Sayyal

0

Sayyâl’ ın Tarifi

Sayyâl´ın lügat mânâsı, birisine saldırmaktır. Istılahı mânâsı ise ´bir müslümanın bedenine, namusuna ve malına zarar vermek amacıyla saldırmak´ demektir.

Sayyâl´ın Delili

Sayyal´ın hükmü hakkında aslolan şu ayet-i cehledir:

O halde size saldırana, onun size saldırdığı gibi siz de saldırın.

Allah´tan sakının ve bilin ki muhakkak Allah sakınanları sever.

(Bakara/194)

Ayrıca şu hadîs-i şerif de buna delâlet eder:

Kim ailesini müdafaa ederken öldürülürse şehiddir. Kim malını yahut kanını veyahut dinini müdafaa ederken öldürülürse şehiddir.[1]

Sâil´in Çeşitleri

Sâil, saldırdığı hedefe göre üç kışıma ayrılır:

1. Nefse (cana) saldırmak. .

Bu, zulmen öldürmek veya yaralamak maksadıyla bir müslümana

saldırmaktır. ,

2. Irza (namusa) saldırmak.

Bu, zina maksadıyla veya zinanın başlangıcım meydana getirmek için bir kadına saldırmaktır. Bu hususta erkek de kadın gibidir; yani bir erkeğin namusuna saldırmak da bir kadının namusuna saldırmak gibidir.

3. Mala saldırmak.

Maldan maksat, şer´an mal sayılan ve kendisi için bir kıymet bici len maldır. Bu malın şer´î bir şekilde kişinin mülkiyetinde olmasıyla, eli altında bulunan av köpeği, bekçi köpeği, tezek ve benzeri şeylerden ol­ması arasında fark yoktur; yani arazi, ev, para ve diğerleri buradaki mal kapsamına girmektedir. Bu mallann [ahir veya necis olması durumu değiştirmez.

Sâil´in Hükmü

Daha önce sayyal meselesinde şu ayetin asi olduğunu söylemiştik:

O halde size saldırana, onun size saldırdığı gibi siz de saldırın. (Bakara/194)

Bu ayet, sâil´in hükmünü .de açıklamaktadır. Bu hüküm ise, saldır­ganın saldırganlığının benzeriyle ona mukabele etmenin caiz olduğudur; yani ona mani olmak için karşılık vermektir. Saldırgana karşılık vermek, onun ölümüne sebep olsa bile caizdir.

Nefse, mala, namusa el veya dil uzatmak da saldırmanın kapsamına girer. Bu bakımdan bir müslümanın bedenine, namusuna veya malına eziyet etmek kasdında olan kişi sâil (saldırgan) sayılır. Bu şekilde zulme maruz kalan müslüman, saldıran kişiye -isterse o kişi müslüman olsun, isterse yakını olsun- karşı koyup saldırabilir. Ancak baba oğula saldırırsa, oğul babasına karşı koyup onu şiddetle uzaklaştıramaz. Saldırgana karşı­lık vermenin caiz olduğuna -daha önce de rivayet ettiğimiz- şu hadîs delildir.

Kim malını müdafa ederken öldürülürse şehiddir.

Saldırgana Karşılık Vermenin Vacib ve Caiz Olduğu Du­rumlar

Saldırgana karşılık vermek meşrudur. Kur´an ve Sünnet´ten bunun meşruiyetine delâlet eden hükümleri yukarıda nakletmiştik. Fakat saldırıya maruz kalan kişinin her durumda karşılık vermesi vacib midir Yoksa bazı durumlarda vacib, bazı durumlarda caiz midir

Bazı durumlarda saldırgana karşı koymak vacib, bazı durumlarda ise caizdir. Şimdi bunu izah edelim.

Mala Yapılan Saldırı

Saldırgan mala saldırırsa, mal sahibinin malını müdafa etmesi ca -izdir; yani mal sahibi isterse malını müdafa etmez, isterse de malını müdafa etmek için saldırgana karşı koyar. Tabii ki bu, saldırıya maruz kalan malın sahibi için sözkonusudur. Kişi, malın sahibi değilse ve me­selâ mal, arkadaşlarına aitse, onu korumak hususunda muhayyerdir; is­terse müdafaa eder, isterse birşey yapmaz.

Ancak devlet başkanı, onun yardımcıları, askerler, emniyet görevlileri ve müslümanîarın malını korumakla görevli olanlar, saldırgana karşı koymak zorundadır; yani bu onların üzerine vacibdir. Çünkü başkasının malından sorumlu olan kişi, onu korumak mecburiyetindedir. Bu husus­ta kendisine herhangibir ruhsat verilmemiştir.

Irza-Namusa Yapılan Saldın

Eğer saldırı ırza yapılırsa, saldırgana karşı koymak vacib olur. Saldı­ran kişinin müslüman veya kâfir olması, saldırıya maruz kalan kişinin yakını olması durumu değiştirmez. Çünkü onun namusunun başkasına mubah olması hiçbir şekilde mümkün değildir. Bu durum cinsî ilişkide olduğu gibi, onun mukaddimeleri olan sarılma, öpme ve benzerlerinde de vardır.

Cana Yapılan Saldın

Nefse/cana saldıran kişi kâfir ise ona karşı koymak vacib olur. Saldırıya maruz kalan kişi karşı koymazsa asi ve günahkâr olur. Çünkü kâfire teslim olmak dinde bir zillettir.

Nefse saldıran bir hayvan ise ona karşı koyup onu defetmek yine vacib olur. Çünkü hayvan, insanın yaşaması için kesilir. Bu bakımdan hayvana teslim olmak hiçbir şekilde caiz olmaz; yani saldırıya maruz kalan kişi, hayvanı öldürmeye çalışmalı, teslim olmamalıdır. Eğer kişinin bir azasına, onun menfaatini iptal etmek için, onu faydasız hale getirmek için saldırıhrsa, kişi, mukavemet etmekle etmemek arasında muhayyerdir; yani kişinin mukavemet etmesi vacib değildir; zira kişi, müslüman karde­şinin kanının akıtılmaması için kendisini feda edebilir. Bu kanı akıtılmak istenen müslüman, saldırgan dahi olsa böyle yapılabilir.

Bazı fakihler, bir müslümanın başka bir müslüman için kendini feda etmesinin müstehab olduğunu ileri sürmüşlerdir. Buna da şu hadîs-i şerifi delil göstermişlerdir:

(Sizin yanınıza birisi zorla sokulup öldürmeye kalkarsa yanına giri­len kimse) Hz. Adem´in iki oğlundan daha hayırlısı (Habil) gibi olsun.[2]

Yani kardeşini öldürmek için elini uzatmayan Habil gibi ol, kar­deşine saldırıp öldürmek isteyen (veya ´öldüren´) Kabil gibi olma. Allah Teâlâ Habil ile Kabil´in kıssasını şöyle beyan buyuruyor:

(Ey Muhammedi) Onlara (kavmine) Adem´in iki oğlunu(n haberini) gerçek olarak oku. Hani o ikisi kurbanlarını hazırlamışlardı da birisi­nin kurbanı kabul olunmuştu. Diğerininki´kabul olunmamıştı. (Kur­banı kabul edilmeyen Kabil, kardeşi Habil´e hasedinden ötürü) ´Kesinlikle seni öldüreceğim´ dedi. (Kardeşi de) ´Allah ancak sakı­nanlardan kabul eder´ dedi. ´Andolsun eğer beni öldürmek üzere elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek üzere elimi sana uzatacak değilim. Doğrusu şu ki ben âlemlerin rabbi olan Allah´tan korkarım. Şüphesiz ben isterim ki hem benim günahımı, hem de kendi günahını üzerine alıp ateşe gidenlerden olasın´. İşte budur zâlimlerin cezası! Bunun üzerine (Kabil´in) nefsi kendisini, kardeşini (Habil´i) öldürmeye sürükledi ve kardeşini öldürdü, işte bu yüzden de hüs­rana uğrayanlardan oldu. (Mâ i de/27-30)

Hz. Osman da evi muhasara altına alındığında, dörtyüze yakın olan kölelerini, muhasaracılara karşı koymaktan menederek ´Kim silahını bırakırsa, o hürdür´ dedi. Bu durum ashab-ı kiram arasında istişareye sebep oldu. Fakat ashabtan hiç kimse Hz. Osman´ın hatalı olduğunu söylemedi.

Eğer kişinin kendisi değil de ailesi, çocukları, kavmi saldırıya maruz kalırsa, kişinin saldırgana karşı koyması vacib olur. Çünkü o kişi, ailesi­nin, çocuklarının, kavminin emniyetini sağlamak mecburiyetindedir; zira o kişi, ailenin veya kavmin lideridir.

Saldırganın Nasıl Defedileceği ve Onun Kanının Ne Za­man Heder Olacağı

Saldırgan ya -müslüman olduğu için- kanı masum olan bir kimsedir veya -mürted veya evli olduğu halde zina ettiği için- kanı masum olmayan bir kimsedir. Saldırgan, kam masum olan bir kimse değilse, saldırıya maruz kalan kişi, onu bir an önce öldürmek için en öldürücü yerlerine vurabilir veya onu korkutabilir veya hafifçe vurabilir.

Saldırgan, müslüman, zımmî veya ahidli olup kanı masum olan kişilerdense ve saldırısına başlamışsa (fiilen tecavüz ediyor veya fiilen öl­dürmeye çalışıyor bir durumdaysa), saldırıya maruz kalan kişi onu derhal öldürebilir. Saldırgan bu durumda öldürülürse kanı hederdir; onun için ne kısas ne de diyet sözkonusudur. Fakat saldırıya maruz ka­lan kişi, saldırganı fiilen saldırıya başlamadan önce (fiilen öldürmeye, fi­ilen tecavüze başlamadan önce) hedefine ulaşmak için çaba sarfe-der/hazırlık yapar bir durumda görürse ve onu konuşmak veya yardım istemek suretiyle saldırısından vazgeçirmek mümkünse ona vurması haramdır. Eğer elle vurmak onu defediyorsa,sopa ile vurmak, eğer sopa ile vurmak onu defediyorsa asa ile vurmak haramdır. Bir azasını kesmekle onu defetmek mümkünse, öldürülmesi haramdır. Çünkü onun öldürülmesi, zaruret nedeniyle caiz kılınmıştır. En hafif İle defetmek mümkünken, en ağırın kullanılmasında bir zaruret yoktur. Saldırgan, ancak öldürmekle defedilebiliyorsa, öldürülmesi durumunda kanı hederdir; ne kısas ne de diyet sözkonusudur. Saldırganı, dövmekle defetmek mümkün olduğu halde, saldırıya maruz kalan onu öldürürse kısas lazım gelir. Çünkü bu durumda öldüren saldırgandır ve onun katline zâmin olur.

Saldırganlığın Bazı Şekilleri ve Hükümleri

I. Bir kişi, pencereden veya kasden açılmış bir delikten başka bir kişinin hanımına bakarsa, ev sahibi de ona küçük bir taş veya bir çe­kirdek atıp onun gözünü kör ederse veya onun ölümüne sebep olursa, saldırganın (başkasının penceresinden bakan kişinin) kanı hederdir. Bunun delili şu hadîstir:

Eğer bir kimse izinsiz olarak senin mahremiyetine (pencereden veya delikten evinin içine) bakar, sen de iki parmağının arası ile bir çakıl taşı atarak onun gözünü çıkarırsan bundan dolayı artık sana herhangibir günah terettüb etmez.[3]

Fakat bu, kişinin baktığı evde hanımı veya bir mahreminin bu­lunmaması şartına bağlıdır. Eğer orada hanımı veya bir mahremi varsa,

şüphe sözkonusudur. Şüphe olduğunda ise ceza düşer. Bu tıpkı ortak­lardan birinin müşterek hırsızlık yapıp elinin kesilmemesine benzer.

II. Bir velî veya bir vali, elinin altında bulunanlara tâzir cezası uy­gularsa, -meselâ koca karışma, öğretmen talebesine tâzir cezası tatbik ederse- tâzir cezası uygulanan kişi de bundan dolayı helak olursa, vu­rulan darbe de genellikle ölüme sebep olacak derecede ağırsa -bu darbeleri vuran; kişinin babası, annesi, dedesi, ninesi gibi asılları değilse-vuran kişiye kısas lazım gelir. Fakat vurulan darbe öldürücü olmadığı halde kişi ölürse, kasden öldürmeye benzer öldürmenin diyeti katilin asabesinden tahsil edilir. Çünkü neticenin selametinden sorumludur. Burada amaç öldürmek değil, terbiye etmekti. Fakat buna rağmen kişi ölürse, meşru olan sınırın aşıldığına hükmedilerek kasden öldürmeye benzer öldürmenin diyetini ödemekle mükellef kılınır. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu diyet katil olan kişinin asabesinden taksitle tahsil edilir.

III. İmam (devlet başkanı) veya imamın vekili, takdir ve tayin edilen cezayı -artırmaksızın- tatbik ederler de cezalandırılan kişi ölürse, tazminat sözkonusu olmaz. Çünkü imam veya onun vekili, üzerine vacib olanı yerine getirmiştir. Uygulanan cezanın sopa vurmak, el kesmek olması, aşırı sıcak veya aşırı soğuk bir zamanda uygulanması veya iyileşecek veya iyileşmeyecek bir hastalık esnasında uygulanması meseleyi değiştirmez.

IV. Âkil-bâliğ ve hür olan kişinin bedeninde bir çıban çıksa, çıbanın ölümcül olduğundan korkulmuyorsa, o çıban kesilebilir. Fakat çıbanın ölümcül olduğundan korkuluyorsa, onu bırakmakta da herhangibir tehlike yoksa, kesmek caiz olmaz. Çıbanın kesilmesinde tehlikenin daha çok olması durumunda da hüküm böyledir.

Baba veya dedenin, çocuğun veya definin vücudundaki çıbanı, tehlike olmakla beraber kesmemenin tehlikesi daha büyükse, kesme yetkisi vardır. Çünkü onlar, çocuğun ve delinin mallarını zayi olmaktan korumakla mükelleftirler. Öyleyse onların canlarını korumak hususunda daha fazla gayret göstermeleri gerekir. Çürüten, yeyip tüketen bir hastalığa maruz kalan bir uzvu veya damarları kesmek, dağlamak ve benzeri tedaviler de çıbanı kesmek gibidir. Tehlikesi yoksa, doktorlar bunun gerekli olduğunu söylerlerse sultanın, babanın, dedenin ve diğer velîlerin kan aldırtmak yetkisi vardır. Çünkü bu maslahat içindir, herhangibir zarar da sözkonusu değildir. Fakat yabancı bir kişinin çocuk ve deli için bunları yapması caiz değildir; zira yabancı bir kişinin, deli veya çocuğa bunları tatbik etmeye yetkisi yoktur, yabancı kişi onların velîsi değildir. Fakat sultanın, babanın ve diğer velîlerin, velayeti altında bulunanlara bunları tatbik etmesi caizdir, eğer tedavi edilen kişi ölürse, onların herhangibir tazminat ödemesi gerekmez.

V. Cellat, imamın zulmettiğini bilmeden onun emriyle bir kişiye vurursa veya öldürürse, cellat değil, imam zâmin olur. Fakat cellat imamın zulmettiğini, bu hususta hata ettiğini biliyorsa, cellat zâmin olur. Bu hüküm, cellatın imam tarafından tehdit edilmemesi halinde böyledir. Eğer cellat, imam tarafından tehdit edilmişse, hem imam, hem de cellat malî cezaya çarptırılır.

VI. Bir kişi, başka birinin elini ısırırsa, ışınlan kişi elini en kolay yoldan kurtarmaya çalışmalıdır. Mesela onun çenesini açmak veya çe­nesine vurmak suretiyle kurtarabilir. Eğer bu şekilde kurtafamazsa, elini çekmek suretiyle kurtarmalıdır. Hızla elini çektiğinde adamın dişleri kırılırsa veya düşerse, o dişler hederdir; onlar için tazminat yoktur.

İmran b. Husayn şöyle rivayet ediyor: “Bir kişi, diğer bir kişinin kolu­nu ısırdı. Işınlan kişi kolunu çekince ısıranın ön dişi düştü. Müteakiben dava Peygamber´e arzolununca, Peygamber ´Sizden biriniz erkek hay­vanın ısırması gibi ısırır mı Onun çıkan dişi için diyet yoktur´ buyurdu”.[4]

Bir Uyan

Acı çeken bir kişinin -acı ne kadar çok olursa olsun- kendini öl­dürmesi caiz değildir; zira o acıdan kurtulma ihtimali her zaman mev­cuttur.

Hatib Şirbinî şöyle der: ´Bir kişi ateşe atılsa, o ateşte de öleceğinden emin olsa, ancak ateşten kurtulmanın tek yolu da kendisini ateşin yanındaki suya atarak boğmak olsa, boğulmak ateşte yanmaktan daha kolay geliyorsa, kendini suya atabilir´.

İnsanın Kusuru Nedeniyle Sorumlu Olması İnsan kusuru nedeniyle iki şekilde sorumlu olur:

1. Kasıd nedeniyle sorumlu olması

Yani kişinin kasden öldürmesinden, kasden hırsızlık yapmasından, zina iftirası atmasından, gasbetmesinden, yol kesmesinden ötürü sorumlu olmasıdır.

2. İhmalkârlık nedeniyle sorumlu olması

Yani kişinin ihmalkârlığı nedeniyle kanı masum olan bir kişinin malının veya canının zarar görmesi nedeniyle sorumlu olmasıdır. Meselâ kişi hayvanını başıboş bırakır da hayvan başkasının bahçesine, arazisine zarar verirse, hayvan sahibi sorumlu olur.

İhmalkârlık Nedeniyle Sorumlu Olmanın Üzerine Terettüb Eden Hüküm

Kusur ve ihmalkârlığın, şer´an tasavvur edilmesi mümkün olduğunda sorumluluk sabit olur. Sorumluluk sabit olduğunda da sorumlu olan kişi tazminat ödemekle mükellef kılınır. Kusur ve ihmalkârlığı nedeniyle telef olan malın mislini veya kıymetini öder. Kusur ve ihmalkârlığı nedeniyle meydana gelen yaralanma ve benzerlerinin diyetini veya tazminatını öder.

Olayın meydana gelmesi muhtemel olduğunda, şeriat nazarında kusur veya ihmalkârlık hükmen sabit olur. Oiayın failin gerçekten ku­surlu olup olmaması -olayın kusur nedeniyle meydana geldiği ihtimali varsa- dikkate alınmaz. Bu bakımdan o kişinin tazminat ödemekle mükellef kılınması için kusurlu olduğunu gösteren bir delilin bulurması şart değildir. Burada tek şart, olayın o kişinin kusuru nedeniyle meydana geldiği düşüncesinin bulunmasıdır. Bu ise hak hususunda titiz davranmak, zararı telafi etmek ve hukukun üstünlüğünü- sağlamak içindir.

Kusur Nedeniyle Sorumlu Olmaya Birkaç Misal

I. Kazaen adam öldürmek.

Kazaen adam öldürmenin tarifi daha önce geçmişti. Kazaen adam öldüren kişiye, diyet vacib olur. Kazaen adam öldüren kişi, gerçekte suçlu olduğu için bu cezaya çarptırılmamaktadır. O kusurlu olduğu, tedbir almadığı için kişinin ölümüne sebep olmuştur. Hatta o, gerçekte kusurlu bile olmayabilir. Böyle dahi olsa yine diyet ödemekle mükellef kılınır.

II. Meselâ bir kişi eğri bir duvar yapsa, kanı masum olan bir kişi ve­ya bir mal o duvarın altında kalarak telef olsa, duvarı yapan kişinin akra­baları ölen kişinin diyetini veya telef olan malın bedelini vermek mec­buriyetindedirler. Bu ceza, işlemiş olduğu bir suçtan ötürü verilmemiştir. Sadece bir müşlümana, kendisinin kusur ve ihmalkârlığı nedeniyle gelen zararı telafi etmek İçin bu cezayı ödemekle mükellef kılınmıştır.

III. Meselâ bir kişinin hayvanı veya arabası, başkasının ekinini telef etse veya kanı masum olan bir kişinin yaralanmasına veya ölmesine sebep olsa, o hayvanın veya arabanın üstünde olan kişi veya onların sahibi telef olan malın tazminatını vermek zorundadır. Hayvanın veya arabanın ölümüne sebep olduğu kişinin diyeti ise, hayvanın veya ara­banın üzerinde bulunan kişinin yakınları tarafından verilir. Çünkü hay­van veya arabanın sebep olduğu cinayetin sorumluluğu, hayvanın veya arabanın üzerinde bulunan kişiye aittir.

Kusur Sayılmayan ve Sorumluluk Gerektirmeyen Birtakım Haller

1. Meselâ hayvan veya arabayı kullanan kişi ansızın ölse, düşüp ölen hayvan veya hareket halindeki araba bir kişinin ölümüne sebep olsa veya bir malın telef olmasına sebep olsa, arabayı kullanan kişi so­rumlu tutulmaz. Çünkü burada herhangibir kusur sözkonusu değildir.

2. Bir kişi, hayvanın sahibinin veya hayvanı ücretle çalıştıran kişinin izni olmadan hayvanı elindeki bir nesne ile dürtse, hayvan da ürküp bir malın telef olmasına sebep olsa, hayvanın sahibi veya hayvanı ücretle çalıştıran kişi sorumlu olmaz, çünkü onların bu hususta herhangibir kusuru sözkonusu değildir. Tazminat, hayvanı izinsiz olarak dürten kişiye düşer; zira bu işi bilfiil yapan odur.

Yabancı bir kişi, başka bir şahısın arabasını bir deliye teslim etse, deli de arabayı sürerken bir mahn telef olmasına sebep olsa, arabanın sahibi sorumlu olmaz. Çünkü ona herhangibir kusur izafe etmek mümkün değildir. Tazminat, arabayı deliye teslim eden kişiye düşer.

3. Bir kişi gündüz vakti hayvanını bir şahsa verip, hayvanın her zamanki gittiği yolu da gösterse, fakat buna rağmen hayvan bir ekine zarar verse veya yolda bulunan herhangibir şeyin yok olmasına sebep olsa, hayvanın sahibi sorumlu olmaz. Çünkü ona herhangibir kusur izafe etmek mümkün değildir. Tazminat, hayvanın teslim edildiği kişiye düşer.

Kişi hayvanını, gündüz vakti daha önce gidip geldiği yola yöneltse, hayvan bir ekine veya bir mala zarar verse, sahibi sorumlu olmaz; zira burada hayvan sahibine izafe edilecek bir kusur yoktur. Fakat kişi hayva-nmı´aynı yola geceleyin yöneltse, hayvan da herhangibir şeyi telef etse, hayvanı geceleyin gönderdiği için hayvan sahibi sorumlu olur ve zararı tazmin eder. Gündüz gönderdiğinde sorumlu olmamasının, gece gön-. derdiğinde ise sorumlu olmasının sebebi şudur: Hz. Peygamber, bahçe sahiplerine bahçelerini gündüz korumayı emretti. Hayvan sahiplerinin de hayvanlarının geceleyin yaptıkları zararı ödemesine hükmetti.[5]

Bu şekilde hüküm verilmesinin sebebi örftür; zira örf, insanların bahçelerini, ekinlerini gündüz korumak şeklinde cari olmuştur. Hayvan sahiplerinin de hayvanlarına geceleyin sahip olması şeklinde cari olmuştur. Bu bakımdan örfün değişmesi halinde hüküm de örfe tâbi olarak değişir.

Sorumlu Olup Olmamak Hususunda Bir Kaide

Geçmiş misallerden kısaca şu güvenilir kaideyi çıkarttık:

a. Mesuliyet, bilfiil başkasının zarar görmesine -ister kasıtlı, ister kasıtsız- sebep olan kişiye aittir. Bu ya düşmanlıktan kaynaklanan bir sorumluluktur ya da kusurlu davranmaktan kaynaklanan bir sorumlu­luktur.

b. Bilfiil başkasının zarar görmesine sebep olmayan kişi sorumlu olmaz. Çünkü bilfiil sebep ortada olmadığında işe yabancı bir unsur dahil olur. Meselâ bir kişi yol kenarına bir kuyu açsa, bir şahıs da gelip bilerek kendini kuyuya atsa (intihar etse), kuyuyu kazan kişi sorumlu olmaz. Çünkü onun dolaylı olarak sebebiyet vermesi, bilerek kendini kuyuya atan kişinin fiiliyle kesilmiş oluyor.

c. Bir kişi hayvanını bağlamadan bir ekinin yanına bıraksa, başka bir kişi gelip hayvanı dürtüklese, hayvan da ekine zarar verse, hayvan sahibi sorumlu olmaz. Çünkü sebebiyet, o kişinin fiiliyle ortadan kalkmaktadır. Meselâ bir kişi büyük bir taşı emin bir yere bıraksa, sonra sel gelip o taşı sürüklese ve taş başka bir kişinin ölümüne sebep olsa, burada sorumluluk sözkonusu olmaz. Çünkü böyle birşeyin düşünülmesi mümkün değildir.

——————————————————————————–

[1] Ebu Dâvud/4771, Tirmizî/1421

[2] Ebu Dâvud/4259, Tirmizî ve İbn Mâce

[3] Buharî/6506, Müslim/2158, (Ebu Hüreyre´den)

[4] Müslim/1673, Buharî/6497

[5] Ebu Dâvud/3570

Share.

About Author

Leave A Reply