beraber otururduk. Mâlik onun dersini bıra­kınca evine kapandı. Onun kitap yazdığını duyduk. Onunla karşılaştığım zaman onunla şakalaşır ona: «Meydan sana kaldı, derdi. Vallah gün­den güne o ilerledi, yükseldi, başa geçti, günün efendisi oldu.» O, Rabia´da ders okuyup ilim sahibi oldu. Rabia, yukarıda geçtiği üzere, hem Rivaye, hem Diraye ilminde üsîaddı. Dirâye tarafı biraz ağır bası­yordu. Mâlik ondan başka: Nâfi İbni ŞahabZühri´den de ders okudu. Bu ikisinin ise rivaye tarafı fazlaydı. Böylece Mâlik´in ilmi, Rivâye ve Dirâye denk ve mütenasib bir şekilde ikisinin karışmasından meydana gelmiş o!du. Onun için derse oturduğu zaman hem hadis, hem fetva ve mese-İeiere temas ediyordu: Hem hadisci, hem fakih ikisi birlikte idi. Her ikisinde de yüksek yeri vardı. Öyle anlaşılıyor ki çağında onun rey ve Dirâyedeki şöhreti, hadis ve rivayedeki şöhretinden pek az değildir. Onun için Rabia ve Yahya”b. Said Ensârİ, ki bu tkisi o zaman Medine´de Rey fıkhı temsilcisi idiler, Medine-i Münevvere´den ayrılınca, İmam Mâlik, Rey ve Diraye fakihi sayılmaya başlandı, onların yerini o aldı. Sntîkâ´da şöyle denir: «İbni Lehia şöyle derken işittiğini bana söyledi: «Bize, buraya yani fustata Ebul-Esved Muhammed b. Abdurrahman b. Nufeyt geldi. Kendisine: Medine-i Münevvere de Rabia´dan sonra rey üstadı kim Çünki Yahya b. Said de Irak´da diye soruldu! O Esbei oğlan, (yani Mâlik) dedi.»[22]

97-Bu Üstadlann Yetiştirdiği Malik:

İmam Mâlik´in üstadlan işte bunlar (Aifah onlardan razı pisun). Hepsinden ders okudu, feyz aldı. İnsanların ihtilaf ettikleri meseleler rey fıkhını öğrendi. Hz. Peygamberin (Ona salat ve selam oisun) hadislerini dinleyip belledi. Fıkıh ve hadis ilimlerinde onlarda yetişti. Böylece iyi belleyen bir hadis alimi, keskin bakışlı; aydm görüşlü bir fıkıh üstadı oldu. Rey´de aşırı gidip, atak koşan biri olmadığı gibi sırf nassfar etra­fında toplanıp onların ötesine geçmeyen biri de kalmadı. Şu da var ki alimi, sadecehocaları yetiştirmez, onun müstakil çalışması, inceleme­leri en büyük kaynak olup ilmi varlığını onlar oluşturdu.

——————————————————————————–

[1] Bak, fntikâ, Medârik, Tezyinül-Memâlik, Zevavî, Menakıb-ı Mâlik, Dübac, Muvatta Şerhi Mu-kaddemesi.

[2] Süyuti, Tezyinül-Memâlik.

[3] Zevâvi, Menâkıb, S. 6

[4] Kadı, Medârik, S. 210

[5] Zevâvi, Menâktb, 41

[6] Kadı, Medârik, Dibac, 15

[7] Fıkıh tarihinde Tabiînden yedi fakih denen zatlar şunlardır. Sa´id b. Müseyyeb, Un/e b. Zübeyir, Kasım b. Muhammed, Harice b. Zeyd, Ebû Bekir b. Abdurrahman, Süleyman b. Yesar, Abdullah b. Abdullah. Ashabın içinde de yedi fakih denen zatlar şunlardır. Hz, Ömer, Hz. Ali, Zeyd b. Sabit, Hz. Aişe, Abdullah ibni Ömer, Abdullah ibni Mes´ud Abdullah ibni Amr

[8] Medârik, 178

[9] İmam Mâlik Muvâtta´ında ondan rivayet yapar. Adı Abdurrahman b. Hürmüz´dür. Lakabt A´ree, künyesi Ebû Oavud olup Hâşirmlerin azadlıstdır. Hadisti olup Ebû Hureyre ve Ebû Sa´id Hudrîden, Muaviyeden rivayet eder. Zühri, Ebû Zübeyr ve bir çokları ondan rivayet yapmış, 117 yılında öldü.

[10] Leys´in Mâtik´e Risalesi. Tamamı ileride verilecektir.

[11] Kadı, Medârik, S. 116.

[12] Aynı Kaynak, S. 117.

[13] Kadı, Medârik, S. 141

[14] ibni Kuteybe, Maarif.

[15] Hazrsci, Tezhibu Tehzibil-Kemal, C. II. S. 264

[16] Aynı Kaynak.

[17] İbni Nedim, Fihrist, S. 285

[18] Zevâvî, Menâkıbı İmam Mâlik. 116

[19] Zevâvî, Menakıb, S. 43

[20] Kadı, Medârik, S. 38

[21] Abdülaziz b. Abdullah b. Ebl Seleme 164 H. yılında Bağdad´da öldü. O zaınan Mehdi halifeydi, cenaze namazını o kıldırdı. Orada Kureyş mezarlığına gömüldü. Çünki Kureyş Mevalisinden idi.

[22] İntikâ, 26 Medârik, 133, Zevâvî, Menâkıb, 12.

Share.

About Author

Leave A Reply