Kaza Yargı

0

Kaza´nın Tarifi:

Kaza; lugatta birçok anlama gelir:

1. Kaza, hüküm mânâsına gelir.

Rabbin yalnız kendisine kulluk etmenize, anaya-babaya iyi dav­ranmanıza hükmetti.

Ösra/23)

2. Kaza, birşeyi bitirmek anlamına gelir.

Musa da onun (düşmanlarından olan kişinin) göğsüne bir yumruk vurdu. Böylece onun işini bitirdi.

(Kasas/15),

3. Kaza, eda etmek ve sona ulaşmak anlamına gelir.

Ona (Lût´a) şu kesin emri bildirdik: ´Sabaha çıkarlarken muhakkak onların ardı kesilecektir´.

(Hicr/66)

4. Kaza, sanat ve takdir mânâsına gelir.

Böylece onları iki günde yedi gök (olarak) takdir etti. (Fyssilet/12)

Kaza´nın şeriat ıstilahındaki anlamı ise, iki veya daha fazla kişi arasındaki husumeti, ihtilafı, anlaşmazlığı Allah´ın hükmü ile hail u fasl etmektir.

Evet, kaza, insanlar arasında hükmetmek, aralarındaki ihtilafları kaldırmak ve haklan hak sahiplerine iade etmek demektir. Kaza´ya hükm denilmiştir, çünkü orada hikmet vardır. Hikmet ise birşeyi esas yerine koymak demektir ki zâlimi zulmünden alıkoyar, mazlumun hakkını zâlimden alır.

Kaza´nın Meşruiyeti

İslâm´da kaza meşru ve matlubdur. Onun meşruiyetine Kur´an, Sünnet, İcma ve Akıl delâlet eder. Kaza´nın meşruiyetine delâlet eden birçok ayet vardır. Misal olarak şu ayet-i kerimeleri zikredebiliriz:

Onların (senden hüküm isteyenlerin) aralarında Allah´ın indirdiğiyle hükmet.

(Mâide/49)

(Allah sizlere) halk arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hük­metmeyi emrediyor. (Nisa/58)

Şüphesiz ki biz sana Kitab´ı (Kur´an´ı) -insanlar arasında Allah´ın sana öğrettiği ile hükmedesin diye- hak olarak indirdik. Sakın (ey Muhammed)! Hainler için müdafaaci olma.

(Nisa/ÎO5)

Kaza´nın meşruiyetine delâlet eden birçok hadîs vardır. Onlardan bazılarını zikredelim.

Hz. Ali´den şöyle rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a) beni Yemen´e kadı (hâkim) olarak göndermişti. Bunun üzerine dedim ki:

– Ey Allah´ın Rasûlü! Beni gönderiyorsun ama benim yaşım küçük ve benim kadılık hakkında bilgim de yok.

– Allah seni kalbine hidayet eder, diline sebat verir. Önüne iki hasım´ oturduğu zaman birini dinlediğin gibi öbürünü de dinlemeden hüküm verme. Böyle davranman kadılığın (hükmetme kabiliyetinin) senin için açılıp meleke haline gelmesine daha uygundur. Hz. Ali şöyle diyor: ´Kadılığa devam ettim ve bundan sonra hiçbir hükümde şüphe etmedim´.[1]

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Bir hâkim hüküm vereceği zaman hakkı arayıp hükmeder de sonra bu hükmünde isabet ederse o hâkime iki ecir vardır; (hakkı aramak ve hakka isabet etmek sevapları). Eğer hükmedeceği zaman hakkı arar, fakat hata ederse bu hâkime de bir ecir vardır; (hakkı aramak sevabı).[2]

Kaza´nın meşruiyeti hakkındaki icmaya gelince, selef ve halef bu hususta icma etmiş ve kadılık yapmıştır. Hz. Peygamber kadılık yaptığı gibi, kendisinden sonra gelen halifeleri de kadı´hk yapmıştır. Onlardan sonra gelenler de bugüne kadar kadılık yapagelmişlerdir. Bugüne kadar hiç kimse kaza´nın meşruiyetine itiraz etmemiştir.

Akl´tn, kaza´nın meşruiyetine delâlet etmesine gelince, insanların ta­biatlarının değişik olduğu, birbirlerine zulmettiği bir vakıadır. Hakkından fazlasını almayan insanlar çok azdır. Bizzat devlet başkanının (halifenin) bütün ihtilafları halletmesi de mümkün değildir. Bu nedenle kadı´hk mü­essesesinin ihdas, edilmesi önemli bir ihtiyaçtır. İnsanlar arasındaki ihtilaf­ları gidermek, davaları sona erdirmek için kadı´lar tayin etmek bir zorun­luluktur.

Kaza´nın Teşrî Kılınmasının Hikmeti

Kaza´nın meşruiyetinin nedeni, ona ihtiyaç duyulmasıdır. İnsanların maslahatı, ancak kadıların bulunmasıyla korunur. İnsan tabiatı gereği toplumsal bir varlıktır; tek başına yaşayamaz. Zaruri ihtiyaçlarını karşıla­yabilmesi için diğer insanlarla birlikte yaşamak mecburiyetindedir. Bir toplumda insanlar arasında ihtilaflar, anlaşmazlıklar, düşmanlıklar olması, menfaatlerin çatışmasından ötürü bazılarının diğerlerine saldırmaları kaçınılmaz. İşte bu sebeplerden ötürü, ihtilaf ve anlaşmazlık durumunda müracaat etmek üzere insanlar arasındaki davaları karara bağlamak için bir kaza müessesesinin bulunması gerekir.

İslâm fıtrat dinidir. Fıtratı gözetmeye, onun nezafetini muhafaza etmeye davet eder. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyuruyor;

(Ey Rasûlüm!) O halde sen yüzünü (eğriyi bırakıp doğruya giden) bir muvahhid (Allah´ı birleyici) olarak dine, Allah´ın insanları üzerin­de yaratmış olduğu fıtrata çevir. (Çünkü) Allah´ın yaratışı için değiş­me bahis konusu değildir. (İnsanların onu değiştirmeye yetkileri yok­tur). İşte dimdik ayakta duran din budur. Ancak insanların çoğu bilmezler.

(Rum/30)

Kadılık Görevinin Önemi

Kadılık, büyük bir mertebedir ve çok önemlidir. İhtiyaç, kadılığı zorunlu kılmıştır. İslâm şeriatında kadılığın önemi çok büyüktür. Kadılık, peygamberlerin, halifelerin ve âlimlerin elbisesidir. Aİlah Teâlâ, peygamberi Hz. Dâvud hakkında şöyle buyuruyor:

Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde halife kıldık. İnsanlar arasında hak ile hükmet. Sakın hevana uyma ki aksi takdirde seni Allah yolundan saptırır. Hiç şüphesiz ki Allah´ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından ötürü şiddetli bir azap vardır. (Sâd/26)

Kadılık görevine atanan ve adil davranan kişi, Allah´ın gölgesinden başka gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah´ın gölgesinde gölgelenir. Bu ümmetin seleflerinden olan Hz. Ömer, Hz. Ali, Muaz, Ebu Musa el-Eş´afî, Kadı Şureyh ve Ebu Yusuf gibi büyükler bu görevi yüklenmiş, adalet, takva, ilim ve zekânın en büyük numunelerini ortaya koymuşlardır.

Hz. Muaz´ın ashabından (Humus halkından) bazı kimselerden rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a) Muaz´ı, Yemen´e göndermek istediği zaman şöyle sordu:

– Sana bir dava arzedildiğinde ne ile hükmedeceksin

– Allah´ın Kitabı ile hükmedeceğim.

– Eğer Allah´ın Kitabı´nda bulunmazsa ne yaparsın

– Rasûlullah´ın sünneti ile hükmederim.

– Eğer Rasûlullah´ın sünnetinde de bulamazsan ne ile hükmedersin

– Reyimle ictihadda bulunurum. Çalışmamda kusur göstermemeye gayret ederim.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a), Muaz´ın göğsüne vurarak şöyle buyurdu:

– Allah´a hamdolsun ki Allah´ın Rasûlünün elçisini Rasûlullah´ın razı olacağı şeye muvafık kıldı.[3]

Kadılık Görevinin Tehlikesi

Kadılık görevi, önemli olduğu nisbette de tehlikelidir. Kadılık görevi çok zordur, insanı helâka götürecek noktaları vardır. Kadılık yapıp kurtulan az, helak olan çoktur. Kadılık görevinin tehlikelerinden, ancak Allah´ın koruduğu kimseler korunabilir.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: ,

Hâkimler (kadı´lar) üçtür: Biri cennette, ikisi ateştedir. Cennette olan kadı, hakkı (ve haklıyı) bilen ve onunla hükmedendir. Hakkı bilen ve hükümde zulmeden kadı ateştedir. İnsanlar arasında cahillikle hükmeden kadı da ateştedir.[4]

Kim insanlar arasında kadı (hâkim) tayin edilirse, o kişi bıçaksız kesilmiş olur.[5]

Allah Teâlâ, hükümde zulmedenler hakkında şöyle buyurmaktadır:

Zulmedenlere gelince, onlar da cenenneme odun olmuşlardır, (Cin/15)

İşte bu nedenlerden dolayı, sahabe ve âlimlerden birçoğu kadılık görevini kabul etmemişlerdir.

Kadılığın Hükmü

İnsanlar arasındaki ihtilafları kaldırmak, hasımlar arasında hüküm vermek için her nahiye´de bir kadı bulunması gerekir. Allah Teâlâ şöyle emretmektedir:

Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutanlar olun. (Nisa/135)

Kadılık görevi farz-ı kifayedir. Çünkü kadılık görevi, emr-i bi´1-maruf nehy-i an´Ü-münker çerçevesine girer. Emr-i bi´1-maruf nehy-İ an´il-münker ise farz-ı kifaye´dir.

Hz. Peygamber; Hz. Ali´yi, Muaz b. Cebel´i, Yemen´e kadı olarak göndermiştir. Mekke fethinden sonra da Attab b, Esîd´i Mekke´ye vali ve kadı olarak tayin etmiştir. Hz. Ömer de halife olunca Ebu Musa el-Eş´arî´yi Basra kadılığına atamıştır.

Eğer kadılık görevi, bu işe elverişli olan kişiler için farz-ı ayn olsaydı, her nahiye´de bir kadı ile iktifa edilmezdi. Bu farzı yerine getiren biri olursa, bu görev diğer müslümanların üzerinden düşer. Eğer âlimlerin tümü kadılık görevini üstlenmekten imtina ederse, halifenin, kadılık yapabilecek birini bu görevi üstlenmeye zorlaması gerekir. Bunun için Şafii âlimleri, halifenin, her adva mesafesinde bir kadı tayin etmesi gerektiğini söylemişlerdir. Nitekim her kasır mesafeye bir müftünün tayin edilmesi gerektiği gibi.

´Adva mesafesi´nden maksat, kişinin sabahleyin evinden çıkıp işini görüp akşam evine dönebileceği bir mesafedir.

Bir kişi herhangibir nahiye´ye kadı tayin edilirse, kadılığa ondan daha uygun bir kimse de yoksa, o kişinin kadılık görevini kabul etmesi vacibdir. O kişi için bu görevi kabul etmek farz-ı ayn´dır. Hatta o kişinin bu göreve talip olması vacibdir, çünkü ona ihtiyaç vardır. Böyle bir durumda o kişinin, zulüm yaparım korkusuyla kadılık görevini red­detmesi caiz değildir; her halükârda kabul etmesi gerekir. Kabul ettikten sonra da zulmetmekten kaçınmalıdır.

Bir nahiye´de kadılığa elverişli iki kişi bulunur, biri diğerinden daha üstün olur, üstün olan kişi de kadılık görevini redderse, diğer kişinin kadılık görevini kabul etmesi caizdir. Ehil olmakla beraber, kendisinden daha üstün bir kişinin bulunması onun kadılık görevini kabul etmesine mâni değildir; zira Hz. Peygamber, Attab b. Esîd´i, Mekke´ye kadı tayin etti. Oysa o, sahabîlerin en üstünü değildi.

Kadılık Görevine Talip Olmak

Kadılık görevine talip olmak -bulunduğu nahiye´de kendisine denk veya kendisinden üstün biri varsa- mekruhtur. Çünkü Hz. Peygamber, kadılığa talip olmaktan sakındırmıştir.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Bir kimse kadılık görevine talip olur ve kadı olmak için yardım is­terse, kadılıkta kendi başına bırakılır. Kim kadılığı istemeden ve aracı koymadan kadılık kendisine verilirse, Allah bir melek indirir ve ona doğruyu gösterir.[6]

Ebu Musa el-Eş´arî şöyle anlatıyor: Ben bir kere beraberimde amca oğullarımdan iki kişi ile birlikte Peygamber´in huzuruna girdim. Bu iki kişiden biri Rasûlullah´a şöyle dedi:

– Ey Allah´ın Rasülü! Aziz ve Celil olan Allah´ın seni tevliye ettiği vazifelerden biri üzerine beni memur tayin et.

Diğeri de bunun gibi bir memuriyet istedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu:

– Vallahi biz memuriyet isteyen bir kimseyi ve memuriyete haris olan bir kişiyi bu işler üzerine memur tayin etmeyiz.[7]

Şafii âlimleri, kadılık istemenin mekruh olması durumundan şu üç hususu istisna etmişlerdir:

1. Meşhur olmayan bir âlimin kadılık görevine talip olmasını, ke-rahatten istisna tutmuşlardır.

Böylece o âlim ilmini yayar, insanlar da bundan faydanır.

2. Fakir bir âlimin kadılık görevine talip olmasını, kerahatten istisna etmişlerdir; zira fakir olduğu için nafakaya ihtiyacı vardır. Kadı olduğu takdirde nafakası Beyt´ul-Mal´dan karşılanır.

3. Kadi´Iann acizlikleri nedeniyle zayi olan hakları yerine getirmek için kadılığa talip olmayı kerahatten istisna tutmuşlardır. Nitekim Allah Teâlâ, Hz. YusuPun vazife talep ettiğini bize haber vermektedir:

(Yusuf da ona) ´Beni arzın (Mısır´ın) hazinelerin(i idarey)e tayin et. Çünkü ben onları çok iyi korurum ve bunu çok iyi bilirim1 dedi. (Yusuf/55)

Eğer kadılığa talip olmanın sebebi, düşmanlarından intikam almak veya rüşvet almak veya zengin olmak veya kadılık mevkisiyle gururlanıp insanlara çalım satmak olursa, kadılık zulme ve harama vasıta olur. Malum olduğu üzere hüküm de maksada göre olur.

Ebu Hüreyre şöyle rivayet ediyor: ´Rasûlullah (s.a) hüküm mese­lesinde rüşvet verene de alana da lanet etti´.[8]

Kadılık Görevini Üstlenecek Kişide Bulunması Gereken Şartlar

Kadılık vazifesini üstlenecek kişide şu şartların bulunması gerekir:

1. Müslüman olmak.

Bir kâfirin kadı olması şer´an caiz değildir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur;

Allah elbette kâfirler için mü´minlerin aleyhine bir yol (fırsat) kılmayacaktır.

(Nisa/141)

Kâfirin kadı olması ise, mü´minler aleyhine en büyük yoldur. Çünkü kadılık hüküm, yol ve sultadır. İslâm diyarında yaşayan bir zımmînin, müslümanlar üzerine kadı tayin edilemeyeceği gibi, zımmîler üzerine de kadı tayin edilmesi caiz değildir; zira kadılıktan, maksat, insanlar arasındaki müşkilleri Kur´an ve Sünnet´e göre halletmektir. Oysa kâfir Kur´an´ı ve Sünnet´i bilmez ve zaten bu konuda güvenilir de değildir.

2. Mükellef olmak

Yani kadı olacak kişinin âkil ve baliğ olması gerekir. Delinin-deliliği zaman zaman depreşse bile- ve çocuğun kadılığı -bu niteliklerin kendisinde bulunduğu kimsenin eksikliği nedeniyle- sahih olmaz.

3. Hür olmak

Kölenin kadılığı sahih oîmaz. Bir parçası köle, bir parçası hür olan kölenin de kadılığı sahih olmaz. Çünkü birinde ehliyet yok, diğerinde de eksiktir.

4. Erkek olmak

Bir kadın, ne kadar dirayetli olursa olsun kadılık yapmasi mekruhtur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

İdareci olarak başlarına bir kadını geçiren kavim felah bulmaz.[9]

Kadılık görevi, erkeklerle birarada bulunmayı gerektirir. Kadının erkeklerle bir arada bulunması halinde ise fitneden emin olunmaz.. Ayrıca kadını kadılık görevine getirmek, onu esas vazifeleriyle; eviyle ve çocuklarıyla meşgul olmaktan uzaklaştırır. Kadılık, güç ve kuvvet ister, insanlar kadınların zayıf taraflarından faydalanırlar. Kadın genellikle bu güç ve kuvvetten mahrumdur.

5. Adalet

Bir fasık´in kadılığı sahih olmaz. Çünkü onun sözüne güvenileme­yeceği gibi ilminde de şüphe vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onun içyü­zünü araştırın. (Hucurat/6)

Adalet´ten Maksat Nedir

Adaletten maksat, büyük günahlarından sakınmaktır.

Büyük günahlar ise haklarında Kur´an ve Sünnet´te şiddetli azap tehdidi olan günahlardır. Haklarında Kur´an ve Sünnet´te şiddetli azap tehdidi olan günahlardan birini işlemek, dinde gevşekliğe delâlet eder. Meselâ içki içmek veya faizli muamele yapmak bu tür günahlardandır.

Adaletten maksat, küçük günahları işlemekte ısrar etmemektir.

Küçük günahlar ise, büyük günah tarifine girmeyen günahlardır. Meselâ harama bakmak veya bir müslümanla üç günden fazla dargın kalmak bunlardandır.

Adaletten maksat sağlam akide sahibi olmak, benzerinin mürüv­vetini korumaktır. Çünkü mürüvveti olmayanın utanması olmaz, utanması olmayan ise dilediğini söyler. ´Benzerinin mürüvveti´nden maksat da şeriatın her zaman ve mekânda yol ve âdabına riayet eden çağdaş larının ahlakıyla ahlâklanmak demektir. Bu hususta -galiben- örfe rücu edilir.

Adaletten maksat, emin olmaktır.

Kişi, kadılık görevini kendine yarar sağlamak veya kendisinden zararı defetmek için kullanmayacak derecede emin olmalıdır.

Şafii âlimleri, şahitliği reddedilen bir bid´atçının, icma´yı hüccet kabul etmeyen bir kişinin, ahâd haberlerle amel etmenin caiz olmadığını iddia eden bir kişinin, kıyas´m reddedilmesi gerektiğini söyleyen bir müctehidin içtihadıyla amel edilmeyeceğini söyleyen bir kişinin kadılık görevine getirilmesinin caiz olmadığını söylemişlerdir!

6. Kadı tayin edilecek kişi sağır olmamalıdır (kulaklarının sağlam olması gerekir).

Sağır bir kişinin kadı tayin edilmesi caiz değildir. Çünkü sağır olan kadı, hasımlarının ikrar ve inkârlarını tesbit edemez.

7. Kadı tayin edilecek kişi kör olmamalıdır.

Tamamen kör olan bir kişi, kadı tayin edilemeyeceği gibi, kısmen kör olup suretleri seçemeyen kişi de kadı tayin edilemez. Çünkü ha­sımların suretlerini göremediği için onları ayırdedemez. Ayırdedebilse bile bunu sesleriyle yapabilir ki sesleri de birbirine karıştırması sözko-nusudur. ´Hz. Peygamber, Abdullah b. Ümmi Mektum´u Medine´de yerine bıraktı. Oysa onun gözleri tamamen kördü´ diye itiraz edilemez; zira Hz. Peygamber onu hüküm vermesi için değil, insanlara namaz kıldırması için yerine bırakmıştır.

8. Kadı tayin edilecek kişi dilsiz olmamalıdır.

Dilsiz bir kişinin kadı tayin edilmesi caiz değildir. Onun işaretleri anlaşılsa bile, o, hükümleri yerine getiremez.

9. Kadı tayin edilecek kişinin, kadılık görevlerini yerine getirebilecek yeterlilikte olması gerekir.

İhtiyarlık veya hastalık nedeniyle dengesizleşen veya sağlıklı dü-şünemeyen kişinin kadılık görevine tayin edilmesi caiz değildir.

Bazı âlimler, kadılık için gerekli olan yeterliliği şöyle tarif etmişlerdir: Kadı´nın, hakkı yerine getirecek güçte olması gerekir. Bu bakımdan zayıf ve korkak bir kimsenin kadı olması caiz değildir; zira insan âlim ve dindar olabilir, fakat hakkı yerine getirmek için gerekli güç ve cesareti gösteremeyebilir. Bu durumda bazı kimseler onun bu zayıflığından istifade ederler.

İzz b. Abdisselâm şöyle diyor: ´Kadı olacak kişide şu iki şartın bulunması gerekir:

Ahkâm´ı bilmelidir.

Velayetin maslahatlarını ve terki halindeki mefsedetlerini tahsile kudreti olmalıdır.

Bu iki şarta sahip olmayan kişinin kadılık görevini üstlenmesi ha­ramdır´.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Ey Ebu Zer! Ben seni zayıf (kalpli) görüyorum. Kendim için arzu ettiğim her hayır ve saadeti senin için de arzu ederim. (Bu saygı ve muhabbet şevkiyle emrediyorum ki sen bu ince kalpliliğinle) sakın iki kişi üzerine olsa bile emîr olma. Herhangibir yetimin malının idaresini de üzerine alma.[10]

Ebu Zer şöyle rivayet ediyor: Hz. Peygamber´e dedim ki: ´Ey Allah´ın Rasûlü! Beni bir emirliğe tayin etmez misin ´ Bunun üzerine RasûluIIah (s.a) eliyle omuzuma vurdu, sonra da şöyle dedi:

Ey Ebu Zer! Sen zayıfsın. Bu emirlik ise muhakkak bir emanettir. Şüphe yok ki bu emanet, kıyamet gününde hakaret ve nedamet olacaktır. Ancak bu emaneti haklı olarak üzerine alıp da onun

gerekli kıldığı vazifeleri yerine getirenler müstesnadır (onİar hor ve pişman olmayacaklardır).[11]

10. Kadı tayin edilecek kişi, ictihad edebilecek derecede âlim ol­malıdır. Bu bakımdan şer´î hükümleri bilmeyen kişinin kadılık görevine getirilmesi caiz değildir. Bu hususta başkasının taklitçisi olan kişi de kadı olamaz. Taklitçilikten maksat, herhangibir imamın mezhebini ezberleyip ona göre hüküm vermektir. Çünkü böyle bir kimse, imamının verdiği hükümlerin derinliğini bilmez, delillerin takriri konusunda eksiktir. Ayrıca mukallid, fetva verme yetkisine sahip olmadığından, daha önemli olan kadılık görevi için haydi haydi elverişsiz olur.

Müctehid, hükümle ilgili ayet ve hadîsleri bilen kişidir. Müctehid´in hükümle ilgili ayet ve hadîsleri ezbere bilmesi şart değildir. Onların nerede olduğunu bilmesi -ihtiyaç zamanında oraya müracaat etmek için-yeterlidir. Delillerin hassını, atnmım, mücmelini, mübeyyenini, nâsihini, mensuhunu bilmesi, hadîslerin mütevatirini, ahadını, muttasılım, mürselini bilmesi, ravilerin kuvvetlilik ve zayıflık derecelerini, Arab dilini bilmesi, Kur´an ve Sünnet´i anlaması, ashab-ı kiramın âlimlerinin ve ondan sonraki âlimlerin icma ve ihtilaflarını bilmesi, kıyas´ın bütün çeşitlerini bilmesi gerekir.

Bu saydığımız şartlar, mutlak müctehid´de aranan şartlardır. Mukayyed Müctehid´e gelince, onun mensub olduğu mezhebin hü­kümlerini bilmesi gerekir.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur;

Kadılar üçtür; biri cennette, ikisi ateştedir: Cennette olan kadı, hakkı (ve haklıyı) bilen ve onunla hükmedendir. Hakkı bilen ve hükümde zulmeden kadı ateştedir. Cahillikle insanlar arasında hükmeden kimse de ateştedir.[12]

Hâkim hükmünde (içtihadında) isabet ederse iki ecir, hata ederse bir ecir alır.[13]

Bu hadîs, insanlar arasında hüküm verecek kişinin ictihad derece­sine sahip olması gerektiğine delâlet eder. Daha önce zikrettiğimiz şartlar bulunduğu takdirde hüküm geçerli olur.

İmam Nevevî şöyle diyor: ´Âlimler, bu hadîsin âlim (ictihad de­recesine ulaşmış) bir kadı hakkında olduğu hususunda icma etmişlerdir. Böyle bir kadı, isabet ederse iki ecir verilir; biri ictihad ettiği, diğeri de isabet ettiği içindir. Hata ederse, gayretinden, çalışmasından, içtihadından ötürü bir ecir verilir. Âlim olmayan bir kişinin hüküm vermesi helâl değildir. Eğer hüküm verirse, isabet de etse ecir verilmez. Çünkü onun hakka isabet etmesi bir tesadüftür, şer´î bir asıldan kaynaklanmamaktadır. Bu bakımdan o kişi günahkârdır ve verdiği hükümlerin tümü geçersizdir1.[14]

Kadılık vasıflarına sahip olan bir kişi bulunmadığında, suitan, fasık veya mukallid bir müslümanı kadı tayin ederse, zaruret nedeniyle onun verdiği hükümler geçerli kabul edilir. Halife, bir kişiyi kadı tayin etmeden önce onun kadılık görevine uygun olup olmadığını anlamak için araştırma yapmalı, o kişiye birtakım sorular sormalıdır; zira Hz. Peygamber, Muaz´ı Yemen´e kadı tayin ederken ona birtakım şeyler sormuştur.

– Sana bir mesele geldiğinde nasıl hükmedeceksin

– Allah´ın Kitabı ile.

– Ya Allah´ın Kitabı´nda bulamazsan

– Allah Rasûlü´nün Sünneti ile.

– Ya Rasûlullah´ın Sünnetinde de bulamazsan

– Kendi reyimle ictihad ederim.

Bunun üzerine Rasûlullah Muaz´ın göğsüne vurarak şöyle dedi: ´Allah Rasûlü´nün elçisini, onun razı olacağı şeye muvaffak kılan Allah´a hamdolsun![15]

Kadılık yapabilecek şartlara sahip olan bir kişi varken halife, kadılık şartlarına sahip olmayan bir kişiyi kadı tayin ederse, bu durumu da biliyorsa, hem tayin eden, hem de tayin edilen günahkâr olur. Bu şekilde tayin edilen kadı´nın verdiği hükümler -isabetli dahi olsa- geçersizdir.

Kadı´da Bulunması Müstehab Olan Sıfatlar

Kadı´nın, Kureyş kabilesinden olması müstehabdır. Fakat ilim ve takvayı gözetmek, bu şartı gözetmekten daha evladır. Kadı´nın ilim sahibi, sebatkâr, yumuşak huylu, zeki, duyu ve azalarının sağlam olması, kadılık yaptığı memleketin diline vakıf olması, kanaat sahibi olması, cimri olmaması, düzgün konuşması, akıllı, vekarlı, sakin olması müstehabdır.

Müzahim b. Züfer şöyle der: ´Ömer b. Abdulaziz bize şöyle dedi: Beş şey vardır ki onlardan biri kadı´da bulunmazsa, bu, onun için bir ayıp sayılır: Anlayış, iffet, sebat, ilim ve ilmî meseleleri sorup araştırmak´.[16]

Bu sıfatlar, hüküm vermede basireti açar, halka kadı´yı sevdirir ve güvenilir yapar.

Kadı´nın Nasbedildiğinin Tesbiti

Halife bir kişiyi kadı tayin ettiğinde, onun kadı nasbedildiği iki şahidin şehadetiyle sabit olur. O iki şahit nasbedilen kadı´nın tayin edildiği yere giderek onun oraya tayin edildiğine şehadet ederler. O kişinin oraya tayin edildiği yaygın bir şekilde biliniyorsa, bununla da sabit olur. Halifenin ona kadı tayin edildiğine dair bir mektup vermesi sünnettir. Bu, Hz. Peygamber´e ittiba etmek içindir; zira Hz. Peygamber, Arnr b. Hazm´ı Yemen´e vali olarak tayin ettiğinde Amr onyedi yaşında idi.[17]

Hz. Ebubekir, Enes´i Bahreyn´e vali tayin ettiğinde bir mektup yazdı ve Rasûiullah´m mühürüyle mühürleyerek Enes´e verdi.[18]

İmam´ın kadı tayin ettiği kişiye yazdığı mektupta, ona vecibelerini hatırlatması, nasihat etmesi, ilim erbabıyla müşavere etmeyi, şahitlerin durumlarını araştırmayı, takvayı tavsiye etmesi müstehabdır. Hz. Peygamber´in Muaz´ı Yemen´e gönderirken bunları yapmaması, bunun vacib değil müstehab olduğunu belirtmek içindir.

Günümüzde ise bir kişinin kadı tayin edildiği bugünkü şartlarla sabit olur. O kişinin kadı tayin edildiği ve tayin kararı gazetede neşredilir. Onun bir nüshası da kadı tayin edilen kişiye verilir.

Kadı, görevine başladığı andan itibaren maaş almaya hak kazanır. Kadı´nın tayin edildiği görev yerine Pazartesi günü girmesi sünnettir. Bu mümkün olmadığı takdirde Perşembe günü, bu da mümkün olmadığı takdirde Cumartesi günü girmesi uygun olur.

Kadı´nın, tayin edildiği memleketin âlim ve adil kişilerini daha oraya gitmeden sorup araştırması, o memleketin insanlarını tanıması sünnettir. Böylece gideceği memleketin haline vakıf olur.

Kadı´nın Görevi

Kadı´nın vazifesi çok yönlü ve çok önemlidir. -Kadı, halk arasındaki husumetleri -hükmetmek veya razı etmek yoluyla- halletmekle, hadd ve tâzir cezalarını uygulamakla, velîsi olmayan kızı evlendirmekle, çocukların, delilerin, sefihlerin velîliğini üzerine almakla, borçlunun borcunu ödemek için terekeyi satmakla, kayıp olan bir kişinin malını korumakla, kimin olduğu belli olmayan malı satıp parasını muhafaza etmekle ve müslümanların mashalatı için harcamakla, vakıf mallarına göz-kulak olarak vakfın mahsulünü vakfın masraflarına harcamakla, vasiyetleri yerine getirmekle, aşırılık yapanlara mani olmakla, müftü tayin etmekle, ahlâk zabıtaları tayin etmekle, zekât toplamakla, mescidlere imam tayin etmekle ve benzeri şeyleri yapmakla görevlidir.

Kadı´nın, tüm bu hususlarda Allah´ın kitabına ve Peygamber´in sünnetine göre hüküm ve karar vermesi gerekir. Allah´ın kitabı ve Peygarriber´in sünnetinde bulunmayan konularda ise icma ve kıyas ile hüküm vermesi gerekir. Kadı´ya bir mesele getirildiğinde, o meselede Allah´ın kitabının hükmünün ne olduğunu anlamak için büün gücüyle gayret etmelidir. Muaz hadîsi buna delâlet eder.

Hz. Peygamber (s.a), Muaz´ı Yemen´e göndermek istediği zaman şöyle dedi:

– Sana bir dava arzedildiğinde ne ile hükmedeceksin

– Allah´ın Kitabı ile hükmedeceğim.

– Eğer Allah´ın Kitabı´nda bulunmazsa ne yaparsın

– Rasûiullah´ın sünneti ile hükmederim.

– Eğer Rasûiullah´ın sünnetinde de bulamazsan ne yaparsın

– Reyimle ictihad ederim. Çalışmamda kusur .göstermemeye gayret ederim.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a), Muaz´ın göğsüne vurarak şöyle buyurdu:

– Allah´a hamdolsun ki Allah´ın Rasülü´nün elçisini Rasûlullah´in razı olacağı şeye muvafık kıldı.[19]

Abdurrahman b. Yezid şöyle anlatıyor: Birgün Abdullah b. Mes´ud´a -çözülmesi gereken- birçok mesele sordular. Bunun üzerine Abdullah b. Mes´ud şöyle dedi: “Bir zamanlar biz hiçbir hüküm veremezdik de daha sonra Allah Teâlâ -gördüğünüz gibi- bu seviyeye gelmemizi takdir etti. Bundan sonra sizden biri, hüküm verilmesi ve sulh edilmesi gereken herhangibir hâdise ve mesele ile karşılaşırsa Allah´ın Kitabındaki ayetlerin ışığında hükmünü versin. Allah´ın Kitabında hükmü bulunmayan bir mesele ile karşılaşırsa Rasûlullah´ın verdiği hükümlerle (sünnetle) hükmetsin. Kur´an-ı Kerim´de ve Rasûlullah´ın sünnetinde hükmü bulunmayan bir mesele ile karşılaşırsa salihlerin (ilim erbabının) verdiği fetva ve hükümlerle cevap versin. Eğer Allah´ın Kitabında, Rasûlullah´ın sünnetinde, selef-i salihîn´in fetvalarında da cevabı bulunmayan hâdiselerle karşılaşırsa aklını kullanarak ictihad etsin. ´İctihad yapmaktan korkar çekinirim´ demesin. Çünkü helâl ve haram tamamen açıklanmıştır. . Bunların arasında şüpheli şeyler ve kapalı meseleler vardır. Seni şüpheye düşüren şeyleri bırak, şüpheye düşürmeyenlerle amel et”.[20]

Kadı Şureyh şöyle rivayet ediyor: Hz. Ömer´e mektup yazarak bazı meselelerin hükmünü sordum. O da bana şöyle yazdı: ´Davaları, Allah´ın Kitabındaki hükümlerle hallet. Kur´an-ı Kerim´de hükmünü bulamazsan Rasûlullah´ın sünnetiyle hüküm ver. Kur´an´da ve Sünnet´te bulunmazsa selef-i salihîn´in fetva ve hükümleriyle amel et. Kur´an´da,, Sünnet´te ve selef-i salihîn´in fetvalarında da bulamazsan istersen ictihad et, istersen çekimser kal. Çekimser kalmanın senin için daha hayırlı olduğunu sanıyorum. Selâm üzerine olsun´.[21]

Zikredilen hadîslerden açıkça anlaşıldığına göre kadı, herhangibir meselede önce Allah´ın Kitabına, sonra Rasûlullah´ın sünnetine, sonra selef-i salihîn´in üzerinde ittifak ettiği hükümlere müracaat ederek hüküm vermelidir. Eğer o meselenin hükmünü bunlarda bulamazsa bütün gücüyle gayret edip ictihad etmelidir.

Kadılık Makamının Bulunması Gereken Yer

Şehir´in ortasında müsait bir alan varsa, kadılık makamı için belli bir yer tayin edilmemişse, kadı´nın şehirin ortasında oturması müstehabdır. Böylece şehir halkının ona müracaat etmesi kolaylaşır.

Kadı´nın tayin edildiği yere gündüz girmesi sünnettir. Kadı ilk önce Cuma namazının kılındığı mescide gidip orada iki rekât namaz kıldıktan sonra kadılık makamına gitmelidir. Kadı, kadılık makamına geldiğinde, bir tellâl vasıtasıyla kadı´nın göreve başladığı, ihtiyacı olanların kadı´ya müracaat edebilecekleri ilan edilmelidir. Bundan sonra kadı, gelen davalara bakmaya başlar. Göreve başladığı andan itibaren maaş almaya hak kazanır.

Kadı´nın Öncelikle Bakması Gereken Davalar

Kadı önce hapiste olanların davalarına bakmalıdır. Çünkü hapis bir azaptır. Kadı, hapiste yatanların dosyalarını inceleyip hapiste kalıp kalmamaları .gerektiğine karar vermelidir. Eskiden şehirde ´Kadı, haftanın falan günü hapishanede olanların davalarına bakacaktır. Kimin ha­pishanede adamı varsa kadı´ya müracaat etsin´ diye ilan eden tellâllar bulunurdu. Hapis, bir azap olduğu için kadı´nın herşeyden önce hapiste olanların davalarına bakması, tahliye edilmesi gerekenleri tahliye etmesi, ceza verilmesi gerekenlere ceza vermesi gerekir.

Hapishanedekilerin davalarına baktıktan sonra tâzir cezası gere­kenlere tâzir cezası uygulamalı, mal ödemesi gerekenlere rrialı ödettir-melkiir. ´Ben zulmen hapsedildim´ diyenin hasmından hüccet istemeli, eğer hüccet getiremezse, yeminle beraber hapsedilen kişiyi tahliye et­melidir.

Daha sonra çocukların, delilerin ve sefihlerin vasisi olan kişileri araştırmalıdır. Onlar, malına sahip olmaktan, hakkını aramaktan aciz olan kimselerin mallarında tasarruf ettiklerinden davalarının öne alınması gerekir. Onlardan adil ve kuvvetli gördüğü kimseleri vasîlik görevinde bırakır. Fasık gördüğü kişileri ise vasilikten azledip onların yerine adil ve kuvvetli kişileri vasi tayin etmesi vacibdir. Adil, fakat zayıf olan vasileri takviye etmelidir.

Daha sonra çocuklar için, kadı tarafından emin olarak tayin edilen kişileri araştırmalı, vasiyetleri yerine getirmekle görevli olanların duru­munu incelemeli, onlardan fasık gördüğü kimseyi, azletmeli, emin ve zayıf gördüğü kişiyi de başka biriyle takviye etmelidir.

Sonra umumi vakıfların ve mütevellilerin durumunu incelemeli, sonra özel vakıfların ve mütevellilerin durumunu araştırmalıdır. Bunları inceledikten sonra daha önemli gördüğünü öne almalıdır.

Bunlardan sonra da halkın maslahatı ve hakları için bütün gücüyle dürüst ve adil bir şekilde çalışmalıdır. İhmalkârlık ve zulüm yapmamalı, halk için kolaylık göstermelidir.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Allah, haksızlık (zulüm) yapmadığı müddetçe kadı ile beraberdir, haksızlık yaparsa ondan vazgeçer ve (bu kez) Şeytan ona mülâ-zemet eder.[22]

Bir kul ki Allah onu halkı görüp-gözetmek üzere vali kılar da o, hayırlı irşadıyla halkı muhafaza etmezse, elbette o kişi cennet ko­kusu koklamayacaktir.[23]

Kadı´nın, Tezkiye İçin İki Kişi Tayin Etmesi Gerekir

Kadi´nın, halini bilmediği şahitleri ve davacıları kendisine tanıtacak, onların durumunu kendisine anlatacak iki kişi tayin etmesi mendubdur. Çünkü kadı´nın bizzat onların durumunu araştırması mümkün değildir. Bu bakımdan kadı, bu hususta kendisine yardımcı olacak kişilere muhtaçtır.

Tezkiye İçin Tayin Edilecek Kişide Bulunması Gereken Şartlar

Müzekki (tezkiye için tayin edilen kişi) cerh ve tadil ilmini bilmelidir ki adili cerh, fasık´ı da tezkiye etmesin. Tezkiye ettiği kişinin geçmişini; sohbet veya komşuluk veya alışveriş yapmak suretiyle bilmesi gerekir. Tezkiye için tayin edilecek kişinin sözüne güvenilmesi, itibar edilmesi için onun müslüman, âkil-bâliğ ve adil olması da şarttır.

Kadı´nın Kâtip Edinmesi

Kadı´nın, kendisine bir kâtip edinmesi sünnettir. Çünkü kadı´nın kâtibe ihtiyacı vardır; zira kadı hüküm ve ictihad ile meşgul olduğundan, bir de yazmakla uğraşırsa işler aksar. Hz. Peygamber´in de kâtipleri vardı, onun için yazılması gereken şeyleri yazarlardı. Bu kâtiplerin sayısı bazen kırk´a ulaşırdı.

Kâtipte Bulunması Gereken Şartlar Kâtipte bulunması gereken şartlar şunlardır:

1. Kâtip müslüman, adil, hür ve erkek olmalıdır.

Böylece hainlik yapmasından korkulmaz, Yazdığına itimat edilir; zira kadı bazen gaflet edebilir veya kâtibin yazdığını okumaz.

2. Kâtip, muhadereîeri yazmayı bilmelidir.

Muhadere, hüküm meclisinde hasımlar arasında geçen konuşma­ların yazıldığı defterdir. Bu deftere sicil defteri denir ki orada her da­vanın hükmü ve hükmün tenfizi yazılıdır.

Kâtipte Bulunması Müstehab Olan Şartlar

Kâtipte bulunması müstehab olan şartlan şöyle sıralayabiliriz:

1. Cehaletinden ötürü bir tuzağa düşmemesi için fakih olmalıdır.

2. Aldaülmaması ve oyuna gelmemesi için akıllı olmalıdır.

3- Galata ve yanlışlığa düşmemesi için hattı güzel olmalıdır.

Hz. Ali şöyle demiştir: ´Güzel hat, açıklık bakımından hakkı açtırır´.

4. Hesap (matematik) bilmelidir.

Zira miras taksiminde ve vasiyetlerin tevziinde ona ihtiyaç vardır.

5. Hasımların dilleri hususunda fasih bir âlim olmalıdır. .

İstediklerini ona dikte ettirebilmesi ve yazdıklarını rahatça göre­bilmesi için kadı´nın, kâtibi önüne oturtması uygun olur. Böylece hâdise hakkında bilgi sahibi olur.

Kadı´nın Mütercim (Tercüman) Edinmesi

Kadı´nın mütercim (tercüman) edinmesi mendubdur. Tercüman hasımların sözlerini kadı´ya tercüme eder. Çünkü genellikle kadı, ha­sımların dilini bilmez. Bu bakımdan onların sözlerini kendisine teicüme edecek bir tecümana ihtiyacı vardır.

Hârice b. Zeyd b. Sabit, babası Zeyd b. Sabitten şöyle rivayet ediyor: ´Peygamber (s.a) bana, yahudilerin yazısını öğrenmemi emretti. Ben Peygamber´in onlara gönderdiği mektuplarını yazardım, onların da Peygamber´e yazıp gönderdikleri mektupları kendisine okurdum´.[24]

Ebu Cemre (Nasr b. İmran ed-Dab´î el-Basrî) de şöyle demiştir: ´Ben, İbn Abbas ile insanlar arasında tercümanlık, yapıyordum´.[25]

Tercümanda Bulunması Gereken Şartlar

Tercümanın müslüman, hür ve adil olması şarttır. Ancak bu du­rumda onun yaptığı tercümeye güvenilir.

Kadı´nın Kamçı ve Hapishane Edinmesi

Kadı´mn, suçluları terbiye etmek için bir dirre (kamçı) edinmesi gerekir. Kendine ilk defa dirre (kamçı) edinen kişi Hz. Ömer´dir. Şâbi şöyle diyor: ´Hz. Ömer´in kamçısı, Haccac-ı Zâlim´in kılıcından daha korkutucuydu´.

Kadı´nın, Allah´ın veya kulun hakkını eda etmeyenleri veya tâzir cezasına müstahak olanları hapsedeceği bir hapishane edinmesi gerekir. Hz. Ömer, Mekke´de 4000 dirheme bir ev alıp onu hapishane yapmıştır,[26]

Kadı´nın Meclisi (Mahkeme Salonu)

Kadı´nın meclisinin geniş olması müstehabdır; zira meclis dar olursa, davacı ve davalılar eziyet çeker. Meclisin, yerli ve yabancılar tarafından kolaylıkla tanınıp bulunacak bir yer olması, soğuk ve sıcaktan korunmuş olması gerekir. Yazın yaza uygun, kışın kışa uygun bir bina olması gerekir ki hem kadı, hem de davacı ve davalılar eziyet çekmesin.

Hüküm Vermek İçin Mescidde Oturmak Mekruhtur

Kadı´nın, hüküm vermek için mescidde oturması mekruhtur. Bunun sebebi ise mecsidi bağınp-çağırmalardan, tartışmalardan uzak tutmaktır; zira kadı´nın meclisi, bağırıp-çağırmadan hâli olmaz. Ayrıca bazen kadı´nın meclisine, mescide girmeye ehil olmayan hayızh kadınlar, deliler, çocuklar ve kâfirler de girerler.

Kadı´nın, masa gibi yüksek bir yerde oturması âdaptandır. Böylece halkı daha iyi görür. Kadı´nın, kıbleye yönelerek hüküm vermesi mendubdur; zira kıble, en hayırlı cihettir. Kadı, makamına oturduğunda kendisini muvaffak kılması, verdiği hükümde isabet etmesi için Allah´tan yardım talep etmeli, dua ve niyazda bulunmalıdır. Hz. Peygamber evinden çıktığında şöyle dua ediyordu:

Allah´ın adıyla, Allah´a tevekkül ettim. Ey Allahım! Dalâlete gitmekten veya götürülmekten, kaymaktan veya kaydırılmaktan, zulmetmekten veya zulme uğramaktan, cahillik etmekten veya bana karşı cahillik edilmesinden sana sığınıyorum.[27]

Kadı İçin Hacib (Kapıcı) Edinmenin Mekruh, Muhaddir Edinmenin Caiz Olması

Hacib, hüküm zamanında halkı içeri sokmayan kapıcıdır. Kadı´nın -kapının açık olması, halkın kadıya müracaat edebilmesi için- böyle bir kapıcı edinmesi mekruhtur. Ancak kadı´nın kapısında izdiham söz-konusu ise, halkın düzgün bir biçimde kadı´nın huzuruna girmesini sağlamak için kapıcı edinmesi mekruh değildir.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Allah bir kimseyi müslümanlarm işleri üzerine vali kılar, vali de onların ihtiyaçları, zaruretleri ve fakirliklerinin önüne perde çeker (dileklerine kulak asmaz) ise, Allah Teâlâ da kıyamet günü o valinin ihtiyacı, zarureti ve fakirliği önüne perde çeker (dileklerini kabul etmez).[28]

Herhangibir hükümdar, kapısını muhtaç, yoksul ve düşkünlerin yüzüne kaparsa, Allah da göklerin kapısını onun ha<tet, yoksulluk=”” ve=”” düşkünlüğüne=”” karşı=”” kapar.[29]<br=””>
Muhaddir´e gelince, muhaddir, davacı ve davalıları sıraya sokup onların isimlerini teker teker okuyarak kadı´nm huzuruna çağıran kişidir. Buna aynı zamanda nakib de denir. (Bugünkü tabirle mübaşir demektir). Kadı´nın ihtiyaç nedeniyle muhaddir (mübaşir) edinmesinde hiçbir sakınca yoktur.

Kadı´nın Fakihlerle İstişare Etmesi

Hükümdeki deliller birbirine ters düştüğünde kadı´nm fakihlerle istişare etmesi mendubdur; zira Allah Teâlâ ´Emirde onlarla istişare et´ (Âlu İmran/159) buyurmaktadır.

Kadı´nm Hasımlar Arasında Eşit Davranması

Kadı´nm üç hususta hasımlar arasında eşit davranması vacibdir:

1. Hasımların, huzuruna girmeleri esnasında eşit-davranması gerekir.

Yani onlardan biri ayağa kalkıp diğeri için kalkmamazlık yapma­malıdır. Çünkü bu, adalete ters düşer. Hasımlardan biri için ayağa kalkar da diğeri için kalkmazsa, kendisi için ayağa kalkmadığı kişinin kalbini kırar. Bu nedenle ya ikisi için de ayağa kalkmalı veya hiçbirisi için kalkmamalıdır. ´

2. Hasımları dinleme hususunda eşit davranmalıdır.

İkisine de aynı gözle bakmalı, ikisinin de selâmlarını almalı, her ikisini de dinlemelidir. Böylece hiçbirinin kalbi kırılmaz, her ikisi de adaletin yerine geleceğinden şüphe etmez. Eğer kadı hasımlardan birini bir söz veya bir mülahaza ile tahsis eder, fakat diğeri için aynı şeyi yapmazsa adaletsizlik yapmış olur.

3- Hasımların, huzurunda oturmaları hususunda eşit davranmalıdır.

Yani her ikisini de önüne oturtmalı veya her ikisini de yanına yak­laştırmalı veya hasımlardan birini sağına, diğerini de soluna oturtmalıdır ki her ikisinin de kalbi hoş olsun.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Kim halk arasında hüküm vermekle görevlendirilirse, işaretiyle, mülahazasıyla, oturuşuyla onların arasında eşit davranmalıdır. Birine bağırmadığı şekilde ötekine bağırmasın.[30]

Abdullah b. Zübeyr Hz. Peygamber´in, İki hasmın (davalı ile da­vacının) hakim´in önüne oturmasına hükmettiğini söylemiştir.[31]

Kadı, önce davacıya, sonra da davalıya söz hakkı vermelidir. Davacı, kadı´dan, davalıya yemin teklif etmesini talep etmedikçe kadı kendiliğinden davalıdan yemin talep etmemelidir. Çünkü davalıdan yemin etmesini istemek davacının hakkıdır. Kadı´nm davalıya yemin teklif etmesi, davacının izin ve talebine bağlıdır. Kadı hasımlardan her-hangibirine delilleri telkin etmemeli, nasıl iddia edilmesi veya nasıl inkâr edilmesi gerektiğini ifham ettiren bir söz de sarfetmemelidir. Eğer böyle yaparsa hasımlardan birine meyletmiş, diğerine zarar vermiş olur ki bu haramdır. Kadı, şahitleri sıkıştırmamalıdır. Söz veya işaretle onlara eziyet vermemelidir; yani onlarla muaraza veya istihza etmemelidir. Çünkü böyle yapmak, insanları şahitlikten nefret ettirir; şahitlik yapmaktan uzaklaştırır. Oysa insanların şahitlere ihtiyacı vardır.

Ne kâtibe, ne de şahide, (sakın) zarar verilmesin. Eğer zarar verir­seniz, o takdirde doğru yoldan çıkmış olursunuz. (Bakara/282)

Kadı ancak adaletini bildiği veya iki adil tezkiyecinin tezkiye et­mesiyle adaleti sabit olan kişilerin şahitliğini kabul edebilir. İki düşmanın birbirleri aleyhindeki şahitliği, babanın evlada evladın babaya karşı şahitliği kabul edilmez; zira düşmanların birbirlerine iftira atması, ba­banın evladına, evladın babasına müsamahakâr davranması sözkonu-sudur; zira Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Hain bir erkeğin hain bir kadın için, zani bir erkeğin zani bir kadın için şahitliği kabul edilmeyeceği gibi, düşmanın düşman aleyhindeki şahitliği de kabul edilmez.[32]

Hz. Ömer´in de şöyle dediği rivayet edilmektedir: ´Hasmın da itham edilenin de şahitliğinin kabul edilmesi caiz değildir´.[33]

Kadi´nın Hüküm Vermekten Kaçınması Gereken Durumlar

Kadı, şu on durumda hüküm vermekten kaçınmalıdır:

1. Öfkeli olduğu zaman .

2. Acıktığı zaman

3- Susadığı zaman

4. Şiddetli şehvetin tesiri altında olduğu zaman

5. Aşırı üzgün olduğu zaman

6. Aşın sevinçli olduğu zaman

7. Hasta olduğu zaman

8. Küçük veya büyük abdest için sıkıştığı zaman

9. Uyukladığı zaman

10. Aşırı sıcak ve aşırı soğuk olduğu zaman

Nefiste sarsıntı ve izdırap meydana getiren benzeri haller de bunlara kıyas edilmiştir. Buna binaen kadı, ahlâkı kötüleştiği, fikrinde karışıklık meydana geldiği zaman da hüküm vermekten kaçınmalıdır; zira Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Hiçbir kimse, kendisi öfkeli haldeyken iki kişi arasında hüküm vermesin.[34]

Bu hadîsteki nehiy, kerahat üzerine hamledilmiştir; yani insan, böyle durumlarda hüküm vermemelidir. Fakat kadı böyle bir durumda hüküm verirse, verdiği hüküm geçerli olur.

Kadı´nın Bizzat Alışveriş Yapması

Kadi´nın bizzat alışveriş yapması mendub değildir. Kadı´nın kalbi esas mesleğiyle meşgul olmalıdır. Eğer satıcı veya alıcı kadı´ya suhulet gösterir, sonra da kadı´ya işi düşerse, kadı´nın kalbi ona meyledebilir.

.

Kadı´nın Kendisi, Ortağı, Asılları ve Ferleri İçin Hüküm Vermesi

1. Kadı´nın kendi nefsi için hüküm vermesi caiz olmadığı gibi, hü­kümde töhmet (itham) sözkonusu olduğu için geçerli de sayılmaz. Zira kendi lehine hüküm verme ihtimali vardır.

2. Kadı´nın ortağı için hüküm vermesi de caiz değildir. Kendisinin ortağı olmasından ötürü, onun lehine hüküm vermesi sözkonusudur.

3. Kadı´nın asılları (anası, babası, dedesi, ninesi) veya ferleri (çocukları ve torunları) hakkında da hüküm vermesi caiz değildir.

Bunlar hakkında verdiği hükümler geçerli kabul edilmez. Çünkü burada itham ve sevgi ihtimali vardır. Ancak kadı, zikrettiğimiz bu kişi­lerin aleyhine hüküm verirse, verdiği hüküm geçerli ve caiz olur; zira burada itham sözkonusu değildir.

4. Kadı´nın düşmanı hakkında hüküm vermesi caiz değildir. Çünkü itham edilebilir. Ancak düşmanı lehine hüküm verirse, verdiği hüküm geçerli ve caiz olur; zira burada itham edilme ihtimali yoktur.

Kadı´nın, bu nedenlerle bu kişiler hakkında hüküm vermesi yasak­landığında, bu kişiler hakkında halife veya başka bir kadı hüküm verir. Böylece hükümdeki itham ihtimali ortadan kalkmış olur.

Kadı´nın Hediye Alması

Kadı´nın, aralarındaki ihtilaf ve anlaşmazlıkları halletmesi için kendisine müracaat edenlerden -az veya çok- hediye alması caiz de­ğildir. Bu kişilerin, kendisi kadı olmadan önce de kendisine hediye verme alışkanlıkları olsa bile onlardan hediye alması caiz olmaz. Bu kişilerin kadı´nın bulunduğu şehirde oturup oturmamaları da meseleyi değiştirmez; zira davacı ve davalılardan hediye kabul etmek, genellikle tarafgirliğe ve sevgi göstermeye neden olur. Oysa İslâm, harama götüren her kapının kapatılmasını emretmiştir.

Kadı´nm, kadı olmadan önce kendisine hediye verme itiyadında olmayan herkesten -kadı´nm yanında bir davası olmasa bile- hediye kabul etmesi de caiz değildir; zira bugün olmasa dahi ileride onun da davası olma ihtimali vardır. Ayrıca bu kişi, kadı olmadan önce kendisine hediye vermeyi âdet edinmiş bir kişi değildir. Onun kadı´ya hediye vermesi, belki de ileride olabilecek bir davası içindir.

Ebu Humeyd es-Sâidî şöyle rivayet ediyor: “Rasûlullah (s.a) -Abdullah b. Lutbiye el-Ezdî isminde- bir adamı zekât toplama memuru tayin etmişti. Bu memur işini bitirdiği zaman Rasûlullah´a geldi ve şöyle dedi:

– Ey Allah´ın Rasûlü! Şu sizin zekât malınızdır, bu da bana hediye verilmiştir.

– Sen babanın ve ananın evinde otursaydın da sana hediye verilir miydi, verilmez miydi baksaydın ya!

Akabinde zevalden sonraki bir namazın ardından ayağa kalktı, ke-lime-i şehadet getirdi ve Allah´ı layık olduğu sıfatlarla sena etti. Sonra Amma ba´du (=Sözün bundan sonrası şudur) deyip şu hutbeyi irad etti:

Bu âmilin (memurun) hali nedir Ben onu bir işe memur tayin ediyorum, sonra bana gelip hesap verirken ´Şu sizindir, bu da bana hediye verildi´ diyor. O, babasının ve anasının evinde otursaydı da ona hediye verilir miydi, verilmez miydi baksaydı ya! Muhammed´in nefsi elinde bulunan (Allah)a yemin ederim ki herhangibiriniz devlet-millet malından hainlik yapıp haksız birşey alırsa, muhakkak kıyamet gününde o çaldığı malı boynu üzerinde taşıyarak getirecektir, Öyle bir halde ki çaldığı şey bir deve ise deveyi iniltisi olduğu halde, bir sığır ise bağırması olduğu halde, bir davar ise melemesi olduğu halde bunların herbirini boynunda taşıyarak getirecektir. Ben (emrolunduğum şeyi sizlere) tebliğ ettim.

Ravi Ebu Humeyd şöyle devam etti: Bundan sonra Rasülullah (s.a) elini, bizim kendisinin koltuk altı beyazlığını göreceğimiz derecede yukarı kaldırdı”.[35]

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Devlet memurunun hediye alması hırsızlıktır.[36]

Bu hükümler, kadı´nın yanında davası bulunan kimselerden gelen hediyeler hakkındadır. Fakat kadı´nın yanında davası olmayan ve kadı olmadan önce de ona hediye verme itiyadında olan bir kişinin verdiği hediyeyi kabul etmek kadı için caizdir. Ancak bu hediyenin, sayı veya keyfiyet bakımından daha önceki hediyelerden fazla olmaması gerekir. Eğer bu hediye.sayı ve keyfiyet bakımından, o kişinin kendisine kadı olmadan Önce verdiği hediyelerden fazla ise, o hediyenin kabul edilmesi

kadı için caiz olmaz. Ayrıca şu hususa da dikkat edilmesi gerekir: Hediye konusundaki bu hüküm, veren kişinin belli bir kasdının olmamasıyla kayıtlıdır. Eğer bu hediye ile haksız hüküm vermesi veya gereken hükmü vermekten imtina etmesi amaçlanıyorsa, bu rüşvettir. Rüşvet ise en büyük günahlardandır. Kadı o hediyeyi (!) almakla -rüşveti veren veya ikisi arasında aracılık yapan kişi gibi- günahkâr olur.

Ebu Hüreyre ve Abdullah b. Amr´dan şöyle rivayet edilmiştir: ´Rasülullah (s.a), rüşveti alana da verene de lanet etti´.[37]

Sevban da şöyle rivayet ediyor: ´Rasülullah (s.a) rüşvet verene de rüşvet alana da aralarında elçilik yapana da lanet etmiştir´.[38]

Kadı´nin Kendisine Verilen Hediyeyi Mülk Edinmesi

Kadı kendisine verilen ve haram olan hediyeyi mülk edinemez. Onu derhal sahibine iade etmesi vacibdir. Eğer sahibine iade edilmesi mümkün değilse, onu beyt´ul-mal´a vermesi gerekir. Çünkü bu, meşru olmayan bir kazançtır. Dolayısıyla onu mülk edinmesi helâl değildir.

Kadı´nın, Hasımlardan Birinin Davetine İcabet Etmesi

Kadı´nın, hasımlardan herhangibirinin davetine icabet etmesi -dava sona ermeden- caiz değildir. Bu ziyafet davetinin, kadı´nın görev yaptığı vilayetin dışında olması da meseleyi değiştirmez; zira kadı´nın, ha­sımlardan birinin ziyafet davetine katılması, ona meyletmesine sebep olabilir.

. Kadı´nın, davacı ve davalı olmayan kişilerin davetine katılması, -kadı´nın davetlere katılması ister âdeti olsun, ister olmasın- caizdir, hatta mendubdur; zira bu davetlerin bir kısmı düğün, sünnet gibi genel davetlerdir; bu davetlere herkes davet edilmektedir. Ayrıca burada hasımlık olmadığı gibi kadı´nın itham edilmesi de sözkonusu değildir. Bu nedenle kadı´nın bu tür davetlere katılması caizdir. Kadı´nın hasta ziyaretlerine, cenaze merasimlerine katılması da caizdir, mendubdur. Çünkü burada insanların gönüllerini almak, Allah´a yakınlaşmak bahis mevzudur.

Kadı´nın, Daha Önce Verdiği Karardan Dönmesi

Kadı, herhangibir dava hakkında hüküm verir, daha sonra da bu hükmünden döner, başka bir hüküm verirse, bu hüküm bundan sonraki davalar için mi geçerli olur, yoksa önceki ve sonraki meselelerin tümünde geçerli olur mu

1. Buna şu şekilde cevap verilebilir: Kadı, herhangibir davada karar verir, sonra bu kararının Kur´an´a, mütevatir hadîse, sahih olan ahad hadîse veya asi ile fer arasındaki ayrılığı giderecek kadar kesin olan kıyas-ı celî´ye muhalif olduğunu görür de kendisinin veya başkasının tashihi ile bu kararından dönüp yeni bir karar verirse, daha önce verdiği hüküm nakzedilir. Kadı´nin daha önce verdiği hüküm üzerine terettüb eden asılların tashih edilmesi vacibdir; zira Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Kim bizim şu işimizin (dinimizin) içinde, ondan olmayan birşeyi ihdas ederse o (ihdası), merduttur.[39]

Ayrıca ashab ve tabiin´in verdiği hükümler ve bunlardan dönmeleri hakkında da birçok rivayet vardır. Onlardan bazılarını zikredelim:

Hz. Ömer, parmakların yararlarını dikkate alarak diyet hususunda parmaklar arasında farklılık yapmıştır. Kendisine Hz. Peygamber´in parmakların diyeti hususunda eşit hüküm verdiği bildirilince, kendi kararından dönmüştür.[40]

Ömer b. Abdulaziz, bir ayıp (kusur) nedeniyle geri verilen köle ile beraber haraç da verilmesi gerektiğine hükmetti. Urve, Hz. Aişe´den Rasûlulah´ın ´Haraç kefaletledir´ buyurduğunu rivayet edince, Ömer b. Abdulaziz kendi görüşünden vazgeçti.[41]

Hz. Ali, Kadı Şureyh´in biri anabir kardeş olan iki amcaoğlu ile ilgili olarak ´mal kardeşe aittir´ şeklinde verdiği hükmü nakzetmiştir. Kadı Şureyh bu hükmü ´Rahim sahipleri, Allah´ın kitabında birbirlerine (miras­çı olma bakımından) daha yakındırlar´ (Enfal/75) ayetinden çıkardığını söyleyince, Hz. Ali ona şu ayeti okuyarak cevap vermiştir:

Babası, annesi ve evladı olmadığı halde vefat eden bir erkek veya kadının erkek veya kizkardeşi varsa, vasiyeti ve borcu çıktıktan sonra onların herbirine terekenin altıdabiri düşer. (Nisa/12)

2. Kadı´nın verdiği birinci hüküm içtihada veya gizli kıyasa daya­nıyorsa, bu hükmünden vazgeçip yine ictihad veya gizli kıyasa daya­narak ikinci bir hüküm daha verirse, birinci hükmü nakzedilmez.

Ancak bundan sonraki meselelerde ikinci hükmü geçerli olur; zira her iki hükmü de zan durumundadır, dolayısıyla biri diğerinden daha evlâ değildir. Eğer zanların bir kısmının diğerini nakzedeceği kabul edilirse, hiçbir hüküm devam etmez, kanunlar istikrar bulmaz. İşte bu nedenle ´İctihad, ictihad ile nakzedilemez´ kaidesi çıkmıştır, Bu kaideye binaen birinci hüküm, geçerliliğini muhafaza eder. nakzedilemez.

Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer, ölünün ana-bababir olan kız-kardeşini -feraiz ilminde el-müştereke diye bilinen meselede- mirastan mahrum etmiştir. Bu mesele şu şekildedir: Ölen bir kişi geride kocasını, annesini, anabir erkek kardeşlerini ve bababir kardeşlerini bırakıyor. Feraiz kaidelerine göre burada koca, malın yarısını alır (çünkü ölenin çocuğu yoktur). Anne malın altıdabirini, anabir kardeşler malın üçtebirini alır. Ana-bababir olan kardeşe ise birşey kalmaz. Çünkü o asabedir; yani pay sahipleri hisselerini aldıktan sonra geriye kalan onundur. Oysa burada geriye birşey kalmamıştır.

İşte bu meselede Hz. Ömer önce bu şekilde hükmetmiş, sonra bu hükümden vazgeçmiştir. Ana-bababir olan kardeşle anabir olan kardeş­leri mirasın üçtebirine ortak yapmıştır.

Kendisine, ´Daha önce neden başka şekilde hükmettin ´ diye soru­lunca, Hz. Ömer şöyle cevap vermiştir: ´Önceki hükmümüz de geçerlidir, şimdiki hükmümüz de geçerlidir´.

Kadı´nın Hükmü Kadılık Yönünden mi Yoksa Diyanet Yönünden mi Nafizdir

Kadı, bir meselede şer´an sahih olan delile dayanarak hüküm ver­diğinde onun hükmü kaza yönünden de diyanet yönünden de geçer­lidir; yani kadı, şer´î bir delile dayanarak hüküm verirse, lehine hüküm verilen kişinin o malı alması zahiren ve batınen helâl olur.

Eğer davacı davasında haksız ise, kadı da onun getirdiği delillere istinaden hüküm vermişse, bu hüküm her ne kadar zahirde ve kadılık yönünden geçerli ise de diyanet yönünden geçerli değildir; yani kadı, davacının delillerine binaen davacıyı haklı bulup onun lehine hüküm verirse, davacının aldığı o mal helâl olmaz. Onu sahibine geri vermesi ve tevbe etmesi gerekir; zira Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Şüphesiz ben (de sizin gibi) bir insanım. Zaman olur ki bana (sizden iki) hasım gelir de bazınız (haksızken) meramını diğerinden daha düzgün ifade etmiş olabilir. Ben de bu düzgün ifadeyi doğru zannederek onun lehine hükmedebilirim. Bu bakımdan kimin lehine bir müslimin (ve gayr-ı müslimin) hakkı ile hükmettimse (bilsin ki) bu hak ateşten bir parçadır.[42]

Âlimlerin bu hadîsten çıkardıkları hükümler şunlardır:

1. Âlimler bu hadîsten, haksız olduğu halde bir müslümanla mü­cadele edenin günahkâr olduğu ve aldığı malın haram olduğu hükmünü çıkarmışlardır.

2. Bir davayı kazanmak için batıl bir delile başvuran kişinin -kadı lehine hükrnetse bile- Allah katında günahkâr olduğu, aldığı malın haram olduğu hükmünü çıkarmışlardır.

3- Müctehidin içtihadında hata etmekle günahkâr olmayacağı, ha­tasına rağmen ecir alacağı, bununla beraber müctehidin hükmünün ha­ramı helâl kılmayacağı hükmünü çıkarmışlardır; zira Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Bir hâkim hüküm vereceği zaman hakkı arayıp da hükmederse- ve hükmünde de isabet ederse o hâkime iki ecir vardır; (hakkı aramak ve hakka isabet ecirleri). Eğer hükmedeceği zaman hakkı arar ve fakat hata ederse bu hâkime de bir ecir vardır; (hakkı aramak ecri).[43]

Kadı´nm Hükmünün ´Kaza Yönünden Geçerli, Diyanet v Yönünden Geçersiz Olması´ Kaidesinden Çıkan Meseleler

1. Bir erkek, yalan yere bir kadının hanımı olduğunu iddia etse ve bu hususta da deliller getirse, kadı da delillere istinaden hüküm verse, kadı´nın verdiği hüküm ile o adamın o kadından istifade etmesi helâl olmaz, o kadının kendisini o adamın istifadesine sunmaması farz olur.

2. Bir kişi, haksız yere başkasının malında hakkı olduğunu iddia etse, kadı da onun lehine hüküm verse, kadı´nın hükmüyle o mal o ki­şiye helâl olmaz. O kişi, kadı´nın hükmü ile o malı din yönünden mülk edinemez. O malı asıl sahibine geri vermesi farzdır.

3. Bir ortak, şufa hakkını iskat ettiği halde şufa hakkı iddia eder ve bu hususta da delil getirirse, kadı da delile istinaden onun lehine hüküm verirse, o kişi din yönünden şufa hakkına sahip değildir. Yani her ne kadar hüküm yönünden (zahiren) şufa hakkına sahip olsa da din yönünden (Allah katında) şufa hakkına sahip değildir.

Kadı´nın Kendiliğinden Azlolması veya Azledilmesi I.

Kadı´nın Kendiliğinden Azlolması

Kadı´nın, halife tarafından azledilmesi sözkonusu değildir. Ancak şu sıfatlardan biri kadı´da bulunursa kendiliğinden azlolur:

a. İrtidat ederse (İslâm dininden çıkarsa)

İslâm dininden çıkan kişi kâfir olur. Kâfirin ise müslümanlar üze­rinde herhangibir velayeti (hâkimiyeti) yoktur. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

. Allah elbette kâfirler için mü´minlerin aleyhine bir yol (fırsat) kıl-mayacaktır. (Nisa/141)

b. Ehliyeti yok olursa

Ehliyet şu durumlarda yok olur: Kadı delirirse veya sürekli baygınlık geçirirse veya iki gözü kör olursa veya dilsiz olursa veya sağır olursa veya ictihad ehliyeti ortadan kalkarsa veya gaflet ve unutkanlığa maruz kalırsa kadı´nın ehliyeti yok olur; verdiği hükümler geçersiz sayılır; zira kaza yönünden ehliyetini kaybetmiştir. Ayrıca kadı´lıkta vacib olan birşeyi yerine getirmekten kendisini aciz bırakan hastalık sebebiyle de kadı kendiliğinden azlolur.

c. Fasık olursa

Kadı fasık olduğunda kendiliğinden azlolur; zira fasıldık, velayete aykırıdır. Bu ´zaruret kadısı1 dışındaki kadılar için geçerlidir. ´Zaruret kadısı´ kuvvet sahibi bir sultan´ın atadığı (zoraki) kadıdır.

Bu durumlardan herhangibiri nedeniyle azlolan kadı, daha sonra bundan kurtulursa, meselâ sağırlığı giderse veya hastalıktan iyileşirse veya fasıkhktan kurtulursa, kadılık sıfatı geri gelmez. Çünkü o, merte­besinden düşmüştür. Ancak yeni bir tayin ile o mertebeye gelebilir! zira birşey batıl olduğunda kendiliğinden sahih olmaz.

II. Kadı´nın Halife Tarafından Azledilmesi

a. Kadı´da kendiliğinden azlolunmasına neden olan sıfatlar bu­lunmadığı halde halife başka nedenlerden dolayı kadı´yı azledebilir. Meselâ pekçok kişinin şikayet etmesi sebebiyle halife kadı´yı azledebilir.

Rivayet edildiğine göre bir topluluğa namaz kıldıran bir imamı, kıble tarafına tükürdüğü için Hz. Peygamber azletmiştir.[44]

Bir imam, kıble tarafına tükürdüğü için azledilebiliyorsa, benzer sebeplerden ötürü kadı´nın azledilmesi daha uygundur.

b. Halife, kadı´dan daha üstün birini gördüğünde -müslümanlara bu meziyeti kazandırmak için- kadı´yı azledebilir.

c. Kadı´mn azledilmesi müsiümaniarın maslahatına olursa -meselâ kadı´nın azledilmesiyle bir fitnenin önüne geçilecekse- kadı´nın ayarında veya kadı´nın ayarına yakın bir kişi de bulunursa, İmam´ın kadıyı azletmesi caizdir.

d. Yukarıda saydığımız sebeplerden biri olmadığı halde halifenin keyfî olarak kadı´yı azletmesi haramdır.

Çünkü bu faydasız ve yasaklanmış bir harekettir. Fakat buna rağmen halife keyfî olarak kadı´yı azlederse, azl -onun yerine geçecek kadılığa elverişli birisi varsa- İmam´a itaat ilkesine riayeten geçerli olur. Eğer onun yerine kadılık yapacak uygun birisi yoksa, halifenin kadı´yı azletmesi geçerli olmaz. Çünkü bunda müsiümaniarın herhangibir maslahatı olmadığı gibi, aynı zamanda müsiümanların zararı sözkonusudur.

Kadı´nm Azl´i Ne Zaman Tamamlanır

Azl haberi kadı´nın kulağına gelmeden önce kadı´nın azl´i ta­mamlanmış sayılmaz. Çünkü kadı azledildiğinden haberdar değildir. Ancak azl haberi kendisine ulaştığında azledilmiş olur; yani azl haberi kendisine ulaşmadan önce vermiş olduğu hükümler geçerli kabul edilir.

Halife kadı´ya azledüdiğini bildiren bir mektup yazsa, kadı da bunu okusa azledilmiş olur. Hatta bu mektubu kadı´ya başka birisi okumuş olsa dahi kadı azl olur. Çünkü her iki durumda da azl haberi kadıya ulaşmış sayılır. Bundan sonra kadı´nın hüküm vermesi sözkonusu değildir, verdiği hükümler geçerli sayılmaz.

Kadı´nın Kendini Azletmesi
– ´

Kadı´nın kendini azletmesi caizdir; zira kadı, imamhn vekilidir. Vekil ise kendisini vekaletten azletme yetkisine sahiptir. Öyleyse kadı da kendini kadılıktan -eğer kesinlikle kadılık için tayin edilmemişse-azledebilir. Fakat kesinlikle kadılık için tayin edilmişse, yerine geçip kadılık yapacak başka birisi de yoksa, kadı´nın kendini azletmesi geçerli sayılmaz. Çünkü böyle bir durumda kadılık yapması onun üzerine farzdır.

İmam´ın Ölümüyle Kadı´nın Azlolunmayacağı

İmam (halife) ölür veya imamlıktan çekilirse kadı azlolunmaz. Çünkü yargıyı tatil etmekte müslümanlar için zarar sözkonusudur.

——————————————————————————–

[1] Ebu Dâvud/3582 .

[2] Buharî/6919, Müslim/1716, (Amr b. As´tan)

[3] Ebu Dâvud/3592, Tirmizî/1327

[4] Ebu Dâvud/3573, (Büreyde´den)

[5] Ebu Dâvud/3571, (Ebu Hüreyre´den)

[6] Ebu Dâvud/3578, Tirmizî/1324, (Enes b. Mâlik´ten)

[7] Müslim/1733

[8] Tirmizî/1336

[9] Buharî/4163, (Ebu Bekre´den)

[10] Müslim/1826, (£bu Zer´den)

[11] Müslim/1825

[12] Ebu Dâvud/3573, (Büreyde b. el-Hasib´den)

[13] Buhari/6919, Müslim/171^, (Amr b. As´tafr)

[14] İmam Nevevî, Müslim Şerhi, XII/13

[15] Ebu Dâvud/3592, Tirmizî/1327

[16] Buharı

[17] İmam Mâlik, Muvaffa/1545

[18] Buharî/1381

[19] Ebu Dâvud/3592-3593, Tirmizî/1327-1328

[20] Neseî, VIII/230

[21] Neseî, VII1/231

[22] Tirmizî/1330, (Abdullah b, Ebî Evfa´dan)

[23] Buharî/6731

[24] Buharı

[25] Buharı

[26] Beyhakî. Buharî´nin rivayetinde ise 400 dirheme aldığı söylenmektedir. (11/853)

[27] Tirmizî/3423, (Ümmü Seleme´den)

[28] Ebu Dâvud/2948, (Ebu Meryem el-Ezdî´den)

[29] Tirmiz´ı/1332-1333, (Amr b. Murre el-Cühenî´den)

[30] Darekutnî, IV/205, (Ümmii Sclcme´den)

[31] Ebu Davud/3588

[32] Tirmizî/2299

[33] İmam Mâlik, Muva.ua., 11/720

[34] Buharî/6739, Müslim/1717

[35] Buharî/6260, Müslim/1832

[36] İmam Ahmed, V/424, (Ebu Hüreyre´den)

[37] Tirmizî/2336, Ebu Dâvud/3580

[38] İmam Ahmed, V/279

[39] Buharî/2550, Müslim/1718, (Hz. Aişe´den)

[40] el-Hattabî, el-Meâlim

[41] İmam Şafiî, Müsned

[42] Buharî/6748, Müslim/1713, (Ümmü Seleme´den)

[43] Buhari/6919 Müslim/1716, (Artır b. As´tan); Tirmizî/1326, Neseî, VIII/224, (Ebu Hüreyre´den)

[44] Ebu Dâvud

Share.

About Author

Leave A Reply