Kıyas

0

178- Kıyâsın Kaidelerini Îlk Tesbit Eden Şafiî´dir:

Kaidelerini tesbit, esaslarını beyan ederek kıyas hakkında ilk konu­şan imam Şafiî olmuştur. Gerek ondan önce ve gerekse onun çağında fukahâ re´y hakkında konuşurlar, ondan bahsederlerdi. Fakat onun hu­dudunu beyana yönelmemişler, i´timad olunan ciheti açıklamamışlardı. Yâni doğru re´y ile doğru olmayan re´y arasına bir hudud koymamışlar­dı. Her ne kadar bundan bahsetmişlerse de hududu çizmemişlerdi; kaide­leri kurmamışlardı; usûlü vaz´ etmemişlerdi. Şafiî´nin çağı gelince, o, doğruluğuna inandığı re´yin kaidelerini kurdu, sahîh olmayan- istinbat nev´ini bildirdi. Kıyasın hududunu çizdi, onu birtakım mertebelere ayırdı. Nassdan alman fıkha nisbetle kıyasa dayanan fıkıh hükümlerinin kuv­vetçe derecelerini belli etti. Sonra kıyas yapan fakîhde bulunması gere­ken şartları heyan etti. Sonra kıyastan mâadasını bozuk gördüğü re´y ile istinbat nevi´lerinden kıyası ayırdı. Bu suretle İmam Şafiî, ilmin bu babının hakikatim beyan etme şerefini herkesten önce kazanmış oldu. Kendisinden sonra gelenlere bu yolu o açtı, onlar hazır yola koyuldular. [1]

179- Şafiî´nin Kıyası Ta´rîfî:

Şafiî had veya resim[2] suretiyle ta´rif etme yolunu tutmadı. Fakat verdiği misâllerden, yaptığı taksimlerden, konuştuğu şartlardan görülü­yor ki o, doğrudan usûl ulemâsı ıstılahında malûm olan kıyasın hakika­tini kasdetmiştir. Öyle anlaşılıyor ki, onun zamanında ilimlerde mantıkî uslub ve şekiller henüz yerleşmiş ve hâkim olmuş değildi. Onun için man­tıkî bir tarzda kıyası had ve resim suretiyle beyan etme yolunu tutma­mıştır, ilimleri bablara ayırma, gerçekleri belirtme hususunda bu yola daha sonra girilmiştir.

Ulemâ kıyası şöyle tarif ederler: Aralarındaki müşterek illet sebe-bıyle nassla sabit bir şeyin hükmünü, hakkında nass bulunmayan bir şe­ye de vermektir,

Şafiî´nin getirmiş olduğu misâller —ki onlar cidden çoktur— ve yap­mış olduğu taksimler, kıyasın bu tarifine taraâmiyle uymaktadır. Onun için Şafiî´nin kabul ettiği kıyas, usûliyyûnun tarif ettiği kıyasın aynıdır. [3]

180- Kıyasın Hüccet Olduğunu Îsbat İçin Şafii´nin Getîrdiği Deliller, Kıyas Zarurîdir, Kıyas Zahire Göre Îlîmdir:

Şimdi Şafiî´nin kıyas hakkında dediklerini hulâsa olarak söyleyelim: Şafiî, kıyasa dâir sözlerine giriş olarak iki mukaddime ile başlamaktadır. Birinci Mukaddime: Vuku´ bulan, yeni meydana gelen her hâdisenin Mâm Dîni´nde bir hükmü vardır. Çünkü şeriat umûmîdir, bütün hâdise­ler hakkında hayır veya şer, yasak veya mubah olmak üzere bir hüküm verir. Her şeye bir hüküm terettüp eder, Sâri´ o hükmü yerinde bulur ve­ya o hükmün yerine başka bir hüküm verir. Her kaziyye ve her hâdise hakkında Sâri´ tarafından veriimiş bir hüküm olduğuna göre, bu hüküm­ler ya nassia, ya işaret suretiyle veyahut delâlet yoluyla beyan edilmiş olmalıdır ki, bu hükümleri bilmek isteyen kimse bunlar vasıtasiyle öğre­nip bulabilsin. Hükümleri nassların delâletinden çıkarıp bilmek ise içti had yoluyla, benzeri mes´eleleri birbirine ilhak etmek suretiyle olur.. Birbirine benzeyen mes´elelere, misli misline bakarak hüküm vermek, hiç şüphe yok ki, kıyasa götürür. Şafiî bunları şu sözleriyle anlatmaktadır: “Müslümanlara indirilen nasslarda tutulması gereken hüküm vardır, hak yolunu gösteren delâletler mevcuttur. Nassda aynen bulunan hükümlere tabi´ olmak lâzımdır. Aynen bir hüküm yoksa o Kaman ictihad suretiyle hakkı bulmak için nassların delâletlerine başvurulur. Bu ictihad ve kıyas demektir! Şafiî´nin tutumuna göre Şâri´m beyanları iki kısımdır:

1- Nassîa bildirilen hükümler: Bu nassların maksadı ve gayesi bi­lindikten, beyan tarzlariyle âmmı ve hâssı anlaşıldıktan sonra bu hüküm­lere tabi´ olmak vâcibdir,

2- Delâlet yoluyla olan beyanlar ki, Allâhu Teâlâ bunları fikirleri, ; akıllara yol göstermek için birer alâmet olarak dikmiştir. Müctehid, Allâhu Teâlâ´nm kendisine verdiği akıl ile bu hükümleri anlamağa çalı­şır, çabalar. Şafiî´ye göre ictihad, nass bulunmayan ve icmâ* vâki´ olma­yan hususlardadır ve bu kıyas yoluyla olur. Hattâ o: îctihad kıyasdır, demeği kendisine caiz görmüştür.

tkinci Mukaddime: “Şer´in ahkâmını bilmediği kısımdır. Biri ihata ilmidir, zahire ve bâtına şâmildir. Onu bilen, aşikâre ve gizlide hak olan o olduğunu bilir. Bu yakînen bilinen bir şeydir ki, kimsenin bunda şüp­heye düşmesi caiz olamaz. Diğeri ise yalnız zahire göre olan bilgidir. Onun gerçeğini bilmek Allah´a mahsustur, onun ilmi kuldan gizli kahniS-tır, hiç kimse onu hakkiyle bilemez. Bu ilim, tercih ve zan yoluyla olur, cezm ve kat´! hüküm yoluyla olamaz, ne önünden, ne ardından bâtıl ona yol bulamayacak şekilde bir bilgi değildir. Hükümleri birinci kısımdaki gîbi kesin olarak bilmek iki yol ile olur: Kitâb´ın nassiyle veya mütevâtîr Sünnetin nassiyle, yâni Şafiî´nin dediği gibi umûmun umûmdan rivayet ettiği nakille olur. Bu iki yoi ile helâl olan bir şeyin helâl olduğu, haram edilen geyin de haram olduğu bilinir, bunları kimse biknemezlik edemez ve şüpheye düşemez.”[4]

Haber-i vâhidle yâni Şafiî´nin tabiriyle haber-i hâssa ile, icmâ´ ve kıyasla hâsıl olan ilim zahirî ilimdir. Bu üç delil ile olan bilgi zahire gö­redir. Bunlarla hâsıl olan bilginin sahibi, ilminin gerçekte ve nefsü´1-emir-de Öyle olduğuna iddia edemez. Hakikatim Allâhu Teâlâ bilir. EUndeJd imkânlarla ulaştığı bilgi budur esasına göre onunla arnel olunur. Elinde olmayan, gücünün yetmediği şeylerin altına girerek onları yüklenmekle mükellef değildir.

Birçok ka.ziyyeler, bu nevi´ ilim üzere yürür. Hâkim, şahitlerin şa­hitliğine dayanarak bir maznunun katline hüküm verir. Onlann doğrulu­ğunu gösterir emarelere i´tibar eder, halbuki şahitlerin yalancı olmaları, yanılmaları ihtimali de vardır. Fakat hâkim zahir olanla hükmeder, gizli olanı Allah´a bırakır. Müctehidler, delillerden hüküm alırken esbabın gö­türdüğü ve buldukları şeyle amel ederler. Bulamadıkları, gözlerinden ka­çan şeyden dolayı günah yoktur. Mükellef olanlar, bilgileriyle vâsıl olduk­ları, zahirde buldukları şeyleri îfâ etmekle teklif olunurlar. Bir kimse, kendisine helâl olduğunu sanarak bir kadınla evlense, onunla birleştikten sonra süt kız kardeşi olduğu anlaşılsa, Allah ile arasında günah işlemiş sayılmaz. Çünkü dudu bilmeyerek yaptı, araştırması onu gerçeğe götür­medi. Gizîi olan hakikat meydana çıkınca nikâh bozuldu. Zahire göre bir hüküm vardı, frâtma göre de hüküm vardır. Zahire göre yapılan nikâhla neseb sabittir, iddet ve mehr lâzınıgelir. Gerçekte ise nikâh bâtıl oldu­ğundan; bilinmeksizin uzun zaman geçse de, mîras hakkı sabit olmaz.

Şafiî, zahiren bilinenle, işin hakikati, içyüzü arasındaki ihtilâflara dâir birçok misâller getirmektedir. Biz onlardan birini zikredelim, diğer­leri ondan belli olur: Bir kimse gelerek Müslüman olduğunu aşikâre söy-tese, Müslüman olmadığını açığa vuracak bir işaret ve alâmet görülme­kçe, biz zahire göre hüküm veririz3 ona Müslüman muamelesi yaparız. Müslüman olarak gördüğümüz için Müslümanlarla evlenmesine müsâade ederiz, arada mîras cereyan eder. Bâtınen belki de Müslüman olmamış olabilir, fakat biz bilmeyebiliriz. Eğer biri onun Müslüman olmadığını bi-hr, böyle alâmetler de belirirse, içinde gizlediklerini açığa vuran sözler uyulursa, o zaman bunu bilen kimse ona Müslüman muamelesi yapmaz. nu Müslümanla evlendirmez, mirasçı yapmaz. Böylece iki şahsa nisbet-s bir kimse hakkında ayrı ayrı iki hüküm bulunmuş oluyor. Her ikisi de «diklerine göre amel ediyorlar, bilgilerinin îcâbma uyuyorlar. [5]

181- Kıyasın Muhtelif Neticelere Götürmesi, İ´timat Edil­mesine Mâni Değildir:

Görülüyor ki, kıyâs zahiren bir bilgi veriyor. îşin içyüzüne nüfuz edemiyor, bâtını keşfeyleyemiyor. Çünkü kıyas, zahirî ilim veren üg ilim yolundan biridir. Hem zahiri, hem, bâtını ihata eden bir ilim vermez. Her müctehid, kendisinin ulaştığı ilimden bulduğunu aur. Kıyas ancak zahirî ilme götürüp ihata ilmi vermediğinden müctehidler bir mesele hakkında ihtilâfa düşerler. Kıyas bir müctehidi bir neticeye, diğer bir müctehidi de başka bir netîceye götürebilir. Nasıl ki, iki hâkimden biri, bir şahidin şahitliğini kabul eder, çünkü onun hâlinde salâh cihetini üstün görür, her ne kadar bâzı işlerinde kusur bulsa da buna bakmaz, çünkü hiç gü­nah iglememiş bir kimse bulunmaz[6]. Birinci hâkimin şahitliğini kabul ettiği kimsenin şahitliğini diğer hâkim ise, aynı mes´elede, reddedebilir. Çünkü onun hâlinde birinci hâkimin görmediği birtakım şeylere muttali´ olmuştur. İşte müctehidlerin durumu da böyledir. Bir mes´elenin hük­münde, beyan ettiğimiz gibi, onlar da ihtilâfa düşebilirler. Her biri, üze­rine düşeni ve lâzım geleni yapar, vâsıl olduğu neticeyi alır. Kıyas, böyle bir neticeye götürmekle beraber caiz bir şeydir, hattâ istenen bir iştir. Amr b. Âs´dan rivayet olunuyor ki, Hz. Peygamber´i şöyle derken işitmiş-tir: “Bir hâkim hükmünü verirken ictihad eder ve isabet de ederse ona iki ecir vardır. Hükmederken içtihadında hatâ. ederse ona da bîr ecir vardır.”[7] Bu Hadîa-i Şerîf gösteriyor ki, Şafiî´nin nazarında ictihad de­mek olan kıyas, her ne kadar zahirî itme götürse ve düşünceler muhtelif olsa da, yine istenilen ve arzu olunan bir şeydir.

Şafiî, bu Hadîs-i Şerîften kendisince kıyas demek olan içtihada teş­vik mânâsı çıkarmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber Efendimiz, bu Hadîsle isabet eden müctehide iki sevap, hatâ eden müctehide bir sevap verildi­ğini büdirmiştir. Müsaade edilmeyen bir şeye ise sevap yoktur. Vebali kaldırılan hatâya dahi sevap yoktur”[8]. Fakat, madem, ictihaddaki hatâ burada yalnız affedilmekle kalmıyor, üstelik sevap da veriliyor. Bu Hadîs gereğince hatâ etmek ihtimâli bulunmakla beraber ictihad istenen bir şeydir. Bu Hadîs-i Şerîf bize diğer bir şeyi de gösteriyor ki, müctehid an­cak zahire göre ictihad etmekle mükelleftir. [9]

182- Kıyas Nassla Sabit Bir Hüküm Üzerine Kurularak Ya­pılır:

Kıyas ancak nassla sabit bir hüküm üzerine kurulur. Çünkü ger´î hüküm Kitab ve Sünnetten aranarak bilinir. Kitab ve Sünnetin nassiyle bildirilen bir sebep ve illete göre hüküm verilir. Hakkında nass bulun­mayan şey ise hakkında nass bulunan mes´eleye benzetilerek hüküm alır. yâni hükmü nassla bildirilen mes´elenin illetini, sebebi caiz olan ve hak­kında da nass bulunmayan mes´ele bu müşterek illet dolayısiyle aynı hük­mü alır. Bu da nassm mânâsım bilmek, hükmün illetini arayıp bulmak suretiyle yapılır. E^er nassla sabit olan hükmün illeti, hakkında nass bu­lunmayan mes´elede de varsa kıyas yoluyla aynı hüküm ona da geçirilir. Şafiî´nin sözü şöyledir: “Kitab ve Sünnetin bildirdiği hüküm, sabit bir gerçektir, müctehid onun mânâsını araştırıp isabet etmeğe çalışır.”[10]

Şafiî kıyası, nass üzerine hamletmek, nassa tabi´ olmak gibi i´tibar eder; yoksa kıyas, nassın kayıdlanndan âzâde kalmak değildir. Onun için şöyle demektedir: “ilim erbabı, nassm hayrına tabi* olarak hakkında nassla haber verilmiş bir sey bulunmayan bir mes´eleyi o nassa kıyas ederek onun hakkında kıyas yoluyla sözünü söyleyebilir.”

Kendilerine kıyas edilecek Kitab ve Sünnetten bir nass yoksa, o za­man, Şafiî re´y yoluyla içtihadı men´etmektedir. Nassdan bir haber bu­lunmaksızın hüküm vermek ve kıyas yapmak caiz değildir.

Bundan şu anlaşılıyor ki, Şâri´m içtihadı emretmesi, işin hakîkatma delâlet eden delil ve karinelere bağlıdır. Çünkü ictihad ancak muayyen bir mânâyı aramak için yapılır. Bu arama ve talep kendisine delâlet eden deliller, onu gösteren emarelerle olur. Bu ise nasslann mânâlarını araş­tırıp benzeyen ve en yakın olan şeyleri ona katmak için yapılır, işte kıyas budur, Şafiî şu sözleriyle bunu kasdetmektedir: “Hz. Peygamber Efendi­miz (Ona salât ve selâm olsun) içtihadı mademki emretmiştir, ietihad ancak bir şeyi aramak için yapılır. Bîr şeyi araştırmak ise ancak delil­lerle olur, bu da kıyastır. Görmez misin ki, bir adamın kölesini aşırsa, o kölenin emsalinin pazarda kaça olduğunu bilen bir kimseye ona fiyat takdir etmesi söylenir, bu kölenin kıymetini takdir et, denir. O da, onun benzeriyle mukayese ederek ona fiat biçer. Bir malın fiyatı da ancak tec­rübesi olan, bu işten anlayan birine takdir ettirilir. Kölelerin fiyatını bil­meyen bir fakîha: Bu köleye fiyat takdir et, denilmez. Bir işçinin ücreti­ni takdir etmesi istenilmez. Çünkü bu kıymetleri emsaline bakmaksızın, onlarla mukayese yapmaksızın takdir ederse haksızlık yapmış olur. Mal­arın kıymetinin takdirinde bu iş böyle olunca, dikkatsizlik ve emsalini t tibâre almamak hatâya düşürürse, Allah´ın helâl ve haram kıldığı şey-krde haksızlık yapmaktan son derece sakınmak elbette daha lâzımdır.”[11]

Böylece Şafiî, fakîhın re´yle içtihadında tutacağı yolun ancak kıyas y°Iu olduğu neticesine varmaktadır. Tâ ki hüküm nassın delaletiyle olmuş olsun. Çünkü o şeriatta ancak nassa i´tiraad etmektedir, ona dayan­maktadır. Hüküm nassm zahiriyle değilse bile hiç olmazsa ondan alman delâlet yoluyla olsun. Bu da nasslardan mânâlar çıkarmak, nassların ille­tini bilmek, sonra da nassla bildirilen hükmün illetini taşıyan mes´eleye, müşterek iliet dolayısiyle, aynı hükmü vermekle olur. Fıkıhta gözönünde tutulacak şey Kur´ân´in nassıdır veya Peygamber´in Hadîsleridir, veya­hut da kıyas yoluyla bunlara hamletmektir. Uyulması gereken bir nass veya bunlara göre yapılmış bir kıyas yokken hüküm vermek günaha da­ha yakındır. [12]

183- Kıyasın Nevîlerî, Mertebeleri:

Kelimeleriyle hükme delâlet eden bir nass bulunmadığı zaman, kıyas mutlaka lâzımdır. Bu da nassların mânâlarını, gayelerini araştırmak, il-letlerini, sebeplerini bilmekle, sonra da benzerlere birbirinin hükmünü ver­mekle olur.

Şafiî´nin Er-Risâle´deki sözünden ve diğer yerlerde dediklerinden çıkan şudur ki, o, kıyas, illetin açık veya kapalı olması, hakkında nass bulunmayan şeyde illetin ne miktarda bulunuşu bakımından üç kısma ayırmaktadır:

1- Feri´ hükme asıldan daha evlâdır. “Anaya, babaya öf bile deme­yin.” âyetinden anayı, babayı dövmenin şiddetle yasak olduğunu anlarız. Öf demek yasak olunca, dövmenin yasak olması evleviyetle sabittir.

2- Feri´ asla müsavidir; ikisi de aynı derecededir, aralarında bir­birinden fazlalık ve eksiklik yoktur. Allâhu Teâlâ şöyle buyurur: **Eğer cariyeler fuhuş işlerlerse, onlara hur kadınlara olan azabın yarısı vardır.”

Cariyeler hakkındaki bu hükme bakarak, köleler de had vurulmağı îcâbe-den bir günah irtikâb ederlerse onlara da yarı ceza verüir.

3- Hükmün illeti bakımından feri´, asıldan daha zayıftır.

Bu üç kısım hakkında Şafiî´nin dediklerini açıklayarak her kısımdan ayrı ayrı söz edelim:

Şafiî kıyası böyle mertebelere ayırıyor ve birinci kısmın kıyasın en kuvvetlisi olduğunu söyleyerek diyor ki: “Kayasın en kuvvetlisi şudur: Allâhu Teâlâ Kitabında veya Hz. Pegyamber Sünnette bir şeyin en az olanını da haram eder. Azı haram olan şeyin çoğu da haram olacağı pek tabiî bulunduğundan azı yasak edilen o şeyin çoğunun daha çok haram olduğu bilinir. Yine böylece, tâatın azı öğülür, ona mükâfat verilirse, ço­ğu bu övgüye daha çok lâyık olur. Bir şeyin çoğu mubah olursa, azanın mubah olması daha evlâdır.”

Şafiî bu üç nev´e üç misâl getiriyor:

a) Hz. Peygamber Efendimiz (Ona salât ve selâm oisun) şöyle bu­yurmuştur: “Allâhu Teâlâ müzminin canına, malına dokmuna-ğı haram {aldı. Ona iyi zandan başkasını beslemek de haramdır.” Mü´mine iyi zan-dan başka bir şey beslemek yâni kötü zan haram, olunca, haksız yere sarih bir surette ona kötü söz söylemek evleviyetle haramdır. Hattâ bu­nun haram olması daha şiddetlidir.

b) Allâhu Teâlâ şöyle buyurur: “Kim ki, zerre miktarı hayır işler­se mükâfatım görür, kim de zerre mikdarı kötülük yaparsa cezasını gö­rür.” Zerre mikdarı olan hayır öğülür ve mükâfat verilirse, daha büyüğü Övgüye daha lâyıktır. Zerre mikdarı kötülükte günah olup azap verilecek­se daha büyüğü daha çok günahtır.

c) Allâhu Teâlâ, herhangi bir muahede ile bağlanmamış olan ve bize savaş açanların kazılarını ve mallarını helâl kıldı. Öldürmeden ya­ralamalar ve mallarından bir kısmı elbette evleviyetle mubahtır. Gerçi Şafiî, ikinci kısmı Er-Risâîe´de açıkça zikretmiyor, ancak bâzı sözlerin­de buna işaret ediyor. Bu kısmı Fahrü´r-Râzî ondan naklen söylüyor ve köle, haddi mûcib bir cinayet işlerse cariyeye kıyas ve nisbet ederek ona da yarı ceza verileceği misâlini getiriyor.

Şafiî´nin Er-Risâle´de bu kısma işareti, bâzı ulemânın bunu kıyastan saymadıklarını söylediği sırada şöyle der: “Helâl edilen mânâsında olan, o illeti taşıyan helâl kılındı, haram mânâsında olan da haram kılındı.” Bu tâbir, şüphesiz ki, ikinci kısma işaret yoluyla zikrolunmuştur, yâni hükmün illetinde feri´ asla müsavidir. Bunda feri´ ile aslın birbirine eşit­liği o kadar açık ki, nass kadar açık olup, hattâ bâzı ulemâ bunu kıyas­tan bile saymıyor, şüphesiz ki bu, birinci kısımdan başka bir kısmıdır. Çünkü birinci kısımda mânâ yâni illet feri´de, asıldan daha kuvvetlidir.

Üçüncü kısım; bunda feri´, asıldan daha zayıftır. Bunu Fahreddin RÂzî, Şafiî´den nakil ile diyor ki: “Şafiî bunu iki nev´e ayırır. Birisi kı-yas-ı mânâ z= illet kıyasıdır. Yâni uygun olarak hükmün illeti bulunup çıkarılır, sonra a3iîi illeti taşıyan feri´de de bu hükmün bulunduğu göste­rilir, ikincisinde hükme sebep olan illet meydana çıkarılmaz, fakat iki muhtelif suret arasında hükümde bir, benzer oluş şekli bulunur. Bu ikisi arası olan seldin diğer iki suretten birine benze5Tşi daha fazladır. îşte bu Çok benzeyiş onun bu surete katılmasını îcâbeder. işte kıyas-ı şebeh yâ­ni benzeyiş kıyası da budur.”[13]

Er-Risâle´ye baktık. Gördük ki, Şafiî kıyası iki bahsin başında bu iki veçhj şöyle zikrediyor: “Kıyas iki türlüdür. Birincide bir şey yâni feri´ ashn illetini hâvidir, bu kıyasta ihtilâf yoktur. Diğerinde ise bir şey ashn benzeri olur, en çok benzeyen feri´ asla ilhak olunur. Kıyasçüar bunda ih­tilâf etmişlerdir.”[14] Şafiî birinciyi zikrederken, bunda kıyasçıların ihtilâ­fa düşmediklerini de söylüyor ki, bu sözün zahirine üç kısım bunda dâ-hüdir; yâni: Evleviyyet yoluyla olan kuvvetli kıyas, feri´Ie aslın müsavi olduğu kıyas, fer´in asıldan zayıf olduğu kıyas. Bunlardan ilk ikisinin bu nev´e girdiği açıktır, aşikârdır. Çünkü bu ikisinde kıyasçüann ihtilâfa düşecekleri bir cihet yoktur. Müctehidlerin bunlara dâir sözleri birbiriy­le çatışacak durumda değildir.

Bundan ötürü bizce, Fahreddin Râzî´nin sözü, Şafiî´nin Er-Risâle´-deki sözleriyle işaret ettiği taksime tamı tamına uygun düşmemektedir. Çünkü Şafiî´nin sözü şunu da içine alır ki, fer´in asıldan daha zayıf oldu­ğu üçüncü kısmın birkaç benzeri olur ve onlardan en yakın olana ilhak olunur. Ma´kûl olan budur. Çünkü aslın hükmünün illetinden fer´in da­ha zayıf olması, fer´in asla ilhakiyle çarpışan birkaç suret bulunduğu za­man olur. Zîrâ böyle birkaç suretin bulunması asılla feri´ arasındaki ille­tin zayıf ve mütereddit olmasından ileri gelir. Fakat asılda sabit olan illet taayyün ederse ve feri´ ile diğer bir asıl arasında başka bir benzerlik veçhi de bulunmazsa o takdirde bu asla benzerliği kuvvetli olur, illeti meydana çıkarmak bâzan her ne kadar güç olsa da, bu illet artık sabit sayılır. Şafiî´nin, fer´in asıldan zayıf olmasını yalnız bu kıyasda i´tibar et­tiğini gösterir delilimiz vardır. Bu delil iki şeye dayanmaktadır:

1- Şâfİî, benzerlik kıyasında kıyasçılar arasında ihtilâf cereyan et­mediğini söylüyor. Halbuki illet kıyasında, kıyasçılar arasında hiçbir ih­tilâf yoktur. Şüphesiz ki bu, her surette birincinin kuvvetli olduğunu, ikincinin de zayıf olduğunu gösterir. Daha önce bunu belirtmiştik.

2- Şafiî diyor ki, bâzı ulemâ, ancak benzerlik ihtimâli bulunana kı­yas nâmım veriyor. Çünkü iki muhtelif mânâdan (illetten) benzerlik münâsebetiyle birine kıyas cihetine gidilir.[15]

Diğer iki kısım yâni feri´ asıldan daha evlâ veya müsavi olanlar, sö­zü geçen bu ulemâdan bâzısına göre kıyas nâmını almaz. Şafiî, bu sözü sayıyor ve ona bir veçhe buluyor. Bunun böyle olması şundan ileri gelir: Şafiî´ye göre illete dayanan kıyasta feri´, asıldan zayıf olamaz. Yoksa de­lâlet, nass derecesinde kuvvetli sayılamaz.

işte bunun için biz, zayıf olan kıyası Şafiî´nin ancak benzerlik kıya­sında i´tibar ettiğim mütemayiliz. Bu nevi´de feri´, hakkında nass bulunan asıllardan birkaçına benzer ve bunlardan en çok benzeyenin ve en yakın olanının hükmünü alır. [16]

184- Bu Hususta Şâfîî´nîn Getirdiği Misâller:

Buna dâir Şafiî birçok misâller getiriyor, biz onlardan birkaçım kaydedelim:

a) Hz. Peygamber´in bir köle hakkında verdiği hüküm şöyledir: Kusurlu olduğu gizlenerek satılmıştır. İşletilip faydalandıktan sonra

kusurlu olduğu meydana çıkınca ayıbından dolayı müşteri onu reddetse, aynını tazminden dolayı ondan hâsıl olan gaileyi hapseder, vermeyip tu­tar. Bu gaile müşterinin elinde hâsıl olmuştur, semenden bu gaileye te­kabül eden bir hisse yoktur, öyle olunca damânî karşılığı gaile müşteri­nin mülküdür. Bu aymn zâtından doğmuş bir ziyâde değildir. Şâfü, satı­lan malın aynından doğan ziyâdeyi de buna kıyas etmektedir. Buna bi­naen hurma ağacının meyvesi, davarın sütü ve yavrusu müşterinin olur. Eğer bunlar satıştan sonra ve satış bozulmadan önce müşterinin elinde hâsıl olursa, böyledir. Çünkü bunlar müşterinin damânmda iken hâsıl ol­muştur. Damânî karşılığı mülkü olur.

Fukahâdan bâzıları bu hususta Şafiî´ye muhaliftirler. Onlara göre malın zâtında doğan ziyâde, kazanma ve gallelendirme yoluyla hâsıl olan ziyâdeye kıyas edilemez. Hadîs-i Şerîf şöyle buyurur:

“Bir şeyin haracı, faydası; damanı karşılığıdır.” Mebî´in zâtından doğan, meydana gelen ziyâde ise haraç değildir. Şâfü bu sözü şöyle diye­rek reddediyor: “Eğer aymn zâtından doğan ona ilhak edilse, köleye hibe edilen şeyin bâyi´in mülkü olması îcâbederdi, çünkü bu haraç değildir. Fakat onlar, bir şeyin haracı, daman karşılığıdır, kaidesince bunun müş­terinin mülkü olduğunu söylüyorlar.[17]

Hulâsa olarak bu mes´ele iki benzeri arasında kalmaktadır. Birisi şöyledir: Meydana gelen ziyâde kazanca benzer ve mülkünde iken hâsıl olan müşterinin olur. îkincisi: Aynın zâüna ilhak edilir. Çünkü Hadîs-i Şerîf: Haraç, daman iledir, diyor. Bu ise haraç değildir. Şafiî birinciyi alıyor, ikinciyi almıyor. Birinciyi tercih etmesini şöyle açıklıyor: Mülki­yetin illeti, bunun kendi mülkünde iken hâsıl olmasıdır. Mülkünde hâsıl olan her şeyin mülkiyeti sabit olur ve bu devam eder. Bu hususta şöyle diyor: “Bunların hepsi müsavidir. Çünkü müşterinin mülkünde iken hâ­sıl olmuştur. Doğru olan budur…”

Diğerleri ise, ziyâde hâlihazırda ve ileride mülkiyette ayne tabi´dir, diyorlar. Mebî´in aynı bâyi´a dönünce onların da bâyi´a dönmesi gerekir.

b) Hazret-i Peygamber altının altınla, gümüşün gümüşle, hurmanın hurma ile, buğdayın buğdayla, arpanın arpa ile fazlasına satılmasını yasak etti, ancak misli misliyle ve peşin olarak satılmasına müsâade etti. Bu sahîh. bir Hadîstir. Şafiî hakkında nass bulunmayanları, nassla bildirilen bu mes´elelere kıyas etmek için bu yasağın illetini öğrenmek istedi. Bu nevi´lerin haram edilmesinden, insanlar arasındaki örf ve âdetten, taâmül usûlünden şu neticeye vardı ki, altının misli misliyle ve peşin olarak satı­şından ma´dâsınm haram olmasının illeti semen olmasıdır. Diğer nevi´le­rin haram, olmasının illeti ise yenir şey olmalarıdır. O takdirde haram ol­manın illeti altında semen ve cinsin bir nevi´den olmasıdır. Yâni altın al­tınla fazlasına satılamaz. Diğerlerinde ise haram olmanın illeti yenir şey olmalariyle birlikte cinsin de bir olmasıdır. Eğer bu iki cüz de bulunursa o zaman ivazlardan birini veresiye yapmak da, fazla yapmak da haram olur. Eğer illet cüzlerinden birisi bulunursa, yâni cins birliği olmaksızın semen veya yenir şey olma bulunursa o zaman fazlalık helâldir, ivazlar­dan birini veresiye yapmak haramdır, fazla helâl, nesîe haram olur. Şa­fiî, keyl ve vezni illet olarak almıyor. Şayet Şafiî böyle demiş olsaydı tar-tılanlardan olan bal ile yağın altın ve dirhemle veresiye satışına cevaz vermezdi, nasıl ki altının gümüşle, fazlasiyle, veresiye satışı caiz değildir. Ulemâ birinci satışın veresiye yapılmasının sahîh olduğuna ittifak etmiş-lerdir, ikinci ise böyle değil. Öyle olunca haram olmanın illeti mikdar olamaz[18]

c) Allâhu Tealâ Kur´ân-ı Kerîm´de şöyle buyurur: “Analar, çocuk­larım emzirmeyi tamamlamak isteyen için, tam iks sene emzfrirler. Ana* jann yjyeceğim ve giyeceğim uygu» bir şekilde sağlamak çocuk kendisi­nin olan babaya borçtur.” (Bakara Sûresi: 233).

Âyetin alt kısmında Cenâb-ı Hak şöyle diyor; “Eğer çocuklarınızı 5Üt anneye emzirtmek isterseniz, yereceğinizi uygun bir şekilde Ödediği­nim takdirde size sorumluluk yoktur,´´ (Bakara Sûresi: 233).

Hz. Peygamber de, Utbe´nin kızı Hinde, eşi Ebû Süfyan´uı malından oğlundan ötürü ma´rûf tarzda para almasını söylemiştir. Gerek Allah´ın Kitabındaki âyetler ve gerekse Peygamber´in Sünneti gösteriyor ki, kü­çükken çocuğu emzirme ve besleme ücreti babaya düğmektedir. Bu nok­tanın farz olmasının sebebi çocukla baba arasındaki karabet bağıdır. Ma­demki bu alâka ve bağ sebebiyle, çocuk kendine bakmaktan âciz bir hal­de iken babanın çocuğa bakması farz oluyort baba kazanıp kendine bak­maktan âciz kaldığı zaman, mah yoksa, çocuğun babaya bakması aynı se-beple farz olur. Baba ve ana yukarı kuşağa doğru ne kadar giderse gitsin, derece derece bununla mükelleftir. Evlâtlar da aşağı kuşağa doğru ne ka­dar inerse insin hepsi mükelleftirler. Çünkü alâka ve bağ hep birdir. Yâni asıl ve feri1 alâkası, cüz´iyet veya doğuş karabeti mevcuttur[19]

185- Şafiî´ye Göre Delâlet-i Evlâ (Îktıza) Kıyastan Sayılır, Bu Hususta Ulemâ Arasında Tartışılması:

İmam Şafiî, kıyasın kısımlarını ve şekillerini zikrettikten sonra açık­lıyor ki, fukahâdan bâzıları, fer´in, nassla bildirilen asıldan daha kuvvetli olduğu şeyi kıyastan saymamaktadırlar. Aslın mânâsında olup başka bir şeye ihtimâli olmayan da böyledir. Bu hususta şöyle diyor: “Bâzı ilim er­babı, buna (yâni fer´m, kıyasın illetinden asıldan daha çok olan kısmına) kıyas nâmım vermekten çekinirler. Bu, Allah´ın helâl ve haram kıldığı, öğdüğü veya zemmettiği şeyler cümlesindendir. Bunlar ayniyle sabittir, başkasına kıyasla değildir. Helâl olanın illeti bulunduğundan helâl edilen, haram olanın illetini taşıdığından haram kılınanlar hakkında da böyle söylenmektedir. Ancak benzerlik dolayısıyla yapılan kıyasa, kıyas nâmını verir. îki muhtelif illet benzerliğinden daha yakın olana kıyas yapılırsa, bu kıyas olur. Diğer ilim erbabı ise Kitab ve Sünnetin nassından başkasiy-le sabit olup onların illetini taşıyanlara kıyas nâmını vermektedirler. Doğ­rusunu Allah bilir.[20]

Şâfü bu iki kavilden hangisini aldığını açıklamaksızm bunları zikret­miştir. Sözünün gelişinin zahirine bakılırsa, üç kısmı da kıyastan say­maktadır.[21]

Bence, fer´in asıldan daha çok ve aslın illeti gibi olduğu, sori derece vazıh bulunmasından, illeti araştırıp meydana çıkarmağa hacet bile kal­madığı mes´eleler; kıyastan değil de nassm delâleti nev´inden sayılır. Çünkü illet nassla veya benzeriyle bilinir de bu da feri´de daha çok oldu­ğundan açıkça anlaşılırsa hüküm feri´de nassla sabit olmuş olur. İnsan, mücerred nassı anlamakla bunu anlar. Şafiî´nin yoluna göre fark esasa taallûk eder, cevheridir. Çünkü hüküm, Kur´ân´m nassiyle veya mütevâ-tir Hadîsle sabit olmuş bulunursa, onu bilmek, zahirde ve bâtında ilini, ilm-i ihata olur. Eğer nassm delâletiyledir, diye hüküm edersen böyledir. Eğer kıyasla sabit dersen, bu yalnız zahiren ilimdir. Meselâ: “Anaya, ba­baya <>f bile deme.” âyetinden anlaşılan döğmenin haram olması, eğer kı­yas ile sabittir dersen, bu haram olmayı, bilme yahuz zahirde olur, hem zâbir ve hem bâtında ihata ilmiyle olmaz. Anaya, babaya Öf bile dememek âyetin nassiyle zahir ve bâtında kat´î olarak sabit olsun da, döğmek yal­nız zahirde sabit olsun, bu olamaz. Arapçanın siyakından anlayan bir kim­se bu âyet, ibaresiyle, eziyetin azının hürmetine delâlet eder de, çoğunun haram olduğuna delâlet etmez diyemez. Bu âyeti mücerred işitmekle iba­resinden döğmenin haram olduğu anlaşılır ki, bu nasıl olur da yalnız za­hiri ilim olur Eğer bu da hem zahir ve hem bâtında ilim sayılmazsa, in­sanlar için ihata ilmi hiç yok demektir.[22]

186- Kıyas Cereyan Etmeyip Mevrîd-i Nassa Münhasır Kadan Nasslar, Ruhsata Dâir Nasslarda Kıyas Cereyan Etmez; Buna Dâîr Misaller:

Şafiî diyor ki, bâzı nasslara kıyas yapılmaz. Bunlar, sabit şeylere aykırı bir hüküm getiren nâsslardır. Bu türlü hüküm1 ar, yalnız mevrid-i nassa = nassm geldiği şeye münhasır kalır. Aynı hâ! ve Vasfı taşıyan başkaları buna kıyas yapılamaz. “Alâ hılâfi´l-kıyas sabit olan bir şey baş­kasına makîs olamaz,” Bunlar umûmî bir hükümden istisna yoluyla hafif­letmek için yapılır. Şâfü, bu konuda şöyle diyor: “Allâhu Teâlâ nassla bil­dirdiği bir hüküm olup da sonra Hz. Peygamber bâzı farzlarda onu tahfif ettiğini Sünnetiyle beyan ederse, Hz, Peygamber´in ruhsat verdiği bu ruhsatla amel olunur ve başkası ona kıyas edilmez. Yine böylece Hz. Peygamber bir şey hakkında umûmî bir hüküm verir de sonra umûmî hükümden ayrı bir Sünnet vaz´ederse bu da başkasına makîs olamaz.”[23] Şafiî buna bâzı misâller getirmiştir ki, birkaçı şunlardır:

a) Allâhu Teâlâ abdesti farz kılarak şöyle buyurdu: “Ey îman eden­ler, namaz kılacağınız zaman yüzünüzü, dirseklerimize kadar kollarınızı yıkayın, başınıza mesnedin, ayaklarınızı da topuklara kadar yıkayın.” Bu umûmî hüküm gereğince abdestte ayakların yıkanması abdestin bir rüknüdür, farzdır. Fakat Hz. Peygamber mest üzerine mesh edince, bu: umumî nassm hükmünü hafifleterek kolaylık için verilmiş bir müsâade oldu, Aynı mahiyette olan şeyler, meselâ başa giyilen kavuk, ellere giyi­len eldiven, meste kıyas edilemez. Çünkü bu hüküm, umûmî nasstau bir istisnadır, nassm umûmundan istisna edilen bir şey, başkasına kıyaslana­cak bir şey olamaz.

b) Ribâ cereyan eden malların götürü pazar toptan satılması yasak edilmiştir. Hz. Peygamber ağaç üzerinde iken meyvelerin birbiriyle mü­badele yoluyla satılmasını, tarladaki mezruâtm buğdayla satılmasını neh-yetmiştir. Bu umûmî bir hükümdür. Fakat arayanın satışının caiz oldu­ğuna dâir Hadîs vardır. Ağaç üzerindeki yeşil hurmaların kuru hurma ile satışına cevaz vermiştir. Bu, umûmî nass karşısında kolaylık için gös­terilmiş hafif bir hükümdür, bu yalnız nassm varit olduğu şeye münha­sır kalır, bu hüküm başkasına geçirilmez. Şafiî yemişlerin ağaç üzerinde satılmasının yasak edilmesiyle, yeşil hurmaların satışına ruhsat verilmesi arasını şöyle birleştiriyor: “Bunun iki türlü olmak ihtimali vardır, doğru­sunu Allah bilir amma bence evlâ olan şudur: Hz. Peygamber baştan umûmî olarak nehyederken, hurmalardan başkasını kasdetmiştir. Veyahut da toptan nehyettikten sonra onların satışına ruhsat vermiş olmak ihti­mali de vardır. Her ne suretle olursa ,olsun, bize helâl olanı helâl, haram olanı haram bilip Peygamber´e itaat etmek düşer.”[24]

c) Hz. Peygamber: «Tür şeyin faydası, damanı karşılığıdır.” buyu­rarak umûmî bir hüküm vermiştir. Bu, bütün tasarruflara, olaylara şâ­mil bir hükümdür. Bununla beraber sütlü görünsün diye sağılmadan sa­tılmış olan deveyi ve koyunu müşteri sağdığı zaman az sütlü bulursa, mu­hayyerdir, isterse öylece kabul eder, isterse hayvanı sahibine iade eder, sağdığı süt için de bir sâ1 hurma verir. Musarrât Hadîsi diye tanınan bu hüküm, “Bir seyisi menfaati, damanı karşılığıdır.” Hadîsiyle bildirilen umûmî hükme aykırıdır. Çünkü hayvan müşterinin damam altında iken sağılan sütten alınan faydadan dolayı ivaz, bedel olarak bir sâ´ hurma vermekle hükmolunmuştur. Ve bu ivaz, faydalanılanın cinsinden başka bir şeyflir. Bunun misli olan şeyler, buna kıyas yapılamazlar. Bunun için Şafiî, bu hususta şöyle demektedir: “Yelinlerine süt toplandıktan sonra satılan hayvanlar hakkında biz bu sözü, Hz. Peygamber´in emrine uyarak söylüyoruz. Ona başkasını kıyas etmeyiz. Çünkü pazarlık muayyen bir koyun üzerine yapıldı, onun belirli sütü de vardı. Fakat sütün kıymeti bel­li değildir. Hep biliriz ki, devenin ve koyunun sütleri muhtelif olur. Her cinsin sütü de birbirinden farklıdır. Fakat mademki Hz. Peygamber, mu­ayyen bir şeyle, yâni bir sâ´ hurma vermekle hükmetmiştir, biz de Hz Peygamber´in emrine uyarak aym şeyi söylüyoruz.[25]

187- Kıyas Yapanda Bulunması Gereken Şartlar Şafiî´ye Göre Dörttür:

Şafii, herkese kıyas yapma hakkı tanımaz. Kıyas yapacak kimsede birtakım şartların bulunmasını ileri sürer. Bunlara kıyas âleti der. Ancak bu kıyas âletlerini (şartlarını) hâis olan kimse kıyas yapabilir. O şartlar da şunlardır:

1- Arap dilini bilmek. Çünkü bu din Arapların lisanı üzere gelmiş­tir. Müctehid olan helkesin bu lisanı hakkiyle bilir olması lâzımdır.

2- Kitâbullâh´ın ahkâmını, onun bildirdiği farzları, âyetlerin nâsih ve mensuh. olanını, âminim ve hâssını bilmeli, irşadîarma vâkıf olmalıdır.

3- Hz. Peygamber´in Sünnetini, Hadîsleri bildiği gibi selefin kavil­lerini, icmâ´ mes´elelerini de bilir olmalıdır.

4- Akl-ı selîm ve hüsn-ü takdir sahibi olmalıdır. Doğru akıl ve sağlam muhakeme ile birbirine benzeyen şeyleri yerli yerince ayırt eder, doğru ve isabetli hüküm verir.[26]

imam Şafiî, kıyasçınm dikkatli olması gerektiği bâzı noktalan şöyle belirtiyor: “Kıyasçi, kendisine muhalif olanların sözünü dinlemekten asla çekinmemeli. Çünkü muhalifini dinleyince, gaflet ettiği bâzı noktaları ha­tırlar. Doğru olduğuna i´tikâd ettiği şeyin doğruluğundaki kanaati daha sağlamlaşır. Bu hususta bütün gücünü sarfedip katlanmadı, insaflı olması lâzımdır. Verdiği hükmü nereden alıp verdiğini, bıraktığı şeyi de neden bıraktığını bilmeli. Kail olduğu şey kadar muhalif olduğuna da önem ver­melidir, tâ ki karar verdiğinin, terk ettiğine olan üstünlüğünü bilmiş olsun.”[27]

Şafiî, El-Um´de Îmâlü´l-lstihsân kitabında naklettiği bir münazara-smda kıyas yapma salâhiyeti olanları değerli sözleriyle gayet güzel va­sıflandırmaktadır. İfadesi güzel, düşüncesi sağlam, temsili hoş olan o kısmı sana da nakledelim:

“Kitâbu´llâh´ı bilmedikçe, nâsihini, mensubunu, hasamı, âminini öğ­renmedikçe, Hz. Peygamber´in Sünnetlerini, Hadîslerini bilmedikçe bir müftî, kimseye fetva vermeğe lâyık olamaz. Keza eski ve yeni ilim erba­bının sözlerini de bilmeli, Arap diline vâkıf olmalı. Akıllı olup birbirine benzer karışık mes´eleleri ayırt edebilmeli, kıyas usûlüne vukufu olmalıdır. Eğer bunlardan biri eksik olursa, onun kıyasla hüküm vermesi he­lâl olmaz, tşte bunun için bir kimse usûlü bilse de, feri´ olan kıyasa vâ­kıf olmasa, kıyas işlerine aklı ermediğinden, o adama kıyas yap, demek caiz olmaz. Kıyasa vukufu olsa da, usûlü bilmese ona da bilmediğin hal­de kıyas yap, demek caiz değildir. Bu, kör olan bir adama, şuna bakarak şunun hakkında hüküm ver, demek gibi olur. Meselâ köre: Şunu sağma al, şunu soluna al, filân yere varınca sağa sap, demek caiz olmaz. Çünkü o bu denilenleri görmüyor ki, hangisi sağında, hangisi solunda olduğunu bilsin. Yahut köre: Bilmediği bir ülkede, onun tanıyacağı işaretler olmak­sızın bellediği bir hedef bulunmaksızın: Haydi yürü bakalım, denilemez. Çünkü o, tanımadığı yolda kılavuzsuz yürüyemez. Diğer bir misâl: Bir kimse çarşı pazarda alış veriş islerini eskiden biliyormuş, fakat bir sene kadar bunlardan el çekmiş. Ona, şu vasıftaki bir mala fiyat takdir et, denilemez. Çünkü pazar işleri değişir, fiyatlar oynar. Keza bir adam ti­caretin bir kolunda mehâret sahibi olsa, fakat ticaretin diğer nevi´lerini bilmese, kendi sahasındaki bilgiyle, bilmediği hususta hüküm vermesi caiz olamaz. Nasıl ki mi´mara elbise fiyatı takdir ettirilmez, terziye de bina fiyatı sorulmaz. Biri çıkar da: Senin saydığın bu vasıflan hâiz olmayan­lardan hüküm eden, fetva verenler oldu, derse, onlara verilecek cevap şu­dur: Onların hükümlerini ve fetvalarını gördüm. Onların çoğu birbirine zıd ve aykırı. Sonra iki taraftan her biri kendi hükmünün doğruluğunu iddia ediyor, diğerinin yanıldığını söylüyor. Yardım Allah´dan gelir.” [28]

188- Kıyascılar İhtilâfa Düşebîuh, Bu Mezmum Bir İhtîlâf Sayılmaz, Şafiî´ye Göre Mezmüm Olan Ve Olmayan İh­tilâflar:

Şafiî, kıyas şartlarım hâiz olanların da bâzan bir meselede ihtilâfa düşebileceklerini farzediyor. Birisi bir türlü hükmeder, diğeri başka tür­lü hüküm verir. Çünkü kıyas ilmi, zahiren ilmidir, her türlü gerçekleri içine alan ihata ilmi değildir. Mademki ortada hükmolunacak muayyen bir nass yoktur, müctehidlerden biri, diğerine zahir olmayan bir gey gö-rebüir. Her biri içtihadın ulaştığı geyi alır, vardığı neticeyi kabul eder. Çünkü kendisince zahir olan hak odur. Bundan başkasiyle mükellef olmaz.

Müctehidin başkasına tabi´ olmaksızın içtihadının götürdüğü şeyle mükellef tutulması ve ictihadiyle bulduğu şeyin onun katında zahir olan doğru olması nokta-i nazarlara göre hakikatin taaddüt etmesini îcâbet-mez. Hak dâima birdir. Biz onun zâtına tam isabetle onu bulmakla tek­lif edilmeyerek, belki içtihadımızın müeddî olduğuna uymakla mükellefiz. Din-i İlâhîde hak birdir. Teklifin müteaddit olması, ictihadların ihtilâfın­dan ileri gelir. Şafiî bu konuda şöyle diyor: “Doğrusunu Allah bilir amma bize göre Allah indinde hakikat ancak birdir. Gizli ve aşikâre olan şeylerin hepsi Allah katında müsavi olduğundan ilra-i ilâhî´de hak birdir, Al-lâh´m ilmi her şey hakkında birdir, Ona göre gizli ve aşikâre müsavidir.”[29]

Şafiî, kıyasta ihtilâfı zemmedenlere cevap vermeğe girişerek, bunun meznaum olan kötü ihtilâf kabilinden olmadığını açıklamıştır. Mademki ihtilâf edenler kıyas şartlarını hâizdirler, kıyasa ehildirler, ictihadları ve Zanaatları muhteremdir. Şafiî ihtilâfı iki kısma ayırmaktadır: “Mezmum ihtilâf, mezmum olmayan ihtilâr. Mez^Luı ihtilâf: Allâhu Teâlâ´nm kul­larına delilleriyle bildirdiği hükümlerde ihtilâfa düşmektir. Halbuki kul­lara ancak bu hükümlere tabi´ olmak düşer. Eğer ihtilâfa düşerlerse, bu Allâhu Teâlâ´nın zemmettiği bir şeydir. Çünkü Kitâb´in te´vil taşımaz nasslarma ve sahih Sünnete muhalefet etmek helâl değildir. îgte bu mez­mum ihtilâftır. Cemaata muhalefet de mezmum ihtilâftır.” Şafiî diyor ki: “Sözlerinde her ne kadar Kitab ve Sünnet bulunmasa da Müslüman ce­maata muhalefet etmek kıyascıya helâl olmaz sanırım.[30]

Ictihad konusu olan bir mes´elede ihtilâfa düşmek, mezmum, olmayan ihtilâf nev´indendir. Kıyasgılardan her biri, o mes´elenin muhtemel oldu­ğu bir mânâyı alır ve buna dâir delil de bulursa, bu tarzda düşülen ihtilâf mezmum sayılmaz. Çünkü bu takdirde Kitâb´m nassma, sabit Sünnete ve cumhura muhalefet edilmesi gibi bir cihet yoktur. Müctehid bunda kı­yasa bakıyor, içtihadı onu, diğerinin kıyasından başka bir görüşe götür­müştür[31]. Bundan sonra Şâfü kıyasın nasıl muhtelif olduğunu şöyle an­latıyor: “Kıyas ihtimali olan bir olay meydana gelir. Ona benzer iki asıl bulunur. Kıyas yapanlardan biri onu bu asıllardan birine, diğeri de baş­kasına kıyas yaparak hüküm verirler. Böylece kıyaslar muhtelif olur. Böyle ihtilâf ettikleri bir şeyde birinuı diğerine karşı bir hüccet göster­mesine acaba bir yol yok mudur Denirse, evet, olabilir dîye cevap veri­lir. Meselâ o olaya bakılır, eğer asıllardan birine bir illet, diğerine iki il­let ve sebep yönünden benzîyorsa, iki bakımdan benzeyen alınır, bir yön­den benzeyen bırakılır. O iki asıldan birine daha çok benziyorsa o zaman da çok benzeyen alınır.”

Şafiî, bundan sonra misâl getiriyor. Meselâ: Hatâ ile katilde bir kö­lenin diyeti onun kıymetidir. Ulemâ bunda ihtilâf etmemişlerdir. Şayet «ölenin kıymeti, hür bir adamın diyeti olan onbin dirhemi bulur veya aSarsa, o zaman da acaba durum aynı mıdır Bâzılarına göre kölenin di-gfc kıymetidir, fakat hür adamın diyeti olan onbin dirhemi geçemez. ıXu ^ıymeti ° kada-n bulursa o zaman bu kıymetten bir miktarı düşü-*ndİrİIİr´ Bâzılarına göre ise kölenin diyeti kıymeti olduğundan, m dirhemi aşsa da indirilmez, kıymeti kaç olursa olsun diyeti odur.

Şafiî´nin kaydına göre, kölelerde kol ve bacak gibi kısasan kesilmeği mucib halleri bâzı fukahâ hatâ iîe katle kıyas yaparak kısasa lüzum gör­mezler. Şafiî ise, bu türlü kısasa kölelerin birbiri arasında cereyan ettirir. Hür adamların arasında olduğa gibi kölelerde de kısas tatbik olunur. Bu­rada iki asîl vardır, onlara göre Şafiî ile muhaliflerinin kıyası değişik ol­muştur. Onlar kölelerdeki yaralama olaylarım, hatâ ile katle kıyas ediyor­lar. Şafiî ise bunu hür kimselerin yaralamasına kıyas ediyor. Birincilerin kıyaslarının esası şudur: Köleler mal mesabesindedir, onun için diyetleri kıymetleri oldu. Onların maliyeti esas i´tibar edilir. Kıyas buna göredir. Şafiî ise kölelerin yaralamasını, hür kimselerin yaralamasına kıyas edi­yor. Keza bir köle başka bir köleyi öldürse kısas yapılır. Bu dununda maliyet ortadan kalkar, însan olması bakımından kanının haram olması ortada kalır. Birkaç köle, bir köleyi Öldürseler, katilde iştirakten dolayı hepsi kısas yapılır. Kıymeti, yüksek olan bir köle, kıymeti düşük olan bir köleden Ötürü kısasen öldürülür. Demek burada maliyete değü, insan olma bakımından can emniyetine bakılır. Aklı bağında olan bir kimse amden öldürürse kısas îcâbeder, burada esas budur. Köle köleyi öldürün­ce kısas cereyan eder. Hayvan hayvanı öldürünce kısas cereyan etmez. Demek kıymete bakılmıyor, insanın can emniyetine bakılıyor. Helâl, ha­ram olan şeylerle, farzlarla köle de mükelleftir. Bunlar insanlara mahsus şeylerdir. Amden katilde köleye kısas düşer. Bu mes´eleden görülüyor ki, burada iki asıl vardır. Bu feri´, o iki asıldan birine ilhak edilmek ihtimal dahilindedir. Şafiî bu asıllardan daha benzer bulduğunu seçiyor ve ona kı­yas yapıyor. [32]

189- Şafiî´ye Göre Re´y Yoluyla Îctîhad Ancak Kıyasla Olur:

Şafiî´ye göre kıyas böyledir. İsbat edici delilleri ile vaz´ ettiği kaide­lerini böylece ileri sürmekte ve hüküm verme yollarım göstermektedir. Şafiî´ye göre re´y yoluyla ictihad ancak kıyas suretiyle olur. Kıyastan başka re´y yolu yoktur. Örf ve âdete göre hüküm verilemez. îstihsan iîe tercih yapılamaz. îctihad yoluyla kıyastan başkasına i´tibar yoktur. Çün­kü dînin esas temeli Kitab üe Sünnettir. Re´y ile ietihad yapılmağa Muaz b. Cebel´in Hadîsiyle cevaz verildiğinden ictihad muteberdir.[33] Bu görüş, bu asıldan alınmak îcâbeder. Re´y de kıyas yoluyla nasslara hamlblünur. Çünkü islâm gerîatı hâdiselerin hükmünü nass suretiyle bu iki esasla bil­dirmiştir. Kitab ve Sünnetin nasslariyle bildirilmemiş olanları da bunlar­dan biri delâlet suretiyle bildirir, işte bu delâlet yoluyla bildirme kıyastır.

Şafiî, islâm´ın esaslarının Kitabla Sünnete münhasır olduğunu şu âyet-i kerîmelerle bildirir: “Allah´a itaat edim, Resulüne itaat edin.”, “Rabbra tarafından sana vahyolunana tabî´ oL´\ “Resulüne itaat eden kimse, Allah´a itaat etmiş ofur.” Bu ve benzeri âyetler gösteriyor ki, bu dînin aslı, esası Kitab ve Sünnetten ibarettir. Re´y yoluyla yapılan icti­had, bu ikisinden alınmış olmalıdır ki, bu da ancak bunlara kıyas yapma ile olur. Kitab ile Sünnete dayanmayan bir görüş ileri süren kimse, ken­diliğinden bir gey ziyâde etmiş, nefsine uymuş olur. Kigi onlara uymakla emroîunmamıştır, Kitab ve Sünnete uymakla mükelleftir. İmam Şafiî bu konuda şöyle demektedir: “Bir mtietehid ietihsdda bulunur da kendi gö­rüşünce bir şeyi iyi görürse, onun bu içtihadı sabit bir illete göre değildir. Bu kendisinin uydurduğu bir şey olur. Halbuki o nefsine uymakla değil, nefsinin gayrisine uymakla emrolunmuştur,

Allâhu Teâlâ´nın ittibaı emir buyurduğu iki asla yâni Kitab ile Sün­nete tabi´ olmak, tabi´ olmakla mükellef bulunmadığı kendi görüşüne ta­bi´ olmaktan elbette daha evlâdır. Aslolan nefsine tabi´ olmak caiz olma­maktır, tctihad bir asla dayanmadan kendi nefsinin ortaya attığı bir şey halinde olmamalıdır. Bu bolumdan istihsan, Kitab ve Sünnete dayanma­dan ietihad gibi makbul bir şey olmaz.”[34]

işte bundan dolayı Şafiî´ye göre, Kitab ve Sünnete hamledihnesine yol bulunmayan istihsan ile ahkâm-ı şer´iyye isbat edilemez. Onun için Eî-Üm kitabına îbtâlü´l-îstihsan nâmı altında müstakil bir bahis ekle­miştir. [35]

——————————————————————————–

[1] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 255.

[2] Had: Bir şeyin mahiyetini belirterek tarif; resim ise, cins ve husûsiye- tariftir.

[3] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 255-256.

[4] Şafiî, Er-Rlsâle, s. 482.

[5] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 256-257.

[6] Şafii, Er-Rlsâle, S. 482.

[7] Şâfii, Er-RlsâJe, s. 493

[8] Aynı eser. s. 496-497.

[9] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 258.

[10] Aym eser, s. 504. Aym eser, s. 504.

[11] Şafiî, Er-Risâle. s. 506-507.

[12] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 258-260.

[13] Fahreddin Râzî, Menâkib-ı Şâfit, s. 99.

[14] Şafiî, Er-Risâle, s. 479.

[15] Şâfü, Er-Risâle, a. 516.

[16] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 260-262.

[17] Hanefiyye mezhebi, bu mes´elede Şafiî mezhebinden ayrılır. Mebî´in ka-k gelir, ona hîbe olunan şey müşterinin mülküdür, ayıp sebebiyle bey´ı feshe Inânl değildir. Muttasıl ve münfa´il olan ziyade feshe mânidir. Bayi´ noksanı öder.

[18] Bu mevzu, satıştaki riba meselesidir. Riba iki türlüdür.

1- Câhiliyet ribası, bugün şayi olan budur. Câhüiyette Araplar fazla almak´ şartiyle ödünç para verirler, borçlu Ödeyemeyince: Müddeti artır, ben de parayı ar-tırayim, derdi. Böylece borç kat kat olurdu. Hz. Peygamber´in Veda Haccı hutbesin­de yasak ettiği riba budur: “Cahüiyet ribasını kaldırıyorum. Ve ilk kaldırdığını riba da omacam Ahbas h. AbdulmuttaJib´in ribasıdır.” Buna nesîe ribaaı denir, îbn-ı Ab-bas, haram olan ribanın bu olduğunu söyler. Ulemâdan bâzısı da ona tabi´ olmuştur. Ibn-i Abbas, Hz. Peygamber´in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Riba ancak nesîe

ribasıdır.”

2- Alış verişte olan ribadir ki, o da Ubâde Hadîsiyle sabittir. Diyor ki, Hz. Pey­gamber: “Altım altınla, gümüşü gümüşle, buğdayı l>nğda,yla, arpayı arpayla, hurma­yı hurmayla, tuzu taaîa, ımcak müsavi olmak ve peşin olmak şartiyle satışına mü­saade etti. Fazla alan vo veren riba yapmış olur.” derken işittim. Ulemâ bu Hadi­se bakarak aralarında ihtilâfa düşmüşlerdir. Zahiriye m&ahebi ulemâsı benzerlik kı­yacım reddedenler, ribanın bu altı şeye münhasır olduğunu söylerler. Ebû Hanîfe ve arkadaşiarma göre, haram olma illeti, mikdar ile cinsdir. Yâni tartı ve Ölçü ile satılan şeylerin cinsi cinsine olması tahrîm illetidir. Bu iki şart bulunursa fazlalık haramdır, buna ribâ el-faal denir. Eğer ivazlardan biri veresiye olursa buîia neşîe ribâsi denir. Eğer tartı ve ölçü ile satılan şeylerden olup da mikdar bulunur, fakat cins birliği bulunmazsa o zaman veresiye fazlasiyle satış haram, fakat peşin olarak fazlastyle satış helâldir. Ancak öı-f ve âdet varsa veresiye satış da helâl olur: Demi­rin veya bakırın altın ve gümüşle satılması gibi.

Mâlikiyye ulemâsı diyor ki: Altınla gümüşün fazlasiyle satışının haram olması­nın İlleti, semenin bağı olmaları ile sınıfın ittihadıdır. Altınla gümüşten başkalarında haram olmanın illeti, yenir şey ve iddihârı kaabil olmakla beraber cinsin de bir ol­masıdır. Yâni aJtra ve gümüşte semen olmakla beraber cinsin muhtelif olması ve resiye satışı haram kılar. Diğerlerinde ise iddihârı mümkün yenir şey olmakla bera­ber cinsin ihtilâfı illettir. Görülüyor ki, Hanefiyye mezhebi bir yanda, Mâlikî ve Şa­fiî mezhebleri diğer yanda kalmaktadır. Bu ikisi yenir şey olmanın ribâ illeti ol­masında birleşiyorlar, iddihârı şart koşmakta ise ayrılıyorlar, tddihâri Mâlik şart koşuyor, Şafiî koşmuyor.

[19] Hanefiyye ulemâsı, akrabanın nafakasının farz olmasına sebep, yalnız velâdeti göstermezler, illet yalnız bu olursa, yalnız doğuş karabeti olanların nafa­kası farz olurdu. Fakat Hanefiyye sebep ve illet olarak velâdetle beraber mahrem-Hk akrabalığını da gösterirler. Delilleri emzirme âyetidir. Orada şöyle deniyor: “Vâ­ris üzerindede bunun misli vâcîbdi” Öğleyse ei emzirme âyetidir. Orada şöyle deniyor: “Vâ-

de bunun misli vâcîbdir.” Öyleyse çocuğun nafakasının babaya farz ol­masının illeti ondan doğmuş olmasıdır, diğerlerinde ise mahremlik akrabalığıdır. Onun için muhtaç akrabanın nafakası, derece derece, bütün mahrem akrabaya vâ-eibdir, derler.

Bu misâllerden görüldüğü veçhile, illet veya benzerlik veçhi hakkındaki ihtilâf, usûliyyûn ıstılahında tahrîc-i menât veya tenkîh-ı menât denilen şeyler etrafında ontip dolaşmaktadır. TJsûicülerin bu üç tâbirini burada bîraa anıklayalım: Tahkîk-i me&ât, tenküı-ı menât, tahrîc-i menât:

1- Tahrîc-i menât: Nassm veya icmâ´m delâlet ettiği hükmün illetini bulup yaana çıkarmak için çalışmak ve inceleme yapmaktır. Meselâ şarap içmenin ha-, m olnıasının illeti sarhoş edîo coşturmasidır, Kasden adam öldürmede düşmanlık Asasın vücûbunun illetidir.

2- Tahkîk-i menât: İllet ister nassla, ister icmâ´Ia, ister istinbat yoluyla bi- sun illeti bili öğrdikt

nât: İllet ister nassla, ister icmâIa, ister istinbat yoluyla bi- olsun, illeti bilip öğrendikten sonra Dunun tatbik edilen şekillerde bulunup “™01^1 ara9tınP incelemektir. Meselâ adalet, şahitliğin kabul edilmesinin se-r- Adamın âdil oîup olmaması ise şüphe götürür. O adamda adalet mevcut olup olmadığı incelenir. Şarabın haram olmasının illeti sarhoşluk vermesidir. Nebiz´de sarhoşluk verme olup olmadığını inceleme tahkîk-i menâttır.

3- Tenkîh-ı menât: illetin, vasıfların mecmu´undan hangisinde olduğunu tâyin etmeksizin nassdan anlaşılan illeti tâyin etmek için İncelemek ve ictihad etmektir. Hükümde te´sirl olmayan, nazar-ı i´tibâre alınmayan vasıflar atılır; hükümde, te´siri olan alınır. Ramazanda karısiyle cinsî münâsebette bulunan a´râbiye keffâretle hükmolunmuştur. Keffâret ne a´râbiye ve ne de yalnız cimâ´a münhasırdır. Bu hu­susu inceleyen kimse, ne ile olursa olsun, orucunu bozan kimseye keffâret lâzım gel­diğini anlar.

Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 263-265.

[20] Şafiî, Er-Risâle, s. 516.

[21] Sözün gelişi, Şafiî´nin her üç kısmı da kıyastan saydığını göstermesi şöyledir. Şafiî evvelâ söze başlarken kıyasm birkaç türlü olduğunu söyledi ve e& kuvvetlisi de İllet bakımından fer´in asıldan daha kuvvetli olanı olduğunu zikretti. Buna dâir misâller getirdi. Sonra da feri´ aslın illeti gibi olanı kıyastan saymayan­ların sözünü zikretti. Onların tutumunu, bu konuda ileri sürdüklerini anlattı. Bu yakın zahirî bütün kısımları kıyastan saydığını göstermektedir.

[22] Ma´kûl ve menkûl Mmi gayet mükemmel bilen Haneflyye usûlcüîeri. metfeleyi bu i´tirazlann hiçbirine yer vermeyecek surette halletmişlerdir. Onlara SÖre hüküm bakımından Kur´ân´ın delâletleri dörde ayrılır: İbarenin delâleti, işaret Şatoyla delâlet, delâlet yoluyla delil olma, iktizâ yoluyla delâlet. “Anaya, babaya »f ■”*« deme.»» âyeti, dövmenin haram olmasını evleviyyet yoluyla îcâbeder. Buna iktizâ J^ftbtl denir. Bu dört nevi´ delâlet, hep nassdan çıkar. Gerçek ve hakîkî delalettir: «assa dayanır, kıyasa değil (Mütercim).

Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 266-267.

[23] Şafiî, Er-Risâle, s. 545.

[24] Şafiî, Er-Risale, s. 548.

[25] Şâfii, Er-RisâJe, s. 557.

Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 267-268.

[26] Şafiî´nin şartlan böyledir. Hanefiyye usûlcüleri de ictihad için şu beş 3artı Uerf sürerler ki, aşağı yukarı aynı sayılırlar:

1- Kitâb´ın ahkâma mütaallik olanlarını, bunlarla ilgili bahisleri bilmek.

2- Ahkâma mütaallik Sünnetleri bHmek.

3- Icmâ´ yapılan yerleri (mevârtd-i icmâ´ı) bilmek.

4- Kıyas yollarım, usûl ve vechini bilmek.

5- Usûl-ü fıkıhta tam mehâret sahibi olup ma´kûl ilimlerle muhakemesi sâlim bir tarzda isler olmak (Mütercim).

[27] Şafiî, Er-Rİsale, s. 510.

[28] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 269-270.

[29] Şâfii El-Üm c- VII, s. 274. Hak taaddüd eder mi, etmez mi ihtilaflı bir meseledir.

[30] Şafiî, El-Üm, c. VII, s. 275.

[31] Şafiî, El-Üm, c. VII, s. 275.

[32] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 270-272.

[33] Muâz Hadîsi meşhurdur. Hz. Peygamber, Muâz b. Cebel´i Yemen´e kadı olarak gönderirken ona:

Ne İle hükmedeceksin „ diye sordu. O da:

™ Allah´ın Kitabiyle, cevâbını verdi. Hz. Peygamber:

— Kitab´da bnîamazşan ne üe hükmedersin .. diye sorunca, Muâz:

— Resûlu´Ilâh´m Sünnetiyle, diye cevap verdi.

— Ta onda da Iralamazsan deyince, Muâz:

— Re´yimle ictihad ederim, dedi. Hz. Peygamber de:

— Peygamberin elçisini, Peygamberin hoşnnd kalacağı şeye muvaffak halan Allah´a bamd Ü senalar olsan, buyurdu.

[34] Şafiî, El-Üm, c. VI, s. 203.

[35] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 272-273.

Share.

About Author

Leave A Reply