Hâriciler

0

68- Hariciler Nasıl Meydana Çıktı :

Hâriciler, kendi inançlarına ve fikirlerine müthiş bir taassupla bağ lı, gftyet dindar görünen bir İslâm fırkasıdır. Akidelerini çılgınca savu­nurlar. Korkunç hükümleri olan serkeş insanlardır. Kanaatleri uğrunda, gayeleri yolunda her şeye göğüs gererek savaşırlar, çekinmeden ileri atı­lırlar. Onları buna sürükleyen şey, zahirine bağlandıkları bâzı sözler ol­muştur. Bunu mukaddes din sandılar ve mü´min olan ondan asla ayrılmaz hesap ettiler. Onların aklı: “Hüküm ancak Allah´ındır” sözüne saplandı. ı mı.ı bir dînî düstûr gibi tutup muhaliflerinin yüzüne dâima haykırdı­lar. Konuşmak isteyenlerin sözünü bununla kestiler. Hz. Ali´yi konuşur­ken gördüler mi, hemen bu sözü söylerlerdi. Bu söz onların kalkanı ol­muştu. Hz. Ali onlar bu sözü tekrar tekrar söyleyince şöyle demiştir: “Doğru bir söz, fakat bununla bâtıl murad olunur, bunu kötüye kullanı­yorlar. Evet hüküm yalnız Allah´ındır. Fakat bunlar amirlik ancak Al­lah´ındır diyorlar, insanlar için doğru, sapık bir emîr lâzımdır. Onun emri altında mü´min amel eder, kâfir de faydalanır. Vergiyi toplar, düşmanla çarpışır, yollarda emniyet ve asayişi sağlar, zayıfın hakkını kuvvetliden alıverir, böylece hayırlı olan kimse rahata kavuşur, fâcirden kurtulmuş olunur.”

Hz. Osman´dan, Hz. Ali´den ve zâlim olan hâkimlerden kendilerim uzak tutmak, onlardan teberrî etmek düşüncesi, Haricîleri o kadar şaşırt­tı ki, akıllarım bile bozdular. Bu fikre öyle körü körüne saplandılar ki, anlayışlarına hâkim olan hep bu düşünce oldu. Hakka götüren yol, on­lar için adetâ kapalı kaldı. Bu kaba kuvvete Hz. Osman´dan, Hz. Ali´den, Tâlha ve Zübeyr gibi Ashabın ulularından, Bmevîlerin zâlim hükümdar­larından ayrılanlar hep bunlara katıldılar ve bu fikre saplandılar. Tesiri daha şiddetli olan diğer prensiplerde müsamaha gösterdiler, fakat bu teberrî prensibine sımsıkı sarıldılar. Abdullah Ibn-i Zübeyr, Emevîlere karşı ayaklandı. Haricîler onun tarafına geçtiler. Ona yardım yapacak­larım, onun saflarında döğüşeceklerini va´dettiler. Fakat onun, kendi ba­bası Zübeyr ile Tâlha´dan, Ali ve Osman´dan teberrî etmediğini öğrenin­ce, ondan ayrıldılar, onun etrafından savulup gittiler!

Emevi Halifelerinden Ömer b.Abdülaziz Haricilerden Şevzeb ile münakaşa yaptığı zaman, münakaşanın marketini bu teherrt nreMİMİ teşkil ediyordu. Halbuki Ömer I». Alıdıılu/.l/., Kmovllnnlpıı Millini yapıuı lara muhalifti, onları zulümlerindi- dcvûnnhm mi´m-tmlgtl. HnkHir.lığa uğ­rayanların hakkını alıp adaleti yerine getiren Adil bir halife idi. Fakat Haricîlerin kafasına teberrî fikri saplanmıştı. Muayyen şahıslardan tt< berrî etmiyenleri, Müslüman saymıyorlardı. Bu-sebeple Ehl-l HUnnflt ve´l* Cemâat topluluğuna giremediler, sapık fırkalardan oldular. [1] 69- Hâricîlerîn Nitelikleri: Haricîler, parlak ve yaldızlı sözlerin tesiri altında kalmakta Fransa´» da en korkunç cinayetleri, irtikâptan çekinmeyen Ya´kubîlere benzerler. Bunlar hürriyet, müsavat, kardeşlik kelimelerini tutturdular ve bunlar nâmına kan döktüler, nice canlara kıydılar, Haricîler do (gerçek îman, hüküm ancak Allah´a aittir, zâlimlerden teberrî) naralarını tutturdular ve bunlar adına Müslümanların masum kanım mübâh sayıp kan lçtil "Yakûbîlik zihniyeti kısa düşünceli, dar görüşlü, inatçı bir görüf mahsûlü olup sahibini gayet basit bir adam derecesine düşürür. Bu zih­niyetin sahibi, işlerin ancak dış tarafım görür, ruhunda hâsıl olan evhamı, hakikat sanır. Olayları birbirine bağlayamaz. Gözünü dikmiş olduğu hiı-yâlden asla ayıramaz. Demek oluyor ki, Yakûbî işlemiş olduğu cinayet­leri akıl ve mantık sâikasiyle işlemiyor. Çünkü akıl ve mantıktan onun nasibi yoktur. O, zayıf aklına uyarak bu gibi şeyler peşinde koşuyor. Halbuki yüksek idrâk burada durur kalır." Yakûbîlerin bu hâli, birçok cephelerden Haricîlerin hâlet-i rûhiyeulnn uygun düşmektedir. Aşağıda zikri gelecek hâdiseler ve münâkaşalar bu­nu göstermekte ve isbâta kâfi gelmektedir. [2] 70- Ruhî Haletleri: Hamaset duyguları ve kelimelerin zahirine saplanmak hevesi; Hari­cîlerin vazıh vasıfları yalmz bunlar değildir. Bunların yanışını diğer ba/j vasıflar da yer almaktadır. Meselâ: Fedakârlık, serkeşlik, ölümden çe­kinmemek, sebepsiz tehlikelere atılmak gibi vasıflar, bunlar meyanında dır. Bu hareketlerin bâzıları heves mahsûlü idi. Bâzısı da âsâp bozuklu­ğundan ileri geliyordu. Mücerret kahramanlık göstermek ve mezhebi şiddetle sarılmak emvi ;or<(eksin. Diyor ki: "Bu Hıriatiyanlardan her biri mahkemeye giderek Muhammed´e sö-f; 11» (iyi»- olmck isliyordu. Bunlar fevc fevc mahkemeye koşuyorlardı. Kapıcı onları çevirmekten usanmıştı. Hâkim, idamlarına hükmetmemek Igin »özlerini işitmeyeyim diye kulaklarını tıkıyordu. Müslümanlar bu savatlılara acıyorlar, onları delirmiş sanıyorlardı." Haricîlerin içinde öyleleri vardı ki, Hz. Ali hutbe okurken sözünü ke-Horlerdi. Hattâ o, namaz kılarken namazım bile kesenler bulunurdu, Al-lah´dan sevap umarak Müslümanlara meydan okuyanlar vardı. Böyle yapmakla Allah´a yaklaştığını zannederlerdi. Abdullah tbn-i Habbâb b. Aretî´yi[3] öldürdüler, cariyesinin karnını deştiler. Bu fecî cinayeti iş­lediler. Hz. Ali onlara: Katilleri bize teslim edin, dedi. Onun katilleri biz hepimiziz, cevabım verdiler ve teslim etmediler. Hz. Ali onlarla savaştı. Onları tepeledi, hepsini imha edecekti, buna rağ­men geri kalanlar yine bildiklerinden şaşmadılar, kudurmuşcasına eski yollarında yürüdüler. O Hıristiyanlarla bunlar arasında bu bakımdan bir benzerlik yok mu Bunların çoğunda gûyâ îslâm´a hulûsla hizmet etmek düşüncesi hâ­kimdi. Fakat buna yanlış yoldan yürüdüler; ters bir istikamet tuttular. Hataları burada idi. Rivayet olunduğuna göre Hz. Ali, onlarla münakaşa yapmak üzere îbn-i Abbas´ı gönderdi. îbn-i Abbas yanlarına gelince onu i´zâz ve ikramla karşıladılar. îbn-i Abbas karşısında öyle adamlar gördü ki: Uzun müddet secde ede ede alınları dağlanmış gibi yara olmuş,elleri ,yerlere çöken deve difttart gibi knlınlnıııu«, hııiihıınd» yıkana yıkana «kimli gömlekleri var.[4] Bunlann akidelerinde İhla» üzere olduklarında |Uphe yok. Fakııi im İhlasın noksan tarafları da çok: Evvelâ dini anlayışları yanhıj. DnlftlH»» »tapmışlar, dinin özünü anlayamıyorlar. Kendilerine muhalif ulun her MUslümanın kanını helâl saymaları büyük hatâdır. MUslUmıının kanı Şu boynunda asılı olan Kitap bize seni öldürmemizi emrediyor dediler. Ebû Bekir ve Ömer hakkında ne dersin diye sordular. O da on« lan hayırla yâdetti. Hakem tâyin etme hâdisesinden önce Hz. Ali hakkında ve k«ın Hz. Osman´ın altı senesi hakkında ne dersin dediler. O da yine hayrı in yâdederek cevap verdi. Hakem meselesi hakkında ne dersin diye sordular. O da bu ce­vabı verdi: Benim diyeceğim şudur: Hz. Ali Allah´ın Kitabım sizden çok dn-ha âlâ bilir. Dînini sizden daha iyi korur, sizden daha çok-basiret sahibidir. Sen hidâyete tabi´ olmuyorsun, adamlara isimlerine bakarak tabi1 oluyorsun, elediler ve onu dere kenarına çekip hayvan boğazlar gibi kei-tiler!.. Orada ´bulunan bir Hıristiyandan hurma satın almak istediler. O da: Hurma parasız sizin olsun, dedi. Parasız asla kabul etmeyiz, dediler. Hıristiyan bu adamların yaptıklarına şaşarak: Ne acaip kimseler, dedi. Abdullah b. Habbâb gibi bir zatı öldü­rürler, bizden parasız hurma kabul etmezler!..[5] 71- Taassubları, Kureyş´e Olan Kînlerî: Bir düşünceye bu kadar taassubla bağlanmak nedendi Onu mUda-dafaa uğrunda bu derece haşîn ve sert hareket etmeğe sebep ne idi Onu davette bu kadar kükreyip coşmak niçindi insanları kılıç kuvvetiyle, merhamet ve şefkat tanımayan bir kasvetle, dînin müsamahakâr rûhiyl<< barışmaz bir şekilde zorlayarak şiddet kullanmak acaba neden İleri geliyordu Bunun Mbtulerl imim» tunlardır: HAriotlerüı gofu Hâdlye Çöl Araplanndandı, İçlerimle köyün, lehinle nâkltı olan Araplar udi. Çöl Aıuplmı, İNİAmlyuttan önon dahi muıı dermin fııklr halli, yokluk ve mim, ti İğinde yaşarlardı. Ulftmlyet gelince de onların mâli durumlarımın, maddi vıı/,ıv«´ii´mımIc- 11,/in hir- İyileşme olmadı. Çoğu çölde hayat darlığı 1q1»»I«ı Hikıntılı bir haldü yaşamağa devanı ettiler, tslâm sevgisi kalbleri- ıı.- >: 11 .lı. lııkııl lıkı i İti ı Im.sıl ve .sade kaldı. Tasavvurları dardı. İlimden uıak kaldılar. Bu şartlar altında dar akıllı, kuru zâhid, alıngan bir mü´ inin çinini meydana geldi. Oinkii Hâdiyc Arapları mahrumiyet içinde İdiler. Maddî mahrumiyet içinde olan ruhu, îman kaplar ve sağlam bir Itlkad vicdana yerleşirse bu dünya nimetlerine tama´ etmekten vazgeçer. F&nl dünya zevklerine göz dikmez. Kendini âhirete verir, âhiret nimetleri­ne rağbet eder. Cehennem azabından, uzaklaştıracak şeylere sarılır. Onun için Haricîlerde dînî zühd kuvvetli idi.

Sonra onların yaşayış tarzları onları huşunet, kasvet, ünf ve şiddet göstermeğe itecek mahiyette idi. Zîrâ nefis, gördüğü ve alıştığı şeylere uyar. Onlar da sert çöl gibi sert oldular. Eğer Haricîler refah içinde ya­lamalar, nimetlerden faydalansalardı, onların o haşin hâli değişir, sert­likleri ve kabalıkları azalır, onlar da yumuşar ve uysal kimseler olur, tabiatlarında değişiklik görülürdü. Şu hâdiseye bakın: Ebu´1-Hayr ismin­de yoksul ve fakîr bir adamın Haricîlerin görüşlerine taraftar olduğunu duyan Ziyâd îbn-i Ebih, onu nezdine çağırıp ona valilik vermiş ve her ay dört bin dirhem maaş bağlamış, ayrıca senede yüzbin dirhem de ge­lir ayırmış. Ebu´1-Hayr bu bolluğa kavuşunca: îtâattan ve topluluk için­de yaşamaktan daha hayırlı bir şey görmüş değilim! dermiş. Valilik ma­kamında uzun müddet kalmış. Ziyâd onun bir hareketini beğenmemiş, o da Ziyâd´a karşı gelmiş, bu yüzden hapse atılmış ve orada ölmüş. Bunda gayet dikkat edilecek nokta şudur: Nîmete kavuşunca bu adamın o sert tabiatı değişti, ruhu kibarlaştı, müsamahalı ve şefkatli oldu. Taassub ve şiddetten eser kalmadı.

Hz. Ali´ye ve ondan sonra da Emevîlere karşı duran Haricîlerin ço­ğunun bu inançlarında ihlâs üzere olduklarım söylemiştik. Fakat biz bu­nunla, onları hükümete karşı isyana sürükleyen bu akîdelerden başka se­bepler yok demek istemiyoruz. Bunun en açık misâli şudur: Haricîler, Hi­lâfete yalnız Kureyş´in geçmesini çekemiyorlar, başkaları dururken, an­cak Kureyş´in hâkim olmasını kıskanıyorlardı. Gerçekten Haricîlerin ek­serisi Rabîa kabilelerinden idiler. Bunlarla Mudar kabileleri arasında câ-hiliyet zamanından beri eski düşmanlık vardı. İslâmiyet bu düşmanlığın Şiddetini biraz azaltmışsa da büsbütün kaldıramamıştı. Kalblere gizlen­miş, ruhlara sinmiş bâzı câhiliyet izleri kalmıştı. Bunlar, Haricîlerin mez­hebine ve görüşüne kapılanların görüş ve mezheblerinde farkına va­rılmadan, sezilmeden kendini gösterdi. Bâzan insan ruhunu, öyle bir arzu sarar ki, muıyyın Mr flkrt ıipı

|mıııı lanıiedur, aklı keudİNinl doğruyu gOtÜnlüftli kınııııIııkıımh kapılır, h.mlnr hayatta dâima görUltın İğlerdir, liman, kcmtlİMltıt elam veren |«ye ilimlini her dugunoeden nefretin kagar. Madem ki, bunun böyle olduğu Mİı gprgektlr. Ekaertal Kııtıln kabilelerinden olan 11 Ariciler d» haklılar ki, HttlirHiT, aralarında düşmanlık bulunun Mııdııı kabilelerinden milimi, ulunu hükümlerinden nefret ettiler. Bu nefretin tewlrl altında kalarak hllAlnl meselesinde farkına varmaknızın bambaşka fikre Kaplıındılar » m inahz-ı din saydılar, İhlasın özü Handılar. Dîne ihl&Hİa hağlanınnltlnn aıihiı´ıı yönelmekten başka bir maksatları olmadığı zannına kapıldılm lylnıîndc gerçekten ihlâs sahibi olan, herhangi bir Kötü garajdan u/.nk ı.´ii.ım kimse de yok değildi. Fakat umumiyetle haklarında verilen hüküm Itöy İndir. Kalblerde gizli olanı en iyi bilen Allah´dır. [6]

72- Hâricilerin Çoğu Araptır:

Hâricilerin ekserisi Arabdır. Aralarında Mevûliden olanlar (yani Arap olmıyanlar) gayet azdır. Halbuki Haricîlerin Hilâfet hakkındaki |nrtigUne göre, şartlan mevcut olunca, Mevâlî de Halîfe seçebilmek hak kını hâizdi. Çünkü onlar Hilâfeti herhangi bir Arap hanedanına veya İm Mleline, hattâ herhangi bir ırka veya bir zümreye münhasır görmüyor lardı. Bu görüş Mevâlînin işine uygun düşmektedir. Fakat, Mev&lînin lift Hollerin mezhebinden nefret etmelerinin sebebi şudur: Haricîler, Mevzii­den hoşlanmıyordu. Onlarda da koyu Arap taassubu vardı. Nehcü´l-R«ılft ğa Şârihi îbn-i Ebî Hadîd naklediyor: Mevâlî´den bir adam Hârieîlfndrn blr kadınla evlenmek üzere dünürlük yolladı. Haricîler buna kızdılar; kadına:

Bizi rezil ettin, dediler.

Eğer bu asabiyet dâvasım bıraksalardı, Mevâlîden onlara daha uyanlar olurdu.

Haricîler arasında Mevâlî az olmakla beraber, bâzı fırkalarda onla nn tesirini görüyoruz. Meselâ Yezidiyye[7]fırkasının iddiasına göre Al-lâhu Teâlâ Acem´den = Arap olmayanlardan bir Peygamber gönd«r« cek, ona gökten bir kitap indirecek, onunla Şerîat-ı Muhammediyyoyl neshedip kaldıracakmış! Meymûniyye[8] fırkası ise: Bir adamın öz evlâdı­nın kızlarım, gerek erkek, gerek kız kardeşlerinin evlâtlarının kızlarını nikahlayıp almasını mubah görürler[9]. Görülüyor ki, bunlar ibfthiyyeclllk prensibidir. Bunların İran mahsulü olduğu açıktır. Çünkü Mecûsi Fars­lar, İranlı bir Peygamber beklemekte oldukları gibi bu türlü nikâhları da mubah saymaktadırlar. [10]

73- Basit Ve Sathî Görüşleri:

Yukarıki sözlerden Haricîlerin nasıl bir zihniyet taşıdıklarım, onla­rın hâlet-i ruhiyelerini ve soylarım tanımış olduk. Gerçekten onların aki­deleri, basît ve sâde akıl ve fikirlerinin mahsulüdür, inançlarında sathî görüşleri, Kureyg´e ve bütün Mudar kabilelerine düşmanlık bundan ileri´ gelir.

a) Birinci görüşleri ki bu onların en doğru, sağlam görüşleridir Halîfenin bütün Müslümanların hür ve serbest seçimle o makama geti­rilmesidir. Bu seçme bir fırkaya veya bir topluluğa mahsus değildir. Adaleti icra ettikçe, dîne uydukça, hatâdan ve sapıklıktan uzak kaldık­ça Halîfe sayılır. Eğer doğru yoldan saparsa azli veya katli lâzımgelir.

b) Onların görüşüne göre Halifelik Arap kabilelerinden hiçbir ha­nedana, aileye mahsus değildir. Kendilerinden başkalarının dediği gibi Hilâfet yalnız Kureyş/in hakkı değildir. Yalnız Araplara mahsus olup Arap olmayanlar o haktan mahrum edilemez. Müslümanların hepsi bu hususta müsavidir. Hattâ haktan ayrıldığı, doğruyu bıraktığı zaman azli ve katli kolay olsun diye Halîfenin Kureyş´ten başkasından olmasını ter­cih bile ederler. Çünkü onu koruyacak kuvvetli asabiyet sahibi kabile, barındıracak aşîret bulunmayacağından azli kolay olur. Başlan olan Ab­dullah îbn-i Vehb Râsibî bu esasları kurdu ve bunlar dâhilinde onu ken­dilerine reis seçerek ona Emîrü´l-Mü´minîn unvanını verdiler. Halbuki o, Kureyşten değildi. Bu başlangıç esası diğer Müslümanları onlara uyma­ğa, mezheblerini benimsemeğe teşvik edici olmalıydı. Fakat onların Me-vâlîyi hakîr görmeleri, Müslümanların kanun helâl saymaları, kadınları ve çocukları bile esir etmeleri, Hz. Ali´nin ve Ehl-i Beyt´in çoğunun îman­larına ta´n ile dü uzatmaları, bütün bunlar Müslümanların onlardan yüz çevirmelerine sebep oldu,

c) Burada şunu da kaydedelim ki, Haricîlerin Necdât´ kolu halkın bir Halîfe seçmesine hacet görmezler- Müslümanlara lâzım olan, araların­da adalete riâyet etmeleridir, derler. Eğer bu cihet, onları hakka riâye­te sevk eden bir imam olmaksızın tamam olmazsa, o zaman bir imam se­çerler. Halîfe seçmek ser´an vâcib değildir. Maslahat îcâb ederse, buna ihtiyaç hâsıl olursa seçmek caizdir.

ç) Haricîler, günah işleyenleri kâfir sayarlar ve bu işte bilerek, kötü maksatla günah işlemekle, bilmiyerek, farkına varmadan, içtihadın­da yanlış olmak sebebiyle hataya düğmek arasında hiçbir fark yapmaz­lar. Bunun içindir ki, hakem tâyin ettikten dolayı Hz. Ali´yi tekiîr eder­ler. Halbuki Hz. Ali hakem tâyinine kendi arzu ve ihtiyariyle gitmemişti.

Haydi teslim edelim ki, hakem tâyinini kendisi istedi, bu içtihadında hata eden bir müctehid durumunu aşmaz. Müctehidin ise hatası bağış­lanır. Onların Hz. Ali´yi tekfîr etmeleri, ictihadda hatanın müctehidi din­den çıkardığına inandıklarım gösterir. Kendilerine cüz´î bir muhalefeti olan Hz. Talha, Hz. Zübeyr, Hz. Osman ve diğer Ashabın uluları hak­kında aynı şeyi yapıyorlar. îctihadlarında hatalarından dolayı onları tekfîr ediyorlar. Nehcü´l-Belâğa Sârini îbn-i Ebî Hadîd, günah işleyen­leri kâfir saymaları hususunda onların tutundukları delilleri sayarak on lan birer birer reddedip çürütmüştür. Nasıl reddettiği bizim için o ka­dar mühim değildir. Bizim için burada mühim olan şey onlann noktai nazarlanni, nasıl düşündüklerini gösterme bakımından onlann delillerini tm vasıta ile öğrenmiş olmaktır. Bu delillerden onlann düşüncelerinin ne kadar sathî olduğunu, bahislerinde hiç derinleşemediklerini, mevzuu et-rafiyle kavrayamadıklannı açıkça görüyoruz.

Bu delillerden bâzısına göz atalım: “Oraya gitmeğe takati olan in­sanlara Allah için Kabe´yi haccetmeleri farzdır. Her kim küfrederse, bil­sin ki, AUâhu Teâlâ âlemlerden müstağnidir.” (Al-i îmrân: 97) âyetinde Haccı terk edeni kâfir sayıyor. Haccı terk etmek büyük günahtır. Öyle ise Haricîlere göre büyük günah işleyen her kimse kâfir olur. Diğer de­lilleri:

“Kim ki Allah´ın inzal ettiğiyle hükmetmezse, onlar kâfirlerden olur.” (Mâide: 47). Her günah işleyen kimse, onlarca, Allâh*m inzal ettiğiyle amel etmiyor demektir ve kâfir olur. Diğer bir delilleri:

“O gün bâzı yüzler ağarır, basa yüzlerse kapkara olur. Yüzleri kara olanlara denir ki: Siz imandan sonra küfredersiniz ha, küfrettiğinizden dolayı şimdi azabı tadın bakalım.” (Âl-i înırân: 106). Onlarca fâsık olan kimse, yüzü ak olanlardan olamaz. Öyleyse o yüzü kara olanlardan ol­ması lâzımgelir. Yüzü kara olanlar ise bu âyete göre kâfirdir.

“O gün bâzı yüzler parlar, güler sevinir; birtakım yüzler de tozlu topraklı ve asık, karanlık onn sarar, işte bunlar kâfirler ve facirlerdir.” (Abese: 38-42).

Fâsıkın yüzü kir pas içindedir, onun kâfirlerden olacağı muhakkaktır. “Zâlimler Allah´ın âyetlerini inkâr ederler.” Zâlimler münkirdir. în-kâr ise kâfirlerin sıfatıdır[11].

Bu delillerin hepsi, nasslarm aâhirine gayet sathî bir bakısm mah­sulüdür. Âyetlerin maksadım anlayamamışlar, esrânm kavrayamamışlar ve hedefe de isabet edememişlerdir. Hz. Ali kendi zamanındaki Haricîler­le münakaşa yapar, keskin delillerle onlan sustururdu. Onlara cevap olan sözlerinden bâzılan şunlardır: “Haydi, inadla benim hata ettiğimi ve dalâlete düştüğümü iddia ediyorsunuz, fakat neden benim dalâletim yüzünden bütün Muhammed ümmetini ve Âl-i Beyt´i dalâlette sayıyor-sımuz Niçin benim hatamla onlan muâhaze ediyor, benim günahımla onları nasıl olup da kâfir sayıyorsunuz Kılıçlarınız omuzlarınızda, onla­rı yara olan yere de, yara olmayan yere de hemen vuruyorsunuz. Günah işleyeni, günah işlemeyenle karıştırıyorsunuz. Siz de bilirsiniz ki, Hz. Pey­gamber, evli olduğu halde zina yapanı recmetti, sonra onun cenaze nama­zını kıldı, sonra ehlini onun malına mirasçı yaptı. Kaatili kısasan öldür­dü, ehlini ona mirasçı yapü. Hırsızın elini kesti, evli değilken zina yapa­na had vurdu, sonra onlara, diğer Müslümanlarla beraber ganimet malın­dan hisse verdi, Müslüman kadınJariyle onlan evlendirdi. Hz. Peygamber onları bu günahlarından dolayı cezalandırdı, onlar hakkında Allah´ın em­rini tatbik etti. Fakat onlan İslâm topluluğundan, dışarı saymadı. îslâm´m onlara verdiği hisselerini menetmedî. Onlann isimlerini Müslümanlar lis­tesinden çıkarmadı.”

Bu kıymetli sözler o inatçılan susturacak mahiyettedir. Bunların et­rafında gürültü kaldıramazlar. Hz. Ali onlara karsı Kitaptan değil de, bizzat Hz. Peygamber´in islediği amellerden delil getirdi. Çünkü ameî te´vil taşımaz. Başka türlü anlaşılmağa tahammülü yoktur. Onlann sat­hî görüşlerine meydan vermez. Onlar~yalniz bir tarafa bakıyorlar, böyle bir tarafa bakanlar, ibarelerin bütününü anlamaktan uzaktırlar. Sözleri yanlış ve noksan anlıyorlar. Onun için Hz. Ah´ onlara amelî deliller gös­terdi, onlann yanlış anlayışla giden te´vil yollannı kapadı. Onların bozuk ve fasit görüşlerini reddetti. [12]

74- Çok Îhtilâfçı Olmaları:

Haricîlerin ekserisinin benimsediği inançlar bunlardır. Bunların dı­şında aralarında anlaşamadıklan birçok ihtilâf noktalan vardır. Haricî­lerin kusurlanndan biri de çok ihtilâfçı, kavgacı olmalandır. En ufak ve ehemmiyetsiz bir mesele yüzünden aralannda hemen ihtilâf çıkar; kavga kopardı. Belki de onlann sık sık bozguna uğramalarının sebebi de budur. Emevîler zamanında Mühelleb b. Ebî Sufra, Müslüman halkı onların saldırganliklanndan korumak için bir kalkan vazifesini gördü. Onları bir­birinden ayırarak kuvvetlerini parçalamak, şiddetlerini azaltmak için aralanndaki bu ihtilâflan fırsat bilirdi. Aralannda ihtilâf çıkarmak için vesileler yaratırdı. Nehcü´I-Belâğa Şârihi îbn-i Ebî HadM´in nakline göre: Haricîlerin Ezânka kolundan bir demirci gayet zehirli oklar yapar, bun-lan Mühelleb´in adamlarına atarlar, öldürürlerdi. Bu durum Mühelîeb´e arz olundu. O da:

Ben bunun çaresini bulurum, inşaallah, dedi ve adamlanndan birine bir mektup ile bin dirhem para vererek onu Haricîlerin kumandam Katarî´nin bulunduğu yere gönderdi ve ona bu mektupla parayı gizlice oraya bırakmasın! tenbih etti. Mektupta demirciye hitaben şunlar yazılı

idi:

“Yapıp gönderdiğin oklan aldım. Sana bin dirhem gönderiyorum. Bunları al ve bize daha çok ok gönder.”

Bu mektupla parayı bulanlar derhal kumandanları Katarî´ye koştu­lar ve işi haber verdiler. O da demirciyi çağırtarak:

. Bu mektup ne diye sordu.

Bilmiyorum, dedi.

Bu paralar ne

Haberim yok, cevâbını verdi. Herifin hakikaten bir şeyden ha­beri yoktu. Fakat inkâr ediyorsun diyerek demirciyi öldürttü. Benî Kays b. Sa´lebe*nin reisi olan Abdürabbih gelerek Katarî´ye itiraz etti ve in­ceden inceye araştırmadan bir adamı öldürdün, dedi. Katarı de:

însanlann yararına, umumî maslahat uğrunda bir adamı öldür­mek kötü sayılmaz, imamın yararlı gördüğü şeyle hükmetmek hakkıdır. Teb´anın buna itiraza hakkı yoktur, dedi.

Bu cevabı Abdürabbih beğenmedi ve cemâatiyle ondan ayrılmak is­tediyse de adanılan buna yanaşmadılar. Mühelleb bunu haber alınca başka bir çare düşündü. Bir Hıristiyan kişi buldu. <^na oldukça mühim bir para mükâfat va´dederek şu talimatı verdi: Haricîlerin başı olan Katarî´yi gördüğün zaman ona secde et, se­ni bundan menetse de: Ben sana secde ediyorum, de! Hıristiyan böylece yaptı. Katarî: Secde ancak Allah´a yapılır, dediyse de o: Ben sana secde ediyorum işte, dedi. Orada bulunan Haricîlerden biri hemen ileri atıldı: O Allah´ı bırakıp sana secde ediyor. Kur´ân: “Sizler ve Allah´-dan gayri taptıklarınız Cehennem odunudur.” diyor. Sen de Cehennem odunlarından oldun, dedi. Katarî şöyle müdafaa etmek istedi: Hıristiyanlar, Hz. îsâ´ya taptılar, fakat bu îsâ´ya bir zarar verdi mi Diğer bir Haricî hemen ayaklandı ve Hıristiyanı derhal öldürdü. Ka­tarî bu işi hoş görmedi, diğer Haricîler de Katarî´nin bu hareketini hoş görmediler, inkâr ettiler. Bu vaziyeti Mühelleb duyunca onlara adam gönderdi ve şunu sordurdu: tki adam var, bunlar muhacir olarak size gelmek üzere yola çık­salar, bunlardan biri yolda ölse, diğeri sağ salim olarak size ulaşsa onu aınasalar, fakat muvaffak olamasa, bunlar hakkında ne dersiniz Bâzıları, yolda ölen kimse Cennetliktir, sınamada muvaffak olama­yan kâfirdir, dediler. Bâzıları ise: Her ikisi de kâfirdir, dediler. Böylece aralarında ihtilâf başladı. Bu ihtilâf üzerine Katarî lstahar hududuna git­ti, bir ay orada kaldı, adamları ihtilâfta hep devam ettiler[13]. Görülüyor ki Mühelleb, bu büyük kumandan, onların kinlerini, taas­suplarını körükleyerek basit görüşlerinden nasıl istifade etmeğe çalışı-yor. O zayıf düşünceli kimseler arasında düşmanlığı alevlendiriyor, ihtilâ­fı körüklüyor. Böylelikle onların kinlerini birbirine musallat ediyor, Müs­lümanlara saldırmağa takatları kalmasın diye onları birbiriyle uğraştı­rıyor. Zaten Haricîlerin kendi aralarında ihtilâfları pek çoktu. Hâriçten aralarına ihtilâf tohumu saçmağa lüzum kalmaksızın birbirleriyle ihtilâf hâlinde idiler. Onun için birçok fırkalara bölündüler. Başlıca fırkaların­dan ve başlarından biraz bahsedelim. [14] 75- Haricîlerin Ayrıldıkları Fırkalar: Ezârika (A): Bunlar Ezrak oğlu Nâfi´a uyanlardır. Nâfi´, Arapların Rabîa kabi­lelerinden Benî Hanîfedendir. Haricîlerin en kuvvetli kabilesi bunlardır. Sayıca çok, kuvvetçe üstündür. Nâfi´in kumandası altında, Emevîlerin kumandanları ile ve Abdullah îbn-i Zübeyr iîe 19 sene savaştılar. Bu Nâ­fi´ döğüş meydanında öldürülünce onun yerine Nâfi´ b. Abdullah geldi, sonra da Katarî başa geçti. Bunun zamanında kuvvetleri çöktü. Çünkü bu kültürsüz ve kaba insanlar kan dökmekle nam almışlardı, Müslüman­lar onlardan nefret ediyordu. Aralarında da ihtilâf hiç eksik olmazdı. Bu sebeple her yerde bozguna uğradılar. Katarî´den sonra hezimetleri de­vam etti. Nihayet dağılıp gittiler. Bunlar Haricîlerin yukarıda saydığmuz prensiplerine kail olmakla beraber üstelik onlara şunları da ilâve ediyorlardı: a) Kendilerine muhalif olan bütün Müslümanlar, kendilerinin gö­rüşlerini kabul etmeyen Haricîler, döğüşe katılmayan Haricîler hepsi Müşriktirler. b) Muhaliflerinin küçük çocukları da Müşriktirler. Bu masum sa-bîler de Cehennemde ebedî kalacakmış! c) Muhaliflerinin memleketi, harb hâlinde olan kâfirler memleketi­dir, çocuklarını, kadınlarım öldürmek, esir etmek caizdir. ç) Zânî recm edilmez, çünkü Kur´ân´da bu zikrolunmamıştır. Na­muslu erkeklere şerefsizlik isnad eden kimseye had vurmak yoktur. Fa­kat iffetli ve namuslu kadınlara kazf eden, iffetsizlik isnadı yapanlara had vurulur. Çünkü bu Kur´ân´da vardır. d) Peygamberlerden büyük, küçük günahların sudûru caizdir[15]. 76- Necdat (B): Bunlar da Necdet b. Uveymir´e tabi* olanlardır. Bu da aynı kabîle dendir. Bunlar döğüşe katılmayan Haricîleri tekfir ile çocukların[16] öldü­rülmesinin helâl sayılması meselelerinde Ezârika´ya muhaliftirler. Fakat bunlar aralarında muahede olan ve zimmet ile bağlı bulunan kimselerin canım, malını helâl sayarlar. Zimmet ve ahid tanımazlar. Bunlar Yemâ-me´de bulunuyorlardı. Baştan Ebû Tâlût Haricî ile beraber idiler. Son­ra 66 senesinde Necdet´e bîat ettiler. Bunlar işi birdenbire büyüttüler. Bahreyn, Umman, Hadramut, Yemen, Tâif hep onların eline geçti. Son­ra Necdet ile aralarında ihtüâf çıktı. Ona kin bağladılar´. Meselâ: Nec­det kendi oğlunu orduyla göndermişti. Kadınları esir aldılar. Taksimden önce ganîmet malından yemişlerdi. Necdet bunları affedince kızdılar… Bunlar ihtilâf yüzünden üçe ayrıldılar. Bir bölüğü Atiyye b. Esved ile Sicistâne gittiler. Bir bölüğü Ebî Fudeyk ile Necdet´e isyan ettiler ve onu Öldürdüler. Bir bölüğü Necdet´i ma´zur gördüler. Necdât denen bun­lardır. Necdet´ten sonra Ebû Fudeyk kaldı. Etmevîlerden Abdulmelik b. Mervan´ın gönderdiği ordu bunları dağıttı. Reislerini öldürerek kellesini Halîfeye gönderdi. Böylece bunların işi de bitmiş oldu. [17] 77- Sufriye Fırkası (C): Bunlar Ziyâd b. Asfere tabi´ olanlardır. Bunlar Ezârika´dan daha az mutaassibdırlar ve fakat diğer fırkalardan daha şiddetli davranırlar. Bü­yük günah işleyeni kâfir sayma hususunda Ezrakîlerin fikrine katılmaz­lar, onu kâfir saymazlar. Hakkında hadd-i şer´î tâyin edilmiş olan gü­nahları işleyenleri tekfir etmezler. Onları Kur´ân´da Allah´ın verdiği isim­le yâdederler.´ Zînâ yapana zâni, çalana hırsız denir. Hakkında had olmıyan günahları işleyen kâfirdir. Bâzıları, had vurulan günahı işleyene ka­dı had vurmadıkça tekfîr etmezler. Sufriye´den olan Ebû Bilâl Mirdâs, zâhid ve sofî bir adamdı. Yezid b. Muaviye zamanında Basra´da hükümete karşı ayaklandı. Fakat halka dokunmazdı. Eline geçirdiği hükümet malından ihtiyacına kadar alırdı. Savaş ve döğüş yapmak istemezdi. Ubeydullah b. Ziyâd bir ordu gönde­rerek onun işini bitirdi. Sonra bu fırka Ebû Bilâl´in yerine îmrân b. Hat-tân´ı imam seçtiler; o da şâir, zâhid bir adamdı. Kendi adamlariyle İs­lâm diyarında dolaştı durdu. [18] 78- Acârîde (D): Bunlar, Atiyye b. Bsved´in etbâından Abdulkerim b. Acred nâmın-da&i şahsa uydular. Bunlar görüş itibariyle Necdât fırkasına yakındılar. Lüzumunda savaşa katılmayanlar, diyanetle mâruf iseler mazur görülürler. Hicreti farz değil, bir fazilet sayarlar. Kendilerine muhalif olan kimse öldürülmedikçe malı ganimet malı sayılmaz. Bunlar da aralarında muhtelif fırkalara bölünmüşlerdir. Kader ve kulun kudreti, muhaliflerin çocukları meselelerinde görüşleri ayrı ayrı­dır. En cüz´î bir meselede ihtilâfa düşerler ve bu yüzden umumî kaideler kurmağa kalkışırlar. İhtilâf ederler, başka başka fırkalara ayrılırlardı. En önemsiz meseleleri bu işe karıştırmaktan çekinmezlerdi. Meselâ, Şuayb isminde birisinin Meymûn adında bir kişiye borcu vardı. Meymûn borcunu isteyince Şuayb ona: İnşaallah, Allah dilerse borcumu veririm, dedi. Meymûn: Allah şimdi Ödemeni diledi, dedi. Allah şimdi ödememi dileseydi, onu vermemek benim elimden gelmezdi. Allah borcunu Ödemeni emrediyor. Allah emir ettiği her geyi di­lemiş demektir. Dilemediği bir şeyi emretmez. îşte bu borç münakaşası yüzünden bunlar münakaşayı yapanların adlarına göre: Meymûniye ve Şuaybiye kollarına ayrıldı. Reisleri olan Abdulkerim´e bunu yazarak sordular. O da şu cevabı verdi: “Allah´ın dilediği olur, dilemediği olmaz, deriz. Ve Allah´a bundan başka bir §ey isnad etmeyiz.” Bu cevabı alınca herbiri kendi görüşünü teyid ettiğini iddia etti. Ni­za* yine hallolmadı. Rivayet olunduğuna göre, bunlardan Sa´lebe isminde birisinin bir kızı vardı. Onu birisi istedi. Acâride fırkasının şartlarına göre bulûğa er­meyen küçük çocuklar Müslüman sayılmaz, bulûğa erince kendileri ihti­yar ederler. Anasından kızın bulûğa erip ermediği, yâni Müslümanlığı kabul edip etmediği soruldu. Anası buna alındı ve bulûğa ersin ermesin, benim kızım velayet itibariyle yâni Müslüman kızı olması bakımından Müslümandır, dedi. Bu mesele Abdulkerim´e arz olundu. O bunu kabul etmedi. Sa´lebe de; o Müslüman kızıdır, dedi, böylece Saâlibe nâmiyle yeni bir fırka türedi. [19] 79- İbâzıyye (E): Abdullah Ibn-i tbâd´e tabi´ olanlara bu nam verilir. Bunlar Haricî­lerin en mutedilleri ve iEhl-i Sünnete en yakın olanlarıdır. Bunlar aşırı derecede ileri gidip haddi tecavüz etmezler. Başlıca inançları şunlardır: 1- Kendilerine muhalif olan Müslümanlar müşrik sayıhnazlarsa da mü´min de sayılmazlar. Onlara kâfir adını veriyorlar. Ve bunu küfrân-ı nîmet, nankörlük, nimeti inkâr mânasına yoruyorlar. 2- Muhaliflerinin kanı alenen değil, sırren haramdır. Onların ülke si de dâr-ı tevhîddir. Ancak sultânın ordugâhı müstesnadır. 3- Harbde ganimet olarak ancak at ve silâh gibi harbe yarar şey­ler helâldir. Altın ve gümüş sahiplerine verilir. 4- Muhaliflerinin şahitliğini kabul ederler. Nikâh ve miraslarım tanırlar. Görülüyor ki, bunlar oldukça mutedil bir görüş sahibidirler. Muha­liflerine karşı insaflı hareket ederler. Bu sebepledir ki, bugüne kadar de­vam etmişlerdir. İslâm âleminin bâzı yerlerinde onlara tesadüf olunmak­tadır. [20] 80- Müslümanlıktan Hâriç Sayılanlar: Haricîlerden bir kısmı Müslümanlardan sayılmazlar. Bunlar dîni an­layışta çok aşırı ve şiddetli hareket etmişler ve dalâlete düşmüşlerdir. Bu dalâletleri yüzünden hem kendilerini ve hem de Müslümanları yor­muşlar, boşuboşuna ulaştırmışlardır, îmanında sâdık olan Müslümanlar yine de onların küfrüne hükmetmemişler, onları dalâlette saymakla ye­tinmişlerdir. Hz. Ali arkadaşlarına: “Haricîleri öldürmeyin, zîrâ Hakkı arayıp da yanılan kimse, bâtılı arayıp da elde eden kimse gibi değildir.” tavsiyesinde bulunmuştur. Hz. Ali, onları Hakkı arayan ve fakat yolunu şaşırıp bulamayan kimseler olarak hesap ediyordu. Emevîleri ise bâtıl peşinde koşanlar ve onu elde edenler olarak vasıflandırıyordu, lâkin Ha­ricîlerin içinde öyleleri vardı ki, Allah´ın Kitabında bulunmayan şeylere kail oluyorlar, hattâ Allah´ın Kitabına uymayan, karşı olan hükümler ve­riyorlardı. Abdu´l-Kâhir Bağdadî El-Fark Beyne´l-Fırak kitabında Hari­cîlerden şu iki fırkayı İslâm camiasından dışarı saymaktadır ki, onlar da şunlardır: 1- Yezîdiyye: Yezid b. Ebî Üneyse´ye tabi´ olanlardır. Bu evvelâ Ibâzıyyedendi. Sonra onlardan ayrıldı. Allâhu Teâlâ Acemden yâni Arap­lardan, başkasından bir Peygamber gönderecek, gökten ona kitap indire­cek, onunla Şeriat-ı Muhammediyye´yi kaldıracak, dedi. Yukarıda buna işaret etmiştik. 2- Meymûniyye: Bunlar Meymûn Acredî´ye tabi´ olanlardır. Yu karıda geçtiği üzere, borç ödeme meselesindeki ihtilâftan dolayı ayrılmış lardı. Bunlar evlâtlarının kızlariyle evlenmeği, erkek ve kız kardeşlerinin evlâtlarının kızlariyle evlenmeği mubah sayarlar. Buna sebep olarak da: Kur´ân´da bunların muharremattan, nikâhı haram olan kadınlar arasın da zikredilmemiş olmalarını gösterirler. Yûsuf Sûresinin Kur´ân´dan ol­duğunu kabul etmezler, bu bir aşk hikâyesidir, Kur´ân´dan olması yakı-§ık almaz, derler. Kötü i´tikadlanndan dolayı Allah onları rezîl ve rüs-vây etsin. [21] ——————————————————————————– [1] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 98-99. [2] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 99. [3] Bu Abdullah´ın babası Habbâb ilk Müslümanlardan olup müşriklerden gok ezâ ve cefâ görmüştür. Ümmü Enmâr isminde bir kadının kölesi idi. Müslüman olduğu İçin, başta efendisi gelmek üzere, Kureyş müşriklerinden neler çekmedi. Müdrikler, diğer zayıf Müslümanlar ile ona çok işkence yaparlardı. Kızgın demirler­le vücudunu dağlayıp dininden çevirmeğe çalışırlardı. Bir gün bu işkenceler canına tuk dedi. Kabe´de oturan Peygamber´in yanına gelip: Yâ Resûlullâh, Allah´a duâ etsen de bizi kurtarsa, dedi. Peygamber Efendimiz onu şöyle teskin etti: Bizden önce öyle mü´minler vardı ki, etleri demir tarakla taranıp parça par­ça «oyulur, boyunları destereyle biçilirdi. Fakat yine dinlerinden dönmezlerdi. İyi günler gelecek. Kurtla koyun bir arada gezecek, buradan kalkan bir yolcu emniyet lCİnde Yemen´e ulaşacak. Bir gün müşrikler Habbâb´ı kızgın kömür üzerine yatırdılar, vücudunu kızgın demirle dağladılar. Aradan yıllar geçtikten sonra bunu Hz. Ömer´e anlattı, ona sır­tını gösterdi, yanık yerleri hâlâ belli idi. 36 senesinde Kûfe´de öldü. Ne gariptir ki, oğluna da biz MUslümanız diyen Haricîler kıydı! (Mütercim). [4] Müberrid. El-Kamil, o. II, «. 143. [5] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 99-101. [6] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 101-103. [7] Yezidiyye: Haricîlerden Tezid b. Ebî Enîse´ye tabi´ olanlardır. Bunlur Hâricilerden, ayrılınca, Sicistân´da yerleştiler, İran görüşleri onlara da tenlr «ttt. birçok şeyler karıştı. [8] Meymûniyye: Meymûn Acredl´ye tabi´ alanlar. [9] Abdulkadir Bağdadi, El-Fark Beyne´l-Fırak. [10] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 103-104. [11] îbn-l Ebî Hadîd, Nehcü´l-Belâga §erhi, c. II, s. 307-308. Bunlar Özet olarak alınmıştır, tafsilât İçin oraya bak. [12] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 104-106. [13] İbn-i Ebî Hadîd, Nehcü´l-Belâga şerhi, c. I, s. 401 [14] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 106-108. [15] Şehristanî. EI-MİIel Ve´1-Nihal. Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 108. [16] Bilindiği gibi Necdât, Halîfe tâyinini ger´an vâcib görmezler. Necdât, yyi caiz görür; Nâfi, görmez. [17] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 109. [18] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 109. [19] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 109-110. [20] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 110-111. [21] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 111.

Share.

About Author

Leave A Reply