İmametin Önemi ve Hükmü

0

İmametin Önemini ve Hükmünü ve İslâm Toplumunun Ayakta Durmasının İmametin Selâmetine Bağlı Olduğunu Beyan Etmek İçin Bir Mukaddime

İmamet´ul-Uzmâ dinî bir mertebe ve nübüvvetin halefidir; yani imam (halife) Rasûlullah´in halifesidir, müslümanların idaresinde Peygamber´i temsil etmektedir. Fakat bir fark ile ki Rasûlullah (s.a) ümmeti ilzam eden kanunları vahiy olarak alırken, imam, bu kanunları Kur´an ve Sünnet´in sabit olan nasslarından, ümmetin icmasından almakta veya İslâmî kaidelere göre ictihad etmektedir.

İmamet (hilafet) mertebesi, müslümanların manevî varlığının tesbitinde en büyük ehemmiyeti taşımaktadır. Bu bakımdan bir imam (halife) seçilmesi, şu sebeplerden ötürü gereklidir:

A. Allah´ın müslümanlara emrettiği vaciblerin en büyüğü, müslü­manların Allah´ın ipine sarılması, tek vücud gibi olmaları, tefrikaya düşmemeleri ve birbirleriye mücadele etmemeleridir.

Hiçbir toplum, içlerinden birini idareci yapıp onun emrine uyma­dıkça tefrikaya düşmekten kurtulamaz. Bu idareci, onların birliğini sağlar, hâkimiyeti ile onların gücünü birleştirip bir araya getirir. Bu idareci, nizam ve intizamın sağlanması, kanunların uygulanması için zaruridir. Hayvanlar bile birliğin gerekli olduğunu sezmektedirler.

B. İslâm şeriatının hükümlerinin büyük bir bölümünün uygulan­ması, imamın (halifer;n) varlığına bağlıdır.

Husûmetlerde meseleyi hail u fasl etmek, delilleri tayin etmek, hacr´ı ilan etmek, sulhu ikrar etmek ve benzeri meseleler ancak imamın iradesiyle çözülebilir. Bu bakımdan onun varlığı -şer´î ahkâmın tam ve doğru bir şekilde tatbik edilebilmesi için- zaruridir. Evet, tüm bunları yerine getirmek ve meriyete sokmak bir imamın (halifenin) varlığına bağlıdır.

C. İslâm şeriatında bir kısım hükümler (meseleler) vardır ki onlara imamet hükümleri veya sıyaset-i seriye hükümleri denir. Şârî, bu hükümler (meseleler) hakkında kesin bir emir vermemiş, onları imamın (halifenin) basiretine veya imamların -maslahat ve duruma göre-ictihadına bırakmıştır.

Bunlar malî tazminatlar, askerin eğitilmesi, esirlerle ilgili meseleler ve benzerleridir. Eğer ortada imamet mertebesini ihraz eden bir halife yoksa, bu meseleler muallakta kalır ve onlar hakkında bir hüküm veri­lemez.

D. İslâm ümmeti, her zaman belâ ve felaketlere maruz kalabilir; zira her an heva ve hevesine uyan, din namına ortaya atılan bir grubun çıkıp isyan etmesi, birlik ve beraberliği bozması mümkündür. Böyle fitnelerin ateşini söndürmenin tek yolu, müslüman ve adil bir imamın bulunmasıdır. Bu imam, ümmete doğru yolu gösterir ve onu başka yollara sapmaktan alıkoymaya çalışır; zira ortada bir imam olduğunda ümmet şaşkınlığa düşmez; imamın emrettiğini yapar, gösterdiği yoldan yürür. Çünkü imama itaat etmek farzdır. Müslümanların başında bir imam bulunmadığı zaman, çeşitli fikir sahipleri müslümanları şaşkınlık içerisinde değişik gruplara ayırır. Böyle bir tehlike müslümanları felakete götürür. Çünkü değişik gruplara ayrılan müslümanlar birbirleriyle çarpışır, birbirlerini yok ederler. Böyece ayrılık ve ihtilaf bütün müslümanların helak olmasına sebep olur.

İmametin Şartlan

İmamet (hilafet) görevini yüklenecek kişide şu şartların bulunması gerekir:

1. Müslüman olmak

Müslüman olmayan bir kişinin imameti sahih olmaz. Çünkü imamet şer´î işlerdendir Müslümanların durumlarını tanzim etmek, hükme bağlamaktır. Müslümanların durumlarının tanzim edilmesini, bu hü­kümlere iman etmeyen bir kişiye tevdi etmek mümkün değildir.

2. Erkek olmak

Kadının imameti sahih olmaz. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Başlarına emîr olarak bir kadım seçen toplum felah bulmaz.[1]

Ayrıca imam (halife), müslümanların maruz kaldığı çeşitli müşkilat-ları halletmek zorundadır. Bu müşkilatlann bazılarını kadının halletmesi mümkün değildir.

3- Reşid olmak

Çocuğun, sefihin ve delinin imameti sahih olmaz. Çocuğun, sefihin ve delinin; etrafında binlerce vezir, müsteşar, danışman olsa dahi imam (halife) olması caiz değildir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Çocukların emir olmasından Allah´a sığının.[2]

4. Adil olmak

Adil olmaktan maksat; kati, zina, faiz gibi büyük günahları işlememek, küçük günahlarda ısrar etmemektir. Bu bakımdan fasık bir kimsenin halife olması sahih değildir.

5. Dinî hükümleri ve delillerini bilmek, yeni çıkan meselelerde ic-tihad yeteneğine sahip olmak. Zira Hz. Peygamber´den sonra meydana gelen birtakım meseleler vardır ki onlar hakkında ancak halife -müslümanların maslahatına göre- hüküm verebilir.

6. Kulak, göz, dil gibi hassalarının sağlam olması gerekir.

Halife olacak kişinin duyu organları sağlam olmazsa, gerektiği şe­kilde davranmaktan mahrum olur.

7. Uyanık ve umûmi bir sezgiye sahip olmalıdır,

Bu uyanıklık ona idarî bir kabiliyet vermeli, devleti ve milleti tehdit eden tehlikeleri sezip onlardan korunmalıdır. Bu uyanıklığın bulunup bulunmadığına ise şura ehli ol in kişiler karar verir.

8. Kureyş kabilesinden olmalıdır, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

İmamlar Kureyştendir.[3]

Bu iş (halifelik) Kureyşe aittir.[4]

İnsanlar şu iş (hilafet) hususunda Kureyş´e tabidirler.[5]

Maverdi´nin dediği gibi, bu nasslar varken bu hususta herhangibir şüphe olamaz ve bu nasslara muhalef eden bir kişinin sözüne de itibar edilmez. Ancak İmam olacak kişinin Kureyş kabilesinden olması şart olduğu gibi, diğer hilafet şartlarına da sahip olması gerekir. Eğer Kureyş kabilesinden olan kişide hilafetin diğer şartları mevcut değilse, diğer Arab kabilelerinden bir kişi halife seçilir. Arab kabilelerinde de hilafet şartlarına sahip olan bir kişi yoksa, hilafet şartlarına sahip olan herhangibir müslüman -hangi soydan olursa olsun- halife seçilir. Hilafet şartlarının tümüne sahip olan yoksa, yeterli vasıflara sahip olan bir kişi -şahsî salaha sahip olan kişi tercih edilerek- halife seçilir. Meselâ hükümleri bilen, idarî kabiliyete sahip olan bir kişi, şahsî bir hatası nedeniyle cerhedilmiş olsa da salih ve adil olmakla beraber idarî kabiliyete sahip olmayan bir kişiye tercih edilir. Ancak halife seçilecek kişinin, her halükârda müslüman olması- şarttır, hiçbir durum bu şartı ilga edemez.

İmametin Akdedilme Şekli İmamet, şu yollardan biriyle akdedilir:

Biat yoluyla

Biat´ın keyfiyetinden ve şartlarından aşağıda bahsedeceğiz.

Veliaht tayin etmek suretiyle

Yani halifenin kendisinden sonra halife olacak kişiyi tayin etmesiyle imamet akdedilmiş olur. Bu yol da şer´î bir yoldur ve bu şekilde halife tayin edilen kişinin hilafeti sahihtir. Ancak şu iki şartın mevcut olması gerekir:

a. Veliaht tayin edilen kişi, sözkonusu imamet şartlarına sahip olmalıdır.

Yani imamet şartlarına sahip olması ve bu hususta kendisinden daha üstün bir kişinin bulunmaması gerekir. Eğer imamet şartlarına sahip olmazsa veya imamet şartlarına sahip olan ve kendinden üstün olan biri varsa, imamet akdi sahih olmaz.

b. Veliahd, imameti kabul ettiğini açıkça söylemelidir.

En sahih görüşe göre veliahd, imameti kabul ettiğini, kendisini tayin eden halife hayattayken söylemelidir. Bu iki şart mevcut olduğunda kendisini veliahd tayin eden halifenin ölümü ile o kişi halife olur. Onun halife olması için ehl-i hâl ve´1-akd´m -ne veliahd tayin eden halifenin yaşadığı sırada, ne de öldükten sonra- rızası şart değildir. Bunun delili ise Hz. Ebubekir´in, Hz. Ömer´i kendisinden sonrası için halife tayin etmesi ve bunun sahih olduğu hususunda bütün müslümanların icma etmesidir. Hz. Ebubekir, şu meşhur sözleriyle Hz. Ömer´i halife tayin ettiğini bildirmiştir: ´İşte bu, Rasûlullah´ın halifesi Ebubekir´in dünyadan ayrılıp ahirete varacağı bir anda söylediği sözdür. Bu an öyle bir an ki o anda kâfir müslüman olur, facir ittika eder´.

Bundan sonra Hz. Ebubekir şöyle devam etmiştir: ´Ben size Ömer b. Hattab´ı halife seçtim. Eğer doğru söyler, adaletli davranırsa, benim onun hakkındaki kanaatim budur. Eğer zulmeder, İslâm´ı tebdil ederse, ben gaybı bilmem. Benim kasdım hayırdır´.

Bu durum, halifenin tek kişiyi halife seçmesi halinde böyledir. Eğer halife, imamet meselesini bir gruba havale ederse, halifenin vefatından sonra onlar kendi aralarında imamet şartlarına sahip olan birini halife seçerler. Bunun delili de Hz. Ömer´in hilafet meselesini altı kişilik bir gruba havale etmesi ve bütün müslümanların bunun sahih olduğu hususunda ittifak etmeleridir. Hz. Ömer, kendisinden sonra bir kişiyi halife tayin etmeyerek, bu meseleyi Hz. Ali, Hz. Osman, Zübeyir b. Avvam, Talha b. Ubeydullah, Hz. Abdurrahman b. Avf ve Hz. Sa´d b. Ebî Vakkas´a havale etmiş ve aralarından birini halife seçmelerini tenbih etmiştir.

Kuvvet yoluyla hilafet makamına gelmek.

Kuvvet yoluyla hilafete gelen kişinin hilafetinin sahih olması için şu şartlara sahip olması gerekir:

a. Kuvvet yoluyla hilafet makamına gelen kişi, sözkonusu imamet şartlarına sahip olmalıdır veya mevcut insanlar arasında en fazla şarta sahip olan kişi olmalıdır. Hilafet makamını kuvvet yoluyla ele geçiren kişide adalet olmaması halinde, o kişinin imametinin sahih olup olmadığı hususunda ihtilaf vardır. Ancak doğru olan şudur ki hilafet makamını kuvvet yoluyla ele geçiren kişinin imameti sahihtir, fakat kendisi âsi sayılır.

b. Hilafet makamı, halifenin ölümünden veya meşru bir şekilde azledilmesinden, sonra kuvvet yoluyla ele geçirilmiş olmalıdır. Eğer kişi, halife hayatta iken hilafet makamını kuvvet yoluyla ele geçirirse, o halife de hilafet makamını kuvvet yoluyla ele geçirmişse, galip olan kişinin imameti sahih olur. Ancak birinci halife biat veya veliahd tayin edilmek suretiyle halife olmuşsa, hilafet makamını kuvvet yoluyla ondan alan kişinin imameti sahih olmaz. Bunun delili şu hadîs-i şeriftir:

İki kişiye biat edildiği zaman, ikincisini öldürün.[6]

Siyasî idare işiniz tek bir adam üzerinde birlik ve vahdet halindey­ken, sizlere biri gelir de birliğinizi parçalamak yahut topluluğunuzu fırka fırka bölmek isterse onu öldürünüz.[7]

Biat´ın Şartları ve Keyfiyeti

İmametin akdolunması hususunda ilk yolun biat olduğunu söy­lemiştik. Biat, halife ile halk arasında yapılan bir ahid (sözleşme)dir. Biat, imametin akdolunmasmda esas yoldur. Halife ile halk arasında yapılan bu ahid, ancak ehl-i hâl ve´1-akd´in istişaresinden sonra olur; zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

İşleri, kendi aralarında istişare iledir. (Şûra/38)

Hz. Peygamber döneminde bir kişi İslâm´a girdiğinde Rasülullah´a, dinlemek ve itaat etmek üzere biat ederdi. Ayrıca birinci ve ikinci Akabe biatlan da bilinmektedir.

Ubâde b. Sâmit şöyle rivayet ediyor: ´Biz, Rasûlullah´a zorlukta, kolaylıkta, neşede, kederde ve başkalarının bizim üzerimize tercih edilmesi hallerinde dinlemek, itaat etmek, emanet sahibi olan kimselerle emirlik hususunda nizalaşmamak, her nerede bulunursak bulunalım muhakkak hakkı söylemek, Allah yolunda hiç kimsenin kınamasından ve kötülemesinden korkmamak üzere biat edip söz verdik1.[8]

Hz. Peygamber vefat ettiğinde, bir kişinin onun yerine geçip devletin ve milletin meselelerini halletmesi, idare etmesi gerekmekteydi. Bu ise, Peygamber´den sonra bir kişiye biat etmek suretiyle gerçekleşir. Böylece Peygamber´e yapılan biat ve ona gösterilen taat devam eder.

Biat´ın Şartlan

Hilafet ve imamet biat´ının akdolunması için şu şartların mevcut olması gerekir:

1. Biat, İslâm âleminin değişik yörelerinden gelen ehl-i hâl ve´l-akd tarafından yapılmalıdır.

Ehl-i hâl ve´l-akd; âlimler, liderler ve halkın ileri gelenleridir; yani bir müşkilat olduğunda veya önemli hususlarda kendilerine başvurulan kimselerdir, islâm aleminin her köşesinde bulunan ehl-i hâl ve´l akd´in tümünün biat merasimine katılması şart olmadığı gibi, biat için belli bir sayı da şart değildir, her beldeden cemahir yeterlidir. Bu hususta erkeklerle kadınlar eşittirler. Ancak kadınların biati erkeklerin biatindan farklıdır; yani kadınlar biat ederken el sıkışmadan sadece dilleriyle biat ederler. Bunun delili, Hz. Peygamber´in Mekke fethinden sonra biat alırken kadınlarla el sıkışmamasıdır.

Buna biaen ehl-i hâl ve´l-akd veya cemahir, imamet şartlarına sahip olan bir kişiye biat ettikleri zaman, o kişinin imameti sahih olur, bütün müslümanlar hakikaten ve hükmen o biat´a katılmış sayılır; yani fiilen veya onu dinlemek ve itaat etmek suretiyle hükmen biat ederler. Tüm insanların fiilen halifeye biat etmeleri şart koşulmamış, sadece ehl-i hâl ve´1-akd´in biat´ı ile iktifa edilmiştir. Çünkü şeriatın kaynaklarından biri olan icma, ehî-i hâl ve´l-akd ile «neydana gelir.

Kendileriyle icma meydana gelen ehl-i hâl ve´1-akd´in ittifak ettiği bir konuda, halka düşen onlara ittiba etmektir; zira icma, kesin bir delildir, ona muhalefet etmek caiz değildir.

2. Ehl-i hâl ve´I-akd´de şu şartların bulunması gerekir: İmametle ilgili hükümlerde ictihad derecesine ulaşmış olmalıdırlar.

Adalet şartına ve şahitlerde bulunması gereken diğer şartlara sahip olmaları gerekir.

Ehl-i hâl ve´1-akd´de bu şartlar mevcut değilse, onların biat´ı geçerli olmaz ve dolayısıyla imamet akdi akdolunmaz.

3. Ehl-i hâl ve´1-akd´in biat ettiği kişi, açıkça veya kinaye yoluyla halifeliği kabul ettiğini söylemelidir.

Biat edilen kişi, halifeliği kabul etmezse, bu hususta zorlanamaz. Çünkü halifelik cebr ve zorlama ile değil, rıza ile olur.

Biat´ın Sonuçlan

İmamet şartlarına sahip olan bir kişi biat veya veliahd tayin edilmek veya kuvvet yoluyla halife olursa, müslümanların işlerini idare etme hususunda onların velîsi olur ve şu vazifeler kendisine vacib olur:

Halife olduğunu halka ilan etmelidir.

Ümmet toptan, imametin ona verildiğini bilmeli, ismini ve kendisini tanımasa da vasıflarını ve meziyetlerini bilmelidir.

Şu hususlara riayet edip şu vazifeleri yerine getirmesi gerekir:

A. Kur´an, Sünnet ve İcma ile sübut bulan dinî asılları korumalıdır.

Yani şüpheye düşen veya bid´ata kayan kişilere doğru yolu delil­leriyle beraber açıklayıp izah etmeli ve gereken hadler ve cezalarla onları muahaze etmelidir.

B. Malî, medenî, ahval-i şahsiyye, cinayetler ve diğer meselelerle ilgili ilahî hükümleri infaz etmelidir.

C. İslâm beldelerinde emniyet ve asayişi sağlamalı, İslâm´ı yaymaya çalışmalı ve müslümanların İktisadî, içtimaî ve kültürel maslahatlarını gözetmelidir.

D. İslâm devletinin sınırlarını sağlamfaştırmalı, orada düşman sal­dırısını durduracak kadar kuvvet hazırlamalıdır.

Sınırları takviye etmek için gereken herşeyi yapmalıdır.

E. Dünyanın her. tarafındaki insanları İslâm´a davet etmelidir. İslâm davetinin önüne çıkan tüm engelleri yıkmak için cihad etmelidir.

Halife, vacibleri yerine getirmek ve tahkik etmek için uygun olan herşeyi yapabilir, her yolu deneyebilir. Meselâ gerekli ve uygun görürse vezirler, valiler, kadılar tayin edebilir ya da azledebilir; zira tüm bu konulardaki kararları belirleyicidir.

Tüm müslümanlar -masiyet olmayan her hususta- onun emrine uymak ve ona itaat etmek zorundadır.

Ey İnananlar! Allah´a itaat edin. Rasûlullah´a ve sizden olan idareci­lere itaat edin. (Nisa/59) Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:

Müslüman olan kişiye, hoşlandığı ve hoşlanmadığı hususlarda (âmirlerini) dinlemek ve itaat etmek vacibdir. Ancak masiyet ile emredilmesi hali müstesnadır. Masiyet ile emrolunursa onları din­lemek ve itaat etmek yoktur.[9]

İmam Nevevî şöyle diyor: ´Âlimler, masiyet olmayan emirlerde imama itaat etmenin ve masiyet olan hususlarda da imama itaat etme­menin farz olduğunda ittifak etmişlerdir´.

Masiyet hususunda olmamak şartıyla adil de olsa, zâlim de olsa imama itaat etmek vacibdir. İmam, bir masiyeti emrederse, bu hususta ona itaat etmek haramdır ve nerede olursa olsun hakkı açıkça söylemek vacibdir. Fakat imamı, halifelik makamından indirmek veya onunla savaşmak niyetiyle onun emrinden çıkmak, -müslümanların ittifakıyla-caiz değildir. Çünkü burada müslümanların birlik ve beraberliğinin bozulup parçalanması bahis mevzudur. İmamın fiilen masiyeti işlemesi de masiyeti emretmesi gibidir. Fiilen masiyet işieyen imama karşı, müslümanların yapması gereken şey, onun emrinden çıkmak, onunla savaşmak değil, ona hakkı beyan etmek, onu bu hususta protesto etmektir. Ancak bu durum, imamın küfre girmemesi veya küfrü emretmemesi halinde geçerlidir. Eğer imam kâfir olursa, imameti ilga olur, müslümanların biatları düşmüş olur. Bunun tafsilatı İmamın Azli bahsinde gelecektir.

Şura´nın Hükmü ve Hangi Meselelerde Meşru Olduğu

Şura ve meşveret, hakikate vasıl olmak ve müşkülen çözmek için başkalarının fikir ve düşüncelerine başvurmak demektir.

Şura´nın İslâmî Hükümleri İki Kışıma Ayrılır

I. Bazı hükümler Kur´an ve Sünnet´in açık nasslanna veya İcma´ya dayanır ki bu hükümler hakkında istişare etmek sözkonusu değildir; zira ne kadar yetkili olursa olsun, ne kadar âlim olursa olsun hiç kimse bu hükümleri kaldırma veya değiştirme veya tadil etme yetkisine sahip değildir. İdarecinin burada, yani Kur´an ve Sünnet´in açık nasslanna veya İcma´ya dayanan bu hükümler hususunda yapması gereken şey, onları korumak ve onlara uymaktır.

II. Bunlar birtakım içtihadı hükümlerdir ki kendi aralarında iki gruba ayrılırlar:

Birinci Grup: Allah´ın ilminde takrir bulan hükümlerdir. Kur´an veya Sünnet veya İcma veya Kıyas´ın teşrî delilleri bu hükümleri zımnen kapsamaktadır. Bu hükümleri Kur´an´m veya Sünnet´in veya İcma´nın veya Kıyas´ın delillerinden çıkarmak için araştırmaya, cehd ve gayret göstermeye ihtiyaç vardır. İşte bu hükümler Allah Teâlâ´dan cümleten ve tafsilen tebliği hükümlerdir. Bunlar hususunda karar vermek -idareci olsun veya olmasın- müctehidlerin yetkisi dahilindedir.

İkinci Grup: Bunlar, Allah Teâlâ´mn küllî olarak inzal ettiği hü­kümlerdir ki bu hükümlerin tafsilatı, müslümanların maslahatlarına uygun olarak nasıl tatbik edileceği, müslümanların gelişen konum ve du­rumlarının ne yapmayı gerektirdiği, bütün bunlar müslüman hâkim´in basiretiyle ve müslümaniann hizmetindeki ihlasi vasıtasıyla görüp takdir ettiği yolla ortaya konur. İşte bunlara İmamet Hükümleri veya Şer1! Siyasetin Hükümleri denir. Bu hükümlerde ancak müctehid olan İmam karar verebilir. Bu bahsin başında bu hükümlerle ilgili misalleri zikretmiştik.

İkinci kısımdaki her iki gruba dahil olan meselelerde (hükümlerde) istişare gerekir; yani imamın bu hükümlerde karar vermesi, ancak salih müctehidlerin bir kısmıyla istişare ettikten sonra caiz olur; zira Allah Teâlâ Hz. Peygamber´e şöyle emretmektedir:

İş hususunda onlarla istişare et. (Âlu İmran/159)

Yine Allah Teâlâ, müslümanlan methederken şöyle buyurmaktadır:

İşleri, kendi aralarında istişare iledir. (Şûra/38)

Ayrıca Hz. Peygamberin, nass bulunmayan hususlarda ashab-ı kiram ile istişare etmesi de buna delildir. Meselâ Hz. Peygamber; Bedir,

Uhud ve Hendek savaşlarında ve Bedir savaşında alınan esirler hususunda ashab-ı kiram ile istişare etmiştir. Bunun pek çok misali vardır.

Birinci kışıma dahil olan hükümlerde istişare yapılmayacağına şu ayet-i kerime delâlet etmektedir:

Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdikleri zaman mü´min erkekle mü´min kadın için kendi işlerinden dolayı Allah´ın ve Peygamber´in hükmüne aykırı olanı seçme hakkı yoktur. Kim Allah´a ve Rasûlü´ne isyan ederse, şüphesiz o apaçık bir sapıklıkla yolunu sapılmıştır. (Ahzab/36)

Hz. Peygamber de bu tür hükümler hususunda hiçbir kimseyle is­tişare etmemiş, o hükümlere uyma hususunda hem kendini, hem de sahabîleri mecbur tutmuştur.

Şunu da belirtelim ki istişare meclisinden çıkan ortak karara veya çoğunluğun kararına imamın -demokratik sistemlerde olduğu gibi- uyma mecburiyeti yoktur. İmama vacib olan, ehl-i ilim ve ehl-i basiretin görüşüne başvurmak, onların fikirlerini dinleyip incelemek, doğru * olduğuna İkna olursa ona uymaktır.

Beşerî sistemlerdeki meclis ile şura arasındaki farkı kısaca şöyle beyan edebiliriz: Beşerî sistemlerde meclis kanun koyucudur ve ço­ğunluğun kararı bağlayıcıdır. İslâm şeriatında ise şura, kanun koyucu değil, Allah´ın hükmünü araştırıcıdır. Bu nedenle de burada azlık ile çokluk eşittir; zira bazen onların içinden bir kişi Allah´ın hükmüne muttali olabilir. Bu bakımdan hak, hangisinin dilinde meydana gelirse ona tâbi olmak lazım gelir. İmamın onlara üstünlüğüne gelince, onun üstünlüğü, insanları Allah´ın hükmüne götüren basiretinin çokluğu ile sabit olmuş, bu yüzden kendisine biat edilmiş ve halife seçilmiştir. İmamın, şura üyelerinin görüşlerinden birini seçmesi, o görüşün diğeF lerinden üstün olduğuna delâlet eder. Bu nedenle bütün müslümanların ona tâbi olması ve onun hükmü altında biraraya gelmeleri vacibdir.

İmam ve Ümmet Arasındaki Alâkayı Ortaya Koyan Esaslar

İmam -imametin hükümlerini ve şartlarını belirtmiştik- Allah´ın hükümlerini korumak hususunda Rasûlullah´ın halifesidir. İmam, bu hükümleri korur, zayi olmasına, değiştirilmesine mani olur, onların tatbik edilip edilmediğini kontrol eder. Bu hükümlerin doğru bir şekilde tatbik edilmesinin, emniyet ve sükûn için tek garanti olduğunda, ümmetin hayr ve saadetinin buna bağlı olduğunda hiç şüphe yoktur.

İşte bunun için:

1. İmam, kendiliğinden herhangibir kanun koyamaz. Çünkü kanun koyma yetkisi, Allah´a mahsustur. Hatta Peygamber bile kanun koyucu değil, Allah´ın kanunlarına uyucu ve onları tebliğ edicidir. Ancak şu var ki Peygamber bir konuda ictihad edip hüküm verdiğinde, o hükmün tatbikatının ve meşruiyetinin vahiy yoluyla Allah´ın takririne bağlı olduğu kabul edilir.

2. İmam; imam olması dolayısıyla herhangibir imtiyaza sahip de­ğildir.

Şer´î hükümler karşısında imamın, diğer insanlara hiçbir üstünlüğü yoktur. Meselâ herhangibir meselede imamın şahitliği, başka bir kişinin şahitliğinden üstün değildir. İmam, aynı anda hem hâkim, hem de şahit olamaz. İmam, hâkim olduğunda şahitliği sözkonusu olamaz, şahit olduğunda da hâkimliği sözkonusu olmaz. Hâkim olduğunda, şahitlerin şahitliğiyle hüküm verir, veya sadece şahit olabilir, hâkimlik sıfatı -şahit olduğu esnada- kalkar. İmam, tıpkı diğer insanlar gibi kadı huzuruna şahit olarak çıkar, şahit olarak çıktığında o kadı´yı kendine naib kılmış . olur.

Bir kişi, Hz. Ömer´e davasını arzederek ´Şu adam bana zulmetti´ dedi ve adamın yaptığı zulmü anlattıktan sonra ´Ey mü´minlerin emîri! Sen bunu herkesten daha iyi biliyorsun´ dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi: ´Dilersen aranızda hükmedeyim, dilersen de hüküm vermeyip sana şahitlik yapayım´.

İmam (halife), kendisini herhangibir hadd´en, kısastan veya tâzir cezasından kurtaramaz; yani imam da diğer insanlar gibi işlediği bir suçtan ötürü cezalandırılır.

İmama, yerine getirmekte olduğu önemli görevler nedeniyle şura meclisi tarafından örfe göre ve meşru ve şerefli bir hayatın gerektirdiği miktarda bir maaş takdir edilir.

1. İmam, halk arasında Peygamber´in veya Peygamber´den sonra gelen halifenin halifesidir. Ancak bir fark vardır ki o da Hz. Peygamber´in vahiy alması ve içtihadının -vahyin tasdikiyle- şer´î hüküm olması veya reddedilmesidir. Halifeye gelince, onun^Allah´ın kitabına, Hz. Peygamber´in sünnetine ve müslümanların icmaına dayanması gerekir. Bunların dışında bir de ictihad edebilir. Ancak bu içtihadın Kur´an ve Sünnet´in umumi delaletiyle olması gerekir.

2. İmam, müslümanların -insanların birbirleri üzerindeki velayetini kabul etmeyen- umumi işlerinde onların velîsidir.

Bu yüzden imamın, müslümanların umumi işlerindeki tasarrufu, maslahatla kayıtlıdır; yani şer´an geçerli olması için maslahata uygun olması gerekir. Müslümanların imama itaati, ´Allah´ın hükümleri´ diye tabir edilen maslahatın sınırlan dahilinde sözkonusudur. Yoksa İmam, imameti vasıtasıyla insanlardan menfaat temin etmek için müslümanların başına geçmiş değildir. Bilakis o, umumi maslahatların hayata geçirilmesi ve umumi maslahatlarla fertlerin maslahatlarının arasının bulunması için çalışma imkânına kavuşturulmuştur.

3. İmam derece bakımından kendisinden sonra gelen idarecileri, vezirleri, kadıları, onlara tevdi edilmiş olan ümmetin değişik hizmetleri konusunda kontrol eden kimsedir. O devlet görevlilerinden kaynaklanan herhangibir şikayet ve haksızlık hususunda ümmetin tek merciidir. İşleri başkalarına havale edip onları kendi hallerine terkedemez ve onları şahsî çıkarlarıyla başbaşa bırakamaz.

Maverdi, el-Ahkâm´us-Sultaniye adlı kitabında şöyle diyor: ´İmam, ümmetin ve devletin idaresini ve koruyuculuğunu yapmak için işleri bizzat takip etmeli, lezzet ve ibadetlerle meşgul olup tayin ettiği kişilere güvenmemelidir. Çünkü emin sayılan kişi çoğu kez ihanet eder, nasihat ederi kişi çoğu kez aldatır´.

4. Bütün bunlara binaen imam ile ümmetin alâkası, hizmet eden ile kendisine hizmet edilen efendinin alâkası gibidir. Merhametli bir aile reisinin, aile fertleri ile olan alâkası gibidir.

İmam, emniyet ve güveni bütün ülkeye yaymak hususunda her türlü çabayı şarfetmeli, bunu da güç kullanarak, zorlayarak değil, şefkat ve merhametle yapmalıdır.

İmamın Azledilme Sebepleri

İmam, şu sebeplerden biri mevcut olduğunda azledilir:

1. Kâfir olması.

Bu kâfirlik ister açık bir söz veya fiille olsun, isterse de küfrü iltizam ederi bir sözle olsun hüküm değişmez. İmam, herhangibir şekilde kâfir olduğunda imameti iptal olunur, ümmet onun biatından çıkar. Ümmetin isyan edip onu imametten azletmesi farzdır.

İmamın, fasık olmasına gelince, -bu fasıkhk gerek mahzurlu şeyleri irtikab etmek suretiyle, gerekse kişiyi kâfir yapmayan birtakım bid´atları işlemek suretiyle olsun- bu, imamın kâfir olmasını gerektirmez ve dolayısıyla da azledilmesi sözkonusu değildir.

İmam Nevevî Müslim Şerhinde şöyle diyor: ´Ehl-i sünnet âlimleri, imamın (sultanın) fasık olması nedeniyle azîedilmeyeceği hususunda icma etmişlerdir1.

Bunun sebebi şudur: İmamın azlinden ötürü meydana gelen fitne, imamın fasık olduğu halde imamet makamında kalmasının zararından daha fazladır.

Fasık. bir kişinin imam seçilemeyeceğini daha önce söylemiştik. Ancak kişi imam seçildikten sonra fasık olursa, bu fasıldık imamın az­ledilmesini gerektirmez. Her ne kadar-Ast haram olsa da yine de imamın azline sebep olmaz.

2. Vücudunda, azalarında veya duyu organlarında -imamet görevini yerine getirmesine mâni olacak derecede- bir eksikliğin, kusurun meydana gelmesi.

Meselâ imamın gözü kör olursa veya kulağı sağır olursa, el veya ayağı koparsa imamet görevinden azledilir. Burada meydana gelen eksikliğin şekline değil, bu eksikliğin imamet görevine mâni olup ol­madığına bakılır. İmamın vücudunda, azalarında veya duyu organlarında meydana gelen özür, imamet görevini yürütmesine mâni değilse, imamın azledilmesi vacib olmaz; zira sadece vücutta meydana gelen bir çirkinlik, imamın azledilmesini gerektirmez. Delilik veya baygınlığa maruz kalmak da imamet görevini yürütmeye mâni olacak derecede olursa -bu delilik veya baygınlık sürekli olmasa dahî- imamın azledilmesini gerektirir.

3- Tasarruf ehliyetini Ve imkânını kaybetmesi. Bu da iki şekilde meydana gelir:

a. Hacr

İmamın yakınlarından biri, ona musallat olup emirlerini infaz etmek imkânını elinden alsa, bu hacr onun azledilmesine neden olmaz, imametinin devam etmesine zarar getirmez. Musallat olan kişinin hüküm ve siyasetine bakılır, eğer hüküm ve siyaseti dinî hükümlere uygun ve adaletin gerektirdiği şekilde ise, aslî imamın imamet hükmü devam etmekle beraber onun imamet üzerinde durması vacibdir. Eğer musallat olan kişinin (müstevlinin) hükümleri dinî hükümlere ve adaletin gereklerine uygun değilse, onun orada durması caiz değildir. Bütün müslümanların ellerinden geleni yaparak ona karşı çıkmaları ve tagal-lübünü ortadan kaldırmaları vacibdir.

b. Kahr

Kahr´dan maksat, imamın düşman eline esir düşmesi ve onu kur­tarma yolunun bulunmamasıdır.

İmam düşman eline esir düşerse ve onu kurtarma imkânı da varsa, bütün müslümanların her yolu deneyerek onu kurtarmaya çalışmaları vacibdir. İmamın kurtulma ümidi bulundukça, onun kurtulacağından ürriit kesilmedikçe, onun imameti hükmen devam ediyor sayılır. Ancak her yol denendikten ve İmamın kurtuluşundan ümit kesildikten sonra onun imameti ilga edilir. Bu durumda ehl-i hâl ve´l akd derhal bir imam seçmek mecburiyetindedir. İkinci imam seçildikten sonra, birinci imam esirlikten kurtulursa, artık imamet görevi ona verilmez. Anca´k ikinci imama biat edilmeden önce birinci imam kurtulursa, ikinci imama biat edilmez. Birinci imam, yeni bir biata ihtiyaç olmadan görevine devam eder.

4. İmamın kendini azletmesi

İmam kendini azlettiğinde, müslümanlar arasında imamet şartlarına sahip olan biri varsa -onun derecesinde olmasa bile- onun kendini azletmesi sahih olur. Ancak müslümanlar arasında onun yerini doldu­racak birisi yoksa, onun istifası kabul edilmez. Çünkü onun azlini ge­rektirecek şer´î bir sebep mevcut değildir. Eğer onun azlini gerektirecek şer´î bir sebep olsaydı, müslümanlar onu o makamdan -kendisi istese de istemese de- indirirlerdi. Her ne kadar imamet akdi, taraflar arasındaki rızaya dayalı bir akid ise de rızaya dayalı akidler bazen aniden ortaya çıkan istisnaî sebeplerden ötürü cebrî akidlere dönüşür. İmamın kendini azletme durumu, -yerine geçebilecek biri bulunduğu takdirde- farz-ı kifayelerin durumu gibidir. Eğer böyle bir kimse yoksa, onun bu__vazifeyi kabul etmesi farz-ı ayn olur.

İmam, saydığımız bu dört sebepten biriyle azledildiği zaman, bütün müslümanlar onun taatından vebiatından çıkmış olurlar. Artık o her hususta müslümanlardan herhangibiri gibidir.

İmam, azli gerektiren bir sebep nedeniyle azledilirse ve ikinci bir imama biat edilmeden azli gerektiren sebep ortadan kalkarsa, bu durum, onun imamet görevine devam etmesini gerektirmez. Ehl-i hâl ve ve´l-akd´in tekrar ona biat etmesi gerekir.

Sonuç

Bahsettiğimiz önemli vazifelerin yapılabilmesi için yukarıda belirt­tiğimiz şekilde bir irnam seçmek bütün müslümanlar üzerine bir veci­bedir. Eğer müslümanlar, Allah´ın emri olan bu vecibeyi yerine getirmek için çalışmazlarsa, büyük bir günah yüklenmiş olurlar. Çünkü bir imam seçmek; dinî, içtimaî ve siyasî zaruretler açısından vacib olan İslâmî alâmetlerin en büyüğüdür.

Aynı zamanda iki imamın bulunması caiz değildir; zira imametin en önemli hedeflerinden biri, yeryüzündeki bütün müslümanları bir araya getirip birleştirmektir. Aynı anda birden fazla imamın bulunması ise bu hedefe ters düşmektedir. Allah Teâlâ daha iyi bilir.

Duamızın sonunda ´Hamd âlemlerin rabbi Allah´a mahsustur´. Dördüncü ve Son Cildin Sonu

——————————————————————————–

[1] Buharî/4l63, (Ebu Bekre´den)

[2] İmam Ahmed, 11/326

[3] İmam Ahmed, III/129, (Enes´ten)

[4] Buharî/3309

[5] Müslim/1818

[6] Müslim/1853, (Ebu Said el-Hudrî´den)

[7] Müslim/1853, (Arfece b. Şureyh´ten)

[8] Müstim/1709; Buharî/6774,; Mâlik; Muvatta, 11/445-446; Neseî, VII/137-138; İbn Mâce/2866

[9] Buharî/6725, Müslim/1839 ve diğer muhaddisier, (İbn Ömer´den)

Share.

About Author

Leave A Reply