Şafii Fıkhının İncelenmesi

0

117- Usülün Fürü´a Bağlılığı:

Bahsimizin bu bölümünde, Allah´ın inâyetiyle, Şafiî fıkhını inceleye­ceğiz. Bunu yaparken, bu fıkhın istinbât usûllerini ve bu usûlün fiiru´ ile bağlılığını belirteceğiz. Aynı zamanda usûlü ve küllî kaideleri derli toplu bir halde biraz açıklamağa çalışacağız, fürû´ mes´elelere ise kısaca işa­ret edeceğiz. Bu her tarafa yayılmış, gayet geniş bir bahistir, her şeyi içine alamaz. Sonra, bu fürû´ meseleler, bu mezhebin kitaplarında ted-vîn edilmiş bir haldedir. Bu fürû´dan bizi ilgilendirenler, bu imamla, mez­hebin usûliyle ve muhtelif fürûî mes´elelerin çıktığı umûmî ve külli kaide­lerle alâkalı olanlardır. Göreceğiz ki, Şafiî´nin kitaplarının ihtiva ettiği usûl ve kaidelerinin çoğu bize kadar gelmiştir ve bunlar bize Şafiî´nin usûlüne göre tahriç yapma, kaidelere tabi´ olma ve o mezheb sahibinin Çiğırmca gitme usûliyle mezhebin gelişme yollanın da açıklamaktadır. [1]

118- Bâzı Fıkıh Mes´elelerînde Şafiî´nin Birkaç Kavlî Bu­lunması:

Şafiî fıkhını bu yolda beyan etmeğe girişmezden önce, sabit bir gerçeğe işaret edelim k*, o da şudur: Şafiî´nin talebeleri bir mes´ele hak­kında ondan bâzan iki veya üç kavil rivayet ederler. Bunlardan birinden rücû´ ettiği bâzan sabit olur, bâzan olmaz. Neticede mezhebinde ona nis-bet olunan iki kavil ortada kalır. El-Üm´de bunları görmekteyiz. Şafiî´­nin son ictihad devrinin fıkhı olan ve son karar kıldığı mes´eleleri ihtiva eden bu eserde bâzı mes´eleler hakkında birden çok kaviller bulmaktayız. EH-Um´de iki kavilden biri beyan olunur, Rabî´ b. Süleyman yaptığı bir taklitle ikinci bir kavle işaret eder, bâzan ise El-Üm´de iki kavil zikre­der, Rebî´ üçüncü bir kavil bulunduğuna dikkati çeker. Bunlara bâzı mi­saller verelim:

1- Bey´ın lüzumunu beyan hakkında şöyle deniyor: “Böyle olunca akdi yapan iki taraftan her biri hakkında beyyine lâ­zım olur. Bu beyyine ancak muhayyerlik, veya görülen bir ayıp ve kusur, veya arada koşulan bir şart veyahut hıyar rü´yet caiz olan hususlarda hıyar rü´yet = görme muhayyerliği ile reddolunabilir…” Bu hükümler­den Şafiî´nin hıyâr-ı rü´yeti muteber saydığı anlaşılıyor. Fakat bundan sonra şu ibare geliyor: “Rebî´ dedi ki, Şafiî hıyâr-ı rü´yetden rücû´ etti.”[2]

2- Bey´ı sarfta beyan olunduğuna göre: Altın buiunan bir kılıcın gümüşle satılması veya gümüş bulunan bir kılıcın altınla satılması caiz deniyor… Bundan sonra şu ibareler gelir: “Rebî´ dedi ki, burada diğer bir kavil daha vardır ki, Mushaf, kılıç ve benzeri şeylerde gümüş bulu­nursa bunun altınla, kâğıtla satılmasının caiz olmadığıdır. Çünkü böyle satışta hem sarf, hem de bey´ı şekli vardır. Bey´ın hissesi, sarfın hissesi nedir bunlar bilinmez,”[3]

3- Borçlu olup elindeki malı, borcunu karşılayacak kadar olan kimsenin bu malına zekât farz olup olmayacağı hakkında El-Um´de şöy­le deniyor:

“Bir adamın elinde bin dirhem malı bulunsa, o kadar da borcu olsa ona zekât düşmez…” Fakat bundan sonra şu cümleler geliyor: “Rebî´ de­di ki; Şafiî´nin son kavli şöyledir: Elinde bin dirhem bulunsa, bin dirhem de borcu olsa ona zekât lâzımgelir… Çünkü bu elindeki malım dilerse ba­ğışlar, dilerse sadaka verir, bütün malî hükümler cereyan eder, o ada­mın malıdır; AUâhu Teâlâ da; ´Onların mallarından zekât al.´ buyurmuş­tur. Bu malın da zekâtı lâzımdır.”[4]

4- Gasb konusunda Şafiî şunu diyor: Bir kimse yiyecek bir şey gasb etse, sonra onu gasb ettiği kimseye yâni sahibine- yedirse; eğer ken­di malı olduğunu bilmiyerek yerse gâsıbm üzerinde tazmin etme hakkı durur, kendi malı olduğunu bilerek yerse, malı kendine gelmiştir, tazmin etmek lâzımgelmez. ÜH-Umm´ün ibaresi şöyledir: “Yiyecek bir şey gas-betse, onu sahibine yedirse, mağsub bunun malı olduğunu bilmezse o ye­meği gâsıbın ödemesi lâzımdır. Kendisinden gasb olunan kimse bunun kendi yemeği olduğunu bilir ve yerse, gasbeden kimseye birşey lâzım-gelmez. Çünkü onun hakkı malını almaktır, onu da almıştır…” Fakat bundan sonra şu ibare geliyor: “Rebî´ dedi ki: Burada diğer bir kavil vardır: Büerek veya bilmeyerek yesin, malı kendisine ulaşmıştır, gâsıba birşey lâzımgelmez. Ancak gâsıbm gasbetmesi işiyle mala bir noksan geldiyse, o noksanı ödemesi için gâsıba müracaat eder.”[5]

5- Malında tasarruftan menolunan bir kimse, bu menden sonra bir kimseye bir borç ikrar etse, önceden alacakları beyyine ile sabit olan alacaklılar ile birlikte o da guramâye dâhil olur mu Bu mes´elede El- Üm´de iki kavil buluyoruz. Bunların ikisine de birer vecih gösteriyor, sonra bunlardan birini seçiyor. Sözü ona bırakıyorum: “Kadı bir kim­senin maundan tasarrufunu durdurduktan sonra o kimse bir adama borç ikrar etse, yahut herhangi bir suretle bir hak ikrar etse ve bunun malından menedilmezden önce zimmetinde olduğu iddiasında bulunsa, bunda iki kavil vardır: Birisine göre bu ikrarı muteberdir, malında ta­sarrufundan menedilmezden önce borç ikrar etmiş olduğu ve bu cihet beyyine Üe sabit olan alacaklılar arasına bu da girer. Bu kavle kail olan göyle diyor: Bunun aslı hastaya kıyasladır. Bir hasta hastalığı esnasm– da zimmetinde tahakkuk eder bir hakkı ikrar etse, kendisi için ikrar ya­pılan kimse (mukarrünlehe), sıhhat hâlinde ikrar yapıp beyyine ile sa­bit olan kimselerle birlikte hak sahibi olur. Kıyas buna müsaittir… Ben de böyle derim, ikinci kavle göre: Bir kimse herhangi bir suretle olursa olsun zimmetinde bir hak bulunduğunu veya elinde mevcut olan bir şeyi başkasına ikrar etse, bu ikrarı bundan sonra kazandığı mallar hakkında muteber tutulur. (Bunda Guramâden mal kaçırma töhmeti bulunabi­lir…) Buna kail olanın en güzel delili şudur: Bu halde o kimse borcundan ötürü malında tasarruftan menolunmuştur, malı onlara rehin edilmiş gi­bidir. Onlardan başlanır, alacaklılara haklan verilir, eğer geriye bir gey atarsa o zaman ikrar ettiği kimseye verilir…” Görülüyor ki M-Üm, iki kavil zikrediyor, bunlardan birini seçiyor, birinciyi alıyor. Fakat talebe­si Müzeni geliyor, Muhtasar´ında, Şafiî´nin îmlâ´da ikinci kavli! ihtiyar ettiğini söylüyor. Müzeni bunu daha doğru buluyor. Onun için Müzenî burada şöyle diyor: “Ben derim ki, bu daha sahihtir, Şafiî de îmlâ´da böyle dedi.” Bundan şu neticeyi çıkarırız: EÜ-Üm´deki ile Imlâ´dakini göz önünde tutarak Şafiî´nin bu mes´ele hakkında iki kavli vardır deriz.[6]

6- El-Üm´de soyunu gizleyerek evlenen hakkında göyle deniyor: Bir adam zevcesine, kendisini başka bir nesebden gösterip onu aldatarak evlense, sonra hakikat meydana çıkınca, adamın nesebinin yanlış olarak gösterildiğinden daha aşağı olduğu anlaşılsa, ne yapılır Bu mes´elede iki kavil vardır ve biri diğerine tercih edilmemiştir. Birisi: Kadın için mu­hayyerlik hakkı vardır, ikincisi bu nikâh bâtıldır. El-Ümm´ün metni şöy­ledir: “Kadana kendini bir soydan gösterdi, kadın onun başka soydan hem daha aşağı bir soydan olduğunu öğrendi, kadının nesebi onun nese­binin üstündedir. Bu meselede iki kavil vardır. Birisi kadın muhayyer­dir, çünkü adam aynı adamdır, ancak neseb bakımından daha dûn olan bir şeyle aldatılmıştır, ikinciye göre nikâh fesholunmuştur. Nasıl ki ka­dın, muayyen bir adamla nikâha izin verse de başka birisine nikâhı yapıl­sa nikâh bozulur. Güya burada filân oğullarından Muhammed oğlu Ab­dullah ile nikâhlanmağa izin verse de başka bîr aileden Muhammed oğluAbdullah´la nikâhı yapılsa, izin verdiği kimseden başkasına nikâhı yapıl­mış olur ve bu caiz olmaz. [7]

7- Bir kimse zekâtı verilmedik bir mahsûlü veya meyveyi satsa, Şafiî´ye göre zekâta muâdil olan mikdarı ki aletsiz sulananda onda bir, âletle sulananda onda yarımdır bunun satışı sahîh değildir. Çünkü on­lar bâyün mülkü değildir, onlar yoksulların, fakirlerin ve zekâta müsta­hak olan kimselerin malıdır. Buna göre zekât verilmesi lâzımgelen bir bahçenin mahsûlünü, durumu beyan etmeden satsa, sonra müşteri bunu anlasa, El-Um bu hususta iki kavil gösteriyor: Birisi, müşteri muhay­yerdir, dilerse, zekât hissesi düşüldükten sonra kalanı, payına düşen fiatla alır, dilerse bey´i fesheder. Çünkü üzerine akid yapılmış olan matın tamamı kendisine teslim edilmiş değildir, ikinci kavle göre: Alıcı zekât düşüldükten sonra kalan malı fiaün tamâmiyle almakla bey´i reddetmek arasında muhayyerdir. Çünkü öşür zekâtı olan kısım akid yapılan mal­dan değildir. Rebî´ üçüncü bir kavil rivayet ediyor ki, o da bu bey´in bâtıl olduğudur. Çünkü bu mülkü olmayan bir şeyi satıştır. Rebî´in nakli şudur: “Şafiî dedi ki: Bahçesinin meyvesini satsa, verilmesi lâzımgelen öşrü ve mikdârım söylemese, bu hususta iki kavil vardır. Birisi şudur: Müşteri muhayyerdir; dilerse öşür çıkarıldıktan sonra kalan kısmı fiatm tamâmiyle, alır, yâni on hissenin dokuzunu veya dokuzbuçuğunu tamâ­mının fiatına kabul eder veyahut bey´i reddeder, çünkü satın aldığının tamâmı kendisine teslim olunmamıştır, ikinci kavil şudur: Dilerse öşür dügüldükten sonra kalanı, tamâmının fiatına alır, isterse almaktan vaz­geçer, Rebî´ diyor ki: Şafiî´nin bu hususta üçüncü lıir kavli vardır ki, ona göre bu satışın bütünü bâtıldır, çünkü bayi, mülkü olan bir şeyle birlikte mülkü olmayan bir şeyi de satmıştır. Bir pazarlıkta haram olan satışla helâl olan satış birleşince bu pazarlık bâtıl olur.”[8] Burada bir mes´ele hakkında Şafiî´nin üç kavlini görüyoruz.

8- Bir şahıs, tedricen meydana gelen bir meyveyi rehin et,-.v. bu rehin muamelesi, rehin yapılırken´mevcut olan m,eyve üzerine vâki´ oiav bu sebeple rehin sahîh olabilmek ve rehin olunan olunmayanla karışma­mak için meyveyi kesmek lâzımdır. Mevcut meyveyi kesmez de yenisi çıkar, birbirine karışırsa, rehin olunanla olunmayan belli olmazsa bu rehnin hükmü nedir Şafiî burada iki kavil zikrediyor. Birisi: Rehin olu­nanla olunmayan birbirine karıştığından rehin fâsid olur, nasıl ki bey´i-de satılanla satılmayan birbirine karışınca bey´i bâtıl olur. İkinciye göre rehin fâsid olmaz, rehnin mikdân hakkında söz rehin verenindir…” [9]

119- Bîr Mes´ele Hakkında Birkaç Kavli Bulunması Yüzün­den Şafii´ye Bâzı Mutaassıbların Ta´n Ettikleri Ve Bunların Sözlerinin Reddi:

imam, Şafiî´ye ve talebelerine nisbet olunan fıkıh meemuasını okudu­ğumuzda gözümüze çarpanlardan bâzı örnekler bunlardır. Şafiî´nin bir mes´ele hakkındaki muhtelif kavillerinden bulduklarımız yalnız bunlar değilse de bunlar arkada kalanlardan perdeyi açmakta ve onları açık­lamaktadır. Geçmişte bâzı garazkârlar Şafiî´nin bir mes´ele hakkında bir­kaç türlü kavli bulunmasını ona hücuma vesile yaptılar. Bir mes´ele hak­kında bir kavlin kararsız olması, ictîhadda noksanlığa ve bir şeye kesin olarak cezm etmemek ilim noksanlığına delil olmakla beraber, şu da bir gerçektir ki, kıyasların taaruz, delillerin çarpışması hâlinde tereddüt et­mek bir kusur değildir, belki aklın kemâline ve niyetin olgunluğuna bir delildir. Akim kemâline delil olmasına gelince: Zan yerinde yakîn ile hücum etmiyor, şek yerinde de zan ile hücum etmiyor. Zâten ulemânın âdeti bu değildir. Tereddütle karşılayan, tahkik eden, delile kapılmaksı-zan, burhan bulmaksızın peşinen bir fikrin esîri olmak istemeyen bir kim­se gördün mü bilmiş ol ki, işte gerçek âlim odur. Rüçhan yerine yakînle, gek yerinde rüçhân ile hücum eden birini görürsen, bil kî, bu, mevzuu ihata noksanlığından, mes´eleyi bütün etrafiyle kavrayamamaktan doğ­muş bir şeydir. Nasıl ki, miyop illetine yakalanan kimse, bâzı eşyayı gö­remez ve göremediği için bunların varhğını inkâra kalkışırsa, gülünç olur. Bunun kendi bilgisinde noksanlık, duygularında hatâ olduğunu fark etmez. Tereddüdün niyetin temizliğine, hakkı aramadaki ihlâsa delâlet etmesine gelince: Bu re´ye´1-ayn gördükten sonra hüküm vermek içindir. Tercih yapacak sebepler tam olarak bulunmazsa elbette kesin hükme gidemez, tereddüt eder, delillerin taaruzunu, işaretlerin çarpış­masını açıklar. Eğer bu hududu aşarsa bu, hakikati karıştırma olur. Ha­kikati, hakikat olduğu için arayan kimsenin durumu böyle olamaz. O, kendisi üstün gelmek ve yarışı kazanmak istemez, hakikatin kazanması­nı ister. Şafiî işte bu makam ehlindendir. O ki, münazaralara girişir, ha­sımlarını yere çalardı, onların düşünce yollarım kesip çevirirdi. Bununla beraber kendisi üstün gelmek için asla mücadele yapmadığım yeminle söylerdi. [10]

120- Fahrü r-Râzî´nîn, Bir Mes´ele Hakkında Şafiî´den Bîrkaç Kavil Bulunması Hakkındaki Sözleri Vb Bunları Az Göstermeye Çalışması:

Fahrü´d-Dîn Râzî, Menâkıb-ı Şafiî kitabında, Şafiî´nin bir mes´ele hakkında muhtelif görüşleri olması hakkında bir fasıl ayırmıştır. Bun­larda Şafiî´nin olan veya Şafiî´ye nisbet olunan kaviller bulunmaktadır, ister onun lisanından işitilmiş, isterse kaleminden çıkmış olsun. Nası ki El-Üm´den ve Müzenî´nin Muhtasarından naklettiklerimizden gördünüz. Bunların içinde Şâfiîlerin mezhebine nisbet ettikleri de vardır. Fahrü´r-Râzî, Şafiî´ye nisbet olunan kavilleri (Allah ondan razı olsun) beş kıs­ma ayırmaktadır:

Birinci kısım: Nakil veya tahric suretiyle iki kavil naklolunan mes´e-leler. Meselâ Şafiî iki babda birbirine benzer iki mes´eie zikreder. Sonra bunlardan birine müsbet, diğerine menfî cevap verir. Talebesi her iki mes´elede geçen her iki cevabı naklederler ve nakil ve tahric olarak ikî kavil var derler. Hakikatte bu Şafiî´den değildir, talebesinden gelmekte­dir. Talebesinin muhakkik olanları, bu iki kavli zikretmezler.

İkinci kısım: Şafiî´nin iki kavli vardır. Birinci kadîm kavlidir ki, o Bağdad´da iken te´lîf ettiği eserlerindedir. Diğeri yeni kavlidir ki, Mısır´­da iken te´lif ettikleridir. Eski kavline nisbetle yeni kavli, nâsih mesabe­sindedir, eski kavli de mensûh mertebesindedir. Beyhakî diyor ki: Zekeriyya b. Yahya Sâci´nin kitabında Ruveytî´den senedle yaptığı nakilde okudum: Şafiî´yi şöyle derken işittim, diyor: “Bağdad´da yazdığım, kitap­tan rivayet etmeyi helâl kılmam.” Râzî bunda bir kusur bulmuyor; bu doğrudur. Hakkın başkasında olduğu meydana çıktıktan sonra müctehi-din re´yinden dönmesinin caiz olduğuna, Ashâbdan bâzısının kavillerin­den rücu´lariyle istidlal eden Râzî diyor ki: Ashâb da böyle şeyler yap­mıştır. Hz. Ali (Kerremallâhu vechehû) şöyle demiştir: “Benim ve Hz. Ömer´in re´yimiz: Ümmehat-ı evlâdın = Çocuk anası olan cariyelerin sa­tılmalarının eâiz olmadığı merkezinde idi. Ben şimdi onların satılabilece­ği kanaatındayım.” Abdullah îbn-i Abbas, ribâ ancak nesîe libasıdır, der* 4i. Sonradan bu kavlinden döndü ve fazl ribâsma kâü oldu. Halîfe Ömer b. Hattab, Ebû Mûsâ El-Eş´arî Abdullah b. Kays´e, kaza usûlüne dâir yazdığı mektupta şöyle diyor: “Dün vermiş olduğun bir hüküm, aklına müracaat ederek doğruyu bulduktan sonra, hakka dönmekten seni alı­koymasın. Çünkü hakka dönmek, bâtılda devam etmekten çok daha ha­yırlıdır.”[11] Hz. Ömer, ced ile birlikte erkek ve kız kardeşlere mirastan hisse ayırmazdı. Sonra bundan dönerek Hz. Ali ve Zeyd b. Sabit gibi on­ları da mirasa kattı.

Üçüncü kısım: Şafiî Mısır´da yazdığı yeni kitaplarında ayrı yerlerde iki kavil zikreder. Sonra bunlardan birini seçerek: îki kavlin en sahihi budur, en iyisi budur, diyerek bunu belirtir. Yahut bunlardan birine baş­ka mes´eleleri misâl getirir, diğerine ise mes´ele tefri´mdan. vazgeçer. Ve­yahut birinin delilini zikreder, diğerinin etmez. Kavillerin ihtiyarî anla­mında Fahrü´r-Râzî´nin dedikleri bunlardır. Bence ise, bu zikrettikleri, ihtiyar ve tercih tarafına kaymaksızın iki re´yden birine temayül ettiğini gösterir. Veyahut da bu iki kavilden biri îzâha muhtaçtır, onun îzah maksadiyle mes´ele tefrîinden yardımlannıak ister.

Dördüncü kısım: Müsbet, menfî iki cihet zikredilip bırakılır, kesin hüküm verilmez. Fahrü´r-Râzî bu kısım hakkında şöyle diyor: Mezhebin ashabı dediler ki, Şafiî´nin bu tarzda iki kavil zikrettiği mes´eleler ancak onaltı mes´eledir. Bunlar da işin şüpheli olması yüzünden tavakkuf et­miş, kesin bir hüküm vermemiştir. Bu son derece dindarlığından ve tak­vasından ileri gelen bir şeydir. Üstad Ebû Mansur Bağdadî diyor ki; “Şâ-iii, Resûl-i Ekrem´den üstün sayılamaz kî. Karısına iffetsizlik isnad eden adam hakkında sorulunca Resûl-i Ekrem cevap vermeden durdu, ni­hayet Liân âyeti nazil oldu. Şu da rivayet olunmuştur: ´Mii´min tavak­kuf edicidir, münafık ise atlayıp sıçrayıcıdır.”

Görülüyor ki, Fahrü´r-Râzî, Şafiî´nin iki kavil söyleyip onlardan bi­rini seçmeden bıraktığı mes´eleleri daraltmakta ve onları onaltı mesele­ye indirmektedir. Anlaşıldığına göre bu, şundan ileri gelmektedir: Razı birini seçtiğine delâlet eden emareleri, işaretleri çok geniş tutmaktadır. Zîrâ o, iki re´yden birinin delilini mücerret zikretmeyi, onun seçtiğine bir delil i´tibar etmektedir. Halbuki Şafiî, diğer re´yin delili açık olduğundan onu terk etmiş olabilir. Onda kıyas daha açık bulunabilir. O, ihtiyar ve tercih emarelerini geniş tutmakla beraber, birini ihtiyar etmeksizin iki re´y bıraktığı mes´eleleri daraltmaktadır.

Beşinci kısmı: Şafiî bir mes´elede iki kavil zikreder; bunlardan biri kıyas yoluyla, diğeri Sünnet ve hayır yoluyladır. Sonra Sünnete uygun olanı ihtiyar eder. Fahrü´r-Râzî Şafiî´den iki kavil rivayet olunanlar sı­rasında bu nev´i de zikrederse de bunun bu işle ilgisi yoktur. Çünkü kı­yas, Şafiî´ce şeriatın son delillerindendir. Kitaptan ve Sünnetten bir nass bulunan yerde kıyâsa gidilerek re´y ileri sürülmez Şafiî´nin kıyâsın ya­nında Sünneti zikretmesinin mânası, elbette kıyâsı reddetmek demektir. [12]

121- Bir Mes´ele Hakkında Bîrkaç Kavli Bulunması, Şafii nin Genîş İçtihadını, Hakîkatı Aramadaki Gayretini Gösterir:

Görüyorsun ki, Râzî de, diğer Şafiî mutaassıblan gibi, Şafiî´nin bir mes´ele hakkında çok re´yi bulunmasını ona yakıştıramıyorlar, bu hu­lusu müdafaa ediyorlar. Bir kavilden fazla görüşü olan mes´elelerin sayı­sını azaltıyorlar. Bunların yanısıra, Şafiî´ye karşı olanlar da, bir mes´ele hakkında çok re´yi bulunmasını onun için bir nakîse sayıyorlar, onun hakkatı bulamadığına bir delil tutuyorlar. Onların bu yersiz zannım yuka­rıda re iottik. Ve îzah ettik ki, çok defalar ilim tereddüdü mucip olur. Delildir doğan tereddüt ilimdir, delilsiz olan yakln ise cehalettir.

Doğrusu şudur ki, ilmî hayâtım ve mesleğini aydınlatıp tanıtmağa çalıştığımız îmanı Şafiî´nin, bâzan bir mes´ele hakkında elbette birden

fazla görüsü olacaktır. Zîrâ rahmetli tmam, bu parlak şeriatta hak ol­duğuna inandığı şeyi aramakta ihlâs sahibi idi. thlâs sahibini düşüncesi kösteklemez, dondurulmuş bir görüş onu kendine esir etmez. Onun mu­ayyen bir maksadı vardır. O da ilmi Allah için isteyip aramaktır. Bu da onu, re´ylerini araştırıcı bir münakkıd ölçüsüyle incelemeğe, bir müdak-kık nazariyle araştırmağa sevk eder. Bundan başka Şafiî, canlı, uyanık bir fikir sahibi idi. Ümî gayelere ulaşmak, için durmadan yukarı doğru yükselirdi. Bir gayeye ulaştı mı, onun ötesinde daha başkalarını arardı. Bu durumda olan bir kimse, kendi görüşleri üzerinde donup kalmaz. Bel­ki onları ilmî hayâtının son devresinde ulaştıklariyle ölçer, görüşlerini geliştirir, olgunlaştınr. Böylece bir hâl üzere karar kılmaktan ziyâde de­ğişmeye daha yakın olur.

Şafiî dâima hadîs arardı. Hadîse muhalif bir re´yi varsa, behemaha! hadîse döneceğini sarahaten söylerdi. Sonra,- ashabından muhaddis olan­lardan hadîse muhalif bir re´yini görürlerse hadîsi almalarını, hadîsin kar­şısında onun re´yine hiç i´tibar etmemelerini isterdi. Ulemâdan her biri nezdinde, başkalarında olmayan hadîsler vardı. Her biri kendi nezdinde olanlara göre fetva verirdi; bunun ötesinde kalanları kıyasla halleder­lerdi. Şafiî de böyle yapmıştır. Görmediği yeni hadîslere muttali´ olunca, kendi usûlüne uyarak hadîsle birleşen, hadîse uygun olan re´ye döner. Çünkü onun kaidesi şudur: “Hadîsin sıhhati sabit olunca, benim mezhe­bim odur.”

Şafiî ilim yolunda seyahati çok severdi. Diyar diyar dolaştı. Muhtelif muhitlerde bulundu, türlü topluluklar gördü. İnsanların başka başka örf ve âdetlerine muttali´ oldu. Her cemâatin kendine hâs olayları, islâm âle­minin her bölgesinin birtakım âdetleri vardır. Bîr nizam ve kanun çıka­ran kimse, içinde bulunduğu örf ve âdetlerin mutlaka tesiri altında ka­lır. Bâzan görüşlerine istikamet verir, bâzan örfleri alır. Şafiî Bağdad´-daki örflerin tesiri altında bu görüşü ileri sürmüştür. Mısır´a gelince bu­radakilerin tesiriyle o görüşünü değiştirmiştir. Bâzan bu iki şey arasın­da mütereddit kalır, bunlardan birini hükümsüz bırakmaksızın her iki görüşü de olduğu gibi bırakır.

Şafiî, muhalifleriyle çok münazaralarda bulunduğundan, bu hâl onu dâima kendi görüşlerine bir münakkıd ve mudakkik nazariyle bakmağa sevk etmiştir. Çünkü münazara ona kendi kusurlarını gösterir. Noksan yerlerini meydana çıkarır. Münazaraya girişraezden Önce fikirlerini dik­katle ölçmeğe sevk eder. Münazara esnasında sözlerinin küçük düşmesi endigesi, onu sözlerinin kusurlarını araştırmağa sevk eder. Şüphesiz ki, bu durum kargısında dâima dikkatli olur; görüşlerini dikkatle inceler, hakikati arama hususundaki ihlâsı, tedkikleri bunu îcâbettirdiği zaman, onu görüşünü değiştirmeğe sevk eder. Şu da var ki, Şafiî´nin kendinden önceki fukahânın görüşlerini devamlı surette incelemesi, onu kendi gö­rüşünden daha iyi olan bir görüşe muttali kılar, o da onu beğenip seçer.

Kıyas bâzan onu, bir meselede iki muhtelif görüşü bırakmağa sevk eder. Çünkü tedkîk ettiği meselenin, hükümleri başka başka olan iki ben­zeri bulunabüir. İki kıyastan birini diğerine tercih ettirecek bir şeyde bu­lunmaz. Nasıl ki, malında tasarruftan men´edilen borçlu, bu men´den son­ra bir borç ikrar etse, yukarıda görüldüğü üzere, durum böyledir. Bu­nun iki benzeri vardır: Biri hasta olan kimse, diğeri de rehin veren kim­se. Bir kavle göre birinciye, ikinci kavle göre ikinciye göre hüküm alır. Aynı şeyi, zevcin yanlış neseb göstererek evlenmesi suretinde, öşür ve­rilmesi lâzımgelen meyveyi satma meselesinde, arkası kesilmeden ve ted­ricen hâsıl olan mahsûlü rehin etme meselesinde de görmektesin[13]. Bun­larda görüşlerin çok olmasının esası, kıyasların birbiriyle taaruz etmesi ve emarelerin birbiriyle çarpıgmasıdır[14].

Hulâsa, Şafiî´nin çok görüşü olması onun ictihad usûlüne uygun bir şeydir. Onun fikir hayâtına da uygundur. Bu bir kusur ve noksan teşkil etmez. Belki onun hakikati aramadaki dikkatine delâlet eder. Hakikati arayan, noksan ve kusurlu olamaz. [15]

——————————————————————————–

[1] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 160.

[2] El-Üm, c. II, s. 3.

[3] El-Üm, c. II, s. 29.

[4] El-Üm, e. VH, s. 131.

[5] El-Üm, c. m, fl. 227.

[6] El-Üm, c. IH, s. 186/187; Mühtasar-ı Müzenî, c. II, s. 222 hamişinde.

[7] El-Um, c. V, s. 74.

[8] El-Üm, c. 111, b. 53.

[9] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 160-163.

[10] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 164.

[11] Bu mektubun tamamı, yukarıda 41 No.´lu bahsin 27 No.´Iu notundadır.

[12] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 164-166.

[13] 117 No.´lu bahsin beginci fıkrasına bak.

[14] 117 No.´lu bahsin 6, 7 ve 8, fıkralarına bak.

[15] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 166-168.

Share.

About Author

Leave A Reply